TANRI ZAR ATAR…


Mustafa Ajlan ABUDAK

Faruk K. rumuzlu yorumcumuzun büyük katkılarıyla..

Bu makaleye olabilecek en uygun başlığı dünyaca tanınan ve takdir edilen bir sitolog ve biyokimyacı olan Christian René de Duve’un veciz bir sözü ile yaptık. İlk duyulduğunda ezber bozan ve alışılagelmişin dışında bir içeriği olduğu anlaşılan bir iddia. Bilindik ezberlere meydan okuyan bu başlık altında olasılık ve tasarıma dair bir düşünce egzersizine başlayalım.

Einstein, ”tanrı zar atmaz” cümlesini söylediğinde atomun içersindeki hareketlerin rassal olamayacağını düşündüğü içindi, evrendeki düzeni açıklamak için mantıklı bir cümle ile kendine ait düşüncesini açıklamıştı. Oysa mantıkla hareket ederek bir sonuç çıkarımında bulunmak genelde zayıf sonuçlar ve aptallığa indirgemekle nihayetlenen bir kolaycılığa götürür. Gerçekten akıl edebilen insanların sadece mantıkla değil muhakemelerini de kullanarak evreni anlamaya çalıştıklarını görürüz. İşte bu tür bir muhakemeyi Christian René de Duve evrendeki düzeni açıklarken kullandığını görüyoruz.  İlk bakışta Einstein’ın  ünlü veciz sözün tam karşıtı gibi algılanabilecek bu veciz söz aslında düzen düşüncesinin teleolojik olarak farklı bir iz düşümünden ibaretti;

Tanrı zar atar, çünkü kazanacağına emindir…

Şimdi de olasılıkları tasarım argümanı içersinde kavramsal olarak ele alalım. Darwinci evrim kavramını aldığımızda bunu net olarak ortaya koymak da zor. Eğer bu olguyu teleolojik bir tabana oturtmaya çalışırsak, çerçevemizi evrensel evrimi de içine alacak şekilde genişletmemiz gerekiyor. Çünkü evrimin, daha doğrusu abiyogenez temelli biyolojik evrimin asıl aktörü rassal tabir edilen değişmelerdir. Bunlar için birbirinden farklı nesneller gerekiyor. Elementer parçacıkları bir kenara bırakırsak, bu değişimi, daha doğrusu değişimde yapılanmayı sağlayacak nesneler atomlardır. Bu sebeple eğer rassal biyolojik evrim içine bir ereksellik arayacaksak, onu ortaya çıkaran materyalin ortaya holistik olarak konulduğunu gösterebilmemiz gerekir. Bu noktaya söylediklerimi şöyle bir örnekle bağlayayım:

Bir saatin, saat olabilmesi için birçok parçaya ihtiyacı vardır. Saat, saat olmadan önce, eğer saate bir tasarım ürünü diyebiliyorsak veya bir tasarım ürünü ise, o saati oluşturan herhangi bir parçada bir tasarım ürünü olmak zorundadır. Çünkü ilgili parçalar tasarlandığı için bir saat oluşabiliyor. Aslında bu noktada J. Behe‘nin bakteri kamçısı örneği ile analojik bir paralellik kurulabilirse bile ben bunu biraz daha ileri götürüyorum. Yani saati oluşturacak parçaların olasılık olarak ilgili şekilde olduğunu düşünsek de eğer o parçaların bir araya gelme ihtimali var ise, saat kesinlikle ortaya çıkacaktır. En son söyleyeceğimi şimdi söylememde bir mahsur yok;

Tasarımcının metodu olasılıktır

Bu noktaya kadar söylediklerimi test etmek için şöyle bir soru soralım, madem tasarımcının metodu olasılıksal o halde bir tasarımcıya neden gereksinim duyulsun? Olasılıksal şeklide tabir ettiğim durumu teknik olarak tarif etmek yerine yine bir analojiden yararlanayım, bir deste iskambil kâğıdı analojisi;

