AKILLI TASARIM HAKKINDA SIKÇA SORULAN SORULAR

Yazan: Mark Hartwig

ARN Network

Akıllı Tasarım nedir (AT) ?

Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?

Akıllı Tasarımın biyolojiyle ilişkisi nedir?

Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?

Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz?

Bunun için kriterleriniz nelerdir?

Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?

Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?

Moleküler bulgular ne diyor?

Embriyoloji ne diyor?

Homoloji ne diyor?

AT doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?

“Akıllı Tasarım”, “Bilimsel Yaratılışçılık” ın diğer adı değil midir?

Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?

—————————————

Akıllı Tasarım nedir (AT)?

Akıllı Tasarım, ancak akıl ürünü olabilecek, doğadaki modeller üzerindeki çalışmadır…

William A. Dembski

Sadece ‘tasarım’ ya da ‘tasarım tartışması’ olarak ta adlandırılan ‘tasarım teorisi’, doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür. Bu görüş aslında uzun zamandır vardır. Kökeni antik çağa kadar dayanan tasarım teorisinin en bilinen modeli, 1802’de “saatçi” tezini ileri süren teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir. Paley’in mantığı şudur:

“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. (1)

Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” (2)

Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.

Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.

Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.

Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.

Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)

ARN Tavsiyeleri

Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:

Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski

Mere Creation: Science, Faith, & Intelligent Design edited by William A. Dembski

Rhetoric & Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.

For those who are interested in the problem of pain and the role it played in Darwin’s life and work, see:

Darwin’s God: Evolution and the Problem of Evil. Cornelius G. Hunter

Kaynakça

(1) William Paley, Natural Theology; or, Evidences of the Existence and

Attributes of the Deity, 12th ed. (London: J. Faulder, 1809), p. 1.

(2) Paley, p. 3.

(3) William A. Dembski, Intelligent Design (Downer’s Grove, Ill: InterVarsity, 1999), p. 106.

Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?

 

Bir önceki sorumuzu yanıtlarken Akıllı Tasarım modelinin, öncülerine göre çok daha nitelikli, anlaşılır, nesnel ve somut bilimsel delillere dayalı olduğunu özellikle belirtmiştik. Teori, öznel bir yaklaşımla canlılardaki amaç ve mükemmellik gibi saptaması güç özellikleri bulmaya çalışmaktansa, nesnel bir yaklaşımla canlıların özgün ve karmaşık yapıdaki apaçık özelliklerini keşfetmeye çalışmaktadır.

Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.

Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln’ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor.

FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFORTHONTHISCONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY…

Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?

İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;

Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.

Ancak arkadaşımız bize aşağıdaki harf dizilimini gösterseydi, bu durumda ona inanabilirdik.

ZOEFFNPBINNGQZAMZQPEGOXSYFMRTEXRNYGRRGNNFVGUMWORNBWIGBBCVHPUZMWLONHATQUGOTFJKZXFHP…

Neden? Çünkü gördüğümüz dizilimden dolayı. İlk dizilim modeli anlaşılabilir bir modeldir; diğer bir deyişle, bir anlam ve mesaj içeren İngilizce bir cümledir. Ancak, ikinci dizilim anlaşılabilir bir harf dizilim modeli değildir çünkü harfler anlamlı bir kelime ve ya bir ifade ve ya bir bütün oluşturacak biçimde değil tesadüfen yan yana gelmişlerdir.

Artık özgün ve karmaşık yapı tanımlamasını anlayabiliriz. Eğer bir tasarım teorisyen bir harf diziliminin özgün olduğunu söylüyorsa, o harf diziliminin anlaşılabilir bir modele uyduğundan bahsediyordur. Ve bu teorisyen, dizilimin karmaşık olduğunu söylüyorsa, o halde nesnenin meydana çıkabileceği ya da sonuçlanabileceği pek çok farklı yol olduğundan ve herhangi özel bir sonuca tesadüfen varılabilme olasılığın da neredeyse imkânsız olduğundan bahsediyordur.

Böylece Gettysburg’ün cümlesinde bir tasarım olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu cümle hem özgündür hem de karmaşıktır. Bununla birlikte, ikinci dizilimde böyle bir tasarım görmüyoruz. Karmaşık olmasına rağmen, anlaşılabilir bilindik bir harf dizimine sahip değildir. Bunun yanı sıra, arkadaşımız bize “Blue” ifadesindeki gibi bir harf dizilimi göstermiş olsaydı, o zaman bu ifadenin özgün olduğunu ancak karmaşık olmadığını söyleyecektik. İfade özgündür çünkü belli bir modele uymaktadır. Ancak ifade, harf sayısı çok kısa olduğundan ve böyle kısa bir harf dizilimini tesadüfen elde edebilme olasılığı kısmen de olsa mümkün olduğundan, karmaşık değildir. “Blue” ifadesindeki 4 harf bize, Getsyburg cümlesindeki 143 harf kadar çok dizilim olanağı ve çeşitliliği sağlamaz.

Şimdi, başka bir örneği ele alarak biraz daha ayrıntıya inelim.

Şimdi, kubbesi olan bir futbol stadyumunda olduğunuzu hayal edin. Stadyum gayet iyi aydınlatılmış olsun. Ve siz çevreye şöyle bir göz atarken 3 farklı hedef merkezi fark ediyorsunuz, tıpkı bir hedef tahtasının tam ortasındaki hedef merkezi gibi. Bu hedef merkezlerinden biri tepenizdeki kubbenin ortasına çizilmiş olsun. Diğer ikisi ise türbinlerdeki herhangi 2 farklı koltuğa çizilmiş olsun. Biraz daha dikkatle baktığınızda, koltuklardan birine çizili hedefin tam ortasına saplanmış bir ok olduğunu görüyorsunuz.

Siz oka bakarken Kelime oluşturma oyunu (Scrable)arkadaşınız stadyuma giriyor ve selam vererek yanınıza geliyor ve şöyle diyor:

Marifetimi fark ettiğini görüyorum, onu sadece birkaç dakika önce yaptım. Işıklar kapalıyken stadyuma girdim ve birkaç tur etrafımda döndükten sonra elimdeki oku fırlattım. Işıkları açtığımda gördüm ki hedefi tam on ikiden vurmuşum. Doğruyu söylemek gerekirse aynı şekilde birkaç ok daha attım ve her defasında hedefi yine tam on ikiden vurmayı başardım.

Arkadaşınızın bu hikâyesi hakkında ne düşünürdünüz? Bir önceki örneğimizde olduğu gibi duruma şüpheyle yaklaşmaz mıydınız? Bilirdiniz ki böyle bir hedefi bu koşullarda (koşullar uygun olsa bile fark etmez) vurma ihtimali neredeyse imkânsızdır. Bırakın art arda birkaç kez vurmayı bir kereye mahsus dahi olsa hedefi tutturmak çok düşük bir ihtimaldir.

Ancak, düşük olasılık bir yana, duruma şüpheci yaklaşmanız için başka sebepler de var. Eğer arkadaşınız oku attığını ancak her hangi bir hedefi tutturamadığını ve okun her defasında başka bir noktaya saplandığını söylemiş olsaydı, bu durumda ona inanabilirdiniz. Peki neden? Çünkü ok, böyle bir durumda, hedef olarak tanımlanabilecek belli bir noktaya saplanmamış, tesadüfen başka bir noktaya saplanmış olacaktı.

Bu örneğimizden sonra artık, özgün karmaşıklığın daha başka örneklerini ve daha geniş tanımlarını verebilecek durumdayız. Özgün karmaşıklık, tesadüfen meydana gelme olasılığı oldukça düşük her hangi bir nesne yahut hadise aracılığıyla tanıtılmıştır ve gayet anlaşılır bir örnekle karşılaştırılmıştır. Günümüz tasarım teorisine göre, doğada veya daha geniş anlamıyla evrende yüksek derecede özgün ve karmaşık yapılara sahip olan varlıklar, bilinç ve akıl sahibi bir tasarlayıcının varlığına işaret etmektedir.

ARN Tavsiyeleri

The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities. William A. Dembski

Intelligent Design. William A. Dembski

 

 

 

Akıllı Tasarım’ın Biyoloji ile İlişkisi Nedir?

Daha önce de gördüğümüz gibi, akıllı tasarım (AT) teorisinin en temel iddialarından biri, organizmanın tamamen karmaşık ve bilgiye dayalı yapısının üstün akıl sahibi bir güce ya da varlığa işaret ettiği idi.

O halde, canlılar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onların tesadüfe dayalı bir dizi doğal süreç sonucu oluştuğu kanısındansa gerçekte birer tasarım ürünü olduklarını o kadar kolay kavrayabiliriz. Tuhaf ama, akıllı tasarım karşıtlarının çoğu ister istemez bu gerçeği kabul etmektedir. Örneğin; Oxford üniversitesi biyologlarından Richard Dawkins biyolojiyi şöyle tanımlamaktadır; Biyoloji, belli bir amaç üzere tasarlanmış izlenimi veren karmaşık yapıdaki canlıların çalışmasıdır“. (1)

Benzer şekilde, biyoloji dergisinin son basımında, önde gelen biyologlardan Bruce Alberts ve Ulusal Bilim Akademisi başkanı şöyle yazmıştır:

Hücreyi çoğu zaman ciddiye almadık. … Aslında hücre, bütün olarak ele alındığında ve yakından incelendiğinde, ciddi teknolojik donanıma ve bölümleri arası karmaşık bir iletişim ağına sahip, büyük protein makinelerinden oluşan bir fabrika izlenimi vermektedir. … Peki, neden hücrenin temel işlevsel faaliyetlerini oluşturan protein merkezlerini protein makineleri olarak tanımladık? Çünkü onlar tam anlamıyla birer makine gibidir; sanki insanoğlunun mikroskobik dünyayı keşfetmek için yaptığı, işleyen parçaları arasında kusursuz bir uyum olan, çalışan birer makine! … (2)

Elbette, Dawskin ve Alberts gibi biyologlar, canlılığı tasarlayan bilinç sahibi bir kaynağın varlığına inanmaktansa, canlıların apaçık tasarımının birer yanılsama olduğuna ve her şeyin tesadüflere dayalı doğal süreçler sonucu ortaya çıktığına inanmayı tercih etmektedirler. Mesela Dawkins, Paley’in saatçi çıkarımını red etmekte ve saatin aslında bir doğal seleksiyon(1) sonucu ortaya çıktığını iddia etmektedir.

Karmaşık özelleşmiş bilgi’ (KÖB) görüşü, bu iddiayı test etmek için bir yol sunmaktadır. Bunun nasıl çalışabileceğini görmek için, gelin insanın görmesiyle ilgili süreçlerden birini kısaca mercek altına bir alalım. (Eğer bu size çok teknik bir konu gibi geliyorsa, temel noktaları kaçırmadan bu kısmı okumayabilirsiniz.)

Işık, retinada bulunan ve görme hücreleri olan koni hücrelerine çarptığında, bu hücreler algıladıkları ışığı hemen elektrik sinyaline çevirerek ilgili sinir hücrelerine iletirler. Bu sinir hücreleri de aldıkları elektrik sinyalini beynin görme merkezine doğrudan doğruya iletirler. Peki, nasıl olup ta ışık elektrik sinyaline çevrilmektedir?

Işık yokken, koni hücreleri her hangi bir elektrik sinyali üretmez, böylece nötr durumda iken sodyum iyonlarının özgürce hücre içine girmelerine ve hücreden çıkmalarına izin vermektedir. (Bir iyon, bir atomun ya da atomlar gurubunun elektrik yüklü halidir). Koni hücreleri bunu hücre zarında bulunan belli proteinler aracılığıyla başarmaktadır. İyon kanalı olarak adlandırılan proteinler, bir kapı gibi görev yapmakta, böylece sodyum iyonlarının hücre içerisine girişlerini denetlemektedir. Yine, başka bir protein türü de bir pompa gibi çalışmakta ve içeri girmiş sodyum iyonlarını hücreden dışarı çıkarmaktadır.

İyon kanalları, cGMP olarak adlandırılan başka bir biyomoleküle cevaben de açılıp kapanmaktadır. İfadesi kolay olsun diye bu biyomoleküle ‘opener’ diyelim. Opener, iyon kanalının kapısına dayandığında kanal kapısı açılır ve artı yüklü sodyum iyonlarının hücre içine girmesine izin verir. Opener içeri girer girmez kapı hemen kapanır ve böylece diğer iyonların girişini bir süreliğine engeller.

Aslında, iyon kanalı kapısına dayanan daha pek çok opener molekülü vardır. Ancak, bu kapıdan geçecek olan iyonlar özenle seçilerek içeri alınır. Sonuç olarak, kanal sürekli olarak açılıp kapanmakta ve gerekli iyonların girişlerini ve çıkışlarını denetlemektedir.

Ancak, ışık hücreden içeri girdiğinde durum değişmektedir. Işık, bizim tetikleyici (gerçek adı ‘11-cis-retinal’ dir) diye adlandırdığımız bir biyomoleküle çarpar. Bu çarpma ile birlikte tetikleyici, hücrede kademeli bir kimyasal reaksiyon başlatarak biçim değiştirir.

Tüm bu reaksiyonlar sonucu, opener artık engellenir ve hücre içine alınmaz, sodyum iyonları da artık hücreden içeri giremezler. Pompalar da mevcut sodyum iyonlarını hücre dışına çıkarırken bir elektriksel sinyal meydana gelir. Bu sinyal yeterli güce ulaştığında, hücre içinde ani bir elektriksel tepkime patlak verir. Hemen sonra başka bir kademeli reaksiyon, iyon kanallarının işlemesine tekrar müsaade ederek, tetikleyici ve opener moleküllerini asıl hal ve görevlerine geri çevirir.

Şimdi, sizce bu sistem tasarlanmış mıdır, yoksa tamamen doğal süreçler sonucu tesadüfen mi ortaya çıkmıştır?

Darwinistler, bu sistem dâhil diğer bütün biyolojik sistemlerin doğal seleksiyon sonucu aşama aşama ve tesadüfî genetik başkalaşımlar ile oluştuğunu söylerdi. Diğer bir değişle, var olan sistemlerin sadece, kendilerinden önceki sistemlerin zamanla değişikliğe uğrayarak gelişmiş halleri olduklarını ileri sürerlerdi.

Darwinistlerin aksine, tasarım teorisini savunanlar ise sistemin, özelleşmiş karmaşık yapıda olduğunu, bu yüzden doğal seleksiyon sonucu zamanla kendiliğinden ya da tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkmış olamayacağını söylerdi.

Peki, hangi taraf haklı? Aslında, her iki taraf ta söz konusu sistemin karmaşık yapıda olduğunu kabul etmektedir. Yani, sistemin belli pek çok parçasının olduğu ve tüm bu parçaların belli bir uyum içinde birlikte çalıştıkları, her iki taraf tarafından da kabul edilmektedir.

O halde, asıl soru şudur: Karmaşıklık bir yana, sitemler nasıl olup ta özelleşmiştir? Özelleşmişlikten kasıt nedir? Sağlıklı bir şekilde işleyen bir sistemin meydana gelebilmesi için ne denli geniş bir donanım gerekmektedir?

Bu soruları cevaplamanın bir yolu, sistemi yakından incelemek ve nasıl çalıştığını görmektir. Bir düşünün, eğer bu sistemden proteinleri ve diğer biyomolekülleri çıkaracak olursanız, sistem ne kadar iyi çalışır? Yahut çıkarmasanız bile, moleküllerin yapısında ve işleyişinde her hangi bir değişiklik yapacak olursanız, sistem orijinal halindeki gibi sağlıklı çalışır mı? Eğer tüm bunlara rağmen sistem hala çalışıyorsa, o halde sanıldığı gibi özelleşmiş değildir ve büyük olasılıkla da, Darwinistlerce iddia edildiği gibi sistem, doğal seleksiyon sonucu, zamanla kendiliğinden oluşmuştur. Ancak, sadece çok küçük değişiklikleri kaldırabiliyorsa, o halde sistem son derece özelleşmiştir ve tesadüf ürünü olması da imkânsızdır.

Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50’ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

Bilim dergisinde yayınlanan bir çalışma bu durumu daha da büyüleyici kılmaktadır. Bir araştırma gurubu, sıradan bir organizmanın yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için kaç genin gerekli olduğu sorusuna yanıt aramış ve bu konuyla ilgili ciddi bir araştırma yapmıştır. Bir organizmanın genlerini onun birer parçası olarak düşünürseniz, bilim adamları bu organizmayı, yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi koşuluyla, ne kadar küçük parçalara ayırabileceklerini öğrenmek istemiştir.

 

Bilim adamları bunu kısmen de olsa başarmışlardır. Neticede, Mycoplasma genitalyum diye adlandırılan ve bilinen en basit yapıda olan bir organizma ortaya çıkmıştır (her ne kadar yeni keşfedilen Nanoarchaeum equitans bu kategoride yeni bir bölümü teşkil ediyor olsa da). Organizmanın genetik kodu yaklaşık 580,000 harf uzunluğundadır ve tam tamına 480 protein üreten gene artı 37 RNA türüne sahiptir. Çeşitli protein kodlayıcı genleri çıkardıktan sonra bilim adamları, bu bakterinin 265’ten 350’ye kadar olan genlerinin, laboratuar şartlarında olmak koşuluyla, bakterinin yaşayabilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için temel olduğu sonucuna varmışlardır.

