ÖNDEN YÜKLEMELİ EVRİM NEDİR…?

Mike GENE & Mustafa Ajlan ABUDAK

Önden yüklemeli evrim, evrimin gayesel bir içerik taşıdığını iddia eden evrimsel yaklaşımdır. Canlı genomlarındaki bilginin kökeninin ancak tasarımla açıklanabileceğini iddia eder.  İlk canlı organizmadaki temel tasarımın, tanık olduğumuz tüm canlılığı ortaya çıkaran kaynak kodu içerdiğine, evriminde bu kaynak kodu kullanarak genomun içersinden çevre koşullarına uymasını sağlayacak  verileri ürettiğini, seçtiğini, derlediğini iddia eden yaklaşıma önden yüklemeli evrim adı verilmektedir. Doğal seçilim, mutasyon ve diğer evrimsel mekanizmaların kendilerininde aslında temel tasarımı şekillendiren süreç mekanzimasındaki parçalar olduğunu savunur.

Önden Yüklemeli Evrim teorisini neden savunuyoruz ?  Sorusunun cevabını, bu teorinin dünyadaki en yetkin savunucarından olan Mike Gene‘den çevirdiğim makalelerden derlediğim bir üst çatı makale ile  ortaya koymanın yakında yayınlanacak olan diğer makalelerin anlaşılması ve anlamlandırılması için bir mihenk noktası oluşturacağını düşünüyorum.  Bu sebeple ”  önden yüklemeli evrim nedir ve ne değildir ? ”  sorularına en detaylı yanıtın bu şekilde verilebileceğini düşünüyorum. Bu çabanın bir diğer önemli amacıda akıllı tasarım ve önden yüklemeli evrim algısı hakkında internette yayın yapan ve medyada atıp tutan misyon sahibi şahısların  görevleri gereği yerine getirdikleri  dezenfermasyonun ve çarpık algıların önüne bir nebzede olsa  geçebilmektir.

Üç adımda kısaca evrimde tasarım çıkarımını açıklarsak;

1. Evrim büyük bir benzeşim (homoloji) sergileyecekti. Bunun nedeni homoloji bizlere tasarımı geçmişten bugüne bağlamaya izin verir. Bu eski tasarımlar oldukça uzun zamandır vardılar ve evrim bunların çevresinde şekillendi. 2. Evrim PREPA (the present explains the past) yani bugünün geçmişi açıklamasını ortaya koyacaktı. PREPA eski atalarımızın alışılmadık ya da tuhaf özelliklerinin bugünün içeriğinden bakıldığında daha anlamlı hale gelmesini sağlayan öngörü ipuçlarıdır. PREPA’yı potansiyel olarak somutlaştıran ve sonuç veren genel kavram. Gereksiz Karmaşıklıktır.   3. Evrim belirgin bir şekilde gerçek biyotik özelliklerce yürütülecekti. Mademki tasarımın kendisi biyotik olacaktı, öyleyse evrimde biyolojik bir sürece benzeyecekti, böylece tasarım bu tip bir evrimle daha çok ilişkilendirilebilecekti. Bir başka deyişle, eğer evrim tamamen çevredeki yıkıcı süreçlerin zeminine karşı daha büyük uyum sağlıyor diye oluşmakta olan rastlantısal olayların bir işlevi olsaydı, geleceği bugünden tasarlama kabiliyetini evrimsel kirlilik tarafından süratle önlenecekti. Fakat evrim için güçlü ve temel bir birleşen varsa, tasarımlar bu evrimsel kirliliğe (noise) karşı korunur.

Darwin ve  keşfettiği mekanzimalara bakış acımız nedir?

Kopyalama bir tasarımı geleceğe taşıyan yoldur. Nitekim mutasyonun kaçınılmaz doğası ve etkileri sayesinde büyük zaman dilimleri içersinde kopyalama, evrimle sonuçlanacaktır. Böylece iyi bir tasarımcı bu ” problemi ”  ele alacak ve bunu kullanılabilir ya da faydalanabilinir bir şeye dönüştürecekti. Bu akıllı tasarım ve evrimin birbirleriyle ters düşmek bir yana birbirlerini tamamlayabileceğini gösteren  bir örnektir. Hayat tasarlanmış olabilir ve evrimde doğal seçilim yoluyla bunu takip etmiş olabilir. Daha da fazlası, hayat öylesini bir şekilde tasarlanmış olabilir ki, Darwin evrimi farklı tasarım görevlerini yerine getirir, bunun anlamı evrim tasarım tarafından donatılmış bir içeriğe sahiptir. (Yan-işlev mekanizmaları gibi ) Ya da bizzat evrim mekanizmalarının kendileri tasarlanmış olabilir. Peki, bu çekici olasılıkları nasıl değerlendirmeyi ummalıyız?

Evrim’deki başat rolün kahramanları olarak neden proteinler ?

1. Tüm hayat ağacı protein odaklı bir çıktıdır. Evrimsel süreçler için kanıt aynı zamanda proteine muhtaç bir görüngü içinde kanıt sunmaktadır. Buda daha az proteine bağlı evrimi nihai sonuca ulaştırmak için gerçekleştirilen herhangi bir girişimi, bizlere açık kanıtlar sunan proteine bağlı evrime göre sorgulamaya yöneltir. 2. Proteinler inanılmayacak kadar çeşitli ve muazzam işlevleri gerçekleştirme kapasitesine sahip, inşa materyalleridir. Proteinler kadar çok yönlü başka bir inşa maddesi bilmiyoruz. 3. Bu denli muazzam çok yönlülük sergileyen proteinler tercüme adıyla bilinen tek bir üretim süreci sonucu oluşturulurlar. Bu söylenileni 2 numaralı madde ile birleştirirseniz, proteinlerin şaşırtıcı bir zarafet gösterdiğine tanık olursunuz. 4. Proteine daha az bağlı bir evrim kavramı, proteine bağlı bir evrim kadar başarılı olduğu yönünde kendisini destekleyen nerdeyse yok denecek kadar az kanıt sunmaktadır. 5. Tasarımcılar tasarım maddeleri tarafından kısıtlandıklarından ötürü, evrimde ( tasarım taklitçisi olarak) buna benzer olarak kendi tasarım maddelerince kısıtlanır. Bu düşüncede, evrimin protein faaliyetlerine olan bağımlılığı üzerine daha yakından bir incelemenin önemini güçlendirmektedir.

Evrim niçin bu kadar ”akıllı” ve tasarıma dönük  çıktılar vermekte ?

Eğer bizler organizmaları tasarlamak ve uzak zamanda tasarım amaçlarını gerçekleştirmelerini sağlamak istiyorsak, hayatın kendisini içerisinde bulduğu çevrenin sürekli bir değişim ve düzensizlikler yaşadığını hatırlamak zorundayız.  Gerçekten de eğer uzak zamanı hesaba katarsak, olası asteroit çarpışmaları gibi potansiyel yıkıcı değişiklikleri de hesaba katmalıyız.  Bunun anlamı, gerçekleştireceğimiz tasarımlarımızın, geniş bir yelpazede var olan yaşamsal meydan okumalara karşı yeterince değişken ve uyumlu olarak yaşam formunun içeriğine yerleştirilmelidir. Ve böylesine bir uyumu sağlayan evrimsel mekanizmaların rastlantısal doğasının gereği, evrim önden yüklemeli durum tarafından yapılandırılan  ve bu tip rastlantısal süreçlerce açıklanan bir süreç olacaktır. Gerçekten de daha önceden de önerdiğim gibi evrim bir öğrenme süreci olarak görülebilir. Eğer bu evrimsel değişen mekanizmaları rastlantısal değil de bunun yerine yönlendirilmişse, demek ki oluşabilecek tüm potansiyel çözümler ve meydan okumalar, esas hücrenin içerisine kodlanarak daha sonra nihai bir kararlılıkla milyonlarca yıl kendisine ihtiyaç duyuluncaya kadar üretilmiştir. Tasarım Matrisi’nde açıkladığım gibi:

Belki de bir tasarımcı daha iyi bir çözüm geliştirdi. Popülasyon hücrelerini bilgisayar olarak ele alalım. Bu popülasyon en azından “hayatta kal” adlı genetik bir program tarafından birbirine bağlanan bir sinirsel ağ yapısı olarak düşünülebilir. Artık her bir hücreye çevreyi denetleyen ve çevresel meydan okumalara karşı genomda özel değişiklikleri planlayan bir bilgisayar kurmaya gerek yoktur. Bu asli görev rastlantısal şekilde oluşan mutagenetik süreç yoluyla çevresel meydan okumalara karşı çözümleri masaya koyarak, bunlardan işe yarayanların popülasyonu değiştiren ve de popülasyon tarafından değiştirilmesiyle sonuçlanan bir süreçle gerçekleştirilir. Popülasyon içerisindeki değişimleri takip eden doğal seçilim tasarımcının olasılıklar denizindeki yıkımlara karşı uyum sağlama, öğrenme yetenekleri ile donanmış hücreleri çalıştırarak gerçekleştirmiş olabileceği bir strateji türüdür.

Buna ek olarak, yan gen transferi ve gen duplikasyonu mekanizmalarını ele alın. Bunlar evrim ve uyum sağlamanın varlığından emin olunması adına oldukça akılcı yollardır. Her iki mekanizmada önden yüklemeli bir evrimi yankılamaktadırlar. Tasarım Matrisi adlı kitapta yine yazdıldığı üzere ;

Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yol da korunup çoğaltılabilir. Bu önden yüklemeli tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur.

