ALICE HARİKALAR DİYARINDA BİLİM TAVŞAN DELİĞİNDE

NALAN YILDIZ

Cheshire Kedisi ile Alice arasında geçen her konuşma rahatlıkla alınıp çerçevelenip duvarlara asılacak cinstendir. Bir keresinde Alice ile Cheshire Kedisi arasında şöyle bir konuşma geçer :

Alice : Buradan gitmek için bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misin?

Cheshire Kedisi : Nereye gitmen konusunda iyi bir anlaşamaya bağlı bu.

Alice : Neresi olduğunun önemi yok!

Cheshire Kedisi : O zaman hangi yol olduğunun da bir önemi yok.

Alice : Sonunda herhangi bir yere varsın da.

Cheshire Kedisi : Elbette varacaksın. Eğer yeterince uzun yürürsen…

Siz hiç beyaz bir tavşanı kovaladınız mı? Alice kovaladı...

Elindeki (“Kör Saatçi”[1]’nin tasarımı mı bilinmez ?) köstekli saate telaşla bakıp “Geç kaldım, geç kaldım” diye koşturan bir beyaz tavşanın peşine takıldı. Masalı bilirsiniz; Alice tavşanı kovalarken tavşan deliğine düşer ve kendisini bir anda “Harikalar Diyarı”nda bulur. Özetle, bilmediğiniz bir kapı sizi bilmediğiniz bir dünyaya çıkarabilir. Orada gerçek dünyada başınızdan geçemeyecek olağanüstü bir hikâyenin kahramanı olabilirsiniz. Alice kadar şanslıysanız, kendisi gitse de gökyüzünde “gülüşü” asılı kalan, bilge bir kedi karşınıza çıkar. Kediden kâinatın sırlarına dair çok özel bilgiler alabilirsiniz. Ancak, daima uyanık olmanız gerekir. Aksi halde masal nerede başlıyor, gerçek nerede bitiyor, karıştırmak an meselesidir…

İlk baskısı 1865 yılında ilk baskısı yapılan Alice Harikalar Diyarında, sıradan bir çocuk masalı değildir. Kitabın yazarı Charles Lutwidge Dodgson, “Lewis Caroll” takma adıyla eser veren ünlü bir matematikçi, papaz ve fotoğrafçıdır. Çektiği yarıçıplak küçük kız fotoğrafları yüzünden çocuk tacizi ile suçlanmıştır. Lewis Caroll’un, kitabının kahramanı olan gerçek Alice’i sadece adıyla değil, fotoğraflarıyla da ölümsüzleştirmesi, insanı düşündürür.

Alice, matematikçi-yazarın, çalıştığı okulun müdürünün küçük kızı Alice Liddel’dır. Yazar, Through the Looking-Glass (Aynanın İçinden) isimli kitabındaki akrostişi de Alice Liddell için yazmıştır. Alice Harikalar Diyarında, Charles Lutwidge Dodgson’a yalnızca bir yazar olarak değil bir matematikçi olarak da inanılmaz bir şöhret kazandırmıştır. Klasikler arasına giren kitap, bu gün bile yalnızca masal kitabı olarak görülmez; matematik ve mantık eğitimi veren üniversitelerde, ders kitabı olarak okutulur…

Kuantum fiziğinin babası sayılan Neils Bohr, “Kuantum mekâniği üzerine düşünürken kendini kaybetmeyen kişi kuantum mekâniğini hiç anlamamıştır” derken, bilimle uğraşanlara bir “tavşan deliği”nde kaybolmalarını öğütlemiş olmalı. Kuantum, saati olan beyaz bir tavşan bilim de bu tavşanın (hatta saatin), nereden geldiğini, nereye, niye gittiğini merak edip peşinden koşan küçük kız sanki. Bugün âlim, önüne çıkan her deliğin onu “son teoriye” ulaştırmasını umuyor. Günün birinde deliğin birinden geçip “Harikalar Diyarına” gidebilmemiz olasılık dahilinde. O deliği hiç bulamamız da mümkün. Olasılıkların şekillendirdiği bir evrende bütün sonuçlar aynı anda mümkün olabilir. Bir şey şu anda burada olabilir, aynı anda evrenin bambaşka bir yerinde de. Alice belki bir ağacın dibinde uyuyup, rüyasında “Harikalar Diyarı”na gitmiştir. Ya da gerçekten “Harikalar Diyarı”na gitmiş, başka bir dünyadaki bir ağacın altında uyandığını rüyasında görüyor da olabilir. Bakmadığımız ve olmadığımız yerde ne olup bittiğinden asla emin olamayız. Alice çok sayıda farklı dünyada farklı sonuçların olduğu farklı hayatları yaşıyor da olabilir yaşamıyor da. Belki de tavşan deliğine düşen meraklı küçük kızın ruhu bütün âlimlerde kendini yeniden tekrarlıyordur. Bu kısaca “Kuantum”un, yani beyaz tavşanın hadi daha açık söyleyeyim, mantığınızın sizi yolda bırakacağı dünyanın özetidir.

Evren nasıl oluştu ?”, “İnsanın varoluşu sadece bir tesadüf mü?”, Gerçekten her şeyi yaratan birTanrıvar mı? Varsa bile hangi Tanrı? Teologların mı, fizikçilerin mi? Yoksa… Bilim asırlardır bu sorulara cevap arıyor. Fizik dünyası bugün geldiği noktada “Her şeyin Teorisi”ni açıklamaya çalışıyor. Asıl sorun, bu noktanın da ötesinde ne olduğuna dair hiçbir fikirleri olmadığı…

Nobel fizik ödüllü Gerard Hoof, Maddenin Son Yapıtaşları[2], isimli çalışmasında artık gelinen aşamada yapabilecekleri tek şeyin tahminlerde bulunmak olduğunu söylüyor; “Kuşkusuz şu anda bildiğimiz fiziğin tamamen geçerliliğini yitireceğini ve bunun yerine tamamen farklı bir şeyin konulacağını düşünebiliriz” diyor. Yine de temkinli, çünkü tarih bilime öğretmiş ki; yeni keşfedilen yasalar da uzun zamandır bilinen yasaların mantıklı genişlemesinden başka bir şey değil.

Paralel evrenler, olasılık teorileri, uzay zaman tartışmaları bilime aslında çok az şey bildiğini öğretmiş. Öyle ki, Bristol Üniversitesi fizik profesörü Robert Gilmore, Alice Kuantum Diyarı’nda (İst., 2006, Güncel y.) isimli kitabında bizim “meraklı küçük kız” örneğini destekleyecek malzeme veriyor. Alice bu defa, fizikçilerin dünyasında kaybolup yolunu arıyor. Mantığın ve matematiğin sorularını masal dünyasının ardına gizleyen Lewis Carol’un aksine, Gilmore, masal dünyasını bu defa bilimin dünyasına aktarıyor. Kuantum dünyasında dolaşan Alice’in karşılaştığı kedi Cheshire değil, Shrödinger’in kedisidir[3].

