PAVLOV’UN ZİLİ DARWIN İÇİN ÇALDI

Mustafa Ajlan ABUDAK

Hayat içerisinde ilk bakışta çoğu şey birbiriyle doğrudan alakalı gibi görünmez. Her disiplinin kendini incelediği alanın sınırlarında tutmak zorundaymışçasına dışa kapalı bir jargon üretmeye çalışır. Kendini kategorik olarak diğerlerinden ayrıştırmaya çabalar. Buda tüm disiplinlerin birbirleri arasındaki holistik (bütüncül) bağları örüntüleri görmemizi engelleyen bir algılama tek tipleştirmesidir. Fakat insan beyni holistik çalışır. Çünkü bu şekilde evirilmiştir.

Daha önceki yazılarımı takip edenler evrimi bir öğrenme süreci olarak gördüğümü bilirler. Tıpkı psikososyal evrimimizde olduğu gibi belirli zaman dilimlerinde belirli meydan okumalara karşı örgütleme ve uyum sağalama çerçevesinde bir (Maslow’un bahsettiği kendimizi gerçekleştirme) telos’a (hedef-amaç) ilerliyorsak, tüm canlılarda biyolojik evrimde zaman içerisinde karşılaştıkları meydan okumalara karşı mutagenetik süreçler yoluyla çözüm üreterek en önemli yaşamsal gereklilik olan hayatta kalmayı gerçekleştirebiliyorlar. Biyolojik evrim hususunda bu birey bazında gerçekleşip popülasyon genelinde üreme yoluyla içselleştirilmedikçe, kazanılmış bir özellik haline gelemez. Evrimsel ilerlemeyi sağlamış birey, bunu sağlamamış bireyle biyolojik ya da sosyal etkileşime geçmedikçe bu kazanımı bir sonraki nesile aktarması neredeyse imkânsızdır. Birey çevrenin meydan okumalarına karşı zavallı pasif bir edilgen organizma değil, o çevreden gelen tüm meydan okumalara karşı biyolojik ve psikososyal çözümler üretmeye çalışan aktif bir öğrenendir. Öyleyse şunu sorabiliriz; çevresel meydan okumalara karşı balıklar ve sürüngenlerden insana değin beyin denilen organı sürekli olarak daha karmaşık ve daha etkin hale getirdiyse, bu çevresel meydan okumalar neden-sonuç ilişkisinde beyin gibi bir yapının ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde düzenlenmiş olabilir mi? Yoksa hayatı başlatan yazılım en baştan taşıdığı bilgiyi anlamlandıracak bir donanımı inşa etmeye mi çalışmıştır?

Bugüne değin alışageldiğimiz dünyada yukarıdaki son soruya verilebilecek cevap şudur; Bir yazılım asla donanımdan önce var olamaz. Bu naif pozitivist şiar geçen sene J.Craig Venter ve arkadaşları tarafından tarih sahnesine gömüldü. İlk sentetik canlı (PDF) dünyaya geldi; Mycoplasma genitalium. DNA yazılımı derlenerek yeni bir tür meydana geldi. Tamamen laboratuvar ortamında üretilen bir bakteri genomu canlı bir bakteri hücresine verildi ve sonuçta, laboratuvarda sentezlenen yeni genomun yönettiği, kendi kendine çoğalabilen hücreler elde edildi. Kodlanan DNA sentetik olmayan türün DNA’sını değiştirmiş oldu.        Kısaca yazılımı donanımı inşa etti.

Madem bir sentetik hücreyi şu anki teknolojimiz ile gerçekleştirip tasarladık. Biz tasarımcı olsak ne yapardık?

 Eğer bizler organizmaları tasarlamak ve uzak zamanda tasarım amaçlarını gerçekleştirmelerini sağlamak istiyorsak, hayatın kendisini içerisinde bulduğu çevrenin sürekli bir değişim ve düzensizlikler yaşadığını hatırlamak zorundayız. Gerçekten de eğer uzak zamanı hesaba katarsak, olası asteroit çarpışmaları gibi potansiyel yıkıcı değişiklikleri de hesaba katmalıyız. Bunun anlamı, gerçekleştireceğimiz tasarımlarımızın, geniş bir yelpazede var olan yaşamsal meydan okumalara karşı yeterince değişken ve uyumlu olarak yaşam formunun içeriğine yerleştirilmelidir. Ve böylesine bir uyumu sağlayan evrimsel mekanizmaların rastlantısal doğasının gereği, evrim önden yüklemeli durum tarafından yapılandırılan bu tip rastlantısal süreçlerce açıklanan bir süreç olacaktır. (1)

Okumaya devam et

Reklamlar