Şunu da eklemeyelim ki gen deplikasyonu ve yan transferin her ikisi de moleküler makinelere bağımlıdır. Bunun anlamı evrimim nano-teknolojik cihazlar tarafından gerçekleştirilen bir şey olarak görebiliriz demektir. Ya bu makinelerin yardımında kullanılan maddeler? Bir kez daha , harika proteinlere dönelim. Akıllı bir öğrenme süreci olarak evrim, sağlam bir bakış açısını bu makinelerden yapılan usta işi tasarım sayesinde oluşturmaktadır. Buradan itibaren, bizlerin asıl amacı tarif etmeye ihtiyacımız vardır.

Proteinler kör saatçinin tasarımcısız tasarımına karşı…

Tüm canlılar proteinlere bağlıdırlar. Bu sebeple, bazen kaç insanın, proteinlerin ne kadar olağanüstü yapılar olduklarını durup düşündüklerini merak ederim. Kendi vücudunuz ele alalım. Eğer yeterince derine inebilirseniz, temel bir organ sisteminin, bir proteinin ya da bir dizi protein çevresinde yer alarak meydana geldiğini görebilirsiniz. Ya kaslarınız ? Actin ve myosin adlı gerilip-açılan proteinleri bir düşünün! Beyniniz ya da sinirleriniz? Elektrik sinyallerini üreten ve taşınmasını sağlayan zar reseptörlerini ve kanalları düşünün! Ya kanınız? Kanınıza oksijeni taşıyan hemoglobini düşünün! Peki ya sindirim sisteminiz? Aldığınız tüm besin molekülerini (tabi ki içerlerindeki proteinleri) parçalayan enzimleri düşünün! Ya kemikleriniz ve eklemleriniz? Yapıları birbirine bağlayan collageni düşünün! Saçlarınız ve deriniz? Dayanıklı ve güçlü keratin adında bir proteini düşünün! Salgı bezlerini ? Onları ortaya çıkaran hormonları ve reseptörleri düşünün! Ya bağışıklık sisteminiz? Vücudunuzun koruyucuları antibodileri düşünün…!

Proteinleri tasarım maddesi olarak görürken aslında birden onların olağanüstü çok yönlü, tüm amaçlar için işlev oluşturma özelliğini sergileyen bir özdek olarak karşınıza çıkması karşısında dumura uğrarsınız.

Proteinler ışık üretebilir, ışığı ortaya çıkarabilir, ya da ışığı iyon ve kimyasal enerji üretmek için kullanabilir. Proteinler bir sinyal gibi davranabilir ya da sinyalleri yakalayabilir. Proteinler hareketi meydana getirir ve motorlar gibi işlev sergilerler. Onları bir şeyleri birbirine bağlamak ya da birbirinden ayırmak için kullanabilirsiniz. Proteinler binlerce kimyasal reaksiyonda katalizör görevini üstlenirler, minicik ve iri moleküllerin taşınmasını üstlenirler, büyük mesafelerde sinyalleri taşırlar ve oluşan hataları düzeltirler. Proteinler basit fiber yapılardan son derece karmaşık ve gelişmiş moleküler makinelere değin oldukça farklı şeklinde var olabilirler. Tek başlarına bir görevi yerine getirebilir ya da bir işlev bütünün parçası olabilirler. Proteinleri lipitlerle birleştirin; elinizde canlı yapıları bölümlere ayırmak için kontrol edilebilir mükemmel bariyerleriniz olsun. DNA ile birleştirin ve elinizde düzenlenebilir ve paketlenebilir bir kromozon olsun. RNA ile birleştirin bu sefer elinizde proteinleri üreten ve genleri mükemmel olarak bölen makineleriniz olsun. Proteinleri bir şeylerin evriminde de kullanabilirsiniz; evrimde oldukça etkili süreçler olan gen duplikasyonu, tekrar birleştirme ve yatay gen transferi gibi işlemler tahmin edebileceğiniz gibi proteinlere bağlıdırlar. Hatta proteinleri sert bir kaplumbağa kabuğu yapmak, yumuşak bir tavşan kürkü elde etmek ve ördeğin uçuş tüylerini oluşturmak için bile kullanabilirsiniz.   Birileri, tüm evrende proteinlerden daha çok yönlü bir tasarım maddesi bulunup bulunmadığını merak edebilir. Fakat dahası da var. Hayata milyarlarca yıldır bu tip bir akıl almaz çok yönlülük ve işlevsellikle hizmet eden proteinlerin merkezinde oldukça benzer bir yapım süreci vardır. Şimdi bu bir tasarım maddesidir: Bir yapım süreci binlerce kez birleşerek yine binlerce işlev ortaya çıkarmaktadır. Tüm bunlar oldukça ilginç sorulara neden olmaktadır. Örneğin, proteinler ve yapım süreçleri olmadan kör saatçi ne ifade edebilir? Proteinler ve içlerindeki potansiyel gizli işlevleri olmadan, kör saatçi yetersiz ve sakat bir varoluşla kimsenin varlığını fark edemeyeceği bir şey oluyor olmaz mı? Öyleyse kör saatçi ne derece bir saygınlığı hak ediyor? Elbette, eğer proteinlere dair her şey, onların (Dawkins, Dennett,) söylediği gibi, bazı amino asitlerin birden katalizör grup şeklinde hareket edip, ya da şans eseri olarak küçük peptitlerin üzerine kilitlenerek çapraz bağlayıcı işlevi yerine getirip işe koyulmasıyla oluşuyordur. Hatta belki de bu EVRENDE ŞANSA DAİR EN BÜYÜK OLAY, son derece sıradan bir maddenin içersindeki gizil güçle,  kör saatçiyi oldukça etkileyici bir tasarım taklitçisine dönüştürüyordur…  ?

Sonuç

Birçok kişi evrim ve akıllı tasarımın birbirine tamamen zıt açıklamalar olduğu izlenimine sahip.  Sonuç olarak, bu oldukça sık olarak karşılaşılan şey, insanların evrimi dışlayarak akıllı tasarım olgusunu göstermeye çalışmalarıdır. Bu fikre cevaben de, bilim insanları için evrimsel açıklamalar yoluyla akıllı tasarımı reddetmek üzere bir sahne kuruluyor. Buna rağmen konunun doğrusu, evrim ve akıllı tasarımın birlikte var olabileceğidir. Bunlar birbirini karşılıklı olarak tamamen dışlayan fikirler değildirler. Nihayetinde evrimle ya da evrim yoluyla tasarım gerçekleştirebilirsiniz. Bilimsel çalışmalar ışığında giderek artan veriler önden yüklemeleri evrim fikrini günden güne güçlendirmektedir. Eğer belirli bir felsefi tutum ve posizyon alışınız, bilimsel algınızı kilitlmemişse aşağıdaki siteden en güncel bulguların önden yüklemeli evrim ve tasarım fikrini nasıl delillendirdiğini ve kuvvetlendirdiğini takip edebilirsiniz diye düşünmekteyiz. Tüm ziyaretçi ve ilgili bilim severlere iyi çalışmalar dileklerimizle…

http://designmatrix.wordpress.com/

Reklamlar

21 thoughts on “ÖNDEN YÜKLEMELİ EVRİM NEDİR…?

  1. Bir köy muhtarsız olmaz.
    Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz.
    Bir harf katipsiz olamaz, biliyorsun.
    Nasıl oluyor ki:Nihayet derecede muntazam şu memleket Hakimsiz olur?

    konunuz için tşk.ler

  2. Mustafa Bey, benim gen duplikasyonu ile ilgili bir sorum olacak..
    Sanıyorum önden yüklemeli evrim fikri için en temel mekanizma gen duplikasyonu.
    Burda olan şey bir kromozomun ikileşmesi midir yoksa kromozomun üzerindeki bir genin ikileşmesi midir?
    Yukarda söylenen, eski yeteneklerin tutulurken bir şekilde yenilerinin gelişmesinin sağlanması nasıl olmaktadır?
    Genel olarak, evrimle ilgisi anlamında, olan biten şeylerden bahsedebilir misiniz?

    • Biliyorsunuz ben akademisyen ya da uzman biri değilim. Sadece konuya merak salmış ve holistik manada evrimi bilimsel bir hipotez olarak hayatın tüm kapsamına uygulanmasıyla ilgili araştırmalarda bulunan bir öğretmenim. Bunları kendim gibi düşünen ve akıl etme gayretinde olan insanlarla paylaşmaya çalışan sıradan biriyim. Anladığım kadarıyla sorunuzun cevabı ,son eklediğim makaleaz da olsa vardır. Bu konuyuda içeren en önemli 10 makalenin konu ve kategorik olarak sunulmasını içeren son yayını az önce bloga koydum.

      Sorduğunuzdan anladığım kadarıyla cevap vermek gerekirse , gen duplikasyonu evrim için zorunlu bir yoldur. Fakat Darwin evrimi bir ilerlemeyi kabul etmediğinden ötürü gen duplikasyonunun ortaya çıkardığı tüm süreçleri teleolojik olmayan süreçlere yani kısaca şansa indirger. Bunun amacı bilimselden daha çok felsefidir.