KUANTUM MEKANİĞİ’NİN ÖTESİ

Newton mekaniği de denen klasik fizik, maddeyi makroskobik olarak incelerken, onun cevap bulamadığı bazı sorulara cevap bulmak amacıyla 20. yüzyılın başlarında fizik dünyası, kuantum evresine geçer. Kuantum fiziği, parçacık fiziğidir. Artık maddenin en küçük yapıtaşı atom değildir, atomaltı parçacıklar ve bunların birbiriyle etkileşimi modern fiziğin konusudur. Werner Heisenbergmatris mekaniği”ni (1925) ve Erwin Schrödingerdalga mekaniği“ni (1926) ortaya koyarak kuantum kuramını güçlü bir zemine oturturlar. Bilim artık evrenin “canlı” olabileceğini düşünmeye başlar. Dalga ve parçacıkların sürekli yer değiştirmesinin sezilmesi, gerçekliğin değişkenliği fikrini de beraberinde getirir. “Tanrı vardır, yoksa bile” sözü bilimin bilinçaltına yazılmaya başlar. Zaman artık, kırılan, bükülen bir “yanılsama”dır. Kuantum kuramı günlük yaşamın içindedir. Niels Bohr, “Kopenhag Yorumu” diye bilinen görüşünde bilimin gerçek dünyayla ilgili söyleyebileceği fazla birşeyi olmadığını, tek yapabileceklerinin denklemler sonucu tahminlerde bulunmak olduğunu ifade eder. Hiçbir şey sabit değildir; her şey olasılıklar denizinde yüzer. Bohr ve Heisenberg gibi kuramcılar gerçeklikle ilgili herşeyin öyle kalmaya mahkum olasılıklardan ibaret olduğuna inanırlar. Bu da kuantum mekaniğinin en önemli sorusunu beraberinde getirir; “Herhangi bir şey nasıl var olur?”

Kuantum Diyarı’nda kaybolan Alice’in peşine takıldığı tavşan, bir elektron, Cheshire kedisi ise Tanrı’nın müstehzi gülüşüdür belki… Fizik araştırmacısı ve mühendis William Arntz senaryosunu da yazıp yönettiği, “What the bleep do we know!? Down the Rabbit hole” (Ne Biliyoruz ki!? Tavşan Deliği) isimli belgesel filminde, bilim insanlarını ve izleyicileri Alice’in düştüğü “tavşan deliğine” davet eder; kuantum fiziği kuramlarından hareketle, kuantum dünyasını uzmanlara özetletir. Dünyayı algılayışımız günlük hayatımızı nasıl etkiliyor sorusuna kuantum fiziği, nörobiyoloji, insan bilinci ve günlük hayat arasındaki bağlantılar inceleyerek cevap arar. Tavşan deliğinden aşağı düşenlerin dünyayı başka bir gözle gördükleri kuantum evreninin bir gerçeğidir.

Madem ki, bilimi film kısmından anlatmaya başladık; bu bölümü bir fıkra ile kapamak en iyisi…

”Temel bir gün yanına üç arkadaşını alıp ava gider. Arkadaşları ilk defa ava çıktıklarından Temel’in rehberliğine dünden razıdırlar. Ormanda biraz ilerledikten sonra, karşılarına küçük bir delik çıkar; Temel, “Yatın yere, tavşan deliği!” der. Yere yatarlar; gerçekten kısa bir süre sonra delikten tavşan çıkar. Acemi avcılar tavşanı hemen vurur, yeniden yola koyulurlar. Bir süre sonra karşılarına büyük bir delik çıkar. Temel yine seslenir: ”Yatın yere, tilki deliği”. Yatarlar. Biraz sonra tilki çıkar, vururlar. Yola devam ederler. Bu defa daha büyük bir delikle karşılaşırlar. Temel, “Yatın yere, ayı ini” der. Yatıp beklerler. Ayı çıkınca vururlar. İyice havaya giren avcılar neş’e içinde ilerlerken birden kocaman bir deliğin önüne gelirler. Merakla Temel’e bakarlar. Temel, “Uşaklar bu ne deliğidir bilmiyorum, ama yatın yere, ne çıkarsa bahtımıza” der. Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber vardır: “Dört avcı trenin altında kalarak can verdi.”

Kara delikler, solucan deliği, tavşan deliği… Bugün neredeyse her deliğin başında bir bilim adamı duruyor. Olasılık hesapları, ihtimaller, teoriler sonsuz… Hepsi bir deliğin içinden geçip “Harikalar Diyarı”na ulaşmayı ümit ediyor. Ne var ki, Cheshire Kedisi’nin her defasında boşlukta yankılanan kahkahası, bilim insanlarına gitmek istediği yer için henüz yeterince yürümediklerini hatırlatıyor.

Asıl  metin için tıklayın…

Yazara bu ufuk açan makalesi için teşekkür ediyoruz..

Kaynakça;

[1] Richard Dawkins, Kör Saatçi, TÜBİTAK ,2004

[2] Gerard’t Hooft, Maddenin Son Yapıtaşları, TÜBİTAK Bilim Kitapları, 2003, 7.bs., s. 231.

[3] Kuantum mekaniğinin temel dalga denklemini yazan Erwin Schrödinger,1935’te ortaya koyduğu “Schrödinger’in Kedisi” adı ile anılan düşünce deneyi ile meşhurdur. Hava alınabilen bir kutuya kapatılan kedi, bir şişe zehirli gaz ve bir düzenekle başbaşadır. Kedi düzeneği bozarsa, şişe kırılır kedi ölür, kırmazsa bir saat sonra kutudan çıkarıldığında hala hayatta olacaktır. Bu durumda kedi ya ölüdür ya diri. Bu örnek kuantum fiziği ile özetlenir.

Reklamlar

20 thoughts on “ALICE HARİKALAR DİYARINDA BİLİM TAVŞAN DELİĞİNDE

  1. Mustafa Bey, evrimcilerin sıklıkla dillendirdikleri bakteri ve böceklerdeki direnç gelişimine ait bir çalışmanız oldu mu? Olduysa benimle paylaşırsanız sevinirim.