Peki, sizce bu tasarlanmış bir sistem midir? Evet, öyle görünüyor. Ancak, buradaki asıl husus, özelleşmiş karmaşıklığın çalışmalarımızda rehber olmak amacıyla bize, belli bir standart sağlıyor olmasıdır.

ARN Tavsiyeleri

For further study of intelligent design and biology see the following resources:

Darwin’s Black Box The Biochemical Challenge to Evolution. Michael J. Behe

İndirgenemez karmaşıklık: Darwin’in Teorisine Biyokimyavi bir İtiraz. Michael J. Behe

 

 

 

Kaynakça

[1] Richard Dawkins, The Blind Watchmaker (New York: W.W. Norton & Company, ), p. 1.

[2] Bruce Alberts, “The Cell as a Collection of Protein Machines: Preparing the Next

Generation of Molecular Biologists,” Cell, 92(February 8, 1998): 291.

 

 

 

Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?

Günümüz evrim teorisinin pek çok güçlü delil tarafından desteklendiğini sık sık duymaktasınız. Ancak, teoriyi desteklediği var sayılan bu delillerin hepsinin de aslında hiç te etkili deliller olmadığını göreceksiniz, tabi eğer evrim teorisi kesinlikle doğrudur gibi bir düşünceniz ya da ön yargınız yoksa.

Yönlendirilmemiş evrimi destekleyenlerin ileri sürdüğü bu delil türlerini daha iyi anlayabilmek için, yukarıda değindiğimiz ‘Özelleşmiş Karmaşıklık Nedir?’ sorusunu temel alarak, daha önce vermiş olduğumuz stadyum örneğine bir geri dönelim.

Arkadaşınızın, attığı okların hedefleri vurmasıyla ilgili açıklamasına itiraz ettiğinizi ve bunu kanıtlamasını istediğinizi varsayın. Bunun üzerine arkadaşınız size şöyle diyor:

“Madem inanmıyorsun gel öyleyse sana nasıl yaptığımı göstereyim”.

Eline bir yay alıyor ve “Bu nedir?” diye soruyor.

Siz de, “Yay mı?” diye karşılık veriyorsunuz.

Arkadaşınız, “Evet doğru, yay!” diyor.

Ve sonra sizi tam ortasında okun saplı bulunduğu hedefe götürerek soruyor, “Şimdi, söyle bakalım bu nedir?

“Hedef mi?”

“Evet! Ok saplanmış bir hedef” diye karşılık veriyor.

Son olarak sizi ışık düğmelerinin olduğu panele götürüyor ve stadyumun ışıklarını bir açıp bir kapıyor.

Ve şimdi de arkadaşınız tüm bu olanları size şöyle özetliyor: “Sana önce yayı sonra da hedefe saplanmış olan oku gösterdim. Bunun yanı sıra, sana stadyumun ışıklarını açıp kapayabileceğimi de gösterdim. Bana inanman için daha başka kanıtlara ihtiyacın var mı?

Arkadaşınızın sunduğu kanıtlar anlattığı hikâye ile oldukça tutarlı. Ancak sorun şu ki aynı kanıtlar daha pek çok muhtemel açıklama için de geçerli olabilir. Örneğin, arkadaşınız stadyuma girmiş, ışıkları açmış, hedefe yürümüş ve oku hedefe kendi eliyle tutturmuş olabilir ki bu çok büyük bir olasılıktır.

İşte, yönlendirilmemiş evrimi desteklemek adına ileri sürülen kanıtlar da arkadaşımızın hikâyesi adına ileri sürdüğü bu kanıtlardan daha güçlü ve belirleyici değildir.

Örneğin; 2000 yılının Haziran ayında açıklanan, insanın gen diziliminin çözüldüğüne ilişkin haberi takiben, Nobel ödülü bulunan David Baltimore, New York Times gazetesine şöyle bir demeçte bulunmuştur; “Bu keşif aslında, zaten beklenen ancak tartışmalı olan bir gerçeği doğrulamaktadır: genlerimiz, şu meyve sineklerininkiler ile, solucanlarınkiler ile ve hatta bitkilerinkiler ile yakın benzerlik göstermektedir. … Gen dizilimimiz, hepimizin aynı basit kökenden türemekte olduğunu ve diğer canlılarla olan genetik benzerliklerimizi ortaya koymaktadır. Bu durum yaratılışçılık düşüncesinin sonu olmalı, ancak bu olmayacak”.

Böyle bir kanıt hiç te güçlü ve belirleyici bir kanıt değildir, tabi eğer sizin, meyve sinekleri, solucanlar, insanlar vs gibi organizmalar sadece yönlendirilmemiş sebepler sonucu meydana gelmiştir gibi bir düşünceniz ya da peşin bir hükmünüz yoksa. Ancak, bu tam da sözünü ettiğimiz şeydir.

Aslında, günümüz evrim teorisini çürüten sistematik deliller vardır. Paleontoloji, embriyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve genetik alanlarıyla ilgili pek çok araştırmacı son yıllarda, yönlendirilmemiş evrim anlayışını temelinden çürütecek pek çok sistematik kanıt bulmuştur.

Bu kanıtların bir kısmını gözden geçirmek için kademe kademe gelişecektir. Bu arada, daha fazla bilgi için bu bölümün sonundaki kitaplardan ve videolardan yararlanabilirsiniz.

Ayrıca, eğer teknik bilgi ve birikiminiz varsa, bu kitaplarda bahsi geçen orijinal kaynaklara da bir bakmanız da fayda vardır. Yazılı bilimsel kaynaklara baktığınızda, yazılı kaynaklarla insanlara anlatılanlar arasında büyük bir fark ve uyuşmazlık olduğunu göreceksiniz.

 

 

ARN Tavsiyeleri

Daha detaylı bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz.

Kitaplar

Icons of Evolution: Science or Myth? Jonathan Wells

Evolution: A Theory in Crisis. Michael Denton

Darwin on Trial. Phillip Johnson

Görseller

Icons of Evolution. Cold Water Media, 2002.

A Critique of Darwinist Icons. ARN, 2002.

Unlocking the Mystery of Life. Illustra Media, 2002.

 

 

 

 

 

 

 

Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz? Bunun için kriterleriniz nelerdir?

 

Yönlendirilmemiş evrim ya da teori denildiğinde, canlılık çeşitliliğinin doğal süreçler sonucu kendiliğinden ve tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkıp yaygınlaştığı iddiası anlaşılmalıdır. Esasen, biri çıkıp tüm bu çeşitliliğe bazı olası yönlendirilmemiş açıklamalar getirmeye çalışabilir. Bu durumda, böyle olası açıklamaları nasıl değerlendirirsiniz? Açıklamaları değerlendirirken göz önünde tutacağınız kriterleriniz nelerdir?

Aslında, bizim burada ilgili olduğumuz soru, muhtemel ya da akla yatkın olan her yönlendirilmemiş teoriyi ret edebilir miyiz edemez miyiz sorusu değil. Bizim ilgili olduğumuz soru şudur; Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu? Bu soru, bilim dallarını, delillerle desteklendiği iddia edilen teorilerle sınırlandırmaktadır. Böylece muhtemel, akla yatkın ve ileri sürülebilir görülen teoriler kapsam dışı bırakılmakta, sadece delillerle desteklendiği iddia edilen teoriler kapsama alınmaktadır.

Kanıtlarla iyi desteklendiği zannedilen teori, Darwin’in evrim teorisidir.

Bu teori, Harvard paleontolojisti ve bilim tarihçisi olan Stephen Jay Gould tarafından ikna edici bir şekilde özetlenmiştir. Gould’a göre, Darwin teorisi 3 temel gerçeği ve bir sonucu içermektedir. Bahsi geçen gerçekler şunlardır:

İlk olarak, bütün canlılar devamlılığını sürdürebilmek için yeterli olandan daha fazla üremektedirler. İkinci olarak, bir türe özgü bütün canlılar birbirinden farklılık göstermekte, yani kendi içlerinde çeşitlenmektedir. Son olarak, bu çeşitlenme üreme yoluyla nesilden nesile aktarılmaktadır.(1)

Bu gerçeklerden, diye devam eder Gould, doğal seleksiyon süreci çıkarımına kolayca varabiliriz. Diğer bir değişle, en istendik özelliklerini gelecek nesillerine aktarabilen canlılar yaşam çevrelerine daha iyi uyum sağlayacaklardır ve gittikçe gelişip güçleneceklerdir. Ve bu da, bir sonraki gelecek nesillere de yine aynı istendik özelliklerin aktarılması demektir. Böyle nesiller arttıkça, söz konusu istendik özellikler zamanla daha da gelişecektir ve neticede daha istendik, bir öncekinden daha gelişmiş bir nesil ya da tür ortaya çıkacaktır. Bu gelişim, zamanla o türün tamamını kapsayıncaya kadar böyle devam edecektir.

Günmüz Darwinizmi ki ayrıca neo-Darwinizm olarak ta bilinmektedir, Darwin’in orijinal teorisine, istendik türlerin tesadüflere dayalı genetik mutasyonlardan türediğini de eklemektedir.

Yönlendirilmemiş evrimi desteklediği ileri sürülen bulguları tartışırken, bu FAQ temel olarak neo-Darwinizm üzerinde yoğunlaşacaktır. Tabi yeri geldikçe diğer bazı görüşlere de değinilecektir.

Kaynakça

[1] Stephen Jay Gould, “Introduction,” in Carl Zimmer, Evolution: The Triumph

of an Idea (New York: HarperCollins Publishers, 2001), p. xii.

Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?

Neo-Darwinizm’e göre hayat, kademe kademe çeşitlenmektedir. İstendik mutasyonlar doğal seleksiyon sonucu nesilden nesile gelişip biriktikçe, bu durum yeni doku ve organlar ortaya çıkarmaktadır. Bu süreç sonucu zamanla, türler öyle farklılaşır ki birbirlerine ya da bir önceki nesillerine ya da atalarına nerdeyse hiç benzemezler. Bu tür bir değişim sık sık sınıflandırma; diğer bir değişle, soy ağacı olarak tasvir edilmektedir.

Neo-Darwinistler, fosil bulgularının teorilerini desteklediğini ileri sürmektedirler. Örneğin; Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisi, Evrim Öğretisi ve Bilimin Doğası şunu belirtmektedirler; “Fosil kayıtlarında bulunan türlerin gelişimi evrim için güçlü deliller sağlamaktadır.” (1)

Delil olarak ise, fosil bulgularında rastlanan farklı evrimsel geçiş örnekleri olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin; kara memelilerinin zamanla balinalara, maymunların insanlara dönüştüklerinin delilleri olduğunu, ayrıca bu fosillerde yine, sürüngenlerin çene kemiklerinden memelilerin işitme sistemlerinin ortaya çıktığı vs gibi bulguların da olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte, yazılı bilim, fosil bulgularının neo-Darwinizmi katiyen desteklemediğini göstermekte ve her zaman neo-Darwinistlerin açıklayamadığı bir şey olduğunu özellikle belirtmektedir. Fosil bulgularına göre canlılık, asla kademe kademe bir gelişim sergilememiştir. Tam tersine deliller, canlılığın bir anda ortaya çıktığını ve çıktığı zamandan bu zamana değişmeden hep tutarlı kaldığını göstermektedir: Fosil türleri bir anda, bütün bir yapı ve bütün bir vücut içinde ortaya çıkmışlardır. (2)

Aynı durum türler düzeyinin ötesinde de geçerlidir. Paleontolog Robert L. Carroll şöyle belirtmektedir: ” Büyük ölçekli evrimin en çarpıcı özellikleri, başlangıçlarından yakın zaman sonra, nesillerin hızla birbirlerinden ayrılarak farklılaşmasıdır. Bu durum, uzun vadede canlıların temel vücut yapılarında da görülmüştür. Yaşam yolları ise korunmuştur. Peki, kaybolan nedir? Kaybolan, Darwin tarafından ileri sürülen pek çok ara geçiş formlarıdır, yani nesilleridir…” (3)

Bu özellik, Paleontologların 530 milyon yıl önce başladığını belirttikleri bir olaya,Kambriyen Patlaması denilen mutlak bir sonuca ulaşmaktadır. Sadece 5 – 10 milyon yıl öncesinde ki bu jeolojik dönemin aniden başladığı dönemdir, fiilen her hayvan grubu (filum) aniden belirmiştir. Ve belirme kaynağı ise belirsizdir. Yani, bu canlıların nerden ve nasıl geldikleri bilinmemektedir. Bu durum ise Darwin teorisini temelinden çürütecek çok güçlü bir kanıt arz etmektedir. Netice itibarıyla, türlerin ne ara formları ne de bir başlangıç yeri ve noktası vardır. (4)

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature

of Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), p. 3.

[2] Stephen Jay Gould, “Evolution’s Erratic Pace,” Natural History, 86 (May 1977): 14.

[3] Robert L. Carroll, “Towards a new evolutionary synthesis,” Trends in Ecology and Evolution 15 (2000): 27-32.

[4] Douglas H. Erwin, “Early introduction of major morphological innovations,” Acta

Palaeontologica Polonica 38 (1994): 281-294; Douglas Erwin, “Macroevolution is more than

repeated rounds of microevolution,” Evolution & Development 2 (2000): 78-84.

 

 

 

 

Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?

Neo-Darwinizmin savunucuları evrime fiilen tanıklık edilebilineceğini savunmaktadırlar.

Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisinde yazarlar şöyle belirtmektedir, “Yeni bir türün, doğal seleksiyon sonucu, önceki türlerinden meydana gelmesi binlerce yıllık bir zaman gerektirmektedir, bu yüzden bir insanın evrim sürecinin tamamını fiilen gözlemlemesi imkânsızdır, ancak çok küçük bir kısmını gözlemleyebilir. Fiilen görülebilecek bu küçücük gözlem bile bizim, geçmişten günümüze evrim mekanizmalarının işleyişi ile ilgili görüşlerimizi doğrulamaktadır. Örneğin, yakın bir zaman önce, birbiriyle yakından ilişkili pek çok türün evrimsel süreçler sonucu ortak bir atadan geldikleri keşfedilmiştir. Kuzey Amerika’da yaşayan şeffaf kanatlı 2 böcek türü, Chrysoperla carnea ve Chrysoperla downesi, bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. İlk böcek ailesi, Chrysoperla carnea, geçici ormanlık alanlarda yaşar. Rengi, yazları soluk yeşil olmakla birlikte, kışları kahverengidir. İkinci tür ise, Chrysoperla downesi, her mevsim yeşil kozalaklı ağaçlar arasında yaşamaktadır ve rengi bütün yıl boyunca hep koyu yeşildir. Bu iki tür hem genetik hem de morfolojik olarak çok benzerdir.” (1)

Günümüz evrim teorisini desteklediği ileri sürülen diğer bazı örnekler şunlardır: Bakterilerde ilaca karşı direnme gücü, HIV ve Plasmodium falciparum (sıtmaya sebep olan bir parazit), sivrisineklerde böcek ilaçlarına karşı direnç, ispinoz gagalarının ortalama büyüklüklerindeki değişmeler ve pulkanatlıların renklerindeki değişmeler.

Bununla birlikte, eleştiriler göstermektedir ki konu, mutasyonun ya da doğal seleksiyonun küçük değişiklikler meydana getirip getiremeyeceği değildir. Konu şudur; evrim mekanizmaları yeni dokular, organlar, sistemler yahut vücut tasarımları oluşturabilir mi?

Oxford Üniversitesinden biyolog Keith Stewart Thomson, şöyle belirtmektedir: “Hiç kimse tatmin edici bir şekilde sayılamayacak denli küçük bir popülâsyonda bu tür bir mekanizma gösterememiştir… Küçük değişiklikler büyük değişiklikleri oluşturmak için bir araya gelebilir ki aslında bu çok saçmadır ve imkânsızdır.” (2)

Thomson’ın bu sözü akıllara, daha önce de değindiğimiz, Kambriyen patlamasını getirmektedir. Ancak, diğer bir problem de genetik biliminden gelmektedir. Canlıların farklı vücut yapılarının her türlü düzenini meydana getiren ve denetleyen genler, en başından günümüze kadar hiç değişmeden olduğu gibi kalmıştır – ve bu genler farklı vücut yapılarına ve uzuvlarına sahip pek çok canlı türü tarafından paylaşılmaktadır. (3). Mesela, meyve sineklerinin uzuvlarını meydana getiren ve bunların gelişimini denetleyen genler farelerin, denizkestanelerinin ve dikenli solucanların uzuvlarını denetleyen genlerle büyük benzerlik göstermektedir. Bu benzerliğe rağmen, bu canlıların ve uzuvlarının ortak bir atadan gelmedikleri, bugün çeşitli bilimsel bulgu ve kanıtlarla desteklenmiştir ve bilim dünyasınca da bilinmektedir. Bu durum, evrimi destekleyen biyologlar için çok büyük bir darbe olmuştur.

 

 

Eğer biri çıkar da denetleyici genlerin ortak bir atadan geldiğini ileri sürerse bu, böyle genlerin denetledikleri yapı ve uzuvlardan önce ortaya çıktığı anlamına gelir. (4)

 

 

 

 

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature of

Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), pp. 17-18.

[2] Keith Stewart Thomson, “Macroevolution: The Morphological Problem,” American Zoologist 32 (1992): 106-112.

See also George L. Gabor Miklos, “Emergence of organizational complexities during metazoan evolution: perspectives

from molecular biology, palaeontology and neo-Darwinism,” Mem. Ass. Australas. Palaeontols. 15 (1993): 7-41.