      Biz ise evrim için gerekli olan diğer zorunlulukların gen duplikasyonu ile birleştirilirse bir ilerlemeyi içkin şekilde içerdiğini söylüyoruz. Mesela canlının ya da biyolojik yapının iç dengesinin korunumu duplikasyonlar sonucu oluşan mutasyonlarca bozulur .Fakat bu yapılırken orjinal gen kompleksi bozulmaz. Gen duplikasyonu sırasında faydalı-işlevsel yapılar türetilebileceği gibi yansız yapılarda oldukça fazla sayıda türetilebilir. Ard arda dizilmiş bu yapılar hataya daha meğillidir. Mutasyona sürecinde de daha sık rastlanırlar. Burada oluşan çiftlemenin her harükarda mutasyon sonucu bir denge bozmasıdır. Bu denge bozulumu yapının ya da genomun yeni çözüm üretmesini zorunlu kılabilir. Eğer bu çözüm genom içersinden doğrudan sağlanıyorsa ve denge bu şekilde yeniden kuruluyorsa, çevrenin etkisi tetikleyicidir ve öncede düzenlenmiş bir yapının duruma göre adaptasyon sağlanarak öğrenmesini sağlamıştır diyebiliriz.

      Konuyu biraz bağlamsal zorlarsak , benzer bir durumu insanın bilişsel gelişimi içinde de var olduğunu görürüz. Piaget’in bilişsel kuramıda öğrenmenin etkin bir şekilde gelişimini denge-dengesizlik-yeniden denge kurma süreciyle açıklar. Büytüncül bakışla mikro düzeyde ve makro düzeyde evrim bir ilerlemeyi içkin şekilde destekler ve barındırır. Çevreye göre en uygun çözümler sağlanır ve genetik olarak aktarılır. Elbette bunun geriye doğru iz sürümünde biz tümevarım ve tümdengelimi birlikte kullanırsak ancak bir kavramsal sonuca varabiliriz. Yoksa Darwincilerin genelde sergilediği tümevarımsal düşünce bilimsel düşünme gücüne ulaşmak için tek başına yeterli değildir. Özelden özele akıl yürütme gibi bir işlevsel konuma indirgenen tümevarımsal düşünme çok sayıda mantık hatasına yol açabilir. Buna dair en güzel örneklerden biri ”Ökaryotik Hücrelerin En basiti ” adlı makalede verilmiştir;

      http://designmatrix.wordpress.com/2009/03/10/the-simplest-of-eukaryotic-cells/

      Umarım konuyu çok dağıtmadan arzu ettiğiniz açıklamayı yapabilmişimdir…

  3. Teşekkür ederim, sitenizi ve çalışmalarınızı beğenerek izliyorum. İngilizcem yeterli olmadığından makaleleri okuyamadım ama sizin çevirdiklerinizi takip etmekteyim.

    Evet sizi anladığımı sanıyorum. Birkaç şey daha sormak ve söylemek isterim bu konuyla ilgili..

    Sanıyorum burda evrimleştirici olarak görebileceğimiz iki farklı işlem ya da yol söz konusu. Birincisi gen duplikasyonları yolu; orjinal yapı bozulmadan alternatif gen mutasyonlarla değişip sonrasındaki süreçlerde aslolan genin yerini alabiliyor. İkincisi bu gen duplikasyonularından dolayı oluşan denge kaybının genom tarafından farklı bir dengeye kavuşturulması çabası. Peki bunun sonucunda oluşan şey yeni genler midir? Bu kısmı tam anlayamadım, aydınlatabilirseniz sevinirim.

    Mustafa Bey size sormak istediğim temel bir soru da şu: Mutasyonları tetikleyen birçok dış etken var, olmasa bile hücre bölünmesi sırasında mutasyonlar olmakta. Fakat bildiğim kadarıyla mutasyonların içeriğini yani niteliğini hiçbir dış etken belirlememektedir. Birçok kişiden duyduğum ama bence bilimsel bir dayanağı olmayan çevre ve canlı bir bütündür, canlı çevreye göre değişir söylemi ne kadar tatmin edici acaba? Varyasyonları dışarda tutarsak ve burdan yola çıkarak örneğin Coelacanth’ın bunca zaman değişmeden kalması nasıl açıklanabilir. Madem mutsyonlar tümüyle rastgeledir, sürekli olmaktadırlar, onca zaman içinde canlının değişmesi beklenmez mi? Çevrenin değişmediğini söylüyorlar, o kadar süre içinde bu imkansız gibi. Değişmedi ise bile mutasyonlar zaten sürekli olmakta değil mi? Bu çevreye uyum meselesi bence aslında tamamen bir tasarımcıya işaret etmektedir. Çünkü canlı çevreye uyumu ancak genetik karakterleri değiştiği zaman bulabilir. Bu da mutasyonların canlının çevreye uyum sağlayabileceği yönde olmasıyla mümkün değil midir? Beklenen olmaktadır evet, ama neden tam da olması gereken değişimler olmuştur? Burda naturalist bir ilizyon var gibi, siz ne dersiniz?

    Felsefi olarak şunları söylemek istiyorum; Mutasyonlar yolu ile “aşama aşama” tasarlanmış canlılar dünyasında yaşıyorsak, birçok mutasyonun etkisiz, birçoğunun da zarar verici olması anlaşılmaz bir durum olmamalı. Eğer tasarımcı bu yolla, bu mekanizma ile yaratıyorsa, ki değişim ve evrim “doğal” yollarla başka türlü olamazdı sanıyorum. Canlıyı değiştirmek, başka bir canlıya çevirmek onun en temel ve aslında tek kilit noktası olan genleri değiştirmekle mümkün. Mutasyonların “rastgele” görülmesi onlarda bir erek görülmemesi ya da görülmesi felsefi bir tercihtir. Bilim ve bilimsel çabalar bu konuda yorumsuz kalırlar. Ama insanlarının çoğu kalmıyor, bence bunun sebebi bilim ile felsefenin birbiri içine geçişkenli yapısıdır.

    • Tümüne olmasada sorularınıza ana hatlarıyla cevap vermeye gayret edeyim.Sizin geri kalanı blogdan makalelerle tamamlayabileceğinizi düşünüyorum.

      canlı çevreye göre değişir söylemi ne kadar tatmin edici acaba?

      Elbette tatmin edici değil. Bu evrim içersinde canlıların tamamen edilgen yapay fromlar haline sokmaktadır. Evrim bir öğrenme süreci olarak temelde etken bir genom ve veri akışı ister. Veri akışının işlerliğini çevre sağlar . Genom herşeyi içermektedir demek ne kadar yanlışsa çevrede herşeyi sağlar demek kanımca okadar yanlış olacaktır. Bu sorunuza asıl cevap Evo-Devo denile yeni alanda yatmaktadır.”Evolution and Development” yani kısaca “Evo-Devo” olarak adlandırılır. İlk kez 1998 yılında biri bilim dalı olarak kabul edilen Evo Devo, evrim ve gelişim bilimlerinin birleştirerek yeni bir genetik yaklaşım ortaya konmuş halidir. Yeni olmasının sebebi klasik paradigmanın ”ilerlemeyi” asla öngörmemesidir/kabul edememesidir. Çünkü ilerleme bir amaç kulağa fısıldar. Bu amaçta evrim içersinde teleolojik olmayan felsefi bilim yorumunu ya da kabulünü gizliden gizliye geçersiz kılmaktadır. Bunu Stephen Jay Gould’dan birçok alıntıyla bir makalemde ortaya koymuştum;

      https://akillitasarim.wordpress.com/2009/09/04/darwin-neden-hep-zor-anlasilmistir/

      İndirgemecilik yani gradualism doğacılığın ayrılmaz bir parçasıdır.İkisinden birinin işlemediği yerde diğeride doğal olarak geçersiz kalır. Bu sıkıntıların Batıdan ithal edilen positivizmden kaynaklandığı açıktır.Doğu dünyasında evrim fikri batıda algılandığı gibi bir küfür ya da eski öğretilerin düşmanı olarak algılanmamış aksine evrim sosyal bilimlerden doğa bilimlerine kadar holistik manada Doğu alimlerince zorunlu bir tekamül sinsilesi olarak kabul edilmiştir. (nette kısa bir araştırma size epey veri sunar.) Bu rahatsızlık ithal edilen bir yapıdan kaynaklanmıştır. Batı ise hala bu durumdan müzadariptir. Ülkemizde ise çağdaşlaşmayı klonlaşma olarak algılayan zümreler içinde hala ülkemizde geçerliliğini korumaktadır. Tepeden inmeci aydınlanma klise ya da ulema dogmaları kadar zararlıdır. Sanırım en çok zarar alan ülkelerden biri olmamızın kanıtıda bugün üniversitelerimizin bilimsel üretkenlik ve katkıyla değil maalesef intihallerle adını duyurmasıdır.

      Peki bunun sonucunda oluşan şey yeni genler midir?

      Genlerin sıralaradır diyebiliriz. Gördüğümüz tüm çeşitlilik genetik harflerin canlı ve birey kapsamında farklı derlenmesinin sonucudur. Bunlar yeni gen grupları oluşturabilir.Bunlar yeni görevle üstlenebilir.Fakat yapılan araştırmalar çözümlerin genomun içersinden kotarıldığını ve varyasyonların var olan yapı malzemesinden yeni yapılar derlediğini göstermektedir. Aslında hem yenidir hemde eskidir. Yani homolojiyle tam bir uyum içersindedir.