    • Sayın Bekir Bey,

      İlk önce çok büyük bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım. Evrimciler dediğiniz gruba bende girmekteyim. Bende evrimi en az sizin evrimciler adı verdiğiniz Darwinciler kadar savunmaktayım. Darwinizm=Evrim algısı bana göre hem yanlış hem sakat hemde tamamen savunan ve tamamen red eden acısından ideolojiktir. Size blogumdaki yayın amacım, neyi savunup neye neden karşı olduğumu açıkladığım blog amaç yazımı okumanızı öneriyorum ;

      https://akillitasarim.wordpress.com/blog-amac/

      Evrim pekala Darwinizm mekanizmları ilede yol alabilir. Bir diğer olası yol Darwinizm mekanizmaları olan mutasyon ve doğal seçilim mekanizmaların kendileri bizzat tasarlanmış olabilir. Bir başka olası yol bu iki mekanzimanın var olan daha büyük mekanzimaların işlerliğini ve gömülü olan tasarımların meydana çıkmasını sağlamakta olabilir. Şuan bu konuda eldeki veriler arkasındaki büyük akademik güç ile Darwincilerden yana gözükmektedir.Çünkü verilerin büyük kısmı türden türe geçiş gibi makro evrimi değil adaptasyon temelli mikro evrim üzerine yoğunlaşmıştır. Fakat azımsanmayacak denli yeni kanıt bizim savunduğumuz öncen yüklemeli evrimin olası en geçerli yol olduğu yönünde bizi desteklemektedir.Bunun son 20 yılda yapılan bilimsel araştırmalarda kullanılan ”zorunlu” teleolojik- teknolojik dil ve bilinenen eski mekanzimaların yeni keşfedilen bazı süreçleri açıklamakta yetersiz kalması ya da açıklayamaması buna yönelik temel işaretlerdir.

      Şimdi asıl sorunuz olan bakteri direncinin evrimsel varlığı adaptasyona yöneliktir.Buna benzer dirençleri zaten farklı insan toplumlarında da aşikar olarak görmek mümkün. Bu konuda bundan birkaç ay önce bir gelişme yaşanmıştı. Bakteri direcine neden olan süreç ortaya çıkarıldı. Haberde şöyle demektedir;

      Bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanmalarının sırrı çözüldü ve böylece sürekli yeni antibiyotik keşfedilmesi zorunluluğunun ortadan kalkmasının da yolu açıldı.

      New York Üniversitesi araştırmacılarının buluşu sayesinde, bakterilerin direnç kazanmaları nedeniyle yeni tip antibiyotik üretme arayışına girilmesine gerek kalmayacak, var olanlar daha da güçlendirilebilecek ve daha az dozlarda kullanılmaları mümkün olabilecek.

      Ünlü bilim dergisi Science’da yayımlanan çalışmaya göre bakterilerin, antibiyotiklere karşı direncinin bloke edilmesi sayesinde, tehlikeli enfeksiyonlara karşı daha etkili mücadele edilmesinin de yolu açılacak.

      Bilimciler, bakterilerin, nitrik oksit ürünü belirli enzimler üreterek antibiyotiklere direnç kazandığını ortaya çıkardı. Bu enzimleri engelleyen ilaçlar kullanılması, antibiyotikleri daha etkili hale getirecek. Hatta, çok tehlikeli olan ve süper bakteri olarak da adlandırılan, Methicillin adlı antibiyotiğe dirençli “Staphylococcus aureus (MRSA)” gibi ölümcül bakterilerle daha etkili mücadele edilebilecek.

      Çalışmaya katılan bilimcilerden Evgeny Nudler, “Artık yeni antibiyotikler keşfetmemiz gerekmeyecek. Bunun yerine, zaten iyi olan antibiyotiklerin aktivitesini arttırabileceğiz, daha az dozlarda, daha etkili hale getirebileceğiz” dedi.

      Kaynak:Bilişimcini sitesi

      Şimdi bizim aklımıza da şu olası soru geliyor elbet ;

      Evrime müdahale edilip insan tarafından evrim gidişatı akıl yoluyla ”tasarlanabildiğine” göre evrimin en nihayi çıktısı akılın (Darwincilere göre akıl bir çıktı değildir. Darwinciler ilerlemeci-teleolojik bir evrimden tiksinti duyarlar.Bunun nedeni bilimsel değil dini sebeplerdir.) kaynağı olan daha büyük bir aklıl tarafından evrimin bizat kendisi ve mekanzimaları neden tasarlanmış olmasın ?

  2. Mustafa Bey,önden yüklemeli evrimden kastınız -anlayabildiğim kadarıyla- ilk yaratılan hücrede (Sizce bir mahsuru yoktur inşaallah bu terimi kullanmamda ) ondan sonraki prokaryot, ökaryot tüm canlılara ait kalıtsal bilginin olması mı? Yani random mutasyonlarla yeni genlerin oluşması dolayısıyla yeni proteinlerin dolayısıyla yeni enzim ve özelliklerin oluşması (İşlevsel tabi ki) matematiksel olarak mümkün görmüyor musunuz?
    Teşekkürler

  3. Bekir bey

    Aslında oldukça ufuk acıcı ve başlı başına makale konusu olabilecek bir soru sormuşsunuz. Blogumla ilgilenen herkese hitap edebilecek kısa bir cevap üzerinde düşünmem gerekti.

    ”ilk yaratılan hücrede (Sizce bir mahsuru yoktur inşaallah bu terimi kullanmamda )…

    Elbette yok teleolojik evrim zaten evrimin süreç olarak görür.Bu sebeple bu süreçte meydana gelen tüm içerik aslında temel yapısı itibariyle edilgendir. Fakat bu yaratılan kelimesi ile yaratılışcı söylemin bir olduğu asla düşünülmemeli.Her ne kadar bu yönde insanlar arasında kuvvetli bir meğil olsada durum bu değildir. Yaratılışcılık bir dogma olarak statükocudur.Bu sebeple değişim-gelişim ve evrim kavramlarına olabildiğince uzaktır. Darwinci evrim anlayışıyla temel ortak noktamız olan değişim-evrimdir. Darwinci evrim (modern sentez) metafiziksel naturalizm (felsefi materyalizm) merkezli olduğundan ”gelişim” yada ereksel bir yaklaşıma en başındna karşıdır. Evren hayat ve aklın şansa dair kutlu sonuçlar olduğunun kabul edilmesinden yola çıkarak bir başka dogmaya dönüşür. Çünkü kendi içinde ve evrim içeriğinde gelişime kapalıdır.

    Şimdi sorunuzun esasına gelirsek özetle, ilk canlı hücrenin DNA içeriğinin zannedilenden çok daha fazla bilgi yüklü olduğunu düşünüyoruz. Bunu bilgi teorisnden yola çıkarak anlatmaya çalışmanın sorunuzu matematikle ilgili içeriğine daha uygun düşüceğini ve cevabımı anlamanızı kolaylaştıracağını düşünüyorum.