Bir deste iskambil kâğıdında 52 adet değişik kağıt vardır. Bu şu demektir, deste içinden çekeceğimiz bir kâğıdın bizim çektiğimiz kâğıt olma olasılığı 1/52, bir başka deyişle 52 de 1 dir. Deste içindeki kâğıtların tıpkı doğadaki atomların birbirleri ile bağ oluşturma özelliği gibi birbirleri ile dizgesel bir bağ oluşturma özellikleri vardır. Örneğin 1 den 10 kadar sıralı bir sistem oluşturabilmeleri gibi. Bu analojiyi biraz daha ileri götürüp şöyle diyelim, deste içindeki 1 sayılı kağıtlar ilk canlı veya ilk hücre, 1 den 10 kadar birbiri ile sıralı dizge oluşturan seri de biz, yani insan olalım.1 den 10 kadar sıralı bir seriyi desteden rastgele kağıt çekerek oluşturamaz mıyız? Oluşmaması gibi bir seçenek yoktur, kesinlikle oluşacaktır. Burada Darwinci evrimin slogan cümlesini hatırlayalım; yeterli süre verildiğinde canlı kesinlikle oluşacaktır.

Yukarıda eğer bir bütünün holistik olduğunu söylüyor ya da söyleyebiliyorsak, o bütünü oluşturan parçalarında bir tasarım ürünü olmasının zorunlu olduğunu söylemiştim. Şu halde bir hücrenin daha da ileriye gidersek hücreyi oluşturan atomların da bir tasarım ürünü olması gerekir. Bu noktada detaylara girmek farklı bir disiplin alanına yani fiziğe girmek gerektirir. Ama evrensel evrim düsturundan hareketle bu olasılık metodunu burada da, çok genel olmak koşuluyla uygulayabiliriz.

Bunun için Standart Model olarak bilinen, kısaca başlangıcı Büyük Patlamalı veya Büyük Genişlemeli evren modelini esas alacağım. Bunun sebebi, bu modelin geçerli ve ispatlanmış model olması. Tabi tabiri caiz ise bu modelin bir takım yarabantları var ama bu, bu modeli gerçeklerden uzaklaştırmıyor. Bu modele göre evren 14-15 (?) milyar yıl önce bir patlama daha doğrusu bir genişleme ile oluştu. Bu patlamanın oluşma nedeni ise, vakum (hiçlik) denilen fiziksel boşlukta ki boş değil, kuantum düzeyindeki enerji dalgalanmalarıdır. Bu konunun özelinde detaya girmek, kurmak istediğimiz analojiyi çok uzatacağından ayrıntılara girmiyorum. Burada üzerinde durulması gereken olay, yaşadığımız evrenin belli bir süre önce ortaya çıkmış olmasıdır.

Şimdi tekrar iskambil destemize dönelim. Herhangi bir kâğıdı yaşadığımız evren varsayalım. Bu kâğıdın çekilme, yani evrenin oluşma ihtimali ihtimali 1/52 dir. O ihtimalin gerçekleşmesi için kâğıt çekmemiz, kâğıt çekerken de belli bir sürenin geçmesi gerekir. Şimdi destemizdeki kâğıt sayısını iki katına çıkaralım, yani kâğıt sayısını 104 yapalım. Evren varsaydığımız kâğıdın gelme olasılığı 1/104 dür. Kâğıt sayısını arttıralım ve buna sonsuz diyelim. Peki, şimdi ihtimalimiz ne oldu? Çok basit, 1/sonsuz veya sonsuzda 1 ihtimal. Bunun felsefi yorumu çok genel olarak iki türlü yapılabilir; ya sonsuz sayıda evren ya da olasıksal tasarlanmış evren. Sonsuz sayıda evrenlerin nesnel hiç bir göstergesi olmadığına göre içinde yaşadığımız evreni holistik kabul etmemiz gerekir. Bu analojiyi soyutsal kozmik alanda uzatmak mümkün ama amacım, canlıyı meydana getirecek atomların da bir tasarım ürünü olduğunu ortaya koymaktı.

Peki, atomlar hangi maksatla ortaya çıkmış diye bir soru soracak olursak kronolojik sıra ile şöyle gidebiliriz; yıldızlar, gezegenler, sistemler, canlılar ve evreni gözlemleyen canlılar, yani biz insanlar. Yani evren, biyolojik evrimi, biyolojik evrim de kendini gözlemleyen canlıları ortaya çıkarmak için ortaya çıkarıldı. Bu noktada antropolojik yani insancıl ilke düşüncesine giriyoruz. Bu ilke çeşitli yönleri ile tartışılabilir ama bu asıl konumuz, tasarım metodumuz olan olasılık kavramından uzaklaşmamıza neden olur. Bu yüzden ben, bu konudaki düşüncelerimi, bu metotla yakından alakalı entropi kavramı ile entropi kavramını da enformasyon teorisi ilişkilendireceğim. Tanımlamalar için hazır, basit açıklamalardan yararlanayım;