      Madem mutsyonlar tümüyle rastgeledir…

      Bu genel bir kabul. Genellemeler genelde sağlıklı sonuç vermez mutlaka veri ile birlikte ele almak lazım. Raslantısallık denen yanılma manasında belli bir öğrenme süreci olabilir. Bunu yaratılışcılar maalesef olumsuz manada algılıyorlar.Oysa ki tesadüfi demek bizim bulunduğumuz noktadan tesadüfi olabilir. Deneme yanılma bir öğrenme sürecidir. Öğrenmeye ve ilerlemeye programlanmış bir genomun bu rastlantısallığı kendi için bir avantaja çevirmesinden doağl bir durum olamaz. Çünkü eğer evrim bir öğrenme süreci ise işler bir zeka olmadan öğrenebilmenin tek yolu rastlantısallık ve işlevdir.

      Şahsen Darwinci evrim yorumunun felsefi bir zorlama ve sağlama yapma gayreti olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir felsefi girdi kendi varlığı için bir araç kullanıyorsa o araç yoluyla kendi sağlamasını gerçekleştirmeye kendini mahkum etmiştir. Bunu yapamadığı müddetçe kan kaybedecek ve kullandığı aracın her geçen gün daha çok kölesi konumuna kendini itecektir. Belkide, bu teleolojik olmayan felsefi girdi, inanca karşı kendini konumlarken, kendi bir tür inanç konumuna gelmiştir. Bu sebeple sıkı bir kodifikasyonla kendi tapınağını korumaya çalışmaktadır. Fakat hesaba bir türlü alınmayan gerçek kullandığı aracın (bilimin) demokles’in kılıcından daha keskin olmasıdır..

  4. Pozitivizm şöyle tanımlanmış: “Pozitivizm ciddi bilimsel sorgunun, bir dış kaynaktan gelen nihai sebepleri aramayan ama direkt gözleme açık olan gerçekler arasındaki ilişkilerle sınırlı olmasını söyleyen görüştür.”

    Bu bilim felsefesi Darwinistler tarafından da benimsenmiş. Ancak bunu sadece bilimsel çabalar için değil onu aşan söylemler için de kullanmaktalar. Bir bakıma bilimin alanını genişleterek pozitivizmi felsefi söylem haline getirmişler. Bilim için kullanışlı olan bu felsefe bilim dışı alanlarda oldukça kısıtlayıcı ve indirgemeci olabilmekte. Tartışılabilir bir durum ama şeyler arasındaki ilişkiler evrim sürecini açıklayamazsa, o zaman Darwinistler alabildiğince indirgemeci olup durumu kurtarmaya bakıyorlar. Sadece ölçülebilir şeylerle felsefe yapmak (bilim değil) zaten bunlar dışında herhangi bir gerçekliği yadsımak anlamında gelir. Oysa insan herşeyin nasılını aradığı gibi niçinini de arar. Ve algıladığı varlıklara anlamlar yükler. Örneğin Comte “Pozitivizm niçinlerle uğraşmaz ama nasılları iyi bilir” demiştir.

    Önden yüklemeli evrime bir örnek olursa eğer, Podarcis Sicula kertenkelelerini hatırlatmak isterim. Bana çok ilginç geldi , belki bilginiz vardır. Bu sitenin ve yaptığınız çevirilerin ilerki 10 yılda çok daha fazla önemseneceğinden eminim. Kolaylıklar diliyorum.

    • Pozitivizm ile ilgil söylediklerinize yürekten katılıyorum. Bu eğilim dünya genelinde de oldukça ağır bir şekilde var fakat daha çarpık hali ülkemizde paradigmatik bir konsensüs oluşturmuş. Bunu ”Kızıl Nehirler ” romanındakine benzer bir elitisyen oligarşinin korunması adına kullanmaları Franssa tipi Batılılaşmanın ne derece ağır yan etkileri olabileceğini gösteriyor. Toplumsal olarak Fransa devletinin aynadaki doğu uzantısınında Türkiye olması bu bakımdan şaşırtıcı olmasa gerek. Düşman kardeşler..Bu işin sosyolojik yanı ama bahsetiğiniz çarpıklığın ”top down processing” yukardan aşağıya aydınlanma şeklinde işlenmesi acısından çok doğru tespitler içeriyor.

      Bu düşünce ya da yeni post modern dine sahip inanç sahiplerinin kendi tapınaklarını üniversitelerde inşa etmeye çalışmaları yadırganacak bir durum değil.Kanımca son derece doğal bir durum. Her inanç bir Tanrı şekline, bir yada birkaç peygambere ve de bir yazılı metinler örgüsüne ihityaç duyar. Bunların modern zamanalarda ekonomik yapılarla ilşkilendirilmesi ve yaşanan gelişmelerin yan etkisinin alışılmış kalıplar dışına çıkarılarak sisteme uygun absorbe edilmesi elbette kurumsal yapılarıyla belli bir paradigmayı dayatmak arzusunda olacaktır.

      Bu açıkladıklarımızın felsefi ya da siyasi görüşlerimizle alakası vardır.Bunların çıkarımı sadece bizi bağlar ama şurası tartışılmaz derecede açıktır ki, tasarım argümana yukarıda bahsetiğim temellerin sarsılması sebebiyle cephe alan biilimsel çevreler aslında kendi kayıklarına su aldıklarınında az çok farkındadırlar.Sadece süreci mümkün olduğunca geçiktirmek için Klisenin daha önce onlara uyguladığı despotizm şiarlı bir dogmatizmi bilimin sınırlarını çizmek için kullanmaktadırlar.Sizin verdiğiniz bu felsefe dair örneğ bende genel metod açısından bir eklemede bulanayım.

      Tüme varım bilimsel metod içersinde son 200 yıla hakim olmuştur.Bunun nedeni ”indirgeyebildikleri”ölçüde haklı olduklarını düşünen bir cenahın en indirgenmişten yola çıkarak bir genelelemeye varmayı kendileri için geri döndürülemez kazanımları sağlayacağına olan inançlarıdır. Bir başka deyişle birkaç özel gözlemden yola çıkılarak genel bilimsel yetersizliktende faydalanılarak genel bir kurala varmak bilimsel metodun vaz geçilmez argümanı olmuştur.

      Halbuki tümevarımsal düşünme bilimsel düşünme gücüne ulaşmak için tek başına yeterli değidir. Özelden özele yürütmedeki kadar hataya rastlamasakta pekala tümevarımsal düşünme çok sayıda mantık hatasına yol açmaktadır.Bunla ilgili bir yazım olmuştu ve Darwinciler ana konudaki zaafiyetlerini başka bir noktaya çekerek sapla saman olayına çevirip geçiştirmek için oldukça çabalamışlardı.

      https://akillitasarim.wordpress.com/2008/08/10/tasarim-dusuncesi-ve-darwinin-ikilemi/#more-106

      Bilimsel düşünme için gerekli olan en temel doğru olduğu kabul edilen genel prensiplerden yola çıkarak özelin ortaya çıkartılmasıdır. Esas itibariyle tümden gelim bilimsel düşünme için zorunlu bir yoldur. Bu şekilde ancak hipotezler geliştirebilir,varsayımsal akıl yürütebilir,değişkenler arasındaki holistik ilşki örüntülerinin farkına varabiliriz.Bunların test edilebilirliğini hipotetik olarak bağlamsal gerçekten koparmadan sentez faaliyetiyle bütünleştirebiliriz.

      Kanımca bu iki bilimsel düşünüş şeklini birbirinden koparmak bilimsel düşünceyi sekteye uğratmaktır.Bugün yaratılışcı yada Darwincilerin yaptığı birbirinin zıttı olarak tamda budur.Bunun bilimden daha çok başlangıçta bahsedilen sosyal kaygılarla alakalı olduğuda kanımca her iki tarafın söylemlerinden yeterince açık bir şekişlde anlaşılmaktadır. Tasarım argümanı tersine mühendislik gibi şuan bilimsel olarak işlerliğini kanıtlamış kullanılan ve ilerlemeyi sağlayan uygulamalarla zaten halihazırda işlerliğini sürdürmektedir. Tümden gelim ve tümevarım birlikte kullanılmasıyla tersine mühendislik bizlere ileri uygulamalar için ilham vermektedir. Bilimsel yaklaşımda zaten bunu gerektirmektedir.

      Son olarak bana verdiğiniz örnek oldukça açık bir kanıt oluşturmakta.Bu veriden haberim yoktu. Bana haber verip öğrenmemi sağladığınız için müteşekkirim.Çok sağolun.Bu canlı ile ilgili güzel bir makaleyi ilgilenen diğer bilimseverlere aşağıda veriyorum:

      http://www.sciencedaily.com/releases/2008/04/080417112433.htm

  5. Bu kapsamlı çalışmalarınıza ufacık bir katkı olduysa, ne mutlu bana. Uğraşlarınız için asıl ben teşekkür ederim.

  6. Sayın Mustafa Bey;

    Bloğunuzu eskiden beri takip ediyorum..Şu sıralar pek vakit ayıramasam da..Bu vesile ile hem teşekkür ediyor hem de gerçekten kolay gelsin diyorum.
    Gerçekten vurgusunu, kendimde Darwinist tarikatlı pozitivist din mensupları ile, ilgili platformlarda yazışmalarımdan tecrübe ile, ne kadar zor ve sinir bozucu olduğunu bildiğimden kullandım.

    Konunun özüne dair, biyolojik temelde söylenecekleri zaten siz söylüyorsunuz..Ancak başlık içinde bilimsellik ölçütü, pozitivizm, tümevarım gibi kelimeler geçince ve bu merhaleye gelince katılmak istedim.Fakat pozitivist dinin tümevarım ayeti ile uzun uzadıya yorumda bulunmak istemiyorum.Deneyciliğin sağlam savunucusu David Hume nin vardığı ve katıldığım fikrinin, slogan cümlesini yazmak yeterli olacağı kanaatindeyim:

    Tümevarımsal çıkarımın geçerliliğini ortaya koyacak mantıksal bir kanıta sahip değiliz.