    Kaynak kodu (source) temel bir yapı iskeleti olarak kullanıp son derece kompleks yapılar üretbilmenin mümkün olduğunu söylemektir.Elbet nedenselliği savunan indirgemeci deterministlerle bu konuda oldukça fazla sayıda ortak noktamız vardır. Ekşi sözlükte bu konuda bir okuma yaptığımda bir yazarın konu hakkında çok bilgilendirici bulduğum yazısını sizle biyolojik izdüşümlerini parantezliyip paylaşayım:

    Klasik information theory, tek bir kaynak, alici ciftinin arasindaki sayisal iletisimin (digital communication) matematiksel temelini olusturan teorilerin butunudur. Kaynaktan(DNA) cikan rastgele surecin (random process)-(mutasyonlar) ikilik sistemde (binary) tasvirinden baslayip,(Biyolojide 3D kimyasal süreçler.Kesinlikle aynı değil ama kabaca benzerdir.) Bu basamaklarin sayisal kanal (digital channel) uzerinde tasinmasi ve surecin alicida tekrar olusturulmasina kadar giden tum basamaklari kapsar.

    Bu teoriyi mukemmel yapan sey, cok kompleks (gorunen) sorulara cok basit cevaplar alinabilmesidir.(Mesela Matzke’nin kamçıyı indirgeyebilmesi) ornegin sonlu eleman sayisina sahip bir rastgele surec kaynaginin olusturdugu eleman dizisinin, daha sonra dekoderde hatasiz replike edilebilecek sekilde tasvir edilmesi icin gereken eleman basina dusen bit (binary digit) sayisi nedir diye sorulmus olsun. İlk bakista son derece kompleks gibi gorunen bu problemin genel cevabi cok basittir.

    Gelgelelim, bu tarzda cikan sonuclar zamanda bu alandaki insanlari binevi simartmistir. artik her probleme -ne kadar karmasik, hatta komplike bile olsa- cok basit cozumler arar hale getirmistir. Fakat olayi (geri beslemesiz) tek kaynak-alici ciftinden oteye tasimaya kalktiginizda bu kolay cozumler -en azindan bugun kullanilan tekniklerle- mumkun olamamaktadir.(Sadece çevreden gelen baskılar ile oluşan mutasyonlar e bunların zorunluluk kapsamında işlerlik kazanıp seçilmesi.)

    Bu durum, alanin mucitleri dahil hemen hemen butun calisanlarini hayal kirikligina ugratmis, pekcogunun 70’lerin sonunda konudan uzaklasmasina yol acmistir. (Düşünürsel bunlar binary*ikili sistemde böyle eğer 3D kimyasal süreçlerin bu sayısal süreçlerden artık kaç x sayı kat daha karmaşık işem gücü gerekli olduğunu, süreçlerin hem daha kırılgan ve daha etkin olduğunu hayal edin. Tabi birde evrende her bilgiyi doğrudan etkileyen entropinin varlığına rağmen hayatın yukarda bahsi geçen bilgi işlemi en başından muazzam şekilde yapması birilerini birşey ifade ediyor olsa gerektir.) Daha sonra sayisal bilgisayarlarin kapasitesinin cok artip, bu konseptlerin çoğunun pratik bir hal almasindan sonra geri donmustur…(claude shannon teşekkürler)

    Ayrıca bu makalemizi incelmediyseniz inceleminizin sorularınıza biyolojik manada daha derin bir anlayış katacağını düşünüyorum;

    https://akillitasarim.wordpress.com/2009/08/13/onden-yuklemeli-evrim-nedir/#more-384

    İyi keşifler dileklerimle..Ben teşekkür ederim.

  4. Hocam,makaleleri okudum.Fakat sizden şunu rica etsem:I.D.,Darwınci evrimden farklı olarak (Türlerin ayrı ayrı olarak yaratılmadığı ortak noktasından başka) nasıl bir mekanizma farklılığı öngörüyor?Yani orjin hücredeki yüksek kapasiteli DNA daki bilgilerin farklı türleri ortaya koyacak şekilde işlev kazanması hangi mekanizmayla oluyor? I.D. nin ortaya koyduğu seleksiyonun farkı ne? Bu soruların cevabını makaleden net olarak alamadım, daha doğrusu ben anlayamadım.Biraz daha yalın ifadelerle izah edermisiniz lütfen.Teşekkürler

    • Sayın Bekir

      Bu biraz sizin bloğu tamamen okumamış olmanız, biraz da soruları bu şekilde açık sormayaşınızdan kaynaklanıyor.Fakat bunu bu makale altında yapmanızda ilginç çünkü bu makalede felsefi alt yapıyı açıklıyoruz. Süreçleri açıkladığımız diğer makaler altında bu yazışmaların yapılması daha sağlıklı olacaktır.Şimdi sorularınıza gelelim;

      nasıl bir mekanizma farklılığı öngörüyor?

      Yan işlev sana ayrı bir mekanizma olarak gözükmedi sanırım…

      Yani orjinal hücredeki yüksek kapasiteli DNA daki bilgilerin farklı türleri ortaya koyacak şekilde işlev kazanması hangi mekanizmayla oluyor?

      Yan işlev (co-option), nudging ve bir dizi karmaşık protein/enzim işlevleri..ama kısaca daha anlaşılabilir olması için maddeleyelim..

      1. Evrensel genetik kod rasgele araştırmalar ya da diğer deyişle mutasyonlar için optimize edilmiş bir yapıdadır. (Darwinizm bu konuda asla bir ileri/gelişimi sağlayan optimizasyon ya da geleceğe yönelik bir içkin plandan haz etmez)

      2.Bu optimize edilmiş evrensel genetik kod kontrollü bir çeşitliliği imkan verir. Örnek olarak bağışıklık sistemini ele alabilirsin.

      3.Hücre bölünmesi/çoğalması oldukça yüksek düzeyde düzenlenmiş bir süreçtir. Buradaki hatalara karşı düzeltme mekanizmaları (proof reading mechanisms)gibi kalite kontrol mekanaizmalarının + – geri bildirim sistemleri ile eşgüdüm içersinde çalışarak (tekrarlanan kopyalama alnlarının silinmesi,derlenmesi,düzeltilmesi) bu sürecin büyük hızlarda gerçekleşmesini sağlaması( bir başka şekilde söylersek bizzat evrimin kendisini yani değişim için gerekli raw materyali) önden yüklemeli evrimi desteklemektedir.

      Bu konuda oldukça açık ve detaylı makaleyi 1 aya kadar yayınlayacağım..

      Umarım şimdilik koşuluyla temel sorularına anlamlı temel cevaplar verebilmişimdir.