[3] Neil H. Shubin and Charles R. Marshall, “Fossils, genes, and the origin of

novelty,” in Deep Time (The Paleontological Society, 2000), p. 325.

[4] One could argue that the genes controlled some unknown feature in

the ancestral organism. But that is sheer speculation.

 

Moleküler bulgular ne diyor?

Günümüz evrim teorisini savunanlar şunu iddia etmektedir, moleküler biyolojinin evrim teorisini desteklemek için ileri sürdüğü deliller çok güçlüdür. Bu delillerin sayısı her geçen gün artmaktadır ve gelişmektedir.” (1)

Bilim ve yaratışçılık adlı derginin yayınında, Ulusal Bilimler Akademisinden yazarlar şöyle demektedir: “DNA’yı oluşturan nucleotide’leri sıralama yetisi gelişmiştir. Ayrıca artık, canlıların evrimsel geçmişini tekrar yapılandırabilmek için genlerin kullanımı da mümkündür. Mutasyon sayesinde, bir geni oluşturan nucleotide’lerin sırası zamanla aşama aşama değişmektedir. İki organizma birbiriyle ne kadar yakından ilişkili ise onların DNA’sı arasında o kadar az fark olacaktır. İnsanoğlunda ve diğer canlılarda 10 binlerce gen olduğundan DNA, her bir organizmanın evrimsel geçmişi hakkında muazzam miktarda bilgi içermektedir.” (2)

Farklı tür moleküler bilgilerden yararlanılarak düzenlenen evrimsel kayıtların, fosillere ve morfolojiye (anatomik yapılara) dayalı kayıtlarla uyuştuğu ve paralellik gösterdiği iddia edilmektedir.

Bu iddia tabi ki gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bilimsel çevrelerce bilinmektedir ki moleküler kayıtlar fosil kayıtlarıyla büyük bir uyuşmazlık içerisindedir. Doğayla ilgili yazılan bir makalede, dünyanın en tutulan bilimsel dergilerinden birinde, bilim yazarı Trisha Gura, kemiklerin ve moleküllerin gerçekten en doğru evrimsel kayıtları sağlayıp sağlamadıkları üzerinde uzun soluklu bir tartışma yürütmüştür.

Gura şöyle bildirmektedir, “Moleküller ve morfoloji arasındaki anlaşmazlıklar yaşam boyu sürmüştür. Belki en şiddetli anlaşmazlıklar omurgalı hayvanların sistemleri üzerinde olmuştur ki bu, moleküler biyologların itiraz ettikleri, fosil iskeletleri, kemikler ve canlıların yumuşak dokuları üzerinde yapılan çalışmalara dayalı bir gelenektir. (3)

Moleküler kayıtlar birbirleriyle bile çelişmektedir. Biyolog Michael Lynch şunu gözlemlemiştir, “Başlıca canlı ve hayvan ırklarıyla ilgili phylogenetik (evrimsel) ilişkiler açıklaması, farklı gen temeline dayanan analizler ve farklı araştırmalara temel olan aynı genler phylogenetic dallanma da oldukça farklı özellikler gösteriler. Bu durum tamamen havada kalan ve somut hiçbir desteği olmayan bir konudur.” (4)

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, 1999, p. 20.

[2] Ibid., p. 18.

[3] Trisha Gura, “Bones, molecules… or both? Nature 406 (2000): 233.

[4] Michael Lynch, “The Age and Relationships of the Major Animal Phyla,” Evolution 53 (1999): 323.

Embriyoloji ne diyor?

Darwin, teorisini destekleyen en güçlü delillerin embriyolojiden geldiğini düşünmektedir. (1)

Bu deliller, biyolog Ernst Haeckel tarafından çizilen ve omurgalı hayvanların embriyolojik gelişimini tasvir ettiği ileri sürülen bir dizi çizimle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu resimlerde, başlangıçta embriyoların her biri özdeş görünmektedir. Ancak, embriyolar geliştikçe görünümleri de birbirlerinden hızla farklılaşmaktadır ve her bir embriyo git gide kendi sınıfına özgü şekli, görünümü almaktadır.

Darwin’e göre, ilk safhalardaki embriyolar arası büyük benzerlik onların ortak bir atadan türediklerini göstermektedir. Yeni organlar ve yapılar geliştikçe organizmaya eklenmektedir ve bu durum tüm embriyolojik gelişim süreci boyunca devam etmektedir. Sonuç olarak, her bir embriyonun evrimsel gelişim süreci ve evrimsel geçmişi fiilen gözlenebilmektedir…

“Haeckel’ın çizdiği embriyolar, Darwin’in teorisi için güçlü deliller sağlıyor gibi görünmektedir. Çünkü bu embriyolardan bazıları, evrimi ele alan hemen her çağdaş kitapta görülebilmektedir. (2)

Örneğin, Hücrenin Moleküler Biyolojisi adlı üniversite kitabının 3. baskısında, kitabın Nobel ödülü almış yazarları ve Ulusal Bilimler Akademisi başkanı şöyle belirtmektedir; “Farklı türlerin embriyoları gelişimlerinin ilk aşamalarında çoğunlukla birbirlerine benzemektedir, ancak onlar geliştikçe birbirlerinden farklılaşmakta ve bazen de evrim süreçlerinden geçiyor gibi görünmektedir.” (3)

Ancak, bilinmesi gereken önemli bir nokta vardır; Haeckel’in çizimleri yanlıştır. Çünkü bilimin gelişmesiyle birlikte bilim adamları artık şunu çok somut olarak bilmektedir; omurgalıların embriyoları gelişim süreçlerinin ta en başından beri birbirlerinden farklı görünmektedir. Örneğin, Haeckel insanların, tavukların, kurbağaların, kaplumbağaların ve balıkların embriyolarının, gelişimlerinin ilk safhalarında birbirlerine çok benzer göründüklerine ilişkin çizimler yapmasına rağmen, embriyolog Adam Sedgwick 1894 yılında, tavuklar ve ördekler gibi birbirleriyle akrabalık bağları bulunan türlerin bile embriyoları arasındaki farklılıkları daha gelişlimin ilk aşamasında hatta daha da öncesinde gösterip açıklayabileceğini söylemiştir. (4)

Bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki farklı türlerin embriyoları daha gelişimin ilk safhalarında birbirlerinden oldukça farklı görünmekte, ilerleyen safhalarda, Haeckel’in çizdiği kadar olmamakla birlikte, birbirlerine benzerlik göstermektedir ve sonra tekrar farklılaşmaktadırlar.

Maalesef, Haeckel’in çizimleri sadece yanlış değildir. 1997 yılında, uluslararası bir uzmanlar grubu bu çizimleri embriyoların gerçek fotoğraflarıyla sistematik bir şekilde kıyaslamıştır.(5)

Bu ciddi çalışma sonucu grubun açıklaması şöyledir; “Bu çizimlerin, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur ve bu çizimler biyolojideki en büyük aldatmacadır.” (6)

 

Kaynakça

[1] Charles Darwin, letter to Asa Gray, Sept. 10, 1860, in Francis Darwin (editor), The Life and

Letters of Charles Darwin, Vol. II (New York: D. Appleton and Company, 1896), p 131.

[2] Stephen Jay Gould, “Abscheulich! Atrocious!” Natural History (March 2000): 42-49.

[3] Bruce Alberts, Dennis Bray, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts & James D. Watson,

Molecular Biology of the Cell, Third Edition (NY: Garland Publishing, 1994), p. 33.

[4] Adam Sedgwick, “On the Law of Development commonly known as von Baer’s Law; and on the Signifi cance of

Ancestral Rudiments in Embryonic Development,” Quarterly Journal of Microscopical Science, 36 (1894): 35-52.

[5] M.K Richardson, J. Hanken, M.L. Gooneratne, C. Pieau, A. Raynaud, L. Selwood, and G.M.

Wright, “There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current

theories of evolution and development,” Anatomy & Embryology 196 (1997): 91-106.

[6] Elizabeth Pennisi, “Haeckel’s Embryos: Fraud Rediscovered,” Science, 277 (Sept. 5, 1997): 1435

Homoloji ne diyor?

Günümüzdeki tanımına göre Homoloji,aile benzerliği gibi bir şeydir. Homoloji, iki ya da daha fazla organizmanın birbirleriyle yakın ilişki içinde olduğunu gösteren bir benzerliktir, yani bu onların ortak bir atadan geldikleri anlamına gelmektedir.

Bilim ve Yaratılışçılık yazarları, Ulusal Bilimler Akademisi’nin bir yayınında şöyle bir açıklama yapmıştır: “Yaşam ortamları ve tarzları farklı olmasına rağmen, insanların, farelerin ve yarasaların kemikleri çarpıcı bir şekilde benzerdir. Bu türler arasındaki benzerlik, kol ve bacaklar da dâhil, vücudun her bir kısmında görülebilmektedir, ancak bir insan yazmakta bir fare ise koşmaktadır ve bir yarasa ise uçmaktadır. Fark sadece bu tür ufak ayrıntılardadır, ancak genel yapı itibarıyla ve birbirleriyle olan bağları açısından bu canlılar büyük ölçüde benzerdir.” (1)

Tüm bunlardan bilim adamları şöyle bir sonuca varıyor, “Böyle yapılar ve türler arası bu benzerlik en iyi şekilde ortak bir köken kavramıyla açıklanabilir.” (2)

Ortak bir atadan gelmenin sonucu ortaya çıkan türler arası benzerlikler, ortak bir atadan gelmenin dışında kalan diğer benzerliklerden farklıdır. Nitekim insanların ve ahtapotların gözleri birbirine oldukça benzemektedir, ancak bilim adamları bunların ortak atalarının böyle bir göze sahip olduklarını hiç te düşünmemektedirler. Böyle benzerlikler, adı üzerinde benzerliklerden başka bir şey değildir.

 

Ancak, ‘ortak bir ata’ düşüncesini desteklemek adına homolojinin günümüzdeki tanımını kullanmak oldukça havada kalan düz bir mantıktır. İki farklı organizmanın ortak bir atası olduğunu nasıl ve neye dayanarak söylerdiniz? Benzer bazı özelliklere sahip oldukları için böyle bir yaklaşımda bulunmak sizce ne kadar doğru? Peki, ya bu organizmaların yapılarının benzer olduğunu ya da türdeş olduğunu nasıl söyleyebilirdiniz? Çünkü her iki organizma da ortak bir atadan gelmektedir, öyle mi?

Böyle dolambaçlı bir yaklaşımı bir kenarı bırakırsak, durumu daha gerçekçi ve somut ele alabiliriz. Eğer ortak bir atadan gelecek şekilde insanları, fareleri ve yarasaları üretebilen bir mekanizma olduğunu gerçekten bilseydik, o halde böyle bir iddia mantıklı olurdu. Tabi, mekanizma da sorgulanması gereken başka bir özel konudur.Böyle bir mekanizmanın yokluğunda, türler arası benzerliklere Darwinist bir açıklama getirilemez. Tüm bunlar bir yana, her gün birbirine benzer pek çok farklı marka araba görmekteyiz; bu durumda, biri diğerinden türemiştir diye bir çıkarımda bulunabilir miyiz?

Buna ek olarak şunu da söylemekte fayda vardır. Darwin teorisi diye bir şey çıkmadan önce biyologlar, homolog benzerlikler hakkında zaten pek çok şey biliyorlardı; ancak, türler arası benzerlikleri ortak bir ataya değil, salt aklın sonucu olabilecek ortak bir tasarıma dayatıyorlardı… (3)

 

 

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Science and Creationism: A View from the National

Academy of Sciences, 2nd ed. (Wash., D.C.: National Academy Press, 1999), p. 14.

[2] Ibid.

[3] Alec L. Panchen, “Richard Owen and the Concept of Homology,” pp. 21-62 in

Brian K. Hall (ed.), Homology (San Diego: Academic Press, 1994)

AT, doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?

AT’ye göre doğa ile doğaüstü kavramları arasındaki kıyaslama, doğal kanunlar ile doğaüstü olgular yani mucizeler arasındaki kıyaslama değil, yönlendirilmemiş doğal sebeplerle yönlendirilmiş yani bilinçli sebepler arasında bir kıyaslamadır.

Bir matematikçi ve bilim felsefecisi olan William Dembski durumu şu şekilde izah etmektedir: “Doğa içinde veya dışında (ister doğal ister doğaüstü) bilinçli bir sebebin olup olmadığı, bilinçli bir sebebin çalışıp çalışmadığından ayrı bir sorudur.”

İnsanoğlunun eylemleri amaç dâhilindedir: “Akıl sahipleri olarak insanlar eylemde bulundukları her anda mucizeler oluşturmaz, bu yüzden akıl sahibi olarak bir tasarımcının da eylemde bulunması için ortada, doğa kanunlarını çiğnemesi gerektiğini düşünecek bir sebep yoktur.”

Diğer taraftan, herhangi bir şey mucizevî olarak ortaya çıkmış olsaydı bile hala üzerinde çalışılabilirdi. Örnek olarak gösterebileceğimiz kamçılı bakterinin kamçısıdır. Aslı ne olursa olsun kamçı, kamçıdır. Biz bu organı parçalarına ayırabilir, her bir parçasını inceleyebilir, onu bir şekilde değiştirebilir ve onun nasıl çalıştığını öğrenebiliriz. O, ister çok uzun zaman önce ister 2 saniye önce ortaya çıkmış olsun yine bunları yapabiliriz.

Teknolojide bu, ‘ters mühendislik’ olarak adlandırılmaktadır. Aynı süreç biyolojide de kullanılır.

Idaho üniversitesinde bir mikrobiyolist olan Scott Minnich şöyle der: “Bu, aslında kürsüdeki herkesin yaptığı bir şeydir. Gerçek anlamda tasarılara sahip değiliz. Pek çok canlının DNA bilgisine sadece montajı açısından sahibiz. DNA’ yı yapısal olarak inceleyebiliriz, onu kısımlarına ayırabilir ve sonra tekrar birleştirmeyi deneyebiliriz, böylece nasıl çalıştığını anlayabiliriz.”

Bu ayrıca insan geni için de yapılabilecek bir çalışmadır. İnsan geninin keşfi bildirildikten hemen sonra, Ulusal Sağlık Kuruluşları eski başkanı olan Harold Varmus New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şöyle demiştir: “Önemli olan avucunun içinde DNA parçalarına sahip olmaktır ve onları bir şekilde nitelendirip değiştirerek nasıl çalıştıklarını anlayabilmektir. Asıl konu şimdi budur.”

Aynı şekilde, Varmus’un kullandığı bu mecaz bir saat için de geçerlidir. “Saati de parçalarına ayırabilir ve önünüze serebilirsiniz, daha sonra parçalarını tekrar birleştirmeyi deneyerek nasıl çalıştığını anlayabilirsiniz.”

 

ARN Tavsiyeleri

For further study on the important distinction between natural laws and naturalism see:

The Wedge of Truth. Phillip E. Johnson

Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy. Phillip E. Johnson

Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy; Debate at Stanford

University between William B. Provine and Phillip E. Johnson.

Akıllı Tasarım bilimsel yaratılışçılığın diğer bir adı değil mi?

 

Amerikan Sivil Özgürlükler Derneği (ACLU),Bilimsel Eğitim Ulusal Merkezi(NCSE) ve diğer kuruluşlar, Akıllı Tasarım teorisini bilimsel yaratılışçılığın bir başka şekli olarak göstermeye çabalamaktadırlar.

Örnek olarak, Burlington, Wash da lise biyoloji öğretmeni olan Roger DeHart, okulda öğrencilerine Akıllı Tasarım ile ilgili şeyler öğretmek istediğinde, ACLU’nun Washington şubesi onu ‘terkedilmiş ve yasal olmayan yaratılış teorisini sunmakla’ suçlamıştır. Buna benzer olarak, Bu kuruluşlar Akıllı Tasarımı ‘ mahkemelerde kaybeden yaratılışçıların sisli yüzü‘ olarak isimlendirmektedirler.

Her ne kadar Akıllı Tasarı teorisi yaratılışçı bakış açıları ile bazı açılardan uygunluk gösterse de ki, buna bilimsel yaratılışçılık teorisi de dâhildir, Akıllı Tasarımı oldukça farklı bir teorik durumu söz konusudur. Bu durum teorilerin temel önermeleri üzerinden daha kolaylıkla görülebilinir.

Yasal olarak, Bilimsel yaratılışçılık şu 6 temele dayanmaktadır;

. Evren, enerji ve hayat hiçlikten yaratılmıştır.

. Mutasyon ve doğal seçilim bugün gördüğümüz canlıların gelişimlerini tek bir organizmadan sağlayabilecek mekanizmalar değillerdir.

. Bitkilerin ve hayvanların ‘Yaratılmış türleri’ belirli limitlerde varyasyon gösterebilir.

. İnsan ve maymunların birbirinden değişik soy ağaçları vardır.

. Dünya jeolojisi kata tropik etmenlerle yani dünya genelini etkilemiş tufan ile açıklanabilir.

. Dünya aslında tahminlerden çok daha gençtir, 10.000 yıl kadar bir geçmişi vardır.(1)

Akıllı Tasarımın ise, iki temel önermesi vardır;

. Akıllı bir etmence oluşturulmuş oluşumlar vardır.

. Bu oluşumlar deneysel olarak ortaya çıkarılabilir.( Özelleşmiş kompleksliğe bakılarak)

Matematikçi ve Filozof William Dembski;

‘ Bu son derece makul ve minimalist bir tutumdur. Yaratıcı ve onun yaratma eylemindeki niyetleri üzerine spekülasyona yer vermez.’

