BİLİMSEL TEORİLERİN MANTIK YAPISI ÜZERİNE

Mustafa Ajlan ABUDAK

Tanımlama ile başlayalım. Bilim veya ilim 1,fiziki ve doğal evrenin yapısının ve hareketlerinin birtakım yöntemler (deney, veya gözlemler) aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünüdür. 2

Sanırım Evrenin, Dünyanın ve canlıların fiziksel yapısı üzerinde yapılan deneyler, bize yalnızca neyi bilmediğimizi gösterir. Mantıksal olarak, kesinlik olanaksızdır. Bilim olarak adlandırdığımız olgunun temelinde ise deney yatar. Deney bize gerçekliğin nesnel yapısının açıklar. Belirli bir konuya ilişkin yeterli miktardaki deneyle doğruyu bulabilir ve doğa yasalarının mantıksal temelini oluşturan kanıtlanabilir ve nesnel kuramlar ortaya koyabiliriz. Koyabilir miyiz?

Kesinlikle hayır. Ancak bu, bilimsel ilerleme kuramını ilk kez ortaya atan Francis Bacon’dan sonra üç yüz yıl kadar egemen olan ‘‘deneysel yöntem” inancıydı. Bacon’un önerisinin ana yapısı şuydu; bir bilim adamı bilinebilir ve bilinemez arasındaki sınırda bulunan bir konuyu ele alır. Denetim altında konumları çok iyi gözlenmiş ve denetlenmiş ölçümlerini yapar, bir başka deyişle ‘‘laboratuvar”ında ”deney” yapar.

Yeterli sayıda deneyin ardından bazı noktaları ortaya çıkarmaya başlayacaktır. Daha sonra bilim adamı, bu noktaları, mantıksal olarak gözlemlerini açıklayan hipotezin doğruluğunu güçlendirmek için kullanacaktır. Bu yeni ve güçlenen hipotez insan bilgisine yeni ufuklar ekleyecek ve bilim adamı daha ileri düzeylerdeki deneylerle bunu sağlamlaştıracaktır. 3

Ockhamlı’nın Usturasını Kullanmak

 Ockhamlı William 1285-1347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Ockhamlı’nın usturası, gereksiz spekülasyonları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan, O’nun geliştirdiği bir tutumluluk ilkesidir. Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.

Ockhamlı’nın bu ilkesi, hem modern bilimin, hem de felsefenin önemli ilkelerinden biri olarak geniş kabul görmüştür. Bu ilke sayesinde “zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanları” ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız izahlarla uğraşmaktan korunuruz. Bu ilkenin usturadan söz etmesinin nedeni, bilimsel olarak gereksiz ve varsayıma dayalı olanı kopartıp atmaya yaramasıdır.

Bunların tümü açık ve mantıksal görünmektedir. Öyleyse yanlış nerededir? Önce Bacon’ın ortaya koyduğu ilkeye bakalım. Getirdiği öneri bilimin hayali kavramlara ve duygulara yer vermeden deney ve gözlemle doğruyu bulabileceğin yönündedir. Bunu ‘‘ampirik yöntem” olarak adlandırabiliriz.  4

Okumaya devam et

ÖNGÖRÜLEBİLİR EVRİM MUTASYONLARIN RASTLANTISALLIĞINA KARŞI

zafer kazanır…

Lucas Laursen and Nature magazine
Çeviren Mustafa Ajlan Abudak

Escherichia coli gibi bakteriler değişen bir çevreye uyum göstermek için öngörülebilir mutasyonlar elde edebilmekte.

Her ne kadar evrimin sürücüsü olan mutasyonlar rastlantısal olarak oluşsa da, Escherichia coli adlı bakteri üzerine yapılan bir çalışma doğanın sıklıkla aynı problem için aynı çözümü defalarca kez bulduğunu göstermekte. Zamanla, rastlantısal mutasyonlar organizmalara uyum sağlama ve çeşitlenme olanağı sunsa da, sıklıkla aynı türün coğrafi olarak ayrı kalmış grupları, kendi yerel çevrelerine daha iyi bir uyum sergiler ve diğer grubun üyelerine daha az benzer.