  5. 1. Evrensel genetik kod rasgele araştırmalar ya da diğer deyişle mutasyonlar için optimize edilmiş bir yapıdadır. (Darwinizm bu konuda asla bir ileri/gelişimi sağlayan optimizasyon ya da geleceğe yönelik bir içkin plandan haz etmez)
    DNA nın mutasyonlara olanak sağlayacak dizayda olması ,Darwinizimin mutasyon anlayışından nasıl bir farklılık arzediyor anlayamadım?(Gerçi Darwin mutasyonun m sini bilmiyordu ama neyse.Neo Darwinizim desek daha doğru olur herhalde)
    (içkin plan =önden yükleme ) doğru mu anladım?
    Mutasyonun neresinden tutarsak tutalım bir akıl gözükmüyor.Bu yüzden İntelligent Designi bir türlü anlayamıyorum.Kusura bakmayın…
    2.Bu optimize edilmiş evrensel genetik kod kontrollü bir çeşitliliği imkan verir. Örnek olarak bağışıklık sistemini ele alabilirsin.
    Şimdi bu cümle iddaamı ispat mı anlayamadım.Kontrollü çeşitliliğini sağlayan kontrol mekanizma ney?
    Neyse Mustafa Bey inşaallah sizi kızdırmıyorumdur anlayışsızlığımla ama benim temel problemim herhalde darwinist evrimin öngördügü mutasyonlar ve doğal seleksiyonlardaki temel mantıkla I.D. nin ortaya koyduklarının benzer olması veya en azından bana öyle gözükmesi…

    • Merak etmeyin Bekir kızdırmıyorsunuz…fakat sanırım ki mutasyon mekanizmasının içeriğini ”tam olarak” bilmiyorsunuz. Bunu yapıcı bir eleştiri olarak kabul edin.
      Mutasyonlarda DNA’nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Bir gen mutasyona uğradıktan sonra kararlı hale gelir ve tekrar eski haline dönmek için herhangi bir eğilim göstermez.(Wiki) Bu klasik açıklamadır.

      Yani bizlerde nasıl hatalarımızdan ders alıyorsak ve o şekilde dünyaya dair çoğu şeyi öğreniyorsak evrimde aynı süreci izler tıpkı biz akıllı varlıklar gibi,çünkü bu akıllı varlıklarda geriye dönük nedensellikle aynı süreçler sonucu ortaya çıkmıştır. (Bu konuda yani evrimin öğrenme süreci olması hakkında kendimde bir yazıyı bitirmek üzereyim). Kısaca mutasyonlar yani hatalı replikasyonlar oluşmasaydı değişim gerçekleşemezdi.Genomdaki mutasyonların asıl sebebi olan üreme-kopyalama süreçleri o kadar büyük bir hızda gerçekleşmektedir ki,mutasyon (hatalı kodlama) kaçınılmazdır.Elbette genom içersinde buna karşı çok karmaşık düzeltme ve onarma (proofreading,telomerase vs gibi ) mekanizmaları vardır. Bunlar olduğu halde hayat için gerekli kataliz-kimyasal süreçler mekanizmaların yeterlilği üzerindedir. Bu koruyucu mekanzimalar temel iskelet yapıyı korumakta oldukça mahirdirler. Buda genom içi istikrarı sağlar ki yaşam devam edebilsin,çünkü değişim istikrar olmadan ve kısa süreçlerde istikrarlı/kararlı yapıya dönüşe imkan sağlamadan hatatta kalmayı sağlayamaz,ani değişimlerin neredeyse tümü yıkıcı ve yok edicidir. Fakat bahsi geçen süreçler her an vücudumuzda hücre bazında gerçekleşmekte ve mutasyonlara yol açmaktadır. Bu değişimlerin büyük oranı yansız bir kısmı zararlı oldukça küçük bir kısmıda yararlı olmaktadır.Bu ”yaralı” olanları yararlılığını belirleyende çevre baskısıdır. Eğer bir mutasyon genoma içinde bulunduğu evrimsel yarışta avantaj getiriyor ve onun ilerlemesini sağlıyorsa seçilir.

      Elbet Darwinciler tüm süreçleri som şans ve zorunluluk gibi muğlak mantıksal alanlara gömerler çünkü bunu yapmazlarsa evrimin doğrusal bir ilerlemeye sahip olduğunu ve daha yüksek canlı formları üretmeye güdümlü olduğunu kabul etmeleri gerekir.Bununda teleolojiyi kabul etmek ve en nihayteinde teolojiye kapı açtığını bildikleri için,sözde bilimselliklerini apripri olarak naturalist materyalizm üzerine kurarlar.Bu çıktıyı vermeyen bir araştırma onlar için ”bilim” olamaz.Bilim Darwincilere göre zorunlu olarak içkin bir nauralist materyalizmin doğaya uygulanışı ve onu indirgeyerek nihayteinde Tüm materyalistler ve biyoloji özelinde Darwinciler Robert Boyle deyimiyle;

      Epikürcüler gibi sonsuz boşlukta tesadüfen karşılaşan atomların kendi başlarına bir dünya ve onun bütün görüngülerini oluşturabileceklerini varsaymak ”zorundadırlar”…

      Ayrıca bu makaleninde sizin tarafınızdan okunmasını faydalı buluyorum;

      https://akillitasarim.wordpress.com/2008/05/03/evrimi-boylesine-akilli-kilan-nedir/#more-68

  6. Ben de evrim teorisini destekleyenlerdenim.Fakat insan zihni de mutasyona uğrar mı doğrusu bunu çözebilmiş değilim.Değişmemizdeki amaç nedir,bu yenilenmemizde etkisi olan bir kontrol mekanizması var mıdır,her şey bir tesadüf müdür,evrimi determinist felsefeyle açıklamak mümkün müdür,madem evrendeki canlılar bir değişim içerisinde ki öyle o zaman içinde bulunduğumuz dünyanın bir gün yok olabileceğini nasıl düşünürüz,evrim evrendeki sonsuzluğun somut bir göstergesi olabilir mi?Bu sorularımı tartışmak isterim.Çünkü etrafımdaki sığ düşüncelerden çok sıkıldım cevaplarınızı bekliyorum.