Bununla birlikte Akıllı Tasarımla bağdaşmayan başlıca iki genel görüş vardır.1) İnsan olmayan bir zekânın doğaya müdahalesi fikrini asla kabul edemeyen radikal natüralizm.2) Geleneksel teistik evrim.

İkinci görüşün, yani teistik evrim anlayışının Akıllı Tasarım ile örtüşmemesi ilk bakışta sürpriz gibi gelebilir, çünkü Teistik evrim Tanrının varlığını kabul eden bir yaklaşımdır. Bizim genelde Teistik evrim anlayışından algıladığımız, Tanrının yaratma faaliyetlerinin deneysel yolla fark edilebileceğini reddeder. Dembski’nin de vurguladığı gibi;

Teistik evrim anlayışı Darwin’in biyolojik dünyanın evrim resmini alır ve onu vaftiz eder, onu Tanrının yaratmada kullandığı yol olarak betimler. Bilimsel içeriğini çıkardığınızda, Teistik evrimin ateistik evrimden hiçbir farkı yoktur, her ikisi de yönlendirilmemiş doğal süreçlerin hayatın oluşumunda ve gelişimimde rol oynadığını belirtir.

 

Teistik evrim anlayışı, teizm ve evrimi oldukça garip bir şekilde birleştirir. Eğer Tanrı yaşamı amaçlarına uygun olarak Darwin’in kastettiği şekilde biçimlendirdiyse, o zaman Tanrının amacı kendi yaratılış erkini gizlemekten ibaret kalır. Teistik evrimin anlayışında, Tanrı gizli iş ya da eylemlerin efendisi olarak, onu deneysel olarak fark etmemiz için elinden geleni yaparak kaçan etkendir. Evrende bir tasarım olgusu hâlihazırda varsa demek olur ki biz bunu sadece imanın bize sağladığı algılayış sonucu anlayabilmekteyiz, yani Doğada tasarımı deneysel olarak fark edebileceğimiz hiçbir şey yok demektir.

 

Akıllı Tasarımın, bilimsel yaratılışçılık olarak kabul edildiğini ele alırsak, akıllı tasarım karşıtlarının federal mahkemeler davalarında çoğu kez her iki teoriyi de aynı kefeye koydukları görülmüştür.

( Frelier ve Tangipahoa Parish Okul Yönetimi davası)

Fakat Gonzaga Üniversitesi Hukuk bölümü Profesörü David DeWolf’a göre, bu bulgu hâkimin kararının teğet geçilmesinden ibarettir. DeWolf şöyle demektedir, davadaki ana konu, akıllı tasarım değil Tangipahoa Parish Okul Yönetimindeki din menşeli yapılanmanın evrimi yadsıyan emirlerinin varlığıdır.

Hâkimde, kabaca yaratılış teorilerinin genel bir portesini çıkararak, akıllı tasarımında kuşkusuz bu görüşün diğer bir adı olduğunu söylemiştir.

Hâkim evrim teorisini yadsıyanları mahkûm etmiş ve kararı temyiz mahkemesinin 5. oturumunda desteklenmiştir. Fakat Temyiz kararının gerekçelendirilmesinde akıllı tasarımın adı geçmemiştir.

DeWolf şöyle demektedir; Burada görülmektedir ki;İşte! Gördünüz mü? Akıllı tasarım yaratılışçıların diğer yüzü’ demeniz için neden olabilecek geçerli bir kararın ortada olmadığıdır. Eğer otoritenizi bir davada tanık olarak gösterme cüreti gösterirseniz, hâkim büyük olasılıkla size deli olur ve onu var olan önermenin karşısında konumlandırmaya çabaladığınızı düşünür. Bu davada olan da budur.

ARN Tavsiyeleri

 

Intelligent Design in the Public School Science Curricula: A Legal Guidebook

David K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark E, DeForrest

Teaching the Origins Controversy: Science, Or Religion, Or Speech? David

K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark Edward DeForrest.

Law, Darwinism & Public Education: The Establishment Clause and

the Challenge of Intelligent Design Francis J. Beckwith

Notlar

[1] David K. DeWolf, Stephen C. Meyer and Mark Edward DeForrest, “Teaching the Origins

Controversy: Science, Or Religion, Or Speech?” Utah Law Review 39(1): 94.

Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?

Akıllı tasarımı savunanlar bugün hala azınlık durumundadır, ancak gün geçtikçe bu teoriye olan ilgi hızla artmaktadır. Özellikle, AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte, teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.

Örneğin; Elliot Sober, Wisconsin Üniversitesinde seçkin bir bilim filozofudur ve daha kısa zaman önce Amerikan Felsefi İşbirliği Merkez Bölge Başkanı idi. Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski’nin ‘Tasarım Çıkarımı’ adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.

Diğer bilim adamları da AT’in etkisi altına girmişlerdir. 2000 yılının baharında, yine seçkin düşünürler ve Nobel ödülü almış bazı bilim adamları, Texas’ın Waco eyaletindeki Baylor Üniversitesinde akıllı tasarımla ilgili bir konferansa katılmak üzere İsviçre ve Fransa gibi uzak ülkelerden yola çıkmışlardır. Hemen hepsi akıllı tasarıma şüpheyle yaklaşıyor olmalarına rağmen, konferanstan sonra, tasarımın çok ciddi şeyler ileri sürdüğünü ve ciddiye alınması gerektiğini düşünmeye başlamışlardır. Bunun yanı sıra, akıllı tasarım teorisyenleriyle de bilgi ve görüş alış verişinde bulunmaktan da büyük zevk almışlardır.

Konferansa katılanlar arsında olan, bir biyolog ve bilim filozofu Paul Nelson şöyle der, “Konferansa dünyaca ünlü bilim adamları geldiler, karşılıklı diyalog içerisinde çok iyi vakit geçirdiler, doğrusu gayet verimli bir konferanstı.”

Nelson der ki, “Kültürdeki ve bilimdeki muhalefete rağmen, akıllı tasarım hareketi hızla büyümeye devam edecektir.”

Ve Nelson şöyle devam eder,

 

AT bir gecede değiştirebileceğiniz türden bir şey değildir. Bu görüş, tutarlı bir şekilde ve emin adımlarla büyümekte ve dünya çapında yaygınlaşmaya devam etmektedir. Her geçen gün ise, farklı geçmiş deneyimlere ve görüşlere sahip pek çok insan bu görüşe riayet etmektedir. Öyle görünüyor ki, akıllı tasarımın küçük fidanı büyüyüp gelişmeye devam edecektir. …

 

 

 

Çeviren: Tuğrul FİDANLAR

Orijinal metin ; http://www.arn.org/idfaq/id_faq.pdf


[1] Doğal seleksiyon, en genel anlamıyla, canlı ya da cansız her hangi bir varlığın olumlu yönde değişen en istendik yapısal farklılıklarının zamanla bir araya gelerek karmaşık bir sistem oluşturması, anlamına gelmektedir.

Reklamlar

77 thoughts on “AKILLI TASARIM HAKKINDA SIKÇA SORULAN SORULAR

  1. @MAA

    Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.

    Vah zavallı Darwin vah. Demek bunları sevgili kızı öldüğü için yapmış. Yani teorisinin Beagle gezisindeki gözlemlerinin, daha sonraki araştırmalarının, gözlemlerinin ve deneylerinin falan aslında hiçbir önemi yok. Sevgili kıznın ölümü nedeniyle tanrıya kızgın olduğu için tanrıyı yok etmek için bu teoriyi ortaya koymuş. Akıllı tasarım nedir sorusuna cevap verirken böyle bir bölümün olması ne kadar da anlamlı :)) Bu arada Darwin biraz geç kalsaydı doğal seçilimi ortaya koyacak olan Wallace hakkında da birşeyler yazılsaydı bari. Onun da böyle açıklı bir hikayesi var mı acaba?

    Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur.

    Kerameti kendinden menkul dedikleri bu olsa gerek :)

    Bu serinin devamını merakla bekliyorum. Şenlik var şenlik. Mustafa bey bizi eğlendirmek için herşeyi düşünüyorsunuz. Çok teşekkürler :)

  2. Elbette Sayın Da Vinci ne demek Biz acıdığımız insanların gülmesini, mutlu olmasını isteriz… :))

  3. BEnde arada katlırsam kızmasınız herhalde :)) Çaylar bende, sizde bisküvi filan ayarlayın ;)

  4. Merhaba, yazı çok güzel ve açıklayıcı olmuş.Devamını bekliyorum.

    Yorumlara baktım da resmen geyik :).Antitasarımcılardan pek seviyeli bir yorum beklemiyoruz zaten.

    Bu siteye şu anda herkes giremiyor.Bence başka bir blog daha açın.Tüm yazıları koplayayın.Wordpress bloglarına erişilemiyor.

  5. konu hakkında gayri ciddi yorumlar neden? yazıda savunulanlara anti tez geliştirebilen arkadaşların yazılarını görsek; “nefsi çatışmaların yerini bilimsel keşifler alır diye düşünüyorum”

  6. Şöyle yazmış Dembski,

    “Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur.”

    Ölçülebilir, deney ve gözlemlerle sınanabilir olması nasıl mümkün olacak? Merak ediyorum. Özellikle canlılığın bir amaç güttüğünü bilimsel olarak nasıl gösteriyorlar?

    Bu arada evrimsel teori her şeyi tesadüflerle mi açıklıyor? Sıkça ileri sürülen bir argüman bu. Doğada ya bir niyet vardır, ya da her şey tesadüf eseridir. Ama ikisi de doğru değil. Akyol’un sitesinde çok dile getirdim, aşkın bir varlığı bilimsel olarak ortaya koyamazsınız.

    Ortada bir niyet varsa, aşkın bir varlıktan söz etmeliyiz. Ortada salt rastlantı varsa zaten birçok şeyi açıklamak mümkün olmaz. İkisi de bilimin savunduğu yaklaşımlar değildir. İkinci yaklaşım taa Antik Yunan’da kaldı. Bilim bir yöntemler bütünüdür ve bunu uygular. Ortaya çıkardığı sonuçlar maddi evrenin özellikleridir. Biz buna maddenin içkin özellikleri de diyebiliriz. Eğer ortada tasarım/düzen varsa -ki aksini iddia edemeyiz zaten- bu tasarımın/düzenin nasıl oluştuğunu açıklamak durumundayız. Sürecin nasıl işlediğini ortaya koymak durumundayız. Bilim bununla uğraşıyor zaten. Doğal olarak ortaya açıklayıcı bir hipotez atıyorsak, bu hipotezin de açıklanabilir olması gerekmektedir. Doğada bir amaç var diyorsak bu amacın ne olduğunu açıklamak durumundayız ki, doğadaki bu amacın doğada varolan düzeni açıkladığını kabul edebilelim. Yoksa kısaca doğadaki düzeni açıklayamadığımızı itiraf edelim.

    Evrim teorisi açıklamaya çalıştığı fenomeni açıklanabilir fenomenlerle açıklamaya çalışmaktadır. Niyet* gibi bazı açıklanmaya muhtaç kavramlara gerek duymamaktadır. Kuşkusuz ki evrim teorisi canlılığın tarihini eksiksiz anlatmıyor. Açıklayamadığı noktalar var. Bugünkü haliyle kuramda değiştirilmesi gereken noktalar var -ki bilimsel teorilerde sıkça olur böyle şeyler. Ama yine de açıklamaya çalıştığı fenomeni açıklamaya muhtaç başka fenomenlerle açıklama(!) tehlikesine düşmüyor.

    *Psikoloji bilimi insan davranışlarını açıklarken dahi tamamen niyetlere bağlı açıklamalarda bulunmaz. Oysa ki insanlar için niyetin ne olduğunu tanımlamak görece kolaydır. Doğada bir niyet, akıl, bilinç olduğunu iddia edenler bu kavramları açıklayabilmişler mi peki?

    selamlar

  7. Emre Bey

    AT’ nin içersinde iki ana kol var diyebiliriz.Birinci kol yaratılışcılara yakın olan, ortak ata fikrini benimsemeyen,adaptasyon dışında başka bişeyin olmadığını savunan ve ABD deki AT içersinde çoğunluğu oluşturan kısım.Bunların evangelist klise yapısıyla çok sıkı ilişkileri var.Amerikada new creationist da deniliyor.

    Birde evrimin var olduğunu,Darwin mekanizmalarının geçerliliğini, ortak atayı savunanan fakat bu süreçlerin ve verendeki tüm süreçlerin belirlenmiş bir şekilde yönlendirildiğini, var olan kanunların hayatın evrilmesi için tasarlandığını savunan front-loading evolutionist’ler var. Bunlar dini olmaktan çok felsefi olarak yakınlar AT ye .Teolojik manada belirli bir ortaklık var.Ben de bu grubun bir üyesiyim , bu görüşü destekliyorum.Michael Behe, Mike Gene gibi bilim adamları belirli ortak konularda bu görüşün içindedir diyebiliriz. (Gene AT ci değildir ama Evrimcilerden çok AT ye yakındır) Kısacası üstün bir aklın mekanik süreçleri optimize etmesi savunuluyor özet olarak söylemem gerekirse.

    Siz ; Ölçülebilir, deney ve gözlemlerle sınanabilir olması nasıl mümkün olacak? Merak ediyorum. Özellikle canlılığın bir amaç güttüğünü bilimsel olarak nasıl gösteriyorlar?

    demişsiniz işte Gonzalezin çalışmaları bunun başlangıçlarından biri oluşturuyor.Doğrudan bilimsel gözleme dayanıyor.Dünyanın Samanyolu içersinde çok özel bir konumda olduğunu GHZ üzerinden temellendiriyor.Hatta Güneş sistemi okadar mükemmel bir konuma sahip ki eğer orion kolunun başka herhangi bir yerinde olsak evreni teleskoplarla gözlemleme şansımız belkide hiç olmayacaktı, çünkü süpernovalardan galaksiye yayılan gaz ve toz bulutları sarmal kollarının şeklini oluştururlar. Eğer biz persius ta konumlansaydık mesela hubble teleskobunun ve hatta Hubble’lın kendisinin evrenle alakalı görebilecek bir gökyüzü olmayacaktı. Evrende bu gözlemi yapabilecek en iyi gözlemcilerin, gözlemin yapılabileceği en iyi yerde var olmuşsa, bu bilinen tesadüf açıklamalarının çok ötesinde bir durum sergiliyor demektir.Bunun sadece evrensel gözlem anlamında almayın .Güneş tutulmasındaki mükemmellik bile böyledir.Güneş sisteminde Güneş tutulmasının spektrumu çıkarabileceği tek seçenek Bizim sahip olduğumuz seçenektir.Başka ihtimal yokyur.Yani hem yerel hem evrensel olarak bilimsel gözlem için konumlandırılmış bir yapı vardır ve bu konumlandırma yanı zamanda hayatın var olabilmesi içinde önemli koşulları içermektedir.(Büyük b bir uyduya sahip olma,meteorlardan korunma, manyetik alan , gelgitler vs)

    AT yada bilimin geneli açısından bakarsak bize sadece verileri sunar burdan nereye gideceğimiz bizi ilgilendirir.Kimileri bu bulguların tesadüfi olarak böyle olduğu ve hatta herşeyin tüm aklın ve bilimin tesadüf sonucu ortaya çıktığını iddia edebilirler buna inanabilirler yada evrende var olan yapıyı gözlemledikçe Gonzalezin ulaştığı sonuçlara ulaşırlar.Bu felsefi seçimlerle alakalıdır bilimin kendisiyle değil..

    Selamlar…

    Duyuru: Bu çalışmanın(ATHSS) tam metnini düzgün bir yükleme (upload) sitesi bulduğumda pdf olarak vereceğim.

  8. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir.

    Bu iddianizi destekleyen tek bir ornek verebilirseniz, sayenizde belki biz de “kaybettigimiz ahlaki degerlere” yeniden kavusabiliriz.

  9. @MAA

    Yazıyı okurken buna hemen cevap vermek istedim. Yoksa Burada yazılan herşeyi incelediğim uzunca bir yazıyı (belki de birden fazla) kendi blogumda ileride yayımlamayı düşünüyorum. Belki arada çok bariz gördüğüm yanlışlar olursa –aşağıdaki gibi– burada kısaca belirtip geçerim. Baştan söyleyeyim burada tartışmaya girmeyeceğim.

    Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

    Burada söylenenlerin yanlış olduğunu daha önceki yazılarımda ortaya koymuştum. Tekrardan linklerini vereyim:

    1. Şu meşhur ‘indirgenemez komplekslik’
    2. Bakteri kamçısı (bacterial flagellum) üzerine

  10. Sayın Da Vinci

    Merakla bekliyoruz o yazıları.., inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz.Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.Sizin bloglarınızdaki açıklamaları ateist ideolojininin partizan düsturunda yazıldığı için olsa gerek genelde ciddiye almıyorum. Yorum yapmaya bile lüzum görmüyorum.Yaratılışcılardan temel mantık anlamında pek bir farkınız yok.Zaman kaybı olur.