Fakat bu genetik çeşitliliğin meydana gelebilmesi için yegane yol değildir. Araştırmacılar aynı yerde yaşamalarına rağmen, mücevher balıkları, palmiyeler ve ispinozlarda farklı ekolojik özelliklere uyum göstererek farklı türlere ayrıldıklarını rapor etmiştir.

2008’de  Vancouver’da bulunan İngiliz Kolombiya Üniversitesi (UBC) evrimsel biyoloğu Michael Doebeli ve çalışma arkadaşları E.colibacteria’ların aynı test tüpünü paylaşmalarına rağmen türleşebildiklerini rapor etmişti.

Bu çalışmada, bakterinin homojen bir popülasyonunu biri kolaylıkla hazmedilebilen glukoz ve daha zor hazmedilen asetat ile beslediler, ve bakteriyi beslenmeye bıraktılar. E.coli her iki gıda arasında geçiş yapabilir, fakat takım her test tüpünde glukoz yada asetat ile beslenmede uzmanlaşmış iki ayrı grubun ortaya çıktığını buldu. Bilmedikleri şey ise, bu grupların hangi genetik patikayı izleyip kendi özelleşmelerini başardıklarıydı.

Evrimi Haritalandırmak

Biyoloji Biliminin Halk Kütüphanesi adlı yayında bugün yayımlanan yeni bir çalışmada, Doebeli ve UBC’deki çalışma arkadaşı Matthew Herron, dondurulmuş 3 test tüpündeki örnekleri incelemeye döndü ve deneyin çeşitli safhalarından elde edilmiş 17 gen örneğini dizilimini incelediler.  DNA, bazı durumlarda her üç test tüpünde de bağımsız olarak, mutasyonların rastlantısal doğasına rağmen, benzer mutasyonlar gösterdi. Çevredeki aynı değişiklikler aynı genetik çözümleri kayırmıştı.

Okumaya devam et

TELEOLOJİK EVRİM E-KİTAP

PDF formatında indirmek > https://docs.google.com/file/d/0B3FJ-O1l2FLsdHdEVFhWSk5MN0k/edit?usp=docslist_api

EPUB formatında indirmek için:

 https://docs.google.com/open?id=0B3FJ-O1l2FLsQjd6aVNXYUlqZEk

 2. EPUB link https://t.co/3gWiKvG

Yanlışları olmayan bir teori ise gerçek dışıdır, çünkü dışımızdaki gerçek tamamlanmış bir bütün değildir, değişerek, dönüşerek kendini sürekli açmakta. Bu nedenle dünyayı açıklama iddiasındaki her teorinin, her bilimsel tezin eksikli olması ve yanlışları da barındırması kaçınılmazdır. Şaşmaz yanılmaz doğrular aramakla yanlış çıktı diye bir teorik yaklaşımı ve bir pratiği toptan kenara koymak da aynı anlama gelir. 1 Nabi Yağcı.

Akıllı Tasarım, çoğu Darwinci evriminin bir çeşit inanç refleksi halinde düşündüğü üzere evrime toptan bir itiraz değildir.  Aksine evrimi ve bugün kabul edilen mekanizmalarını  (Darwin-Wallace) ortak ata ve adaptasyon temelinde   (Akıllı Tasarım teorisi kurucularından Michael Behe ) en başından bilimsel bir gerçek olarak  kabul etmektedir.