    Madem başladım, bloğunuzun ana konusuna dair de bir kaç kelam edeyim.Ancak bu konuda söyleceklerim net ve kısa olabilmesi için kısaca kimliğimden bahsetmek pratik olacak.Teknik bir insanım, elektronik teknisyeniyim.İnançlıyım.Fakat sanırım aldığım teknik alttapı nedeni ile evrim teorisine, “dedem maymun değil” gibi öznel bir mazaretle karşı çıkmadım.Ancak inançlı teknik insan olarak, dayatılan evrimin yan değil ana mekanizması olan, olasılık/şans faktörüne, inancımdan değil, teknik kimliğimden dolayı her zaman karşı çıktım.Burada bahsettiğim evrim kelimesi ile hem biyolojik hem evrensel evrimi kast ediyorum.

    Bu sebeple olaslık/şans kavramını araştırdığımda karşıma Büyük Sayılar Kuvvetli Yasası çıktı.Bu, benim aslında sezgisel olarak düşündüğüm bazı olayların açıklaması idi; kısaca rassal değişken dediğimiz olguların da bir kuralı vardı.Eğer kural kavramını, incelediğiniz olgunun içine dahil edebilirseniz, bu o olgunun rassal değil, gayesellik taşıyan bir olgu olduğu çıkarımını kolayca yapabilirsiniz.İşte bu noktada şahsi çıkarımlarıma bir isim bulmak hiç zor değil; ön yüklemeli evrim..

    Son paragraf ilgili konudaki düşüncelerimin özeti olmasına rağmen, bu başlığın ilk cümlesindeki gaye kelimesinden ilhamla, bir şey daha eklemek istiyorum.Eğer incelenen olgu, sonuçları itibarı ile kesinse, o olgunun bir gayeye hizmet ettiğini söyleyebiliriz.Bunu gerek evrensel gerek biyolojik evrimi, insancı ilke ile ilişiklendirerek yaymak istemiyorum.Çünkü bu söylediklerime destek mahiyetinde daha pratik bir örnek var;

    Evrim Berim

    http://antrak.org.tr/index.php?id=401&option=com_content&task=view

    Linkinden detaylı bilgi alınabilir.Yazdığım saat itibarı ile detaylı açıklamalara girmek, zaten şikayetçi olduğum anlatım bozukluğumu arttırma olasılığını arttırcağından şimdilik durmak en iyisi..Çalışmalarınızda başarı ve daimiyet diliyorum.

    • Sayın Faruk Bey

      Makaleniz deki veriler, burada işlediğimiz düşüncenin uzmanlık alanınızdaki izdüşümleri olarak görülmekte. Sizin tarafınızdan sentezlenmiş genel bir bakışı okumak çok büyük bir kazanç olacaktır. En yakın müsait zamanınızda bu değerli katkıyı bizlerden esirgemeyeceğinizi umuyorum..

      Asıl teşekkürü benim etmem gerekli sanırım. Sizin gibi samimi insanların desteği çalışmalarımın en büyük kazancıdır. Saygılarımla…

  7. Sayın Mustafa Bey;

    Ülkemizin içinde bulunduğu şartlarda, sosyal statü ve standartlamızı korumanın ne derece zor olduğu zannederim ki malumunuzdur.Fakat bu zorluk içinde dahi olsa, insan olarak merak ve bilme ihtiyacımıza/duygumuza yenik düşüyoruz.Genel durum böyle olunca bloğunuzun temel konusu evrimin, kılcal akademik ayrıntıları yerine, genel olarak ifade edilenler üzerinde yorum yapmak mümkün oluyor.Tabi bu söylediklerim kendim için geçerlidir.Yine bu söylediklerim bağlamında, genel evrim-üretim-üreme kavramlarının kullanıldığı anolojik çıkarımımı aktarayım.

    Bilindiği gibi evrim, en genel tanımı ile canlının, dış şartların etkisi ile oluşan yapısal değişiklerinin, canlı ya da canlıları farklı türleşmeye götüren sebepler silsilesinin bir açıklamasıdır.Tabi bu tanım açılabilir, detaylandıralabilir ve yeni terim veya kelimelerle daha net hale getirilebilir.Burada kuracağım anaolojide bu bahse konu yeni kelimelerden biri de “üreme” dir.

    Darwinist veya Neo-Darwinst evrim savunucuları, genel olarak abiyogenezi, yani cansızdan canlı çıkmasını savunurlar.Bu durumda şöyle bir tanım getirilebilir; cansızların evrimi canlıyı/canlıları, canlıların evrimi de türleri ortaya çıkarmıştır.Bu durumda bir saat ile canlı, üreme ile üretim arasında bir anoloji kurma izni herhalde doğal olarak vardır.

    Üreme dediğimizde eğer ayrıntılara girmezsek, eşeyli ve eşeysiz üreme şeklinde iki kısma ayırabiliriz.Bu pencereden bakıldığında aslında hücre temelli ortak atamızın, eşeyisiz ve bölünerek ürediğini söyleyebiliriz.Eşeysiz bölünerek üremede eşeyli üremeye göre bir çok fark olmasına rağmen, anolojimiz açısından önemli olan farklardan biri, üreme hızıdır.Peki bunun üretim ile daha doğrusu üretim hızı alakası ne olabilir?

    Direkt bağlantıyı söyleyeyim; üretim hızı yüksek olursa ürün kalitesi düşer, tıpkı bölünerek üremede olduğu gibi.Tabi burada kalite ile ifade etmeye çalıştığım geniş anlamı olan bir kavram.Ama şöyle daraltılabilir; orjinal tasarımda olmayan, ürün amacını kısmen veya tamamen engelleyen, eksiklik ya da fazlalığın üründe bulunması.Bunu engellemek için hataya sebebiyet veren şartları düzeltmek gerekir ancak bu şartlar maksimum düzeltilmiş durumda ise üretim hızını düşürmek, piyasa şartlarından bağımsız, en uygun yoldur.

    Peki şimdi bölünerek üreyen ilk canlılara dönelim.Bu canlılarda üreme(üretim) hızı yüksektir fakat değişen dış şartlara uygun olma durumları düşüktür yani dayanıksızdırlar.Yani kalitesizdirler.İşte tıpkı üretim bandımızın hızının düşürülmesi gibi, orjinal tasarımın ortaya çıkması için, üreme hızı düşürülmüş ve eşeyli üremeye geçilmiş, kalite arttırılmış.Kalite arttımı kısaca canlılığın korunması isteği/terciği amacı ile ilişkilendirilebileceği gibi, ürünün kompleksleştirilmek istenmesi ile de alakalandırılabilir.

    Bu anolojinin detaylarına girilecek olursa elbette bir takım itirazlar gelebilir.Ancak ben detaylara girmeden, genel olarak yapılabilecek itiraza değinmek istiyorum.Örneğin, bölünerek üremeden eşeyli üremeye geçilmesi, dış şartlarda oluşan bir durum değişikliğindendir.Eğer böyle bir rassal değişim olmasa idi eşeyli üreme de olmazdı, olmayabilirdi..Peki ama olmuş ve olan olgular üzerinden bir gaye tanımlamak mı daha bilimsel, yoksa hiç olmamış hayali olgular üzerinden gayesizlik tanımı mı daha bilimsel?

    Bu noktadan sonra asıl anolojimizin dışına çıkıp bir başka anoloji ile bağlantı kuralım.Elimizde bir zar olsun ve atalım.Örneğin beş geldiğini düşünelim.Biz beş atmak istediğimiz için beş gelmedi veya beş geldi ise diğer sayılar gelmeyecek diye bir kural da yok.Fakat kesin ve değişmez bir kural var, herhangi bir sayısının gelme olasılığı her zaman 1/6 dır.Her zar atışımızda bu oran değişse idi veya bir başka söyleyişle zar bir küp dışında bir şekle bürünse idi, o zaman olasılıktan bahsedebilirdik.

    Şimdi zar anolojisini belli bir kurala bağlayalım; büyük sayılar kuvvetli kuralı ya da yasası.Wikipedia dan şu tanımı almak yerinde olur:Büyük sayılar yasası bir zarın peş peşe atılması ile örneklenebilir. Öyle ki, multinom dağılımı sonucunda 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 sayılarının gelme olasılığı eşittir.Bu sonuçların nüfus ortalaması (ya da “beklenen değeri, matematiksel ümidi) (1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6) / 6 = 3,5 olur.

    http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_say%C4%B1lar_yasas%C4%B1

    Bu yasa aslında net olarak şunu söyler;Sonlu bir beklenen değere sahip birbirinden bağımsız ve eşit dağılıma sahip bir rassal değişkenler örneklemi verildiğinde, bu gözlemlerin ortalaması sonuçta bu beklenen değere yakınsayacak ve bu değere yakın bir seyir izleyecektir.Yani daha net söylecek olursak, zar atış sayısı arttıkça, 3 ve 4 ün diğer sayılara göre daha fazla gelmesi kesindir.

    Şimdi de asıl örneğimize ve itirazımıza dönelim.Eşeyli üremeye geçilmesine neden şartın, büyük sayılar yasası yardımıyla, aslında rassal olmadığını söyleyebiliriz.Çünkü tıpkı zarın 6 yüzlü olması gibi, biz hesaplayamasak da, en fazla olması gereken çevresel faktörler bellidir.Yani eşeyli üremeye geçilmemesi veya geçilmeyebilirdi de gibi bir durum sözkonusu olamaz.Bu da bizim biyolojik evrime bir amaç biçmemizi sağlayan nedenlerden biri olabilir diye düşünüyorum.