    Sizin yazdığınız cevaplara binaen okuyuculara flagellum’un biyolojik yapısı ve özellikleri hakkında çok detaylı makalemizi öneririm;

    https://akillitasarim.wordpress.com/2007/06/29/flagellum-vs-darwin-nakavt/

    Bu noktadan sonra indirgenemez kompleks diğer yapılarında ”işlevleri” ve doğrusal darwinci süreçle oluşması için gerekenlerin irdelendiği Behe makalesi okunabilir;

    https://akillitasarim.wordpress.com/2007/10/01/molekuler-makineler/

    Daha sonra Darwincilerin nasıl Behe sayesinde daha önce araştırma yapmayı akıllarına bile getirmek istemedikleri (Journal of Molecular Evolution’da kitap yayınlanıncaya dek nedense araştırma yok ) bir konuda birden araştırmalar yaparak, birçok senaryo modelleme ve öneriler getirdiklerini ve neden çuvalladıklarını Mike Gene’nin makalesinden öğrenebilirler;

    https://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/indirgenemez-karmasikli-ve-darwinci-patikalar/

    Bu üç makale ile indirgenemez kompleksliğin gerçekten ne olduğunu anladıktan sonra makalelerinizde olası modellerin dayandığı Co-optionla ilgili Mike Gene makalesini aşağıdaki linklerden okuyabilirler vede sizin ”senaryolarınızın ”ne derece ikna edici olduğu ile ilgili bilgilenebilirler.

    http://www.idthink.net/biot/flag1/

    http://idthink.net/biot/flag2/index.html

    Herşey bir yana hayatın bu basit formlarında bile bizleri hayretler içersinde bırakan makinelerinin bugünkü teknolojimizin sınrıları ötesinde olması bile hayatın arkasındaki tasarım olgusunun ne kadar açık olduğunu göstermektedir.Son makalemizdede buna değindik Michale Behe kitabı çıkardığın 1996 senesinden bu yana en büyük bilimsel araştırma veritabanında flagella benzeri moleküler makinelerin bilimce nasıl ”keşfedildiğini” istatisliksel olarak göstermiş. Tasarım argümanı biyolojinin içeriğine yeniden girdiği 1990 yılların başından itibaren ;

    En küçük hayat formları onların proteinleri, DNA ,RNA ve hücre içi karmaşık aletlerini bilim dünyası bugüne değin nasıl araştırıyordu ? Şuan önümde Mike Gene‘nin kitabın The Design Matrix‘te yaptığı bir araştırmanın grafiği durmakta. Grafik PubMed veritabanında 1965′lerden 2005 değin yapılan bir araştırmayı gösteriyor. Araştırmada sayın M.Gene veritabanı içersinde ”moleküler makineler” tanımın bu yıllar arasında yapılan tüm akademik çalışmalarda ne kadar kullanıldığını araştırmış. 1965 yılından 85 yılına değin bu konuda nerdeyse bir kullanım, gönderme yada bilimsel araştırma yok. 86-90 yılları arası hafif kıpırdanmalar olmuş 40 küsur makalede bu terim kullanılmış. 1991′den itibaren ise roket fırlatılmış. 91 yılında 100 üzerinde makale bu konuya değinmiş daha sonra 96-2000 arası 200 üzerinde makale konuyla daha da çok ilgilenmiş. 2001-2005 arası ise roket hızını alamamış 613 hit almış moleküler makineler bilimsel literatür içirsinde .Moleküler makineler lafzının bugüne değin kayıtlı bilimsel araştırmalar içersinde aldığı hitin %90′nı 1991-2005 yılları arası ulaşılmış. (1)

    Buda bizlere gösteriyor ki ;

    ”Gerçekten de doğadaki tasarımlardan öğreneceğimiz çok şey var. Teknolojimiz ilerledikçe hayat içersindeki tasarımlardan ” daha çok ve etkin ” şekilde faydalanıyoruz. Zaten bunların tasarım olduğunuda ancak bu şekilde kavrayabiliyoruz. ”

    1.Mike Gene’nin The Design Matrix kitabı. Sayfa numarası 89-99 Makinelere Hoşgeldiniz adlı bölüm.

  11. @MAA

    Merakla bekliyoruz o yazıları.., inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz.Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.Sizin bloglarınızdaki açıklamaları ateist ideolojininin partizan düsturunda yazıldığı için olsa gerek genelde ciddiye almıyorum. Yorum yapmaya bile lüzum görmüyorum.Yaratılışcılardan temel mantık anlamında pek bir farkınız yok.Zaman kaybı olur.

    Zaten ben de senin algılama ve idrak sorunlarını gördüğüm için burada tartışmaya girmek yerine blogumda yazma yoluna gittim. At gözlüklerini çıkaramadığını defalarca gördüğüm için yanlışlarından dönüp doğruyu göstermek gibi bir derdim yok. Ufak tefek yanlışlarını gösterince kabul ediyorsun ama temel yanlışlarını gösterince bir anda at gözlükleri sonuna kadar kapanıyor. Mesela şu yukarda gösterdiğim alıntıda “Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz.” bölümünün tamamen uydurma olduğu ve bilimsel olarak yanlışlığı kanıtlanmış birşey olduğu gün gibi ortadayken “evet gerçekten de 50 değilmiş, mutlaka olması gereken 20 protein varmış” bile diyemiyorsun veya demiyorsun. Nedendir bilmiyorum. Aynı şeyi Gonzalez’in makale sayısında da yaptın tüm kariyeri boyunca sahip olduğu peer-reviewed makale sayısına sana deliliyle göstermiş olmama rağmen hâlâ 2001-2007 arası diye aktarıyorsun. Göz göre göre yanlışta ısrar ediyorsun. Dürüst bir insanın böyle yapmaması gerekir. Eğer ortada bariz bir yanlış varsa bile bile o yanlışı savunmak normal bir tavır değildir. Bu kişisel bir kanaat konusu değil. Direk nesnel gerçeklikle alakalı yukarda verdiğim iki örnek. Bunları görünce senin gözlerinin at gözlüğüyle kapanmış olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır diye düşünüyorum. Ortada yorum yapılacak birşey olsa tamam anlarım ama bunlar nesnel ve bilimsel verilere dayalı somut gerçekler. Bunlarda bile gerçekleri görmezden gelen birinin yoruma dayalı konularda neler yapabileceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.

    Bu arada blogumdaki yazıları ciddiye almayıp yorum yapmadığını söylemene de az gülmedi. İmtiyazlı Gezegenle ilgili yazılarıma (bu ve bu) yaptığın yorumları unutmuş gibi gördüm seni. Ayrıca yazılarımı “ateist ideolojininin partizan düsturu” ile yazdığımı söylemen bunu gerçek yapmıyor. Bu senin taktığın AT gözlüğünden kaynaklanıyor olabilir. AT’nin bilimsel yetersizliğini ve yanlışlarını tamamen bilimsel delillere dayanarak ve bilimsel kaynaklar çerçevesinde ortaya koyulmasını hep dini perpektiften görmen ve karşıdakini ateizm temelli argümanlarla suçlaman senin AT’ye olan tam imanının bir yan etkisi diye düşünüyorum.

    Bir de “inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz” demen ilginç geldi bana. Benim ne yazdığımı ciddiye almıyorsan neden böyle sabırsızsın anlamadım. Seni garip bir çelişki içinde gördüm.

  12. :)

    Klasik bir Da Vinci yanıtı olmuş.Neden hemen gösterelim;

    ”“Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz.” bölümünün tamamen uydurma olduğu ve bilimsel olarak yanlışlığı kanıtlanmış birşey olduğu gün gibi ortadayken “evet gerçekten de 50 değilmiş, mutlaka olması gereken 20 protein varmış” bile diyemiyorsun veya demiyorsun.”

    İlk olarak AT içersindeki konumun belli o metindeki bazı verilere katılmadığımı (ortak ata vs) birçok kez belirttim.Bu metni genel bir bilgilendirme olarak koydum.AT hakkında kasıtlı yönlendirilmiş bilgileri edinmelerindense (yaratılışcı kullanım yada sizin gibi tam zıttı) ilk elden ARN tarafından yazılan bir metni koymak bilgilendirici olur düşüncesindeyim.

    Gelelim yorum kısmına çeviride yanlışımız varsa söyleyin! yoksa MFAQ metninde öyle yazılmış bizde çeviriye öyle koyduk. Bu şekilde koymasak bu seferde metinde böyle geçiyor ama nedense sizin çevirinizde değiştirilmiş denilecekti DaVinci tarafından İşte insanların ne söylediğine bakmayan, sadece onların yaptığını sandığı hataları kovalayan bir akıl yapısından çok fazla şey beklemek oluyor sanırım şu verilen linklerdekini doğru düzgünce okumak. İlk verdiğim link Prof.Keichi Namba’nın orada profesör diyor ki ;

    ”Flagellum, yaklaşık 25 farklı proteinin tek başlarına birleşmelerinden oluşmuştur. FliF proteininden oluşan pervane halkası stoplazma zarında oluşan ilk olgudur. Daha sonra diğer protein molekülleri birbiri ardına temelden uca doğru motor yapısını oluşturmak için halkaya bağlanır. Motor oluştuktan sona, bir helikopter pervanesi gibi işleyen “flagellar lifi“ortaya çıkar.”

    flagellum’un biyolojik yapısı ve özellikleri hakkında çok detaylı makalemizi öneririm diyede ayrıca belirtmişim.25 protein sadece flagellar lif için gerekliymiş. Daha sonra verdiğim linklerde de yapının daha detaylı anlatımı bulunmaktaydı.Linklerden ilki olan http://www.idthink.net/biot/flag1/ başlangıçında verilen flagellumla ilgili description 3.paragraftaki linkteydi burada;

    ” Anatomy of E. coli”

    E. coli (like S. typhimurium) is a cylindrical organism with hemispherical endcaps (as figure 1 shows). The cell, which weighs only 1 picogram, is about 70% water. Some strains are flagellated and motile; others are nonflagellated and nonmotile. When motile cells are grown in a rich medium (such as salts plus a mixture of amino acids), they swim in the direction of their long axis at a rate of about 35 diameters per second, often changing course but rarely stopping. The chromosome of E. coli consists of a single double-stranded chain of DNA about 700 times longer than the body of the cell. There are 4,639,221 base pairs specifying 4,288 genes, most of which encode proteins.3 The functions of only about 60% of these proteins are known. About 50 different kinds of proteins are required to produce the cell’s chemotaxis, roughly half for the assembly of flagella and half for behavioral control. When E. coli grows, it first gets longer and then divides in the middle. In a sense it is immortal, because the mother cell is replaced by two daughters, essentially identical to the daughters of the previous generation. The molecules of DNA in the members of a given set of descendants are identical except for mutations, which occur spontaneously for a given gene, at the rate of about 10-7 per generation.”

    olarak verilmiş.daha fazla detayı inceleyebilirsen görebilirsin diyelim.

    ” Bu arada blogumdaki yazıları ciddiye almayıp yorum yapmadığını söylemene de az gülmedi.”imtiyazlı gezegende yaptığım yorumlar ”savunma hakkımın kullanılmasından başka bişey değildir.Gelip sizin doğrudan yazdığınızı bir makaleye değil kendi makalem üzerinden yazılan bir makaleye yorum yazdım.Bunuda çamur at izi kalsın mantığına karşı yaptım yoksa gerçekten beni ilgilendirmiyor yazılarınız.Her zamanki gibi okuyanlar kararlarını versin. Bir de “inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz” demen ilginç geldi bana, demişsiniz. Bu söyleminizi çok okudum (tümüne bir cevap yazacağım zamanım olunca vs) blog yayıncılığına başladığım 2 seneden beri, ama ortada bişeyler göremedim o yüzden o şekilde yazdım.Sözünün adamı olmak yapmakla olur, yapacağını söylemek değil.Buyrun yapın bizde hatalarımızı görelim varsa çok katti ve kasıtlı hatamız düzeltiriz. Ben sizi birşey içinde bile göremiyorum.Ayrıca sizin yorum seviyenize inecek değilim. İddialarına karşı bu yazdıklarım yeterlidir. Kimin nasıl bir algı dünyasının mahsulü olduğunu göstermek içinde fazlasıyla yeterlidir.

    Yukarıda verdiğim açıklama bile sizin söylenildiği gibi sadece hata kovalayan,karşısındakinin ne anlattığıyla ilgilenmeyen dogmatik bir yapınızın olduğunuzu göstermeye yeter.Felsefi polemiğe gerek yok verdiğim linkleri okuyun, onlara göre bir cevap verebiliyorsanız kendi tayfanızdan verin yayınlıyalım.Böylece her iki taraftandan da bilgi edinsin okurlar ve daha sağlıklı bir fikir edinebilsinler.Zaten sizin bu blogta yolladığınız yorumlar ancak buna yararabilir belki…bir de çokça bahsettiğim ateist algı çarpıklığının boyutları hakkında ilk elden bilgi edindirir.

  13. @MAA

    İlk olarak AT içersindeki konumun belli o metindeki bazı verilere katılmadığımı (ortak ata vs) birçok kez belirttim.Bu metni genel bir bilgilendirme olarak koydum.AT hakkında kasıtlı yönlendirilmiş bilgileri edinmelerindense (yaratılışcı kullanım yada sizin gibi tam zıttı) ilk elden ARN tarafından yazılan bir metni koymak bilgilendirici olur düşüncesindeyim.

    Benim itirazımla AT içindeki konumun falan ne ilgisi var. Burada söylediğim şey AT’nin en önemli argümanı olarak görülen bakteri kamçısının indirgenemez kompleksiliğiyle ilgili bir verinin yanlışlığı yıllardır bilinmesine rağmen tekrarlanıyor. Bilimsel veriler ortadayken hiç utanmadan hala bu yalan yanlış şeyler kullanılıyor. Hadi ARN utanmıyor ve yazısını düzeltmiyor. Sen burada insanları bilgilendirmek adına birşey yapıyorsun ve bakteri kamçısıyla ilgili yapılan en güncel araştırmanın (Mark Pallen ve Nicholas Matzke’nin Nature Reviews Microbiology’de yayımlanan makalesi) burada söylenilen şeyin yanlış olduğunu gösterdiğini biliyorsun (bu yazımdan daha önce haberin vardı). Böyle bir durumda orada alta kendi yorumunu ekleyip “burada 50 protein diyor ama bunun 20 olduğunu bulunmuştur, işte bu da kaynağı” desen ne kaybedersin. Tam tersine dürüstlük ve objektiflik adına çok şey kazanırdın.

    Hala oradan buradan birşeyler tırtıklayıp benim söylediğim şeyi yanlış göstermeye çalışıyorsun. Biri 25 demiş biri 50 demiş. Benim ne dediğimi anlamıyorsun. Birçok farklı bakteri türünde kamçı vardır ve çoğunun (belki de hepsinin) da yapıları farklıdır. Bunlar incelendiğinde tamamında ortak olan proteinler yani bir bakteri kamçısında olmazsa olmaz olarak görülen proteinlerin sayısı 20’dir. Senin verdiğin örneklerde belli bir tür bakterideki (verdiğin örnekte E. coli‘den bahsediyor) sayılardan falan bahsediyor. Bunlar anlamsız. Farklı bakteriler incelenerek hepsinin kamçısında ortak olarak bulunan proteinler yani bakteri kamçısının oluşması için gerekli minimum protein sayısı 2006’daki araştırmada 20 olarak bulunmuştur. Zahmet edin yazımı okumuş olsan anlayacaksın ama benim bloga girmek alerji yapıyor heralde onun için verdiğim linklerdeki yazıları okuyamıyorsun sanırım.

    Bu söyleminizi çok okudum (tümüne bir cevap yazacağım zamanım olunca vs) blog yayıncılığına başladığım 2 seneden beri, ama ortada bişeyler göremedim o yüzden o şekilde yazdım.Sözünün adamı olmak yapmakla olur, yapacağını söylemek değil.Buyrun yapın bizde hatalarımızı görelim varsa çok katti ve kasıtlı hatamız düzeltiriz. Ben sizi birşey içinde bile göremiyorum

    Anlaşılan imtiyazlı gezegen konusundaki 2 yazı seni kesmedi. Oh ne güzel. İnsani ilkeyle ilgili doğru düzgün birşey yazabilmiş olsaydın, cevap verecek birşey olsa o konuda da yazı yazacaktım ama yazın bence doğru düzgün bir argüman sunmaktan çok uzaktı ve cevap verme gereği bile duymadım. İnsani ilkeyle ilgili yazı yazıyorsun ve yazının yarısını Alev Alatlı’dan alıntı yapıyorsun. Dediğim gibi cevap verme isteği ve gereği uyanmadı içimde o yazını okuduğumda.

    Ayrıca sizin yorum seviyenize inecek değilim.

    Aman ha sakın seviyeni düşürme. Muhteşem gidiyorsun.

    Yukarıda verdiğim açıklama bile sizin söylenildiği gibi sadece hata kovalayan,karşısındakinin ne anlattığıyla ilgilenmeyen dogmatik bir yapınızın olduğunuzu göstermeye yeter.

    Sen en bariz hatalarını bile kabullenmeyip düzeltmezken nasıl bir tartışma zemini bekliyorsun. Temel argümanlara giden yolda ufak ufak biriken delillerdeki yanlışların gösterilmesi seni nedense çok rahatsız ediyor. Sana kalsa hiçbir yanlışı göstermemek lazım sadece bariz çeviri hataları varsa onları gösterelim diğer bilgi yanlışlarına hiç değinmeyelim. Oh ne güzel.