Akıllı Tasarım / Teleolojik Evrim evrimin gayesel bir içerik taşıdığını iddia edenevrimselbir yaklaşımdır.Canlı genomlarında ki bilginin kökeninin ancak tasarımla açıklanabileceğini iddia eder.  İlk canlı organizmadaki temel tasarımın, tanık olduğumuz tüm canlılığı ortaya çıkaran kaynak kodu içerdiğine, evriminde bu kaynak kodu kullanarak ve onun çevresinde bir öğrenme süreci olarak belirli bir amaç doğrultusunda, genomun içerisinden, gene genomun çevre koşullarına uymasını sağlayacak  şekilde gerekli verileri ürettiğini, seçtiğini, derlediğini iddia eder. Doğal seçilim, mutasyon ve diğer evrimsel mekanizmaların kendilerininde aslında temel tasarımı şekillendiren süreç mekanizmasındaki parçalar olduğunu savunur.

William Paley , Darwin’ide oldukça etkilemiş olan akıl yürütmesinde son derece basit ve genel geçer bir sonuç çıkarımında bulunarak şunu söylemektedir;

Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim…

Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.

Bilimin görevi mutlak felsefi cevaplar vermek değildir.  Daima söylendiği gibi hayat içersinde herkes ve herşey değişiyor. Her fikir kendini yeni veriler ışığında geliştiriyor, dönüştürüyor…o zaman şimdi bizde şu soruların soralım ve cevaplarını bulmaya çalışalım; Neden evren ve evrimsel süreçler aklın onları nedenselleştirebileceği kadar akla hitap ediyor? Eğer, akıl denilen çıktı evrimsel bir kaza sonucu varsa, kendi varlığını anlama yolunda akıl evreni de bir kazalar bütünü olarak görerek kendi varlığı anlamsız kılmak için mi bilimle uğraşıyor?(Materyalist Paradigma) Yoksa bilim yoluyla evreni kendine daha anlamlı kılabilmek için mi? (Teleolojik Paradigma) Bu sorulardan hangisi akla hitap ediyor?

500 MİLYON YILLIK GEN VE TERSİNE MÜHENDİSLİK

Teleolojik evrim moleküler biyoloji alanındaki gelişmelerle artık kendini apaçık göstermeye başladı. Craig Venter’in çalışmalarında sonra yeni bir haber daha teleolojik evrimim neden olası açıklamalar arasında evrimi en iyi şekilde anlamamızı sağlayan olduğunu ortaya koyacak gibi gözüküyor. Kaynak makaleden ayrı olarak önemli yerlerin vurgulanması bana aittir.

Bilim insanları, “paleo-deneysel evrim” adı verilen bir yöntem kullanarak, 500 milyon yıllık bir bakteriden alınan geni, canlı bir bakteriye aktardı.

NTVMSNBC  01 Ağustos. 2012 Çarşamba

ABD’nin Georgia Tech Üniversitesi’nde gerçekleştirilen deneyde, bilim insanları yüz milyonlarca yıl öncesine ait ‘antik genleri’ bir bakteri fosilinden alarak Escherichia Coli (E.Coli) bakterisine aktarmayı başardı. Yapılan deneyle, bin nesildir hayatta olan bakterinin milyonlarca yıldır süren evrimi daha kolay bir şekilde gözlemlenebilecek.

Georgia Tech’in NASA (ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) Ribozomal Orijinler ve Evrim Merkezi’nde görevli olan moleküler biyoloji uzmanı Betül Kaçar,

“Bu deney sayesinde evrim ve moleküler biyoloji hakkında uzun süredir cevaplanamayan soruların karşılık bulacağına inanıyoruz… Bunlar arasında, organizmanın geçmişinin, geleceğini ne kadar kısıtladığı ve evrimin gelecekte birçok soruya cevap verdiği, belirgin bir noktaya ulaşıp ulaşmadığı var” dedi.

Kaçar,

“E. Coli deneyi, hayatın moleküler bir kaset gibi nasıl tekrardan yaşandığı konusunda elde edebileceğimiz en detaylı bilgileri sunacak…Antik bir geni modern bir canlı üzerinde nasıl evrim geçirdiğini gözlemleme şansı, evrim sürecinin kendisini tekrar mı ettiğini yoksa belli bir yola mı yöneldiğini anlamamızı sağlayacak” ifadesini kullandı.