Termodinamikte, istatistiksel mekanikte ve enformasyon teorisinde kullanılan temel bir kavram olan entropi ilk olarak termodinamiğin 2. yasasında ortaya çıkmıştır;

1. yasa evrendeki toplam enerjinin sabit olduğunu ve enerjinin yok edilemeyeceğini söyler. Diğer bir tanımlama ile enerjinin korunumu yasası olarak da bilinir. Bu yasaya göre enerji değişik formlarda bulunabilir ve bu enerji çeşitleri yine birbirlerine dönüştürülebilir. Birçok enerji formu kayıpsız olarak ısı enerjisine dönüşürken, ısı enerjisinin dışarıdan destek olmaksızın, örneğin mekanik enerjiye kayıpsız olarak dönüşümü mümkün değildir. Kayıpsız olarak enerji dönüşümü geri dönüşümlü (tersinir) süreç olarak adlandırılır. Isı enerjisi, sıcaklığı yüksek olan cisimlerden düşük olanlara doğru akar. Bu süreç geri dönüşümsüzdür (tersinmez).Bir başka deyişle dışarıdan yardım olmadan düşük sıcaklıktaki cisimden yüksek sıcaklıktaki cisme ısı aktarmak mümkün olmaz ve de ısı enerjisinin diğer enerji formlarına dönüşümü %100 olamaz.

2. yasaya göre tüm doğal ve teknik enerji dönüşüm süreçleri geri dönüşümsüzdür ve bu süreçlerin yönü hep olasılığı yüksek olan duruma doğrudur. Enerji farklarının azaldığı ve ortadan kalktığı durum olası durumdur.

Termodinamiğin 2. yasası, fiziğe geri dönüşümsüz olaylar düşüncesini getirmiştir. Bu kanuna göre fiziksel olgularda geri döndürülemez belirli bir eğilim vardır.

Örneğin, bir bardak sıcak çay etrafına ısı vererek soğur ve hiç bir zaman çayımız verdiği ısıya kendiliğinden toplayıp eski haline gelmez. Yukarıdan serbest bırakılan bir top yerden sekip bırakıldığı yüksekliğe kadar çıkmayı başaramaz. Bir pervane ne kadar hızlı çevrilirse çevrilsin, çevirme işlemini bıraktıktan bir müddet sonra durur ve hiç bir zaman da sürtünmeye harcadığı enerjisini toparlayıp tekrar dönmeye başlamaz. Bir odaya sıkılan parfüm ilk önce yakın çevresi tarafından hissedilir, bir süre sonra karşı köşedeki kişi bile kokuyu alır, ama daha sonra koku gittikçe etkisini kaybeder ve parfüm zerrecikleri atmosferde dağılıp gider, geri dönüşsüz evrensel eğilimin etkisinde bir harekete mecbur kalır. Bütün bu sayılan süreçlerin ortak yanı; belirli bir doğrultuda, düzenden düzensizliğe, bütünden yayılmaya, kullanılır olabilirlikten kullanılamazlığa doğru yol almalarıdır.

19. yüzyılda ilk kez R.Clausius bu evrensel eğilime entropi ismini vererek matematiksel bir ifadesini oluşturmayı başarmıştır. 2. yasa, kısaca entropi artışı olarak özetlenebilir. Bütün varlıkların, eninde sonunda entropisi artmaktadır. Evrendeki olayların tümü yukarıda saydığımız gibi geri dönüşümlü olmayan olaylardır. Güneş bir bardak sıcak çay gibi ısısını tüketmektedir. İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi ve diğer galaksiler bir odaya sıkılan parfümün zerrecikleri gibi birbirlerinden hızla uzaklaşmaktadır. Fiziğe göre doğa, gelişi güzelliği, ısıl eşitliği ve organizasyonun olmadığı, bileşenlerin birbirine karıştığı bir tek düzeliği, düzensizliği veya kaosu tercih eder. Böylelikle istatistiksel fizik dediğimiz bir disiplin oluşur.

İstatistiksel fizikte entropi kavramının gelişimi ona yeni anlamlar kazandırmıştır.Buna göre entropi artık sadece enerjinin tüketimi esnasında kalitesinin düşmesinin bir ölçüsü değildir.İstatistiksel fizikte entropi aynı zamanda, sistemlerin düzenliliği (organize olmuşluğu) ile ilgili bir ölçü olmuştur.