    Felsefi polemiğe gerek yok verdiğim linkleri okuyun, onlara göre bir cevap verebiliyorsanız kendi tayfanızdan verin yayınlıyalım.Böylece her iki taraftandan da bilgi edinsin okurlar ve daha sağlıklı bir fikir edinebilsinler.Zaten sizin bu blogta yolladığınız yorumlar ancak buna yararabilir belki…

    Zaten ben de onun için bu tip bilgi yanlışlarına değiniyorum ve ilgili makaleleri belirtiyorum. Yoksa seni birşeye ikna etmek gibi bir derdim yok. Senin bariz olgusal gerçekleri bile görmezden gelecek kadar fanatikleşebildiğini gördüğüm için (ör. G. Gonzalez’in makale sayısı) seni ikna etmek gibi bir amacım yok.

    bir de çokça bahsettiğim ateist algı çarpıklığının boyutları hakkında ilk elden bilgi edindirir.

    Buna da bayılıyorum. Muhteşem kusursun teist algı yanında çarpık ateist algı. Tek kelimeyle muhteşem.

  14. Şu ateist mantık yada algı gerçekten muhteşem ötesi ! Nature Reviews Microbiology (yada yanlı olduğu her şekilde ayan beyan bilinen diğer önemli bazı hakemli dergiler) yazdıysa bilimsel olarak kesin doğrudur! Problem çözümlenmiştir, model oluşturulmuştur. Siz daha neyin peşindesiniz ? İşte tam kümülatif bilimsel bir metadolojik yaklaşım.Matzke deliler gibi çalışmıştır, modellemeler hayal etmiştir, ortaya olası yolları koymuştur, artık ne gerek vardır araştırmaya ve tartışmaya öyle değil mi ? :) Neyseki tüm bilim dünyası militan ateistlerden oluşmuyor… İlk önce Matzke’nin canını epey sıkan birkaç haber verelim;

    http://www.uncommondescent.com/evolution/all-flagellar-genes-derive-from-a-single-gene/

    Daha sonra M.Behe Matzke’nin bu çalışması dahil birkaç başka konuya verdiği cevaplardan oluşan makalesine bakalım. Gerçi Dembskinin verdiği çalışma (Renyi Liu * and Howard Ochman *
    Departments of *Biochemistry and Molecular Biophysics and Ecology and Evolutionary Biology, University of Arizona, Tucson, AZ 85721) Matzke’nin söyleminin içine etmiş (evolution of the flagellum by cooption of pre-existing parts) durumda gözükmekte ama biz yinede konuda M.Behe nasıl cevap vermiş birde ona bakalım;

    Curiosity-challenged

    The PNAS paper reaches conclusions that other workers find very questionable. Nicholas Matzke of the pro-Darwinian National Center for Science Education and Panda’s Thumb blog declares the work to be of “canine quality”, that is, “a dog.” (2) (Although a geographer by training, Matzke has acquired some skills in the area and earlier published his own sequence comparisons of flagellar proteins in Nature Reviews Microbiology.) The bottom line is that Matzke is quite skeptical that the two dozen kinds of proteins in the flagellum core could be derived from a single protein. His point is well taken. Yet neither of the scientists that Science magazine journalist Jennifer Cutraro called for comments expressed any curiosity concerning that startling claim. (3)

    Nor were they curious about other some pretty obvious points: 1) What kind of amazing protein would it take to actually be able to give rise to the disparate physical parts of the flagellum? 2) The authors of the paper find few homologies between flagellar proteins and other proteins; yet if that primordial protein were indeed so plastic, why hasn’t it been co-opted to perform many other functions in the bacterial cell? 3) In their scenario, the prodigy protein gave rise to all the core parts of the flagellum billions of years ago, before the common ancestor of major classes of bacteria. Yet since that time it has not been heard from. A single protein which blossoms to give one coherent, astoundingly complex structure and then, its work complete, is never heard from again — that hardly seems like what one should expect on Darwinian grounds.

    tüm makale için ;

    http://www.evolutionnews.org/2007/04/darwinism_gone_wild_neither_se.html

    Daha önce bu militan darwinist (Da Vinci ile ortak yanı) Matzke’nin olası ,hayali açıklamalarına verilen analiz cevaba bakalım.İngilizce bilen ilgili okurlar, bu konuda otoritemiz Matzke’nin daha önceki ”evreka” ları nasıl yanıtlanmış detaylıca öğrenebilir.

    http://www.idthink.net/biot/flag6/index.html

    IK ve Flagella ilgili en detaylı güncel cevaplarıda Michael Behe’nin Amazondaki blogunda bulabilirsiniz, azcık data minig :);

    http://www.amazon.com/gp/blog/A3DGRQ0IO7KYQ2/ref=cm_blog_blog

  15. @MAA

    Olayları nasıl bu kadar tersinden anlamayı başarıyorsun bilmiyorum ama seni hayretler içinde izliyorum.

    Şu ateist mantık yada algı gerçekten muhteşem ötesi ! Nature Reviews Microbiology (yada yanlı olduğu her şekilde ayan beyan bilinen diğer önemli bazı hakemli dergiler) yazdıysa bilimsel olarak kesin doğrudur! Problem çözümlenmiştir, model oluşturulmuştur. Siz daha neyin peşindesiniz ? İşte tam kümülatif bilimsel bir metadolojik yaklaşım.Matzke deliler gibi çalışmıştır, modellemeler hayal etmiştir, ortaya olası yolları koymuştur, artık ne gerek vardır araştırmaya ve tartışmaya öyle değil mi ? :)

    Benim bahsettiğim şey çok basit. Çok temel birşey. İstersen adım adım gidelim. Bakterilerde tek bir kamçı yok. Farklı bakterilerde farklı yapılarda farklı genlere ve farklı sayıda proteinden oluşan farklı kamçılar var. Bazısı 40 farklı proteine gereksinim duyuyor bazısı 30 bazısı 35 vb… Bunlar inceleniyor ve hepsinde ortak olan 20 adet protein olduğu görülüyor. Bu demektir ki bakteri kamçısının olmazsa olmazı bu 20 proteindir. Matze ve Pallen’in araştırmaları sonucu bu veriye ulaşımıştır. Bu bilimsel bir gerçektir. Kaldı ki eğer Mike Gene’in, Evolving the Bacterial Flagellum Through Mutation and Cooption: Part IV başlıklı yazısına bakacak olursan şöyle yazdığını görürsün (çok uzun olacağı için parça parça alıntı yapıyorum, merak edenler tamamını verdiğim linkten okuyabilir):

    Because of these limitations, it would be helpful to consider the flagellar components last shared by an ancestral flagellum.

    …Thus, 21 genes are shared by these four distantly related bacteria.

    …This strongly implies that these 21 genes were present in the last common ancestor of all eubacteria, thus comprising the Ur-IC flagellum.

    …Since the last detectable flagellum most likely contained these 21 genes (22, if we split FliG; 23 if we separate FliM and FliN), we can finally turn to the hypothesis of gradual CCAF to understand why it is so unconvincing.

    Yani eğer Mike Gene’i okuma zahmetine katlanmış olsan Behe’nin kitabında bahsettiği olmazsa olmaz 40’tan fazla protein ve bu yazındaki kamçının oluşması için 50’e yakın protein argümanının bilimsel gerçeklikten uzak olduğunu görürdün.

    Mike Gene’in bunu 2002’de yazdığını düşünürsek Matzke ve Pallen’in 2006’da bulduğu 20 proteinin daha gerçekçi olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Hadi Matzke ve Pallen zararlı misyonu olan ateistler ve Nature’da zaten amacı belli yanlılığı herkes tarafında bilinen (!!) bir dergi, peki Mike Gene için ne diyeceksin? Adam 2002’de bakteri kamçısı için ortak 21 protein var demiş.

    İlk önce Matzke’nin canını epey sıkan birkaç haber verelim;

    İşte olayı tersinden anlama dediğim şey buydu. O bahsettiğin makalede bakteri kamçısındaki tüm proteinlerin aslında biribirinin homologu olduğu sonucuna varılmıştı. Eğer bu doğru olsa bakteri kamçısının evriminin çok daha kolay şekilde açıklanması mümkün olurdu. Yani normalde olaya at gözlüğü ile bakan birinin bunu üzerine atlaması ve bunun doğru olduğunu düşünmesi gerekir. Ama Matzke öyle yapmadı ve Panda’s Thumb’da bu makaleyi yazanların araştırmalarında kullandığı yöntemlerin sorunlarını ve ulaştıkları sonuçların neden yanlış olduğunu uzun uzadıya anlattı. Yani normalde o bahsettiğin makalenin Matzke’nin canını sıkması gerekmiyordu –tabi eğer doğru olsaydı– ama Matzke bazıları gibi olaya at gözlüğüyle bakan biri değil dürüst bir bilim adamı olduğu için araştırma ve makaledeki yanlışı ortaya koydu.

    Mesela senin gözünde militan ateistlerden biri olan PZ Myers bu makaleyle ilgili Uh-oh…poor science alert! başlıklı yazısında şöyle demiş:

    There is considerable interest in a recent paper in PNAS that purports to have found some rather substantial homologies in the proteins that make up the bacterial flagellum. That would be extremely interesting if it were true, but it looks like there are massive methodological problems in the work. Matzke has put up a preliminary criticism; the gang at PT are working on a much more detailed analysis, and if half of what I’m hearing about the paper is true … well, it’s going to be rather thoroughly sunk.

    If you are arguing against ID’s favorite example, the flagellum, do not use the data in this paper. It’s about to go kablooieee. Sorry, everyone, but that self-correcting stuff is the way science is supposed to work (and letting error-filled papers make it to press is not supposed to happen, but it does all too often anyway.)

    Gördüğün gibi bu adamları körü körüne birşeyin yanlış olduğunu bile bile onu savunmuyorlar ve normalde doğru olsa önemli bir argüman oluşturabilecek birşeydeki yanlışı gördüklerinde bunda ısrar etmiyorlar.

    Bu arada bir düzeltme yapayım şimdi Matzke’nin yazısına tekrar baktım şöyle diyor:

    Total number thought to be indispensable in modern flagella: 23 (55%)

    Yani 20 değil 23 protein olmazsa olmaz. Yani Mike Gene, “Since the last detectable flagellum most likely contained these 21 genes (22, if we split FliG; 23 if we separate FliM and FliN)…” derken 23 sayısını doğru ifade etmiş. Peki bu 40-50 nerden çıkıyor ve neden birileri hala bunu savunuyor?

    Ayrıca Mike Gene’in Nick Matzke’yi makalesinden dolayı tebrik ettiği mesajına ve altındaki yorumlara göz atmanı tavsiye ederim.

    Bu arada konuyu başka yerlere çekmeni de anlayışla karşılıyorum. Mike Gene’in Matzke’ye cevaben yazdıklarının bu konuyla hiç ilgisi yok. Ben çok basit bir yanlışa değindim burada. 40-50 olmazsa olmaz protein var deniliyor bakteri kamçısında. Ben bunun yanlışlığına değindim. Matzke ve Nature seni kesmediği için Mike Gene’den alıntı ile bu arügmanı destekledim. Belki şimdi bunun gerçekten yanlış olduğunu görebilirsin. Mi acaba?

    Bu arada indirgenemez karmaşıklığın co-option ile üretilebileceğini Mike Gene’in kabul ettiğini biliyor muydun? İK tanımını ele aldığımızda genel bir tanım olarak İK özelliklerine sahip bir yapının prensip olarak co-option ile oluşabileceğini söylüyor. Bu nedenle İK’nin doğal olarak (Mike Gene bunu non-teleological olarak ifade ediyor) evrimleşebileceğini söylüyor. Yani İK yapılar doğal yollarla evrimleşemez argümanı yanlıştır ve AT karşıtları yıllar içinde bunu başarılı bir şekilde gösterdiler diyor. Ama evrimleşebiliyor olması evrimleştiğini göstermez diyor orası ayrı. Sonuçta İK’yı bir kavram olarak ele aldığımızda, İK yapılar doğal yollarla evrimleşemez argümanı yanlıştır, co-option ile evrimleşebilirler diyor.

    Bu arada daha önce kendi blogumda yazarım demiştim ama yazının tamamını okuduğumda böyle birşeye gerek olmadığını bu yazının çok büyük çapta bir propaganda malzemesi olduğunu gördüm. Bu nedenle burada yorumlarımla temel yanlışlara kısaca değinmeyi düşünüyorum.

  16. Da Vinci

    İlk başta kendin daha önceki değerlendirmelerini bir kenara bırakarak;

    ”Farklı bakterilerde farklı yapılarda farklı genlere ve farklı sayıda proteinden oluşan farklı kamçılar var. Bazısı 40 farklı proteine gereksinim duyuyor bazısı 30 bazısı 35 vb… Bunlar inceleniyor ve hepsinde ortak olan 20 adet protein olduğu görülüyor.”

    Bu serinin ilk yorumunda ;

    ”Mesela şu yukarda gösterdiğim alıntıda “Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz.” bölümünün tamamen uydurma olduğu ve bilimsel olarak yanlışlığı kanıtlanmış birşey olduğu gün gibi ortadayken “evet gerçekten de 50 değilmiş, mutlaka olması gereken 20 protein varmış”

    gibi katti bir yaklaşımda bulunmuştunuz.Şimdi değişen ne ? Burda ortak proteinler co-optionla ortaya çıktıysa sizin meşhur mutasyon gen havuzunun durumu ne oluyor? Darwinizm evrimde co-optionı yani hücre içersindeki veriden yeni bilgi üretilmesini savunur yoksa çevre şartlarına göre gerçekleşen mutasyonun doğal seçilimce ayıklanarak genoma yeni bilgi olarak yazılmasını mı ? Yoksa Mike Gene’nin söylemi olan front-loading mi daha çok geçerlilik kazanıyor.Hani sizin daha önce biliriz o front-loading masalları dediğiniz:) Mustafa Akyolda vermiştim.Mike Gene co-optionla ilgili temel bazı gerçekleri daha önceki makalelerinde ve son olarak kitabı Matrix’tede vermiştir.Hemde sizin Matzke’nizden çok önce ama dikkate alınmaması sanırım teolojik düşünceye kapı açan bulgularından olsa gerek öyle değil mi?

    Nedir bu Co-option hani siz biliyorsunuz da biz Mike Gene severler bilemiyoruz;

    Bizler bile tasarım yaparken işimiz şansa bırakmayız.Şans esindir tasarım yönlendirmedir.)Bu tip bir açıklamada daha önce başka görevler üstlenmiş ve uzmanlaşmış proteinlerin bir şekilde başka bir görev için birleşerek bambaşka bir görev yerine getirmesidir.Bunlara siz bilirkişiler için dahi olsa birkaç küçük örnek verelim. Örneğin gephyrin .. bu proteinin görevi temel olarak beyin hücrelerinde sinyal taşınması görevidir.Fakat gephyrin molbdenum co-factor (moco diyede bilinir) olarak bilinen ve çoğu metololik enzimlerin içersinde yer alan bir maddeninde sentezlemesini yapmaktadır.Daha önce sitemde verdiğim iki örneğide burda bir kez daha vereyim;

    Fikrimce,(M.Gene) bir işlevden başka bir işleve dönüşme açıklamasına en açık iki örnek şunlardır:

    1. Antartika da ki notothenioid balıklarının kanlarındaki antifriz glycoprotein, onların buz denizlerinde hayat da kalmasını sağlar ve işlevsel olarak ilgisi olmayan bir pankreatik trypsinogen-benzeri protease‘dan evirildiği kabul edilir. Kimerik genleri üzerine yapılan en son kesifler (ki bunlar hem protease ve hem antifriz glycoprotein in kod açılımının yaparlar.) bu teoriyi büyük oranda destekler.

    2. Crystallinsler (göz lenslerinde ki ışık kırıcı işleve sahip proteinler) göze ait olmayan dokulardaki stres-önleyici proteinlerle benzemektedirler ve çok yakın olarak ilişkilidirler. (Drosophila a-crystallinsler ve ufak ısı-şok proteinleri homologdurlar.)Fakat bu iki duruma da dikkat ederseniz, bu proteinler bir indirgenemez karmaşık sistemin içinde tam bir bütünleşik parçalar olarak işlev görmemektedirler. Bundan ötürü, bazen bir protein birçok eşle etkileşimde olmaya zorlandığından dolayı farklı bir işlev kazanabilir ve indirgenemez karmaşıklıkla bir yapının bu yolla oluşturulabilmesi mümkün değildir.

    Farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş ağırlıklı olarak saf şansa dayandığından beri indirgenemez karmaşıklığa genel bir açıklama ve çözüm olmaktan çok uzaktır. Behe’nin gösterdiği gibi, sistem ne kadar karmaşık ise, bu yolun indirgenemez yapı oluşturması o kadar zordur.Karmaşıklık artıkça şansın üretkenliği azalır. (M.Gene )

    Şimdi burda genom içersine dışardan input olarak veri konulmadan içerdeki halihazırda var olan orta derecede özelleşmiş proteinlerin başka kritik görevler üstlenerek organizmaya yeni işlevler ve etkinlikler kazandırdığı açıktır.Demek oluyor ki o 21 ortak protein normal görevleri dışında kendilerinden beklenmeyen çok farklı görevler için uygun şekilde birleşebilme yeteneği ile ortaya çıkmışlar.Protein üretiminin ne kadar hassas ve kırılgan bir süreç olduğunu hesaba katarsak bu daha ayan beyan ortaya çıkıyor.Burda sorun bu modellemelerin gerçektende IK bir yapıyı oluşturuken Darwinci söylem doğrultusunda mı yoksa M.Gene söyleminde bir süreçi izledikleridir.Evrimci araştırmalar kimi destekliyor?