Okumaya devam et

GERÇEKÇİ BİR EVRİM TEORİSİNİN ANAHTARI NEDİR?

James A. SHAPIRO

Çev.Mustafa Ajlan ABUDAK

Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeninde Charles Darwin,  bir hayat şeklinin diğerine nasıl hayat verdiğini şöyle açıklamayı önerdi. Kitabın alt başlığını ‘Hayat Mücadelesinde Kayrılmış Irkların Korunumu’ koydu. Üreme başarısında birbirini takip eden küçük gelişmelerin tedricen büyük değişikliklere yol açacağını ve bir türü diğerinden ayıracağını iddia ediyordu. Bu tedricilik hipotezi, onun jeoloji profesörü olan Charles Lyell’dan öğrendiği Tek biçimcilik prensibini izledi. ( Bugün geçmişin anahtarıdır. Her alandaki her gelişme tedrici bir yapıdadır.)

1859’dan beri, Darwin’in takipçileri bugün ‘uygunluk’ olarak anılan üreme başarısının optimizasyonuna odaklandılar. Onlar için, doğa seçilim uygunluğu artırıyor ve böylece son derece karmaşık adaptasyonlarını içeren yeni hayat şekilleri meydana çıkarıyordu.

Darwin kitabının 6. Bölümünde bunu ortaya koydu:

Eğer birbirini takip eden sayısız, başarılı, küçük değişikliklerle bir organın oluşamayacağı ortaya konursa, teorim kesinlikle çöker. Fakat böyle bir durum bulamıyorum.

Uygunluğun artması için doğal seçilimin ve tesadüfi değişimin zaman içerisindeki biyolojik evrimi gerçekten açıklayabileceği hususu daima bir ihtilaf konusu olagelmiştir. Bugün Darwin’in teorisine gen dizilim verisini uygulayabiliyoruz. Buda tedricilik hakkında açıkça cevaplar vermekte.

Evrimin ana safhalarındaki birçok genom değişimi ne küçük nede tedrici olagelmiş. Örneğin, bitki üreticisi ani türleşmeye aşinadır. Yapay olarak yeni bir tür bitki üretmek istesek, seçilimi kullanmayız. Hibridleri değişik türleri eşleyerek elde ederiz.  1951’deki iyi bir Scientific American makalesinde (!) bu konu ‘Afet Evrimi’ adıyla un buğdayının birden melezleşme ile nasıl evirildiğini açıklayan 20.yy seçkin evrimcilerinden G.Ledyard Stebbins tarafından kaleme alındı.

Melezleşme sıklıkla ‘bütün genomu katlama’ denilen bir sürece yönelir. Genomu katlama (veriyi iki misline çıkarma) bir nesil sürer ve potansiyel olarak tüm kalıtsal özellikleri etkiler. Özgün karakteristik özellikler sergileyen yeni türlerin melez üretiminin, doğal seçilimin üretken bir tepki göstermesi için oldukça hızlı kaldığını da dikkate alın.

Belki de bugüne kadar gerçekleşen en önemli evrimsel basamak bundan bir milyar yıl önce, iki ya da daha çok hücrenin birleşip tanımlanmış bir çekirdeğe sahip ilk ‘ökaryotik’ hücreyi üretmesi ile gerçekleşti. Bu çekirdekli hücre açıkça bitki ve hayvanlarında dahil olduğu diğer tüm ‘’yüksek’’ hayat şekillerinin atasıydı. Bu tip hücre birleşmeleri merhum biyolog Lynn Margulis tarafından evrimsel güçlerin şampiyonu olarak anılan ‘simbiyogenez’ olarak bilinir.

