KÜLTÜRÜN GÖLGESİNDEKİ KARANLIK ÇAĞ

 

olimposlular-savasta

Uzun zamandır beni gerçekten etkileyecek bir okuma veya analize rast gelmediğim için herhangi bir paylaşımda bulunmuyorum. Bu yazı ise ilk çıktığında da ilgimi çeken ama zaman darlığı sebebiyle alıp okuyamadığım NTV Yayınlarından çıkan GELECEK 50 YIL 21.YÜZYILIN İLK YARISINDA HAYAT ve BİLİM adlı harika kitaptan geliyor. Beni gerçekten etkileyen bir makale olması sebebiyle ve bu güncede paylaştığım yazıları tamamladığını gördüğüm için paylaşıyorum. Eğer, sizde hala bu harika kitabı okumadıysanız almanızı tavsiye ederim. Farklı ülkelerden ve akımlardan gelen çoğu akademisyen fütürist sayesinde yepyeni bakış açıları elde edebilirsiniz.

Makalemizin yazarı BRIAN GOODWIN. Makalesini okuduğumdan beri nette  yayınladığı hemen her şeye ulaşmaya çalışıyorum. Kendisinden alıntıladığım aşağıdaki kısımların okunmadan evvel, sizlere daha önce yayımladığım bir makalemi okumanızı önereceğim. GOODWIN’nin usta bir naiflikle anlatmaya çalıştığı tahakkümün tarihsel izlerini daha açık bir şekilde görebilirsiniz. Makaleye gitmek için lütfen aşağıdaki bağlantı adresini tıklayın;

https://akillitasarim.wordpress.com/2013/12/03/holistik-bakis-tarih-darwinizm-nedir

 Günümüzde küresel ekonomi ve bilimin, teknoloji ile işbirliği içinde nasıl günlük algı ve eylemlerimizi biz farketmeden biçimlendirdiğini anlamanız sanırım daha kolay olacak. Söylemek istediğim şey, kapitalizmin neredeyse Darwinizm’in bir ekonomik tercümesi olduğunu görecek olmanız. Bu tercüme dışındaki her türlü insani üretimin değersizleştirilmesi, aşağılanması veya yok sayılması kapitalizmi savunan düşünürler, çıkar grupları veyahut sözde düşmanları tarafından her türlü bilişsel, görsel ve işitsel kanaldan yapılmaktadır.

Şimdi gelelim GOODWIN söylediklerine. Burada kitap içerisinden bir özeti sunuyorum. Daha detaylı ve bütüncül bir okuma elbette kitabın satın alınıp okunmasıyla gerçekleşebilir.

Tarihin bu noktasında geleceğe bakmak herhalde 1600’de olduğu kadar güç. O dönemde Batı dünyasının feodal sistemi, monarşiler dışında neredeyse çözülmüştü. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun kurduğu düzen yeni beliren ulus-devletlerin ve Protestan mezheplerin ikili etkisi altında dağılınaktaydı. Sonraki yıllarda Otuz Yıl Sayaşı Avrupa’yı yeni bir Karanlık Çağ’a savuracaktı. Shakespeare oyunlarını yazarken hâlâ insan doğasının olağanüstü karmaşıklığını ve çeşitliliğini yüceltiyordu; kahramanları Rönesans büyücülerinin tasvir ettiği ve kürelerin müziğiyle göksel uyumun öğrenildiği bir dünyadan çıkıyordu. Bu dünya aşk etrafında dönüyordu. Galileo silindirlerini eğik düzlemlerden aşağıya yuvarlıyor ve Jüpiter’in uydularının düzensiz devinimlerini anlamaya çalışıyordu. Matematiksel bir perspektiften hareketle, yalın gözle görünen durumun aksine yerkürenin aslında güneş etrafında döndüğünü belirten Kopernik’i destekleyici savlar ileri sürmesi üzerine, çok geçmeden kilisenin kovuşturmasına uğrayacak ve gönülsüzce bu görüşünü geri alacaktı.

Günümüzde apaçık şekilde öne çıkan şey, esas ilkeleri öngörü, denetim, buluşculuk, güdüm ve büyümeye dayanan küresel kültür yaratmış olan bilim, teknoloji ve iş hayatı arasındaki güçlü ittifaktır. Bir bilimci olmam ve bilimin geleceğimize önemli katkıda bulunmaya yatkınlığı nedeniyle, sahneye çıkacak olaylarda olası bir etmen olarak bilim camiasının kulisinde gizlice bekleyen şeyler üzerinde duracağım büyük ölçüde. İlk öyküm, dünyanın güneş etrafında döndüğü yolundaki sapkınlığa verdiği desteği geri çekmesine yol açan kilise yüzünden Galileo’nun düştüğü durumu çağrıştıran özellikler taşıyor. Dünya dışı hayatla ilgili konularda NASA bünyesinde çalışan bilimci/mucit James Lovelock 1960’larda, dünyanın atmosfer bileşiminin bize canlı organizmalar ile içinde yer aldıkları inorganik ortam arasındaki ilişkiye dair köklü bir şeyi anlatacak şekilde dünyayı diğer gezegenlerden ayırt ettiği yolunda bir kavrayışa vardı.