    Saygılarımla

  8. Faruk Bey

    Çıkarımlarınızı çok ilginç bulduğumu söylemeliyim. Matematik ilgi alanım olmasa da üzerinde kafa yormaya değecek kadar değerli. Birde anlayabildiğim kadarıyla teleolojik olarak önden yüklemeli evrim düşüncesiyle de rasyonel paralellik içermekte. Holistik manada halihazırda evrimsel ve evrensel gerçeğin uygula bilirliğinin en nihayetinde her şeyin teorisi gibi bir ütopyada olmasa bile belli bir konsensüs çatı altında birleşeceğini düşünmekteyim. Geçen hafta bazı teknik aksaklıklar yaşadım..Bu çıkarımınızı biyolojideki yapılarla da değerlendirmişsiniz bunu açabilirsek sizin düşüncelerinizi içeren makalelerinizi burada yayınlamaktan zevk duyarız..

    Katkılarınız için minnetarım..

  9. Sayın Mustafa Bey;

    Öncelikle yorumlarıma verdiğiniz değer için teşekkür ederim.Çıkarımlarımı daha iyi ifade etmek için, kavramları veya kavramlardan benim anladığımı, geniş değil ama orta ölçekli bir çerçeveye sığdırmam lazım.Gerçi bu çerçeve içine Darwinan evrim kavramını aldığımızda bunu net olarak ortaya koymak da zor.Eğer bu olguyu teleolojik bir tabana oturtmaya çalışırsak, çerçevemizi evrensel evrimi de içine alacak şekilde genişletmemiz gerekiyor.Çünkü evrimin, daha doğrusu abiyogenez temelli biyolojik evrimin asıl aktörü rassal tabir edilen değişmelerdir.Bunlar için birbirinden farklı nesneller gerekiyor.Elementer parçacıkları bir kenara bırakırsak, bu değişimi, daha doğrusu değişimde yapılanmayı sağlayacak nesneler atomlardır.Bu sebeple eğer rassal biyolojik evrim içine bir ereksellik arayacaksak, onu ortaya çıkaracan materyalin ortaya holistik olarak konulduğunu gösterebilmemiz gerekir.Bu noktaya söylediklerimi şöyle bir örnekle bağlayayım:

    Bir saatin, saat olabilmesi için bir çok parçaya ihtiyacı vardır.Saat, saat olmadan önce, eğer saate bir tasarım ürünü diyebiliyorsak veya bir tasarım ürünü ise, o saati oluşturan herhangi bir parçada bir tasarım ürünü olmak zorundadır.Çünkü ilgili parçalar tasarlandığı için bir saat oluşabiliyor.Aslında bu noktada J. Behe nin bakteri kamçısı örneği ile anolojik bir paralellik kurulabilirse bile ben bunu biraz daha ileri götürüyorum.Yani saati oluşturacak parçaların olasılıksal olarak ilgili şekilde olduğunu düşünsek de eğer o parçaların bir araya gelme ihtimali var ise, saat kesinlikle ortaya çıkacaktır.En son söyleyeceğimi şimdi söylememde bir mahsur yok; “Tasarımcının metodu olasılıktır.”

    Bu noktaya kadar söylediklerimi test etmek için şöyle bir soru soralım, madem tasarımcının metodu olasılıksal o halde bir tasarımcıya neden gereksinim duyulsun?Olasılıksal şeklide tabir ettiğim durumu teknik olarak tarif etmek yerne yine bir anolojiden yararlanayım, bir deste iskambil kağıdı anolojisi;

    Bir deste iskambil kağıdında 52 adet değişik kağıt vardır.Bu şu demektir, deste içinden çekeceğimiz bir kağıdın bizim çektiğimiz kağıt olma olasılığı 1/52, bir başka deyişle 52 de 1 dir.Deste içindeki kağıtların tıpkı doğadaki atomların birbirleri ile bağ oluşturma özelliği gibi birbirleri ile dizgesel bir bağ oluşturma özellikleri vardır.Örneğin 1 den 10 kadar sıralı bir sistem oluşturabilmeleri gibi.Bu anaolojiyi biraz dahga ileri götürüp şöyle diyelim, deste içindeki 1 sayılı kağıtlar ilk canlı veya ilk hücre, 1 den 10 kadar birbiri ile sıralı dizge oluşturan seri de biz, yani insan olalım.1 den 10 kadar sıralı bir seriyi desteden rastgele kağıt çekerek oluşturamaz mıyız?Oluşmaması gibi bir seçenek yoktur, kesinlikle oluşacaktır.Burada Darwinan evrimin slogan cümlesini hatırlayalım; yeterli süre verildiğinde canlı kesinlikle oluşacaktır.

    Yukarıda eğer bir bütünün holistik olduğunu söylüyor ya da söylebiliyorsak, o bütünü oluşturan parçalarında bir tasarım ürünü olmasının zorunlu olduğunu söylemiştim.Şu halde bir hücrenin daha da ileriye gidersek hücreyi oluşturan atomların da bir tasarım ürünü olması gerekir.Bu noktada detaylara girmek farklı bir disiplin alanına yani fiziğe girmek gerektirir.Ama evrensel evrim düsturundan hareketle bu olasılık metodunu burada da, çok genel olmak koşuluyla uygulayabiliriz.

    Bunun için Standart Model olarak bilinen, kısaca başlangıcı Büyük Patlama lı veya Büyük Genişleme li evren modelini esas alacağım.Bunun sebebi, bu modelin geçerli ve ispatlanmış model olması.Tabi tabiri caiz ise bu modelin bir takım yarabantları var ama, bu, bu modeli gerçeklerden uzaklaştırmıyor.Bu modele göre evren 14(?) milyar yıl önce bir patlama daha doğrusu bir genişleme ile oluştu.Bu patlamanın oluşma nedeni ise, vakum(hiçlik) denilen fiziksel boşlukta, ki boş değil, kuantum düzeyindeki enerji dalgalanmalarıdır.Bu konunun özelinde detaya girmek,kurmak istediğimiz anolojiyi çok uzatacağından ayrıntılara girmiyorum.Burada üzerinde durulması gereken olay, yaşadığımız evrenin belli bir süre önce ortaya çıkmış olmasıdır.

    Şimdi tekrar iskambil destemize dönelim.Herhangi bir kağıdı yaşadığımız evren varsayalım.Bu kağıdın çekilme, yani evrenin oluşma ihtimali ihtimali 1/52 dir.O ihtimalin gerçekleşmesi için kağıt çekmemiz, kağıt çekerken de belli bir sürenin geçmesi gerekir.Şimdi destemizdeki kağıt sayısını iki katına çıkaralım, yani kağıt sayısını 104 yapalım.Evren varsaydığımız kağıdın gelme olasılığı 1/104 dür.Kağıt sayısını arttıralım ve buna sonsuz diyelim.Peki şimdi ihtimalimiz ne oldu?Çok basit, 1/sonsuz veya sonsuzda 1 ihtimal.Bunun felsefi yorumu çok genel olarak iki türlü yapılabilir; ya sonsuz sayıda evren ya da olasıksal tasarlanmış evren.Sonsuz sayıda evrenlerin nesnel hiç bir göstergesi olmadığına göre içinde yaşadığımız evreni holistik kabul etmemiz gerekir.Bu anolojiyi soyutsal kozmik alanda uzatmak mümkün ama amacım, canlıyı meydana getirecek atomların da bir tasarım ürünü olduğunu ortaya koymaktı.Peki atomlar hangi maksatla ortaya çıkmış diye bir soru soracak olursak kronolojik sıra ile şöyle gidebiliriz;yıldızlar,gezegenler,sistemler,canlılar ve evreni gözlemleyen canlılar, yani biz insanlar.Yani evren, biyolojik evrimi, biyolojik evrim de kendini gözlemleyen canlıları ortaya çıkarmak için ortaya çıkarıldı.Bu noktada antropolojik yani insacı ilke düşüncesine giriyoruz.Bu ilke çeşitli yönleri ile tartışılabilir ama bu asıl konumuz, tasarım metodumuz olan olasılık kavramından uzaklaşmamıza neden olur.Bu yüzden ben, bu konudaki düşüncelerimi, bu metodla yakından alakalı entropi kavramı ile entropi kavramını da informasyon teorisi ilişiklendireceğim.Tanımlamalar için hazır, basit açıklamalardan yararlanayım;

    Termodinamikte, istatistiksel mekanikte ve informasyon teorisinde kullanılan temel bir kavram olan entropi ilk olarak termodinamiğin 2. yasasında ortaya çıkmıştır.1. yasa evrendeki toplam enerjinin sabit olduğunu ve enerjinin yok edilemeyeceğini söyler.Diğer bir tanımlama ile enerjinin korunumu yasası olarak da bilinir.Bu yasaya göre enerji değişik formlarda bulunabilir ve bu enerji çeşitleri yine birbirlerine dönüştürülebilir.Birçok enerji formu kayıpsız olarak ısı enerjisine dönüşürken, ısı enerjisinin dışardan destek olmaksızın, örneğin mekanik enerjiye kayıpsız olarak dönüşümü mümkün değildir.Kayıpsız olarak enerji dönüşümü geri dönüşümlü (tersinir) süreç olarak adlandırılır.Isı enerjisi, sıcaklığı yüksek olan cisimlerden düşük olanlara doğru akar.Bu süreç geri dönüşümsüzdür (tersinmez).Bir başka deyişle dışardan yardım olmadan düşük sıcaklıktaki cisimden yüksek sıcaklıktaki cisme ısı aktarmak mümkün olmaz ve de ısı enerjisinin diğer enerji formlarına dönüşümü %100 olamaz. 2. yasaya göre tüm doğal ve teknik enerji dönüşüm süreçleri geri dönüşümsüzdür ve bu süreçlerin yönü hep olasılığı yüksek olan duruma doğrudur.Enerji farklarının azaldığı ve ortadan kalktığı durum olası durumdur.