Melezleme ve simbiyogenez gibi süreçler on yıllardır iyi bilinmesine rağmen, birçok yeni Darwincinin kararlı bir şekilde evrimsel değişimde tedricilik te ısrar etmesi oldukça dikkat çekicidir. Pozisyonlarına karşın, canlı organizmalar ani değişim için depolarında birçok alete sahiptir.

Huffblog’ta yayınladığım ‘ Süpermikroplardan Evrimsel Dersler ‘ adlı bir önceki makalemde açıkladığım gibi, bakteri ilgisi olmayan organizmalardan DNA bilgisi elde eder. Mikroplar süper mikroplar seviyesine birkaç dakika içerisinde ‘yatay gen transferi’ ile dönüşür. Benzer olaylar mikroplara ve ökaryotik alıcılara sıklıkla çoklu yeni özellikleri bir adımda ihsan eder.

Okumaya devam et

PAVLOV’UN ZİLİ DARWIN İÇİN ÇALDI

Mustafa Ajlan ABUDAK

Hayat içerisinde ilk bakışta çoğu şey birbiriyle doğrudan alakalı gibi görünmez. Her disiplinin kendini incelediği alanın sınırlarında tutmak zorundaymışçasına dışa kapalı bir jargon üretmeye çalışır. Kendini kategorik olarak diğerlerinden ayrıştırmaya çabalar. Buda tüm disiplinlerin birbirleri arasındaki holistik (bütüncül) bağları örüntüleri görmemizi engelleyen bir algılama tek tipleştirmesidir. Fakat insan beyni holistik çalışır. Çünkü bu şekilde evirilmiştir.

Daha önceki yazılarımı takip edenler evrimi bir öğrenme süreci olarak gördüğümü bilirler. Tıpkı psikososyal evrimimizde olduğu gibi belirli zaman dilimlerinde belirli meydan okumalara karşı örgütleme ve uyum sağalama çerçevesinde bir (Maslow’un bahsettiği kendimizi gerçekleştirme) telos’a (hedef-amaç) ilerliyorsak, tüm canlılarda biyolojik evrimde zaman içerisinde karşılaştıkları meydan okumalara karşı mutagenetik süreçler yoluyla çözüm üreterek en önemli yaşamsal gereklilik olan hayatta kalmayı gerçekleştirebiliyorlar. Biyolojik evrim hususunda bu birey bazında gerçekleşip popülasyon genelinde üreme yoluyla içselleştirilmedikçe, kazanılmış bir özellik haline gelemez. Evrimsel ilerlemeyi sağlamış birey, bunu sağlamamış bireyle biyolojik ya da sosyal etkileşime geçmedikçe bu kazanımı bir sonraki nesile aktarması neredeyse imkânsızdır. Birey çevrenin meydan okumalarına karşı zavallı pasif bir edilgen organizma değil, o çevreden gelen tüm meydan okumalara karşı biyolojik ve psikososyal çözümler üretmeye çalışan aktif bir öğrenendir. Öyleyse şunu sorabiliriz; çevresel meydan okumalara karşı balıklar ve sürüngenlerden insana değin beyin denilen organı sürekli olarak daha karmaşık ve daha etkin hale getirdiyse, bu çevresel meydan okumalar neden-sonuç ilişkisinde beyin gibi bir yapının ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde düzenlenmiş olabilir mi? Yoksa hayatı başlatan yazılım en baştan taşıdığı bilgiyi anlamlandıracak bir donanımı inşa etmeye mi çalışmıştır?

Bugüne değin alışageldiğimiz dünyada yukarıdaki son soruya verilebilecek cevap şudur; Bir yazılım asla donanımdan önce var olamaz. Bu naif pozitivist şiar geçen sene J.Craig Venter ve arkadaşları tarafından tarih sahnesine gömüldü. İlk sentetik canlı (PDF) dünyaya geldi; Mycoplasma genitalium. DNA yazılımı derlenerek yeni bir tür meydana geldi. Tamamen laboratuvar ortamında üretilen bir bakteri genomu canlı bir bakteri hücresine verildi ve sonuçta, laboratuvarda sentezlenen yeni genomun yönettiği, kendi kendine çoğalabilen hücreler elde edildi. Kodlanan DNA sentetik olmayan türün DNA’sını değiştirmiş oldu.        Kısaca yazılımı donanımı inşa etti.