    Birde Mike Gene gösterdikleri zaten tartışıabilecek bir durum değil seve seve kabul etmeliydi.Ayrıca şu da var, ben baştada dedim ki , bu metinde ne varsa onu çevirdim bişey eklemedim orda ingilizcesi var her zaman yaptığınız gibi hata kovalamacası yapın bulun bişeyler.Bu şekilde yapmasak yani Mike Gene verisini koysak niye orjinal metini değiştiriyorsunuz diyecektiniz her zamanki gibi…Benim olduğu gibi yazman ordaki tüm veriye katılıyorum anlamına gelmez sadece AT hakkında ”genel bir çerceve ”ortaya koyduğu için bu yazıyı koydum. Bu yukardaki görüşümüde ayrıca belirttim.Benim Mike Gene’nin görüşünü desteklediğimi herkes biliyor.Mike Gene ile ilk elden mailleşebildiğimide hesaba katarsak senin verdiğin linkler bişey ifade edebilir ancak, oda önden yüklemeli evrimin giderek tasarım olgusuna daha evrimsel destek sağladığıdır.İşte Matzke gibilerin canını sıkanda budur..

    Son olarak sizin ne kadar gözü kapalı bir okur olduğunuzu göstermek çin son bir şey ekleyelim; sürekli ”Temel yanlış ” diye geveleyip duracağınıza azcık şuurla yorum yazın;

    ”Bu arada indirgenemez karmaşıklığın co-option ile üretilebileceğini Mike Gene’in kabul ettiğini biliyor muydun?”

    Yayınladığım son makale’nin daha ilk paragrafında şöyle demişim;

    ” oysa adaptasyonların optimisazyon kaynağının genelde eskilerde sanıldığı gibi mutasyon havuzu değil, orta dereceli proteinlerin başka işlevler üstlenerek kombine bir görev ortaya koyması ile oluştuğunu biliyoruz. (adaption from a different function- kuzey kutup (arctic) balıkları ve crystallin örneği)”

    Bende size diyecek söz bulamıyorum.Mike Gene konu ile ilgili çevirileri yavaş yavaş gelicek hiç merak etmeyin.O zamanda bakalım tepkileriniz nasıl olucak ? Matzke gibi mi yoksa militan haliinizle bildiğimiz gibi mi?

  17. @MAA

    Burda ortak proteinler co-optionla ortaya çıktıysa sizin meşhur mutasyon gen havuzunun durumu ne oluyor? Darwinizm evrimde co-optionı yani hücre içersindeki veriden yeni bilgi üretilmesini savunur yoksa çevre şartlarına göre gerçekleşen mutasyonun doğal seçilimce ayıklanarak genoma yeni bilgi olarak yazılmasını mı ?

    Proteinler co-option ile ortaya çıkmaz. Co-option’ın ne olduğunu bir araştır istersen. Proteinler mutasyonlarla değişime uğrar. Co-option ile mutasyonlar birlikte çalışır. Zaten Mike Gene de o yazısında bunu gayet net açıklıyor. Yani ya mutasyon ya co-option diye bir ikilem yok. Ya siyah ya beyaz yok. Bunlar birlikte olan şeyler. İkisinden biri nin olması gerekir demek zaten bunların ne olduğunu anlamamak demek. Mutasyonlar her türlü zaten oluyor. O engellenebilecek birşey değil. Co-option ise burada İK yapıların oluşmasını sağlayabilecek bir mekanizma olarak anlatılıyor. Co-option yeni proteinlerin değil yeni fonksiyonların oluşmasını sağlayan bir mekanizma. Mike Gene demiş: “Evolution through cooption is the most commonly cited mechanism, which would involve more than one protein, previously shaped by selection for one function, fortuitously coming together to interact and provide a novel, selectable function.” Gördüğün gibi bu bir bütünün yeni fonksiyonlar kazanmasıyla alakalı birşey. Mutasyonlar gen duplikasyonları zaten arka planda devam çalışan ve yeni proteinler üretebilen şeyler. Co-option ise protein gruplarının bir bütün olarak yeni fonksiyonlar kazanmasıyla alakalı bir kavram. Bunları biribirnden izole edip “ya o ya o” gibi bir ayrıma gitmek mümkün değildir.

    Son olarak sizin ne kadar gözü kapalı bir okur olduğunuzu göstermek çin son bir şey ekleyelim; sürekli ”Temel yanlış ” diye geveleyip duracağınıza azcık şuurla yorum yazın;

    ”Bu arada indirgenemez karmaşıklığın co-option ile üretilebileceğini Mike Gene’in kabul ettiğini biliyor muydun?”

    Yayınladığım son makale’nin daha ilk paragrafında şöyle demişim;

    ” oysa adaptasyonların optimisazyon kaynağının genelde eskilerde sanıldığı gibi mutasyon havuzu değil, orta dereceli proteinlerin başka işlevler üstlenerek kombine bir görev ortaya koyması ile oluştuğunu biliyoruz. (adaption from a different function- kuzey kutup (arctic) balıkları ve crystallin örneği)”

    1. O bahsettiğin yazını okumamıştım.
    2. Soru sormak yasak mı? Bilmiyorsun demedim, biliyor muydun diye sordum? Neden rahatsız oldun?
    3. Birçok kişi İK yapıların evrimleşemeyeceğini düşünüyor. Hatta Behe bile kitabında İK’nın tanımını yaparken bu yapıların adım adım gelişmelerle oluşmasının mümkün olmadığını söylüyor.
    4. Bu zamana kadar İK yapıların co-option sayesinde non-teleolojik olarak evrimleşmesinin mümkün olduğunu hiçbir yazında belirtmemiştin.

    Bende size diyecek söz bulamıyorum.Mike Gene konu ile ilgili çevirileri yavaş yavaş gelicek hiç merak etmeyin.O zamanda bakalım tepkileriniz nasıl olucak ? Matzke gibi mi yoksa militan haliinizle bildiğimiz gibi mi?

    Bırak artık bu çocukça şeyleri. Ne militanlığından bahsediyorsun. Sanki ilkokul çocuğu gibi ağzıma gelenimi sayacam ne militanlığından bahsediyorsun. Bu saçmalığa bir son versen nasıl olur?

    Merak etme senin çevirilerine ihtiyacım yok Mike Gene’in yazılarını okumak için. Ayrıca 1.5 ay sonra kitabı da elime geçecek. Ben başkaları gibi farklı görüşleri okumaktan korkmam, çekinmem. Açık bir zihmin vardır. Her ne kadar sen tersine iman etmiş olsan da…

  18. Da Vinci;

    Tereciye tere satmaktan vazgeçersiniz belki dileğiyle yazıya başlayayım.Mike Gene neyi nasıl savunuyor sizden çok daha iyi bildiğimi düşünüyorum.(Sanırım kendiside öyle düşünüyor ki Facebookta açtığı sınırlı grupa beni kabul etti).Burda M.Gene söylemi dışında birşey söylendiğide yok. Varmış gibi davranmanızz neden? Gelelim M.Gene’nin Matzke yi tebriki olayına, ilk defa Darwinci kaptan birilerinin ciddi bir şekilde konuya eğilebilme cesareti göstermiş olmasından kaynaklanıyor . Ve birde Darwinci bir şövalyenin yan işlevi B.F için olası tek evrimsel yol olarak kabul etmesi çok manidar. Asıl siz M.Gene söylemine karşı olduğunuzu (çünkü front-loading tasarıma kapı açmakta) açıkca birçok kez belirtmenize rağmen nasıl oluyorda can siperhane M.Gene’nin ana söylemlerinden birine sarılıyorsunuz ? Sanki M.Gene Matzkeyi tamamen onaylıyormuş , onunla bu konuda tamamıyla hemfikirmiş gibi?

    Darwinin temel alet çantasında co-option var mı yok mu? Bugüne değin tüm sistemler için mutasyonun ve doğal seçilimin (yeni darwinci görüş) yeterli olduğunu ısrarla savunuyorlarken, ne oldu da co-option mekanizması birde Darwincilerin IK sistemler için sarıldığı birşey oldu? Çünkü olası tek çıkış kapısı budur…

    Co-option yukarıda belirttiğim açıklamalarda ve M.Behe açıklamasında olduğu gibi ;

    ”A single protein which blossoms to give one coherent, astoundingly complex structure and then, its work complete, is never heard from again — that hardly seems like what one should expect on Darwinian grounds.”

    Hadi diyelim ilk üç maddeyi kabul ettik.Okumadınız falan demenizi.Şu söylem çok daha kötü;

    4. Bu zamana kadar İK yapıların co-option sayesinde non-teleolojik olarak evrimleşmesinin mümkün olduğunu hiçbir yazında belirtmemiştin.

    İlk olarak Co-option salt olarak non-teleolojik dememeliyiz.Çünkü bunun IK yapılar oluşturduğunun öncülüyle beraber yani biyolojik bir kanıtla kanıtlayabilirse, ancak o şekilde kabul edilebilir.Olası modellemeler oluşturulması, o olası patikalar yardımıyla sistemin oluştuğunu bize kanıtlamaz.Sadece olası tek non-teolojik açıklama olabilir! dememizi sağlamaktadır. Bu kanıtlanamazsa zaten Darwinci teori yerini daha güncel bir evrim teorisine bırakmak zorunda kalacaktır. Bu konuda benim görüşüm salt IK kullanarak bir canlı yapının evrimleşemeyeceği söyleminin geçersiz olmasıdır .Evrilebilmelidir, hatta evrilmiştir. Fakat bunun nasıl gerçekleştiği yani doğrusal bir öncüle sahip olarak mı yoksa yönlendirilmiş bir patikadan geçerek mi olduğu kilit sorudur. Öncüllü olması için gereken şey sadece öncüllerin varlığı da değildir ayrıca devasa boyutlardaki şans faktörünün ( aynı anda hem gerçek işlevin hemde yan işlevin gerçekleşmesi,kombinasyonların optimize görevler çıkarabilecek şekilde organize olabilmesi vs) Açıkcası IK sistemler Evrim için daha önce araştırılmamış temel kapıların zorlanması bakımından yani daha yüksek çözünürlükteki hayata bakıp evrim macerasını anlamamızda itici bir rol oynamaktadır. Pubmed veritabanındaki makalelerde de olduğu gibi giderek tasarlanmış gibi görünen yapıların yüksek çözünürlüktede (yani saatin içini açtığımızda da) tasarlanmış oldukları fikrine bizleri götürmektedir.Bu yüzden kendi tasarladığımız makineler üzerinden bunlarla analojik bir ilişki kuruyor işlevlerini daha iyi anlamaya çalışıyoruz.

    Benim verdiğim bahis mevzuna gelincel! Tam tersine bir durum söz konusudur.Hatta açıkcası hiç bir ciddi Darwincinin yan işlevler mekanizmasını içine rahatlıkla sindirebileceğini düşünmüyorum.Çünkü bu açıklama kendini dışlama ile karşı karşıyadır.Yani olası olarak düşünülen bu yolun, IK için ilerde olası olmadığı ortaya çıkarsa, Darwinizm bye bye denecektir. Çünkü Darwinci teorinin çekirdeği buna müsait değildir.

    Daha önce değinmeme hikayesine gelirsek, birçok yorum cevabımda az çok yan işleve değinmiştim. Hatta Mike Gene bu konuyla ilgili makalesini yayınladık. Sizinde yardımınızla bazı düzeltmeler yapmıştık hatırlarsanız.Orada co-optionın varlığı (Crystallinler mesela bu yolla oluşan yapılar olarak) M.Gene tarafından bahsedilmişti.Yine M.Gene yan işleve geçiş mekanizmalarının Darwinciler için var olan boşluklardan bahsediyordu.Eğer Darwinci iseniz ve yan işleve geçişi kabul ederken oldukça önemli problemleriniz olacaktır. Bu durum evrimsel çözüm olarak sunulsa da Darwinci çıkmazın Ik karşısındaki durumunu değişmemektedir.Daha önce savunmadığımızı söylediğiniz durumu blogun ilk makalelerinden birinde nasıl ortaya koymuşum okuyalım.M.Gene daha 2000 yılında , IK sistemler için önerilen çeşitli Darwinci patikaların neden IK’ye genel bir çözüm getirmekten uzak olduğunu ortaya koymuştu. Esasen M.Gene tarafından bu nasıl savunuluyordu? Ayrıca Co-option yan işlev kazanma mekanizmalarının Darwinci zemin için neden aynı zamanda hoş şeyler ifade etmediğinide yeniden bir bakalım hep berbaber;

    https://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/indirgenemez-karmasikli-ve-darwinci-patikalar/

    3.Farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş mekanizması

    İronik olarak, bu yoldaki temel sorun bir başka Behe eleştirisinde vurgulanmıştır. H.Ellen Orr’un Boston Review da kaleme aldığı eleştirisinde söyle demektedir:

    İlk olarak bazı kimyasal yolların tüm gerekli parçalarının mutasyon yoluyla ‘‘aynı anda” oluştuğunu düşünmek hiçbir yayar sağlamaz. Her ne kadar bu “çözüm” bizi işleyen bir sistemin bir anda oluştuğu fikrine götürse de, yukarıdaki gibi bir mutasyonu, çok ümitsiz ve olasılık dışı bir fikir olarak hiçbir Darwincinin ciddiye alacağını düşünmüyorum. Behe’nin doğru olarak belirdiği gibi, biz Darwincilerbir ”Problemin yerine mucize koyarak” bir şey kazanamayız. İkinci olarak, indirgenemez karmaşık yapıların bazı parçalarını adım adım başka bir amaç için evirildiğine ve sonra yepyeni bir işlev kazanarak çalıştığı düşünülebilir. Fakat bu olası değildir. Böyle bir şey arabanızın transmisyonunun yarısının birdenbire hava yastığı bölümüne yarım etmesini ummaya benzer. Bu tip değişiklik çok çok seyrek olur fakat kesin olarak bunlar önümüzdeki indirgenemez karmaşıklığa genel bir çözüm getiremez. Bu yan-seçenekli değişimin neden olasılık dışı olduğunu daha iyi kavramak için Behe’nin indirgenemez karmaşıklığa dönelim.

    Behe;

    İndirgenemez karmaşıklıkla kastettiğim birçok tam uyumlu parçadan oluşan tek bir sistemin-ki bu etkileşimli parçalardan her biri temel bir göreve katkı yapar-içersinden herhangi bir parçanın çıkarılmasıyla sistemin kesin olarak işlevinin durmasıdır.

    Bir indirgenemez karmaşık sistem tam uyumlu parçalardan yapılandırıldığından beri, bir parçanın başka bir işlevi yerine getirmek üzere yapılandırılması ve bunun İK sistemler oluşturabilmesi olasılık dışıdır. Aslında, Behe bu çözümü yazarak çok daha önceden haber verir:

    Eğer ki, bir sistem indirgenemez karmaşıklıkta ise ve böylece doğrudan oluşturulamayacak denli farklı kademeler içermekteyse. Burada, kimse dolambaçlı, doğrusal olmayan bir olasılığı açıkça savunamaz. Etkileşimli sistemlerin karmaşıklığı artıkça, böyle bir ”olasılığı reddedemeyiz, yok sayamayız.”

    Bu noktayı resmetmek için, Kamçılı hayvanı ele alalım (Bacterial Flagellum) belkide Akıllı Tasarımın en iyi bilinen örneği, işlevsel olarak bir kamçılı hayvanın yaklaşık olarak 30 tane gen ürününe (parçaya)ihtiyaç duyar. Peki, başka bir işlev kazanma hipotezi neyi bildirmektedir bize? Kamçılı hayvanın oluşmasından önce, bu 30 gen ürünü (ve bunların çiftleri) hep birlikte başka şeyler yerine getirmek için var olmuşlardır. Daha sonra, nasıl olduysa bir kamçılı oluşturmak için şansın yardımıyla gene hep birlikte birleştiler. Ve bundan da sonra, diğer gen ürünlerinin asıl işlevleri de kayboldu. Bu size indirgenemez karmaşıklık için genel bir çözüm gibi mi geliyor

    Burada Darwin’in dehası bu tasarım yapılarını alt etmek için ”şansın rolünü minimize etmektedir.” Fakat bir kez daha bu yan-seçenek açıklamasına dönelim, burada şans bu yapıların oluşumundaki ana etmen olarak kendini gösterir. Bu öyle bir şans tır ki 30 kadar gen ürününün başka işlevlerden bir anda birleşmesine ve birleşirken de önceki işlevlerini yitirerek yenilerine dönüşmelerini sağlamıştır. Böylece, bu yan-seçenek açıklaması da aynen sansı moleküler makinelerde apaçık gözlemlenen tasarımı oluşturan etken olarak kullanmaktadır. Ne yazık ki bu Darwinciliğin popüler olduğu günlerde bile inandırıcı değildi, bugünde inandırıcı olmaktan çok uzaktır.

    Bu problemin basit bir başka şekilde anlatılması için,5 yâda 6 tane alt sistem düşleyin, her birinde 6 yâda 5 gen ürününden oluşsun ve hepsi farklı işlevler yürütsün. Böylece tek düşlememiz gereken 5 yâda 6 alt sistemin tam olarak eşleşmiş bir bütünü oluşturacak şekilde bir araya gelerek yeni bir işlev oluşturmasıdır. Fakat bunun Orr’un Eleştirisindeki gibi bir katkıdan daha fazlasını yapabileceğini düşünmüyorum. Daha kötüsü, şimdi bu durumda, bir ”Teleologist” indirgenemez karmaşıklıkla 5 yâda 6 sistemin oluşumunu ve daha sonra bunların niçin kaybolduğunu açıklamak zorundadır.