  7. Sorularımı ciddiye alıp cevapladığınız için çok teşekkür ederim.Ben felsefeyle ilgileniyorum.Ve kuşku duymaktan hoşlanıyorum.Aklıma takılan yerleri sizinle paylaşırım tekrar.Çok sağolun iyi günler…

  8. Sanırım teleolojik olarak açıklanacak pek çok şey var.Evet sorularım yanıt bulmuş olabilir ama gene de emin olamam.Peki evrimin tesadüflerle olan ilişkisini nasıl buluyorsunuz.Yani milyonlarca olasılık arasından birinin tutması??Burda zar atan kim pekala?Bazı şeyleri determinizmle açıklayabiliyorum.Ama olasılık hesaplamalarında akıl yürütme zincirlerim dolaşıyor.Rastlantsal seçimler için önceden plan yapılabilir mi,eğer yapılıyorsa bu planları neden bilim adamları kestiremiyor,tesadüf yaratmak mümkün müdür,insanlar rastlantılarla ilişki kurmayı neden denemk istemiyor,ya da deniyoruz ama ilişkiyi mi bulamıyoruz,nereye saklanmış olabilir bu bağ,her şeyin hatta teorilerin bile başlangıcında rastlantı yok mudur?İnsan zihni bazı şeyleri önceden kestirerek mi çözer,bu her zaman mümkün müdür?Cevaplarınızı bekliyorum…

    • Sorularınız aslında ”herşeyin teorisinin”peşinde bir zihin olduğunuzu gösteriyor.Bu oldukça karmaşık birbiri içersine geçmiş gömülü süreçlerden meydana gelir.Tıpkı işlenmiş bir photoshop dosyasının onlarca farklı katmandan (layerdan) meydana gelmesi gibi…her birinin birbiriyle içkin ilişkisini farketmek oldukça zordur.Örüntülerin tutarlı bir bağlamda birleştirmek ise daha da zordur. Fakat teleolojik felsefenin buna imkan tanıdığını düşünüyorum.Kaba taslak olsada kozmik-biyolojik-sosyal olarak bu şekilde bir kaba taslağa sahip olduğumu söyleyebilirim.

      Özetle düşüncem şudur;

      Eldeki verilere binaen olası en doğru evrim algısı, teleolojik süreçlerle yönlendirilmiş ( doğrudan veyahut dolaylı ) gelişme ve ilerlemeyi sağlayan (Darwinizm nefret ettiği kelimeler) ve sonunda aklı ortaya çıkarmayı hedef almış (hem somut bir ürün hem de evrensel erekselliğin kaynağı olarak) bir süreçler bütünü (ekolojik-biyolojik sosyal-tarihsel-bilişsel) şeklindedir.

      Bilişsel süreçler ile evrimin ortak bir strateji ile bilişi meydana getirdiği ve uyumu arttırdığını, şu makalemde işlemiştim.Psikolojik bazı göndermeleride burada bulabilirsiniz..

      https://akillitasarim.wordpress.com/2010/04/23/holistik-ogrenme-surecleri-biyolojik-ve-sosyal-evrim/#more-923

      Sözünü ettiğiniz emin olmak durumu bilimle iştigal ettiğini ileri süren bir zihnin kendini inandırmasından başka bir şey ifade etmez.Size daha önce yaptığım kısa bir açıklmayı tekrar ederek ilk önce teleolojik bağlamda şüphenin yol göstericiliğinde süreçi nasıl değerlendirdiğime dair bir açıklamada bulunayım;

      ” Ben burada kendi seçimimin yegane ve üstün bir akıla sahip olan ve herşeye şekil verip tasarlayan bir Tanrı olması bakımından Tasarımcı yerine Tanrı demekteyim. Bu sadece benim özelimde bir tercih.Bağlı olduğum teleolojik düşüncenin farklı kollarında farklı tercihlerede saygılıyım.Benimkisi beni onlarınkisi onları ilgilendirir. Eldeki veriler üzerindeki yorum ve düşünce üretmemizi temelden değiştirecek bir durum sergilemediği içinde bu kullanımın bence bir mahsuruda yoktur. Bunun özelde nasıl adlandırılacağına dair ise benim herhangi bir yönlendirmem mevzu bahis olamaz.Bilimin asli görevi felsefi-metafiziki bir sona varmak ve ad koymak değildir.Fakat inanan insanlar buradaki verilerden kendi düşünceleri için yaralanabilir.Bunları inanışlarındaki bazı olgularla örtüştürebilir. Bu sitenin temelde karşıt olduğu teleolojik olmayan ( gerçeğin üstünü örtmeye çalışan) materyalist süreçlerdir.Elbette bunun dini olarak ateizmde karşı olduğumuz felsefi çıktıdır. Fakat bu şuan eldeki verilere göre aldığım posizyondur. Verilerin bizi nereye götüreceğini bilemeyiz.Elimizdeki en gerçek şey şüphe etmektir..böylece gerçeğe daha yaklaşmamız olası hale gelir.”

      Blog amaçtada ısrarla belirtiğim gibi..

      Elde edilen bilimsel bulguların ışığında, okuyucuların algılayışlarını yeniden değerlendirmesine olanak veren , varsa daha önce edinilmiş yanlış anlama ve hatalarını terk etmeye yönelten metinler olmasına çalışıyoruz. Bir doğrunun yada sonuç çıkarımının salt savunulması değil, elde edilen verilerin ışığında ne gibi çıkarımlar yapabileceğimizi sorguluyoruz. Bu çıkarımların kesinlikle gerçeği temsil ettiğini iddia etmiyoruz, sadece aktardığımız şekilde olma olasılığının diğer olası açıklamalara göre daha olası olduğunu savunuyoruz.

      Peki evrimin tesadüflerle olan ilişkisini nasıl buluyorsunuz?

      Tesadüfler ”tanrı zar atar” adlı makalemizde olduğu gibi bir anlayış içersinde teleolojik bir zorunluluktur. DNA içersindeki bilgi temel bir yapı (framework)’den yola çıkıp çevresel koşullara en iyi uyumu sağlamaya dönük ve bu uyumun taksonomik bir ielrlemeyi içkin bir şekilde içermesiyle mümkündür. Doğrudan biyolojiden konuyu örneklersem;

      Mike Gene şöyle demektedir:

      ”Genom dizi analizleri hücresel sistemlerin nasıl işlediğini ve evrim yolculuğu sırasında bu işlevin nasıl değiştiğini ortaya çıkarmamız hususunda elimizdeki en önemli rehberlerden biridir. Burada lac gibi özelliği olan durumlardan çıkarsadığımız genel ilkelerin bazıları için destekleyici kanıtlar bulduk. Özellikle, tekrarlama, tekrar kullanım ve kombinatoriğin protein ve tüm genomun evriminde temel teşkil ettiği kanıtlanmıştır.”

      Peki bu bize neyi gösterir?

      1. Evrim büyük bir benzeşim (homoloji) sergileyecekti. Bunun nedeni homoloji bizlere tasarımı geçmişten bugüne bağlamaya izin verir. Bu eski tasarımlar oldukça uzun zamandır vardılar ve evrim bunların çevresinde şekillendi.