Madem bir sentetik hücreyi şu anki teknolojimiz ile gerçekleştirip tasarladık. Biz tasarımcı olsak ne yapardık?

 Eğer bizler organizmaları tasarlamak ve uzak zamanda tasarım amaçlarını gerçekleştirmelerini sağlamak istiyorsak, hayatın kendisini içerisinde bulduğu çevrenin sürekli bir değişim ve düzensizlikler yaşadığını hatırlamak zorundayız. Gerçekten de eğer uzak zamanı hesaba katarsak, olası asteroit çarpışmaları gibi potansiyel yıkıcı değişiklikleri de hesaba katmalıyız. Bunun anlamı, gerçekleştireceğimiz tasarımlarımızın, geniş bir yelpazede var olan yaşamsal meydan okumalara karşı yeterince değişken ve uyumlu olarak yaşam formunun içeriğine yerleştirilmelidir. Ve böylesine bir uyumu sağlayan evrimsel mekanizmaların rastlantısal doğasının gereği, evrim önden yüklemeli durum tarafından yapılandırılan bu tip rastlantısal süreçlerce açıklanan bir süreç olacaktır. (1)

Okumaya devam et

PER ASPERA AD ASTRA..

Mustafa Ajlan ABUDAK

Nadir Dünya Hipotezi bir totoloji ve evrende nadir bulunan Akıllı Yaşam sıradan mıdır?

Bu soruyu yeni sordum ama konu ile ilgim bu güncemi oluşturmaya başladığım (2006) zamanlarda zihnimi meşgul ediyordu. Bu güncenin de oluşmasına neden olmuştu.

Hakim paradigma pozitivizm ya da post pozitivist bir aydınlanmanın eseri. Öyleyse, bu kabullerden yola çıkarak madde aklın biricik kaynağıysa ve bu ön kabul doğruysa, yani materyalist Darwinci söylemin iddiası doğru bile olsa, söylemin rastlantısal doğası sebebiyle, maddenin  akıl haiz olma özelliğinin madde var olmadığında bile onun için var olması gereklidir. Eğer bu geçerli olmazsa madde rastlantı sonucu bile olsa, bu içsel özelliğini (potansiyelini) ortaya çıkaramazdı. Çıkarır dersek simyayı da pozitif bir bilim olarak kabul etmemiz gereklidir.

Şimdi bu durumda elimizde iki önerme vardır;

1. Ya akıl maddeden önce vardır.

2. Ya da maddenin var olması için gerekli ön koşullardan biridir… çünkü potansiyel olarak madde onu içermektedir.

Akıl potansiyel olarak madde içinde yoksa daha sonradan maddenin bilinen herhangi bir etkileşimle, olmayan şeyi çıkarması imkansızdır. Lucretius‘un dediği gibi mekanik süreçler için hiçlikten hiçlik doğar. Çünkü potansiyelin gerçekleşmesiyle biz, geriye dönük nedensellik ilkesini gerçekleştirip bu potansiyelin canlı mekanik kanıtlarını oluşturuyoruz. Peki, bu çıkarımları yapmamız çok mu zorlama olur? Potansiyel olarak var olamayacak bir durum, daha sonradan rastlantının tüm olasılık gücünü kullanarak, aklı meydana getirmiş olabilir mi?

Guillermo Gonzalez’in akıl yürütmesinde değindiği üzere;

Bizlerin belirli yetenekleri vardır. Örneğin, akarsuların üzerinden sıçrayabilir, düşen elmayı yakalayabiliriz. Bunlar Dünyaya dâhil olmamız için gereklidir.