Buna göre doğal süreçler, termodinamik olarak meydana gelme olasılığı daha yüksek olan durumu tercih ederler. Sadece ısı değil, aynı zamanda örneğin havayı oluşturan oksijen, karbon dioksit, azot gibi moleküller de mekân içinde homojen bir biçimde birbirine karışırlar. Herhangi bir bileşeninin, bir dış etki olmaksızın yani kendiliğinden bir mekânın belli bir bölümünde birikmesi olasılığı son derece zayıftır ya da yok denecek kadar azdır. Bu bakış açısıyla Ludwig Boltzman İstatistiksel fizikte entropiyi, olasılık kavramını da gündeme getirerek doğal ve teknik süreçlerde geçerli olan termodinamik düzensizlik denklemini ortaya koymuş, ünlü Boltzmann bağıntısını elde etmiştir.

Bir sistemde entropinin artışıyla sistemdeki düzensizliğin artacağı (organizasyonun kaybolacağı) ve tüm doğal ve fiziksel süreçlerde tersinmezlik yüzünden düzensizlik ve karmaşanın olasılığının hep en yüksek olduğu söylenebilir. Bu noktada, temeldeki konumuz olan biyolojik evrime bir atıfta bulunmak gerekir. Biyolojik evrim, bu entropik doğal sürece bir başkaldırıdır. Doğadaki tüm olaylar, organizasyonun azalması yönünde yüksek olasılığa sahipken, birden bire olasılığı düşük olan evrim olgusu gerçekleşir ve zamana bağlı olarak azalması gereken organizasyon artar.

Bu noktada Dr. Claude Shannon’un 1948’de hazırladığı “İletişimin Matematiksel Teorisi -The Mathematical Theory of Communication” adlı kitabında anlatılan, enformasyon teorisi olarak da bilinen teorisinden yararlanabiliriz. Yazı hacmi açısından bu teoriyi kısaca şöyle tanıtabiliriz;

İletişim teorisi, entropi ve enformasyon kavramları arasında kurulan niceliksel ilişkiye dayandırılmaktadır. Bu teori, tüm enformasyonun mesajların anlamsal yönü hariç açık/kapalı, evet/hayır veya 1/0 gibi biçimlere dönüştürülebileceğini göstermektedir. Teoride gözlemci şarttır ve değişkenlerin herhangi bir sebeple değiştiğini varsayar, bunun nedenleri ile ilgilenmez. Shannon’un teorisinde enformasyon belirsizlikle eş tutulmaktadır, biraz yanlış çağrışımlar yapsa da bu tespit doğrudur.

Yani,

Enformasyon Miktarı = Başlangıçtaki belirsizlik -(eksi) Enformasyon alındıktan sonraki belirsizlik olarak ifade edilmiştir.

Bu tanımlamaya göre de entropi belli birimlerle bit, napier, desibel gibi ölçülebilen niceliksel bir büyüklük olabilmektedir. Peki, biz DNA’mızdaki enformasyonu,  bilgi (knowledge) cinsinden ifade edersek ne olur veya edebilir miyiz? Burada da detaylara girmeden hemen cevabı söyleyeyim, Darwinci evrime göre edemeyiz, teleolojik bütüncül evrime göre edebiliriz. Çok basitçe nedenini şöyle açıklayabiliriz;

DNA çeşitli farklı mutajenler tarafından hasara uğrayabilir, bunun sonucunda DNA dizisi değişebilir.  Buna mutasyon denir ve biyolojik evrimin en önemli mekanizmasıdır. Eğer biz bu rassal dizge kombinasyonunu sınırlı sayıda tutarsak, mutasyonlar bir süre sonra kendini tekrar edecektir. Belli süre içinde tekrar eden bir sistemin enformasyon miktarını, “knowledge” cinsinden ifade edebiliriz. Böyle olunca da rassal dediğimiz olgular bir anda teleolojik tabana oturur.

Bu söylediğimi yukarıda söylediklerim ile ilişkilendirecek olursam, 52’lik bir iskambil destesi içinden, eğer değişim kesinse, rassal bir şekilde kağıt çeksem, yeterli süre verildiğinde deste içinden çekmediğim kağıt kalmaz.52 sayısının sabit kalması bir kuralı betimler, bu betimleme de bir Tasarımcıyı gösterir. Aslında enformasyon teorisi açısından evrime bakışta kolay anlaşılabilecek bir sonuç daha çıkar. Enformasyon teorisine göre, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte, aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir. Biyolojik evrimin her safhasında olguların gerçekleşmesi için olasılığın, gerçekleşmemesi olasılığından daha az olduğu kesindir.