      2. Evrim PREPA (the present explains the past) yani bugünün geçmişi açıklamasını ortaya koyacaktı. PREPA eski atalarımızın alışılmadık ya da tuhaf özelliklerinin bugünün içeriğinden bakıldığında daha anlamlı hale gelmesini sağlayan öngörü ipuçlarıdır. PREPA’yı potansiyel olarak somutlaştıran ve sonuç veren genel kavram. Gereksiz Karmaşıklıktır.

      3. Evrim belirgin bir şekilde gerçek biyotik özelliklerce yürütülecekti. Mademki tasarımın kendisi biyotik olacaktı, öyleyse evrimde biyolojik bir sürece benzeyecekti, böylece tasarım bu tip bir evrimle daha çok ilişkilendirilebilecekti. Bir başka deyişle, eğer evrim tamamen çevredeki yıkıcı süreçlerin zeminine karşı daha büyük uyum sağlıyor diye oluşmakta olan rastlantısal olayların bir işlevi olsaydı, geleceği bugünden tasarlama kabiliyetini evrimsel kirlilik tarafından süratle önlenecekti. Fakat evrim için güçlü ve temel bir birleşen varsa, tasarımlar bu evrimsel kirliliğe (noise) karşı korunur.

      sonuç olarak;

      Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yol da korunup çoğaltılabilir. Bu önden yüklemeli tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur.

      nereye saklanmış olabilir bu bağ,her şeyin hatta teorilerin bile başlangıcında rastlantı yok mudur?

      İletişim teorisi, entropi ve enformasyon kavramları arasında kurulan niceliksel ilişkiye dayandırılmaktadır. Bu teori, tüm enformasyonun mesajların anlamsal yönü hariç açık/kapalı, evet/hayır veya 1/0 gibi biçimlere dönüştürülebileceğini göstermektedir. Teoride gözlemci şarttır ve değişkenlerin herhangi bir sebeple değiştiğini varsayar, bunun nedenleri ile ilgilenmez. Shannon’un teorisinde enformasyon belirsizlikle eş tutulmaktadır, biraz yanlış çağrışımlar yapsa da bu tespit doğrudur.

      Yani,

      Enformasyon Miktarı = Başlangıçtaki belirsizlik -(eksi) Enformasyon alındıktan sonraki belirsizlik olarak ifade edilmiştir.

      Bu tanımlamaya göre de entropi belli birimlerle bit, napier, desibel gibi ölçülebilen niceliksel bir büyüklük olabilmektedir. Peki, biz DNA’mızdaki enformasyonu, bilgi (knowledge) cinsinden ifade edersek ne olur veya edebilir miyiz? Burada da detaylara girmeden hemen cevabı söyleyeyim, Darwinci evrime göre edemeyiz, teleolojik bütüncül evrime göre edebiliriz. Çok basitçe nedenini şöyle açıklayabiliriz;

      DNA çeşitli farklı mutajenler tarafından hasara uğrayabilir, bunun sonucunda DNA dizisi değişebilir. Buna mutasyon denir ve biyolojik evrimin en önemli mekanizmasıdır. Eğer biz bu rassal dizge kombinasyonunu sınırlı sayıda tutarsak, mutasyonlar bir süre sonra kendini tekrar edecektir. Belli süre içinde tekrar eden bir sistemin enformasyon miktarını, “knowledge” cinsinden ifade edebiliriz. Böyle olunca da rassal dediğimiz olgular bir anda teleolojik tabana oturur.

      Bu söylediğimi yukarıda söylediklerim ile ilişkilendirecek olursam, 52’lik bir iskambil destesi içinden, eğer değişim kesinse, rassal bir şekilde kağıt çeksem, yeterli süre verildiğinde deste içinden çekmediğim kağıt kalmaz.52 sayısının sabit kalması bir kuralı betimler, bu betimleme de bir Tasarımcıyı gösterir. Aslında enformasyon teorisi açısından evrime bakışta kolay anlaşılabilecek bir sonuç daha çıkar. Enformasyon teorisine göre, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte, aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir. Biyolojik evrimin her safhasında olguların gerçekleşmesi için olasılığın, gerçekleşmemesi olasılığından daha az olduğu kesindir.

      Yukarıda C. Shannon un enformasyonu belirsizlikle eş tuttuğunu söylemiştik. Ardından da şu cümleyi eklemiştik, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte, aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir. Bu yargıları biyolojik evrimin temeli evrensel evrim olgusu üzerinde de test edelim. Fizikçilere göre evrenin entropisi zamanla artmaktadır ancak evrenin her anındaki entropi miktarı, o an için maksimum seviyededir. Bu belirsizliğin de fazla olduğunu gösterir. Belirsizliğin fazla olması enformasyon miktarını artırır. Enformasyon miktarının yüksek olması, ortaya çıkma olasılığı düşük olan olayların, olay cinsinden daha fazla olmasını kesinleştirir. Yani başlangıçtaki belirsizlik daha sonra ortaya çıkma olasılığı düşük olan olguların kesin bir teminatıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta entropi miktarının maksimumda yani belirli bir seviyede tutulmasıdır. Eğer bu seviye değişse idi, ne evren ne de canlıların oluşma ihtimali olurdu.. Zaten şu anda var ve bu satırları yazıyor-okuyor olmamız, entropinin var olması ve seviyesinin en yüksek düzeyde tutuluyor olmasındandır.Yani evrenin bir sonraki ana göre entropi değeri, gelecekteki değerden küçük ve içinde bulunulan ana göre maksimum olmak zorundadır.

      İnsan zihni bazı şeyleri önceden kestirerek mi çözer,bu her zaman mümkün müdür?

      Size söyleyebileceği en kesin gerçeklerden biri hayat dair çözümlerin ev açıklamaların ”asla” siyah-beyaz bir yapıda olmadığıdır. Hayat kendine ait sırları onu sınırlamayan ve daha çok örüntünün içeriğe dahil edilebildiği ”gri sklada” bizlere gösterir. Kuantum buna en güzel örneklerden biridir..Bu cevaplarım sizde yeni sorulara yol açtıysa ve hala kafanıza takılan alanlar varsa, bana ajlan.abudak@gmail.com adresinden ulaşın.

      İyi günler….

    • Rica ederim.Benimde sizler gibi hayatı gerçekten sorgulayan insanlarla tanışmam aynı derecede büyük bir şans.Eğer daha derin tartışmak yazışmak dilerseniz bir önceki yorumumun sonundaki teklifim geçerlidir.