    Termodinamiğin 2. yasası, fiziğe geri dönüşümsüz olaylar düşüncesini getirmiştir.Bu kanuna göre fiziksel olgularda geri döndürülemez belirli bir eğilim vardır.Örneğin, bir bardak sıcak çay etrafına ısı vererek soğur ve hiç bir zaman çayımız verdiği ısıya kendiliğinden toplayıp eski haline gelmez.Yukarıdan serbest bırakılan bir top yerden sekip bırakıldığı yüksekliğe kadar çıkmayı başaramaz.Bir pervane ne kadar hızlı çevrilirse çevrilsin, çevirme işlemini bıraktıktan bir müddet sonra durur ve hiç bir zaman da sürtünmeye harcadığı enerjisini toparlayıp tekrar dönmeye başlamaz.Bir odaya sıkılan parfüm ilk önce yakın çevresi tarafından hissedilir, bir süre sonra karşı köşedeki kişi bile kokuyu alır, ama daha sonra koku gittikçe etkisini kaybeder ve parfüm zerrecikleri atmosferde dağılıp gider, geri dönüşsüz evrensel eğilimin etkisinde bir harekete mecbur kalır.Bütün bu sayılan süreçlerin ortak yanı; belirli bir doğrultuda, düzenden düzensizliğe, bütünden yayılmaya, kullanılır olabilirlikten kullanılamazlığa doğru yol almalarıdır.

    19. yüzyılda ilk kez R.Clausius bu evrensel eğilime entropi ismini vererek matematiksel bir ifadesini oluşturmayı başarmıştır.2. yasa, kısaca entropi artışı olarak özetlenebilir.Bütün varlıkların, eninde sonunda entropisi artmaktadır.Evrendeki olayların tümü yukarıda saydığımız gibi geri dönüşümlü olmayan olaylardır.Güneş bir bardak sıcak çay gibi ısısını tüketmektedir.İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi ve diğer galaksiler bir odaya sıkılan parfümün zerrecikleri gibi birbirlerinden hızla uzaklaşmaktadır.Fiziğe göre doğa, gelişi güzelliği, ısıl eşitliği ve organizasyonun olmadığı, bileşenlerin birbirine karıştığı bir tek düzeliği,düzensizliği veya kaosu tercih eder.Böylelikle istatistiksel fizik dediğimiz bir disiplin oluşur.

    İstatistiksel fizikte entropi kavramının gelişimi ona yeni anlamlar kazandırmıştır.Buna göre entropi artık sadece enerjinin tüketimi esnasında kalitesinin düşmesinin bir ölçüsü değildir.İstatistiksel fizikte entropi aynı zamanda, sistemlerin düzenliliği (organize olmuşluğu) ile ilgili bir ölçü olmuştur.
    Buna göre doğal süreçler, termodinamik olarak meydana gelme olasılığı daha yüksek olan durumu tercih ederler.Sadece ısı değil, aynı zamanda örneğin havayı oluşturan oksijen, karbon dioksit, azot gibi moleküller de mekan içinde homojen bir biçimde birbirine karışırlar.Herhangi bir bileşeninin, bir dış etki olmaksızın yani kendiliğinden bir mekanın belli bir bölümünde birikmesi olasılığı son derece zayıftır ya da yok denecek kadar azdır. Bu bakış açısıyla Ludwig Boltzman İstatistiksel fizikte entropiyi, olasılık kavramını da gündeme getirerek doğal ve teknik süreçlerde geçerli olan termodinamik düzensizlik denklemini ortaya koymuş, ünlü Boltzmann bağıntısını elde etmiştir.Bir sistemde entropinin artışıyla sistemdeki düzensizliğin artacağı (organizasyonun kaybolacağı) ve tüm doğal ve fiziksel süreçlerde tersinmezlik yüzünden düzensizlik ve karmaşanın olasılığının hep en yüksek olduğu söylenebilir.Bu noktada, temeldeki konumuz olan biyolojik evrime bir atıfta bulunmak gerekir.Biyolojik evrim, bu entropik doğal sürece bir başkaldırıdır.Doğadaki tüm olaylar, organizasyonun azalması yönünde yüksek olasılığa sahipken, birden bire olasılığı düşük olan evrim olgusu gerçekleşir ve zamana bağlı olarak azalması gereken organizasyon artar.Bu noktada Dr. Claude Shannon’un 1948’de hazırladığı “The Mathematical Theory of Communication” adlı kitabında anlatılan, informasyon teorisi olarak da bilinen teorisinden yararlanabiliriz.Yazı hacmi açısından bu teoriyi kısaca şöyle tanıtabiliriz;

    iletişim teorisi, entropi ve informasyon kavramları arasında kurulan niceliksel ilişkiye dayandırılmaktadır.Bu teori, tüm informasyonun mesajların anlamsal yönü hariç açık/kapalı, evet/hayır veya 1/0 gibi biçimlere dönüştürülebileceğini göstermektedir.Teoride gözlemci şarttır ve değişkenlerin herhangi bir sebeple değiştiğini varsayar, bunun nedenleri ile ilgilenmez.Shannon’un teorisinde informasyon belirsizlikle eş tutulmaktadır, biraz yanlış çağrışımlar yapsa da bu tespit doğrudur.Yani, İnformasyon Miktarı = Başlangıçtaki belirsizlik -(eksi) İnformasyon alındıktan sonraki belirsizlik” olarak ifade edilmiştir.Bu tanımlamaya göre de entropi belli birimlerle bit, napier, desibel gibi ölçülebilen niceliksel bir büyüklük olabilmektedir.

    Peki biz DNA mızdaki informasyonu, bilgi(knowledge) cinsinden ifade edersek ne olur veya edebilir miyiz?Burada da detaylara girmeden hemen cevabı söyleyeyim, Darwinan evrime göre edemeyiz, holistik evrime göre edebiliriz.Çok basitçe nedenini şöyle açıklayabiliriz, DNA çeşitli farklı mutajenler tarafından hasara uğrayabilir, bunun sonucunda DNA dizisi değişebilir.Buna mutasyon denir ve biyolojik evrimin en önemli mekanizmasıdır.Eğer biz bu rassal dizge kombinasyonunu sınırlı sayıda tutarsak, mutsayonlar bir süre sonra kendini tekrar edecektir.Belli süre içinde tekrar eden bir sistemin informasyon miktarını, “knowledge” cinsinden ifade edebiliriz.Böyle olunca da rassal dediğimiz olgular bir anda teleolojik tabana oturur.Bu söylediğimi yukarıda söylediklerim ile ilişiklendirecek olursam, 52 lik bir iskambil destesi içinden, eğer değişim kesinse,rassal bir şekilde kağıt çeksem, yeterli süre verildiğinde deste içinden çekmediğim kağıt kalmaz.52 sayısının sabit kalması bir kuralı betimler, bu betimleme de bir Tasarımcıyı gösterir.Aslında informasyon teorisi açısından evrime bakışta kolay anlaşılabilcek bir sonuç daha çıkar.İnformasyon teorisine göre, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte, aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir.Biyolojik evrimin her safhasında olguların gerçekleşmesi için olasılığın, gerçekleşmemesi olasılığından daha az olduğu kesindir.

    Yukarıda C. Shannon un informasyonu belirsizlikle eş tuttuğunu söylemiştik.Ardından da şu cümleyi eklemiştik, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte, aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir.Bu yargıları biyolojik evrimin temeli evrensel evrim olgusu üzerinde de test edelim.Fizikçilere göre evrenin entropisi zamanla artmaktadır ancak evrenin her anındaki entropi miktarı, o an için maksimum seviyededir.Bu belirsizliğin de fazla olduğunu gösterir.Belirsizliğin fazla olması informasyon miktarını artırır.İnformasyon miktarının yüksek olması, ortaya çıkma olasılığı düşük olan olayların, olay cinsinden daha fazla olmasını kesinleştirir.Yani başlangıçtaki belirsizlik daha sonra ortaya çıkma olasılığı düşük olan olguların kesin bir teminatıdır.Burda dikkat edilmesi gereken nokta entropi miktarının maksimumda yani belirli bir seviyede tutulmasıdır.Eğer bu seviye değişse idi, ne evren ne de canlıların oluşma ihtimali olurdu.Zaten şu anda var ve bu satırları yazıyor-okuyor olmamız, entropinin var olması ve seviyesinin en yüksek düzeyde tutuluyor olmasındandır.Yani evrenin bir sonraki ana göre entropi değeri, gelecekteki değerden değerden küçük ve içinde bulunulan ana göre maksimum olmak zorundadır.Bu zorunluluk bizi bir tercihe, bir tercih te bir Tasarımcı ya götürür.Metodu evrenin en kesin yasası olan olasılık yasasını tasarlayan ve kullanan bir Tasarımcı..