Nature adlı bilim dergisine yazdığı bir makalede, hayatın kök saldığı gezegendeki verili koşullara sırf uyum sağlamakla kalmadığını, kendi varlığını kalıcılaştırmak üzere bu koşulları değiştirdiğini ve kararlı hale getirdiğini ileri sürdü, mikropların gezegen koşullarını değiştirme gücü üzerine Lynn Margulis’in yürüttüğü çalışmaların sonucundaki biyoloiik kanıtlarla desteklenen ve genişletilen bu kavrayış, Lovelock ve Margulis’in 1974’te Tellus dergisine birlikte yazdığı bir makaleyle Gaia hipotezi olarak bilim dünyasına sunuldu. Yazıda sağlam kanıtlara dayanan, ama Eski Yunan toprak tanrıçasının kisvesine büründürülen bilim söz konusuydu.

Peki, bilim camiası bundan nasıl bir anlam çıkardı? Hipotezi dış karanlığa fırlatıp attı. Neden? Çünkü Lovelock ve Margulis ortodoks bilimin sadece bir değil, iki ilkesini çiğnemişti. Birinci ihlal evrimin Darwinci ilkelerle uyuşmayan temel veçheler taşıdığının ileri sürülmesiydi; Gaia hipotezine göre, hayat sırf yeryüzündeki verili koşullara uyum sağlamakla kalmaz, aynı zamanda hayata uyumlu olmalarını sağlayacak şekilde bu koşulları değiştirir. Sözgelimi, mikroplar sıcaklığın mevcut hayatın sürmesine elverecek sınırlar içinde kalması için atmosfer bileşimini (C02, CH4, NH3, O2) değiştirebilir. Böylece bütün dünya, tıpkı bir organizmanın yaptığı gibi, kendi hayati değişkenlerini düzenleyen bir canlı sistem olarak görülebilir. İkinci ihlal hipotezde “Gaia” teriminin kullanılmasıydı; bizzat dünyanın bilime göre gezegen devinimini yerine getiren kör ve mekanik bir süreçler dizisinden ziyade bir tür canlı olduğu yönünde örtük bir ifadeydi bu. Tanrıça biçimindeki bir dünya imgesi, yeryüzündeki doğal kaynakların talan edilmesi ve (örneğin) aşırı fosil yakıt tüketimine bağlı toprak, deniz ve hava kirliliğini protesto eden çevre eylemcileri için güçlü bir araçtı.

Daha önce belirtildiği gibi, niceliklere dayalı mevcut bilimimiz bize gezegenimizin bütün sakinlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar mal üretme becerisini sağlamıştır; ama bizi dünya genelinde hızla gerileyen bir nitelikle karşı karşıya bırakmıştır. Mevcut bilimin gölgesinde, nitel değerlendirmeyi günlük hayatımızdaki, yani yargıların nicelik kadar niteliğe de dayandığı alandaki yerine tekrar çıkaracak bir nitelikler biliminin bileşenlerini görmek mümkündür. Bu gelişmenin yanısıra, hangi biçimde olursa olsun, duyguların sırf bize değil, doğanın geri kalan kesimine de özgü olduğunun kabulü bize bilimsel bilgi, teknoloji, kurumsal ve siyasal girişim açısından çarpıcı düzeyde dönüşüme uğramış bir olanaklar dizisi sunuyor.

 Bilimsel perspektifte bu ölçekte bir değişim öyle bugünden yarına gerçekleşecek bir şey değildir –hatta hiç gerçekleşmeyebilir de. Böyle bir değişim temel düzeyde, insan bütünlüğünü sağlamak üzere bilim dallarının ve güzel sanatların birleştirileceği, bilimsel ve teknolojik karar alma süreçlerinde sivil toplumun bütün mensuplarının katılımının zorunlu kılınacağı ve bilginin sorumlu edimle tekrar bir araya geleceği yani yeni eğitim biçimlerini gerektirir. O noktaya varıldığında, şimdi yaşadığımız zaman dilimi gerçekten de bir Karanlık Çağ olarak görülecek –ama dönüşüm tohumlarının halihazırda var olduğu ve deyim yerindeyse Gaia tarafından beslenmek üzere dünyanın gölgesi içinde yattığı bir Karanlık Çağ. 1

 

 

Kaynakça

1. NTV YAYINLARI- GELECEK 50 YIL 21.YÜZYILIN İLK YARISINDA HAYAT ve BİLİM -Brian GOODWIN- Kültürün Gölgesinde sayfa 48-57

2. iMAJ: listelist.com/listeliststatic/2013/09/olimposlular-savasta.jpg

 

 

 

 

 

Reklamlar