  9. Elbette daha detaylı konuşmak isterim.Gerçek bir fikir güçü paylaşımdan doğar bence.İyi günler…

  10. ////evrimde aynı süreci izler tıpkı biz akıllı varlıklar gibi,çünkü bu akıllı varlıklarda geriye dönük nedensellikle aynı süreçler sonucu ortaya çıkmıştır. ////

    Allah Allah bu nasıl oluyor hem mutasyon rastgele deyin, hemde biz akıllı varlıklar gibi evrimin hatalardan sonuç çıkarabileceğini söyleyin, ilginç böyle bir evrim görüşü yok evrim ya tasarlanmıştır yada tasarlanmamıştır sırf biraz daha farklı gözüküp duygularımızı mutlu edeceğiz diye böyle tabirler kullanmak oldukça ironik…. ben ne behede ne wells de nede johnsonnda böyle bir anlayış görmedim

    ///Fakat bahsi geçen süreçler her an vücudumuzda hücre bazında gerçekleşmekte ve mutasyonlara yol açmaktadır///

    buda ayrı bir ilginç cümle etkisi gözlemlenebilen mutasyon oranının her 100000 doğumda bir olması gerçeği (britannica insan gelişimi başlığı) sizin cümlenizi ıskartaya çıkartıyor gibi duruyor

    son olarak insanlarının büyük çoğunluğunun ne yazdığınızdan bir şey anlayamamasıda bir başka farklı problem biraz daha sade olursanız insanlar daha rahat nlayacaklar çünkü sorulan bir soruya o kadar karışık cvp veriyorsunuzki ben yıllardır bu konuları tkip etmeme rağmen bir kaç kere okumk zorunda kalbiliyorum kolay gelsin

    • Egemizin antik şehirlerini dolaşarak zihnimi doğa ve plastik sanatların harkulade ürünlerine ayırdığım tatil sebebiyle onaylamakta ve cevaplamakta geçiktiğim için kusura bakmayın.Yazdıklarınızdan sitenin genel yazı profilini yeterince okumadığınız ortaya çıkıyor.Sizin gibi inandığımızı ispat etmenin değil verilerin bize ne gösterdiği ile ilgiliyiz. İki adımda ilk itirazınızı cevaplayalım… nedensellik,mutasyonlar ve aklın rehberliği konusu…

      Belki de bir tasarımcı daha iyi bir çözüm geliştirdi. Popülasyon hücrelerini bilgisayar olarak ele alalım. Bu popülasyon en azından “hayatta kal” adlı genetik bir program tarafından birbirine bağlanan bir sinirsel ağ yapısı olarak düşünülebilir. Artık her bir hücreye çevreyi denetleyen ve çevresel meydan okumalara karşı genomda özel değişiklikleri planlayan bir bilgisayar kurmaya gerek yoktur. Bu asli görev rastlantısal şekilde oluşan mutagenetik süreç yoluyla çevresel meydan okumalara karşı çözümleri masaya koyarak, bunlardan işe yarayanların popülasyonu değiştiren ve de popülasyon tarafından değiştirilmesiyle sonuçlanan bir süreçle gerçekleştirilir. Popülasyon içerisindeki değişimleri takip eden doğal seçilim tasarımcının olasılıklar denizindeki yıkımlara karşı uyum sağlama, öğrenme yetenekleri ile donanmış hücreleri çalıştırarak gerçekleştirmiş olabileceği bir strateji türüdür.

      Buna ek olarak, yan gen transferi ve gen duplikasyonu mekanizmalarını ele alın. Bunlar evrim ve uyum sağlamanın varlığından emin olunması adına oldukça akılcı yollardır. Her iki mekanizmada önden yüklemeli bir evrimi yankılamaktadırlar.

      Tasarım Matrisi adlı kitapta yine yazdıldığı üzere ;

      Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yol da korunup çoğaltılabilir. Bu önden yüklemeli tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur.

      Peki, neden bir aklın rehberliği ?

      Evrenin içerisindeki madde kullanılarak, yaşamın yine üstün bir aklın yönlendirmesi sonucu yeryüzünde var edilmesi , bulgulardan edindiğimiz fikrimizce doğal bir sonuç çıkarımdır. Madde aklın biricik kaynağıysa ve bu ön kabul varsa o zaman yine aklımıza aklın kaynağına dair şu sorular silsilesi gelmektedir.

      Materyalist Darwinci söylemin iddiası doğru bile olsa, söylemin rastlantısallık iddiası sebebiyle, maddenin akıl haiz olma özelliğinin madde var olmadığında bile onun için var olması gereklidir. Eğer öyle olmasa idi madde rastlantı sonucu bile olsa, bu içsel özelliğini (potansiyelini) ortaya çıkaramazdı. Şimdi bu durumda elimizde iki önerme vardır;

      1. Ya akıl maddeden önce vardır.

      2. Ya da maddenin var olması için gerekli ön koşullardan biridir…çünkü potansiyel olarak madde onu içermektedir.

      Akıl potansiyel olarak madde içinde yoksa daha sonradan maddenin bilinen herhangi bir etkileşimle, olmayan şeyi çıkarması imkansızdır. Lucretius‘un dediği gibi mekanik süreçler için hiçlikten hiçlik doğar. Çünkü potansiyelin gerçekleşmesiyle biz, geriye dönük nedensellik ilkesini gerçekleştirip bu potansiyelin canlı mekanik kanıtlarını oluşturuyoruz. Peki, bu çıkarımları yapmamız çok mu zorlama olur…? Potansiyel olarak var olamayacak bir durum, daha sonradan rastlantının tüm olasılık gücünü kullanarak, aklı meydana getirmiş olabilir mi…?

      ben ne behede ne wells de nede johnsonnda böyle bir anlayış görmedim

      Murat bey bende fikir üreten ya da veriler ışığında akıl etmeye gayret eden biri için bu cümleden (tabirimi mazur görün) acıklı bir cümle görmedim.Aklımızı ve çıkardığımız sonuçları birilerine emenaet ederek bilimin sağladığı verileri ”daha doğru ya da bilimsel hale ” sokamayız. Yazdıklarımda inanın samimi olarak herkesin anlayabileceği ve anlamlandırabileceği bir dil için tabiri caizse didiniyorum. Bu sebeple de makalelerde birçok yazım ve anlatım hatasıda oluyor.Çünkü bilimsel metinleri günlük dile indirgemek her indirgemenin doğasında olan bir tür bütünlük kaybına yol açıyor. Çevirilerimin hepsinede kaynakçada ingilizcele orjinallerinin bağlantıları var.Sizde ingilizce biliyorsanız daha anlamlı olduğunuzu düşündüğünüz şekilde bazı bölümleri çevirerek sitemize katkıda bulunabilirsiniz.

      İyi çalışmalar..

Yorumlar kapatıldı.