‘… Fakat neden kavrama ve ayırt etme kabiliyetimizde vardır? Örneğin, atomların içersinde ve kara deliklerde neler oluyor bilmek isteriz? İşte bunlar günlük deneyimlerimiz olarak adlandırılan yüzeysel gerekliliklerimizin tamamen dışında, hatta iyi bir Darwinci hayatta kalma söylemi için son derece anlamsız olan şeylerdir…

Zekânın/Aklın ortaya çıkışı evrimsel bir rastlantı olabilir. Geoffrey Miller insan zekâsının, tahmin edilemez yönlerde ilerleyebilen cinsel seçilimin kontrolden çıkmasının bir sonucu olduğunu ileri sürer. Steven Pinker How the Mind Works (Akıl Nasıl Çalışır) isimli kitabında, yeterli karmaşıklık seviyesine ulaşmış olan bir yaşam formunda evrim sürecinin sonucunda zeki canlıların ortaya çıkacağına dair fikrin, temelinde “evrim merdiveni” düşüncesinin yer alması sebebiyle hatalı olduğunu savunur: Evrim belirli bir amaca ulaşmaya çalışmaz, sadece rastgele gerçekleşir. Belirli bir ekolojik niş için en kullanışlı adaptasyonu seçer. Dünya üzerinde, bu seçimin sonucunda konuşabilen bilinçli bir canlıya sadece bir defa ulaşılabilmiş olması, bu adaptasyonun sadece nadir durumlarda en iyi adaptasyon olduğunu gösteriyor olabilir. Öyleyse, elde edilmiş olan sonuç, yaşam ağacının mutlaka varacağı son nokta değildir.

Bu görüşlere paralel bir başka teoriye göre, yaşam için gerekli koşullar tüm kâinatta ortak olsa bile, hem yeniden üreyebilme, hem temel bileşenlerini çevresindeki ortamdan temin edebilme, hem de yaşamsal reaksiyonları için (ya da en azından, potansiyel olarak yaşamı destekleyebilecek bir gezegendeki ilk abiyogenez için) gerek duyulan enerjiyi herhangi bir formda elde edebilme kapasitesine sahip olan karmaşık bir molekül dizisinin ortaya çıkarak yaşamı oluşturması, oldukça seyrek bir durum olmalıdır.

Ek olarak, ilk yaşam formlarından insana ulaşan, doğrusal olmayan ve çeşitli yönlere budaklanan gelişim dikkate alındığında, prokaryot hücrelerden ökaryot hücrelere ya da tek hücreli organizmalardan çok hücreli organizmalara geçiş (“kambriyum patlaması“) gibi bazı önemli olayların da gerçekleşme ihtimali düşüktür.

Bir başka olasılık da, zeki yaşamın yaygın, ancak endüstriyel uygarlıkların nadir olmasıdır. Örneğin Dünya’da endüstrileşmenin ortaya çıkışı, temelde fosil yakıtlar gibi uygun enerji kaynaklarının varlığı sayesindedir. Evrenin başka bölgelerinde bu tür enerji kaynaklarının nadir olması ya da mevcut olmaması durumunda, oralarda ortaya çıkmış olabilecek zeki uygarlıklar, iletişime geçilebilecek teknolojik ilerlemeyi hiçbir zaman sağlayamayacaklardır.

Nadir Dünya hipotezi

Dünya üzerindeki yaşama ve onun oluşma sürecine özel bir önem verdiği ölçüde, antropik sapmanın bir türevi haline gelir. Antropik sapmanın bu versiyonunda, evrenin sadece insan zekâsının gelişimine uygun olduğu öne sürülür. Bu felsefi tutum, hemsıradanlık ilkesinin, hem de evrendeki herhangi bir yerin diğerine göre daha ayrıcalıklı olmadığını savunan Kopernik ilkesinin aksini savunur. [1]

Okumaya devam et