Yukarıda C. Shannon un enformasyonu belirsizlikle eş tuttuğunu söylemiştik. Ardından da şu cümleyi eklemiştik, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte, aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir. Bu yargıları biyolojik evrimin temeli evrensel evrim olgusu üzerinde de test edelim. Fizikçilere göre evrenin entropisi zamanla artmaktadır ancak evrenin her anındaki entropi miktarı, o an için maksimum seviyededir. Bu belirsizliğin de fazla olduğunu gösterir. Belirsizliğin fazla olması enformasyon miktarını artırır. Enformasyon miktarının yüksek olması, ortaya çıkma olasılığı düşük olan olayların, olay cinsinden daha fazla olmasını kesinleştirir. Yani başlangıçtaki belirsizlik daha sonra ortaya çıkma olasılığı düşük olan olguların kesin bir teminatıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta entropi miktarının maksimumda yani belirli bir seviyede tutulmasıdır. Eğer bu seviye değişse idi, ne evren ne de canlıların oluşma ihtimali olurdu.. Zaten şu anda var ve bu satırları yazıyor-okuyor olmamız, entropinin var olması ve seviyesinin en yüksek düzeyde tutuluyor olmasındandır.Yani evrenin bir sonraki ana göre entropi değeri, gelecekteki değerden küçük ve içinde bulunulan ana göre maksimum olmak zorundadır.

Entropi artırarak entropiye karşı direnmek hayatın ta kendisidir. Hayat hem entropiyi artırır, hem de entropinin bozunma etkilerini kendi içinde dengeleyerek/direnerek var olabilir. Buda ancak bilginin artırılmasıyla mümkün olur. Bir  sistemin entropinin bu düzenini bozucu  etkisinden ”haberli olması” ve buna karşılık gerekli  düzeltici ayarlamalar  yapması ile  mümkün olabilmektedir.

Bilginin artırılmasıda bir öğrenme sürecidir. Geribildirimler evrimi tetikler ve evrimde enformasyonu genişleterek evrenin yıkıcı gücüne karşı hayatı var kılabilecek bir tasarım olarak  hayatı ortaya koyar. Bu zorunluluk bizi bir tercihe, bir tercihte bir Tasarımcı ya götürür. Metodu evrenin en kesin yasası olan olasılık yasasını tasarlayan ve kullanan bir Tasarımcı…

Elbette bu tasarımcıdan kasıt  geleneksel olarak Tanrı’dır. Bizler tasarımlar üzerinden fikir egzersizleri yaptığımız için ve bilinenden bilinmeyenlere doğru yol aldığımızı düşünerek Tasarımcı diyoruz. Bu tasarlamak eylemi elbet biz insanlar içinde geçerlidir.Tasarlayabildiğimiz için bu yetkinliğimizin kökenini arayabiliyoruz.

İşte tamda bu sebeple evreni anlamak ve anlamlandırmak gayretimiz var. Fakat bilimin görevi ortaya çıkarabildiği süreçlerin sonunda , bu sonuçları bir felsefi düşünce ile kutsamak ya da sonuçlarla bir başka düşünceyi/inancı yanlışlamak olamaz. Bu anlayış bize göre hem inanç akidelerinin bilinemezliğine (gayb) hemde bilimin tüm insanlığa hitap etmesini gerektiren nesnelliğine terstir. Bilim sadece varabildiği yerde olası en iyi açıklamaya doğru bize yol gösterir. Buradaki açıklamalarımız var oluşu anlama gayreti ile yol alan düşünürlere bir yardımdan ibarettir. Bu çıkarımları aynen paylaşılmasını ne bekliyor ne de talep ediyoruz.

Bu nedenle Tasarımcı derken herşeyi tasarlayan tasarımlara ve tasarımların ortaya çıkması için gerekli olan süreçlere şekil veren bir Tanrı kastedilmektedir. Bunun dışındaki tasarımcı kavramının içeriğine yapılan herhangi bir gönderim  doğrudan o gönderimi  yapanı/yapanları bağlar..

Reklamlar