    —————–

    Mustafa Bey;

    Bir başlık için oldukça uzun bir yorum yazısı oldu.Bu bakımdan bu yazımı istediğiniz gibi düzenleyip, gerekli gördüğünüz yerleri düzeltip yayınlayabilir ya da yayınlamayabilirsiniz.Hakları size de aittir.

    Saygılarımla

  10. bence saçma bir düşünce. bunu hakaret olarak algılamayın gerçekten böyle. önden yükleme ya da tasarım diye bir şey yoktur. canlı “tür” leri, adaptasyon kurarlar yaşam alanlarına. bunuda bilindik bilinçsiz yollarla oluşur. mutasyon, cross over ve benzeri genetik olgular bir arada varyasyonları yaratırlar. bu varyasyonlar doğal seçilim ile ayıklanır, tür değişin çevre koşullarına gitgide kalıtsal bir uyum kurmaya başlar. bu son olaya işte adaptasyon diyoruz.
    tasarım felan yok, yaratılışçılık bilimsel platformda rezil olunca, kendisine böyle çıkış yolları aradı.

    • Sitemiz öne sürdüğünüz ve bizce yanlış olan algınızın olaki düzeltilmesi için oluşturuldu.Söylediğiniz tüm süreçleri zaten kabul ediyoruz.Bunun mutlak bir naturalist yorumu gerektirmediğini iddia ediyoruz. Elde edilen veriler üzerinden bunu gerçekleştirme yapma gayretindeyiz. Öncelikle bize atıf ettiğiniz Yaratılışcılıkla alakamız yok.Birkaç makaleye göz ucuyla değip ezber bir çıkarsama üzerinden eleştiri ortaya koymuşsunuz gibi görünüyor. İlk olarak blog amacı okursanız daha sağlam bir eleştiri zemini elde edeceğinizi düşünüyorum.

      https://akillitasarim.wordpress.com/blog-amac/

      Kendi kişisel evrimsel maceramda sizin gibi düşüncelerden bu noktaya evrildiğime göre bilimsel olarak ustura kullanımının gerekli olduğu durum ile kendi subjektif düşüncelerimizin usturası bir olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu yolda septik bir algı ile sürekli elde edilen yeni bulgular ışığında evrimi daha iyi anlayabiliriz.Makalelerin tümünü holistik bir bütünlükte okuyabilirseniz, söylemimizin evrimi destekleyen ama onun telenomik-teleolojik olmayan (naturalist) ve teleolojik açıklamaların hangsine daha çok hitap ettiğinin sorgulanması olduğunu kavrayabileceğinizi umuyorum.

  11. “Önden yüklemeli evrim, evrimin gayesel bir içerik taşıdığını iddia eden evrimsel yaklaşımdır. Canlı genomlarındaki bilginin kökeninin ancak tasarımla açıklanabileceğini iddia eder. İlk canlı organizmadaki temel tasarımın, tanık olduğumuz tüm canlılığı ortaya çıkaran kaynak kodu içerdiğine, evriminde bu kaynak kodu kullanarak genomun içersinden çevre koşullarına uymasını sağlayacak verileri ürettiğini, seçtiğini, derlediğini iddia eden yaklaşıma önden yüklemeli evrim adı verilmektedir.”

    demişsiniz..
    evrim gayesel bir amaç taşımaz, sadece ortogenez denilen bir olgu vardır evrimde. ortogenez, türün evrimsel süreçte yaşadığı çevresel ortama en iyi uyumu kurması , uyarlanması yani adaptasyonudur. bu süreç tamamlandığında türün evrim macerası sona erer ve soyu tükenene kadar bir daha değişiklik geçirmez.
    ilk canlı organizma size göre nasıl oluştu, her şeyi ona indirgiyorsanız eğer, bu yapı sizce tanrı tarafından mı yapıldı? yoksa moleküler evrim sonucu yine başka doğal güçlerin altında mı meydana geldi? ilkini savunuyorsanız, siz sıradan bir yaratılışçısınız. diğeri gerçek evrim kuramının anorganik evrimle ilgili ayağını meydana getirir.
    ve hepsinden evvela biliyoruzki ilk canlı organizmalar yeryüzündeki en ilkel canlılardı. 3500 milyon yıllık basit prokaryot bakteriler, günümüzde varolan eukaryot tipi hücre yapısındaki tek ve çok hücreli milyonlarca hayvan bitki ve mantardan daha ilkeldi? şimdi nasıl oluyorda ilk canlı organizma tasarıma sahip müthiş bir şey olarak, diğerleri bundan bozma yoluyla meydana geliyor?

    görüşleriniz bana çok fazla gerçek dışı gelmekte.

    • evrim gayesel bir amaç taşımaz, sadece ortogenez denilen bir olgu vardır…

      Sitenin başlığı olan ”Teleoloji” ne anlama geliyor ? Sitede yayınlanan tüm makaleler neye işaret ediyor? Size öyle gelmesi doğal bir sonuç.Bu bir seçimdir.Blog amaçta en başta söylediğim gibi;

      İster Darwinci ister Akıllı Tasarımcı olsun ya da konuyla dışardan ilgilen herhangi bir okuyucunun ( mesela yaratılışçı ya da deist biri), herhangi bir ön kabulle okumaya başlayıp kendi ön kabulünün sorgulaması esas amaçtır. Elimizden geldiği kadarıyla, evrim konusundaki tartışmalara olabilecek en geniş perspektifi sunmak, iddiaları ve söylemleri her yönüyle aktarmak ve siz okuyucular için yine var olabilecek en geniş güncel bilgilendirmeyi sunmak gayretindeyiz.

      Elde edilen bilimsel bulguların ışığında, okuyucuların algılayışlarını yeniden değerlendirmesine olanak veren , varsa daha önce edinilmiş yanlış anlama ve hatalarını terk etmeye yönelten metinler olmasına çalışıyoruz. Bir doğrunun ya da sonuç çıkarımının salt savunulması değil, elde edilen verilerin ışığında ne gibi çıkarımlar yapabileceğimizi sorguluyoruz. Bu çıkarımların kesinlikle gerçeği temsil ettiğini iddia etmiyoruz, sadece aktardığımız şekilde olma olasılığının diğer olası açıklamalara göre daha olası olduğunu savunuyoruz.


      ilk canlı organizma size göre nasıl oluştu, her şeyi ona indirgiyorsanız eğer, bu yapı sizce tanrı tarafından mı yapıldı?

      Bu sorular sitemi yeterince incelemeden kendi fikri dünyanızın savunmasını yapma isteiğinizin verdiği acelecilik ile sorulmuş.

      https://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/01/hayatin-baslangici-icin-daha-basit-bir-baslangic-fikri-uzerine/

      görüşleriniz bana çok fazla gerçek dışı gelmekte…

      Katılmak zorunda değilsiniz fakat sürekli ideolojik olmayan ve evrimi gerçekten anlama gayretinde olan samimi eleştirilerle katkı sağlayabilirsiniz.

  12. Merhaba Musatafa bey. Çalışmalarınızı henüz yeni keşfettim ve büyük bir ilgi ile takip ediyorum. Evrenin ve bu muazzam yaşamın ortaya çıkması için mutlaka olması gerektiğini iddia ettiğiniz akıllı tasarımın tek yaratıcı olma ihtimali üzerinden yola çıkarak sormak istiyorum: Evreni ve yaşamı yaratmak için, sizin deyişinizle evrimleşmeyi kullanan bu yaratıcı, “ol” emrini vererek bütün yaşamı birden yaratmaya ve olayı başlatmaya kadir değil midir. Herşeyin başlangıcını bu muazzam akıla dayandırıyorsak kendisi yarattıklarından çok daha üstün ve tek olması gerekiyor. Herşeyin başlangıcını O’na dayandırıyorsak bunu bir anda yapabileceğine ya da bir anda da yok edebileceğine inanmamız gerekmez mi? dediğiniz gibi belki de bu evreni yaratırken evrim gibi sebepler aleminde bir yol izlemiş olabilir. Ama netice olarak İslamda, Hristiyanlık ve Yahudilik inancında Hz. Adem’in evrim sonucu değil çamur, su ve balçıktan yaratıldıktan sonra bu cesede ruh üflenmesi ile canlandığını kabul eder. Belki diğer canlılar evrim yoluyla insanlardan önce yaratılmıştır. Ama biz müslümanlar Hz Adem ve Hz. Havva’nın yaratıldıktan sonra uzunca bir süre cennette yaşadıklarını sonra dünyaya gönderildiklerine de inanırız. Teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

    • Zaman yaratılmıştır..Yaratan bir akıl için bu an ile 15 milyar yıl arasında fark yoktur.

  13. Ayrıca şunu ilave etmek istiyorum. Bu muazzam yaratımın arkasında bir tasarım olduğunu söylüyorsunuz. Bu tasarım ve akıl bu yaratımı başlatabilmesi için muazzam bir güç ve hakimiyeti sahibi olması gerekiyor. Ayrıca yaratımda noksansız olması için tek olması gerekiyor. Ortağı olduğu takdirde ortakların birbirini tamamlaması gerekiyor ki bu da onları kusurlu ve eksikli yapıyor. Dolayısıyla bu da bir yaratıcıya işaret ediyor. Yaratıcının ise evreni sadece evrim ile yapabileceğini söylemek onu aciz ve kusurlu kılıyor. Yaratıcı olmaktan çıkarıyor. Aciz ve kusurlu olan ise bu yaratımı başlamaz.

Yorumlar kapatıldı.