    Tekrar T&U ‘nun makalesine döndüğümüzde, Bu problemin yazarların verdiği ve bizlere indirgenemez sistemlerin nasıl bu yolla oluştuğu hakkında bir fikir vermeyen listenin adaptasyon örneklerinde de açık olarak meydana çıkar. İlk örnekleri, pullardan tüylere geçiştir. Fakat buda Behe’nin kitabının 40–41 sayfalarında değindiği tüm konuyu görmezden gelerek indirgenemez sitemin oluşumu için açık bir örnek olmamaktadır. Burada ki etmen, çeşitli proteinlerin aynı yerleri paylaşabilmeleri başka bir işleve geçişi gerçekten desteklemiyor oluşudur. Burada bir tasarımcının bizleri her parçanın ve sistemin her kısmının gerçekten eşsiz olduğuna ikna etmesini düşünmemek için bir nedenimiz yoktur. Örneğin, çim biçme makinesi ve otomobilin her ikisinde de bujilere sahip olması bir motorun diğerine zamanla bir işlevi rast gele değişiklikler ve seçilimle kazanarak dönüşmesine örnek teşkil edemez.

    Fikrimce, bir işlevden başka bir işleve dönüşme açıklamasına en açık iki örnek şunlardır:

    1. Antartika da ki notothenioid balıklarının kanlarındaki antifriz glycoprotein, onların buz denizlerinde hayat da kalmasını sağlar ve işlevsel olarak ilgisi olmayan bir pankreatik trypsinogen-benzeri protease‘dan evirildiği kabul edilir. Kimerik genleri üzerine yapılan en son kesifler (ki bunlar hem protease ve hem antifriz glycoprotein in kod açılımının yaparlar.) bu teoriyi büyük oranda destekler.

    2. Crystallinsler (göz lenslerinde ki ışık kırıcı işleve sahip proteinler) göze ait olmayan dokulardaki stres-önleyici proteinlerle benzemektedirler ve çok yakın olarak ilişkilidirler. (Drosophila a-crystallinsler ve ufak ısı-şok proteinleri homologdurlar.)Fakat bu iki duruma da dikkat ederseniz, bu proteinler bir indirgenemez karmaşık sistemin içinde tam bir bütünleşik parçalar olarak işlev görmemektedirler. Bundan ötürü, bazen bir protein birçok eşle etkileşimde olmaya zorlandığından dolayı farklı bir işlev kazanabilir ve indirgenemez karmaşıklıkla bir yapının bu yolla oluşturulabilmesi mümkün değildir.

    Farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş ağırlıklı olarak saf şansa dayandığından beri indirgenemez karmaşıklığa genel bir açıklama ve çözüm olmaktan çok uzaktır. Behe’nin gösterdiği gibi, sistem ne kadar karmaşık ise, bu yolun indirgenemez yapı oluşturması o kadar imkânsızdır.

    Ama burada uyum sağlamanın açıklanışı ile ilgili başka bir problem vardır. Bunu göstermek üzere 3 parçalı bir chaperone makinesi kullanalım. Bu makine kısmen çözülmemiş durumlarında proteinleri hücre içersinde bir araya toplanmalarını önleme için birbirine kenetleyen protein kompleksidir. Her üç parça farklı görevleri yerine getirir. Dnak proteini diğer proteinleri bağlamak için kıskaç görevini yapar. Dnaj proteini kıskacı yükleyen proteinin adıdır. GrpE kıskacın yükünü indiren proteindir.(mekanizma çok daha karmaşıktır ve ATP hydrolysis ile koordineli hareketleri içeren bir yapıya sahiptir. Ama burada ki tanımlama yeterli olacaktır.)

    Uyum sağlama yani adaptasyon açıklamasının öngördüğü şey, indirgenemez karmaşık parçalarına yönelik kalıtsal esnekliktir ve bu öngörünün belirttiği şey, permutasyondur. Buda, indirgenemez karmaşık sistemlerin çok değişkenlik sergilemesi gerektirdiğidir. Görmemiz gereken Dnak ile bazı bakteriler ve diğer iki chaperone parçasıdır.(Dnaj ve GrpE değil) diğerlerine de Dnaj ve diğer iki proteinle(Dnak ne GrpE değil) görmeliyiz. Hatta GprE’li bazı bakterilerde görmemiz gereklidir(Dnak ve GrpEle değil)fakat bunu yapamayız. Örnek olarak, bakteride oluşan bir mutasyonun Dnaj etkisiz bıraktığının farz edin. İndirgenemez karmaşıklık bunun ölümcül olduğunu öngörecekti ve seçilim organizmayı gen havuzunda değişiklikler yapmasını önleyecekti. Ama farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş ortaksa, mutasyon ölümcül olmaya ihtiyaç duymayacak ve yeni bir chaperone makinesi protein çevresinde son parçanın değiş tokuşu ile evirilecekti. Eubakteriye baktığımızda, üç chaperone parçası evrenseldir. Bu yapılar gm+ ve gm bakterilerinde, thermophilerde (Thermotoga ve Aquifex Deinoccus, Campylobacter, Cynobactreia, Neisserio ve hatta Mycoplasma ) de bulunmaktadır.

    Tekrar olarak, bu durumda ortaya konduğu üzere chaperone makinesinin indirgenemez karmaşık olduğunu ve diğer proteinlerin farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş yoluyla değiştirilemeyeceğini göstermektedir. Bu teori için son bir problem Behe’nin fikrindeki diğer bir maddeyi görmezden gelmesidir. (sayfa 43–45):

    Bir sistemin indirgenemez karmaşıklıkta ve böylece işlevsel herhangi bir öncüle sahip olmamasının sonucunu tam bir şekilde görmek için, bizlerin fiziksel öncül ile kavramsal öncülü birbirinden ayırmamız gereklidir. Darwinci evrim fiziksel bir öncül gerektirmektedir.”

    Böylece, Darwinci evrim bir tarih tanımı olmalıdır. Bu yüzden, Darwinci evrim gerçek hayattaki proteinleri gerçek görevleriyle yeni bir gerçek işlevi yerine getirmek üzere biriktirmek ve bunu yan-işlev mekanizması içinde yapmak zorundadır. Darwinciler bunu atlamak eğilimindedirler ve evrimin kavramsal krallığı içinde kalmayı yeğlerler. Çünkü burada ki proteinleri bir şekilde diğer göreve uyum sağlamış olarak biriken bilinmeyen görevleriyle düşlenir. Burası birçok Darwinci için her şeyin bittiği yerin ta kendisidir. Fakat Behe ‘nin değindiği gibi, bizlerin fiziksel öncüllere ihtiyacımız vardır ve bunun anlamı fiziksel öncüllerinin kendileri olmasa bile kanıtlarına ihtiyacımız var demektir.

    Bu sonuçla farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş gerçek bir materyalist bilimsel kanıt tarafından desteklenmedikçe, (Darwinci söylem bakımından eldeki tek çözümdür) indirgenemez karmaşıklığı açıklamada başarısız olacaktır.Modellemeler özetle, uyum sağlama kesinlikle IK sistemler için yukarıda bahsedilen teorik çıkmazlar sebebiyle (Darwinci) bir çözüm olamaz. Fakat evrimin kendisinin bir plan dahilinde yönlendirildiği husunda saf şansın rolünün sınırlarının çizilmesi bakımından kanıtlar oluşturmaktadır.

    ”Merak etme senin çevirilerine ihtiyacım yok Mike Gene’in yazılarını okumak için. Ayrıca 1.5 ay sonra kitabı da elime geçecek. Ben başkaları gibi farklı görüşleri okumaktan korkmam, çekinmem. Açık bir zihmin vardır. Her ne kadar sen tersine iman etmiş olsan da…”

    e hadi bakalım…

  19. @MAA

    En başta şunu söyleyeyim. Yine konuyu alakasız yerlere çekmeyi ve yazının konusunda tamamen sapmayı başardığın için seni tebrik ederim.

    Tereciye tere satmaktan vazgeçersiniz belki dileğiyle yazıya başlayayım.Mike Gene neyi nasıl savunuyor sizden çok daha iyi bildiğimi düşünüyorum.(Sanırım kendiside öyle düşünüyor ki Facebookta açtığı sınırlı grupa beni kabul etti).Burda M.Gene söylemi dışında birşey söylendiğide yok. Varmış gibi davranmanızz neden?

    Buradaki yazının Mike Gene söyleminden oldukça farklı olduğunu söylemeye gerek var mı? “Bu yazı ARN sitesindeki sıkça sorulan soruların çevirisidir, içinde yanlışlar veya benim katılmadığım şeyler olabilir ama yine de genel bir bilgi vermesi açısından faydalıdır” gibi bir uyarı yazısı koysaydın yazının başına bence çok yerinde olurdu.

    Asıl siz M.Gene söylemine karşı olduğunuzu (çünkü front-loading tasarıma kapı açmakta) açıkca birçok kez belirtmenize rağmen nasıl oluyorda can siperhane M.Gene’nin ana söylemlerinden birine sarılıyorsunuz ? Sanki M.Gene Matzkeyi tamamen onaylıyormuş , onunla bu konuda tamamıyla hemfikirmiş gibi?

    Mike Gene’in ana söylemiyle ne ilgisi var benim söylediğim şeyin. Bu zaten yıllardır birçok kişinin söylediği birşeydi. Yani İK’nin co-option ile ortaya çıkabileceği görüşü zaten M.Behe’ye karşı yapılan eleştirilerin temelini oluşturuyordu. M.Gene’nin de bunu onayladığını göstermek istedim. Belki sen bunu biliyordun ama eminim bu blogu takip eden neredeyse kimsenin böyle birşeyden baheri yoktu. Biz yıllardır İK’nin doğal yollarla oluşabileceğini söylerken tasarım destekçileri hep buna karşı çıkıyorlardı. M.Gene gibi bence tasarımın en önemli bilimsel isminin de bunu kabul ediyor olması bence önemli. M.Gene’in N.Matzke’in her söylediğini onayladığını falan söylemedim. Ama şöyle birşey var.

    1. Pallen MJ, Bailey CM, Beatson SA. (2006). “Evolutionary links between FliH/YscL-like proteins from bacterial type III secretion systems and second-stalk components of the FoF1 and vacuolar ATPases.“, Protein Science. 2006 Apr;15(4):935-41.
    2. Pallen MJ, Matzke NJ. (2006). “From The Origin of Species to the origin of bacterial flagella.Nature Reviews Microbiology, 4(10), 784-790. October 2006. Advanced Online Publication on September 5, 2006.
    3. Imada K, Minamino T, Tahara A, Namba K. (2007). “Structural similarity between the flagellar type III ATPase FliI and F1-ATPase subunits.“, PNAS, 2007 Jan 9;104(2):485-90.
    4. W. Ford Doolittle and Olga Zhaxybayeva (2007). “Reducible Complexity – The Case for Bacterial Flagella.Current Biology. 17(13), R510-R512. July 3, 2007.

    Bunlar son birkaç yıl içinde yayımlanan ve N.Matzke’nin 2003’de ortaya attığı hipotezi destekleyici türden veriler içeren makaleler. M.Gene’in bunları da inceleyerek ve yeni verileri göz önüne alarak verdiği bir cevap var mı bilmiyorum. Çünkü bunlar 2003’te henüz bilinmeyen ama N.Matzke’nin speküle ettiği, hipotez oluşturduğu ve daha sonradan doğruluğu ortaya çıkan veya kısmen desteklenen şeyler. Bu konuda çok derinlemesine girmek istemiyorum çünkü bu konu gerçekten ayrıntı. Bu konuyu iyi bilen bilim adamı sayısı bile azken bizim burada bunlar hakkında ahkam kesmemiz saçma olur. Benim asıl yazıda itiraz ettiğim şey çok basitti. Bakteri kamçısının 50’ye yakın proteinden oluştuğu ve en ufak bir değişiklikte işlevsiz olacağı gibi absürd bir iddia vardı yazıda. Buna karşı çıktım ve ilgili linkleri verdim. Sen ise anlaşılmaz bir şekilde işi farklı yerlere çekmeye çalıştın.

    Darwinin temel alet çantasında co-option var mı yok mu? Bugüne değin tüm sistemler için mutasyonun ve doğal seçilimin (yeni darwinci görüş) yeterli olduğunu ısrarla savunuyorlarken, ne oldu da co-option mekanizması birde Darwincilerin IK sistemler için sarıldığı birşey oldu? Çünkü olası tek çıkış kapısı budur…

    Co-option terim olarak görece yeni bir terim. Ama düşünce ve kavram olarak eskiden beri var. EvoWiki’deki Citations of cooption maddesine bakarsan bu düşüncenin Darwin’den beri varolduğunu görürsün. Ernst Mayr, John Maynard Smith, Stephen Jay Gould, Douglas J. Futuyma gibi evrimsel biyoloji konusunda önde gelen isimlerin bu kavramın evrimde gerekli bir mekanizda olduğunu ifade ettiklerini görürsün. Yani co-option kelime olarak görece yeni olmasına ve İK sayesinde öneminin daha da net bir şekilde ortaya çıkmasıyla son yıllarda (özellikle son 10 yılda) üzerinde birçok makale yazılmış olmasına rağmen farklı isimlerle kullanılmış olsa da kavram olarak Darwin’den beri vardı.

    M.Behe’nin İK tanımında aslında haklılık yapı var. Behe bu tanımı yaparken adım adım birşeylerin eklenmesinden bahsediyor yani sadece parça eklemeye dayalı bir evrimle İK yapılar ortaya çıkamaz diyor. Doğrudur. Ama evrim böyle işlemiyor işte. Birçok bilim adamı Behe’yi eleştirirken bunu çok net olarak gösterdi ve M.Gene’in de söylediği gibi co-option İK yapıların ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir mekanizmadır ve bu son 10 yılda birçok bilimci tarafından başarılı bir şekilde gösterildi. Ben bunu ifade etmek istedim. Sen bunu belki biliyordun ama bu blogda bunu hiçbir zaman ifade etmedin. Muhtemelen bu blogu takip eden kimsenin de böyle birşeyden haberi yoktu.

    İlk olarak Co-option salt olarak non-teleolojik dememeliyiz.Çünkü bunun IK yapılar oluşturduğunun öncülüyle beraber yani biyolojik bir kanıtla kanıtlayabilirse, ancak o şekilde kabul edilebilir.Olası modellemeler oluşturulması, o olası patikalar yardımıyla sistemin oluştuğunu bize kanıtlamaz.Sadece olası tek non-teolojik açıklama olabilir! dememizi sağlamaktadır. Bu kanıtlanamazsa zaten Darwinci teori yerini daha güncel bir evrim teorisine bırakmak zorunda kalacaktır. Bu konuda benim görüşüm salt IK kullanarak bir canlı yapının evrimleşemeyeceği söyleminin geçersiz olmasıdır .Evrilebilmelidir, hatta evrilmiştir.

    M.Gene şöyle diyor: “Evolution through the coincidental cooption of an alternative function (CCAF) remains the best non-teleological explanation for the origin of IC.”

    Onu geçelim. Şimdi Matzke ve diğerinin ortaya koyduğu homolojilerin önemi burada ortaya çıkıyor işte. Proteinlerin homologlarının bakterilerde başka yerlerde görevlerde kullanıldığını net bir şekilde ortaya koyuyorlar. Yani co-option sürecinde işlev sahibi olan proteinler şapkadan çıkan tavşan misali ortaya çıkmıyorlar, homologları zaten mevcut. Durum böyle olunca da evrilmelidir değil ama en akılcı, mantıklı, rasyonel açıklama evrildikleridir deniliyor. Occam’ın usturası ile ekstradan bir varsayıma getiren tasarım veya front-loading kesilip atılıyor. Çünkü co-option daha basit bir şekilde açıklayabilmiş oluyor durumu. Eğer olmazsa olmaz 23 tane protein’in homologları olmasa tabiki front-loading argümanı çok güçlenirdi. 23 tane protein nasıl öncülü olmadan ortaya çıkıp İK bir yapı oluşturabilir ki? Bu gerçekten olasılık dışı olurdu. Bunu savunmak tamamen akıl dışı bir hal alırdı. Ama durum öyle değil. Matzke ve diğerlerinin çalışmaları bu konuda çok önemli bilgiler ortaya çıkardı son yıllarda. Bunları görmezden gelmek mümkün mü?

    [Bu arada hala “teleoloji” ile “teoloji”yi karıştırmanı hayretler içinde izliyorum. Biraz daha dikkatli olmanı tavsiye ederim. Ufak gibi gözüken ama önemli farklar yaratan ciddi hatalar bunlar. Kasıtlı yaptığını düşünmüyorum ama biraz daha dikkatli olman da fayda var.]

  20. Da Vinci

    ”Buradaki yazının Mike Gene söyleminden oldukça farklı olduğunu söylemeye gerek var mı? “Bu yazı ARN sitesindeki sıkça sorulan soruların çevirisidir, içinde yanlışlar veya benim katılmadığım şeyler olabilir ama yine de genel bir bilgi vermesi açısından faydalıdır” gibi bir uyarı yazısı koysaydın yazının başına bence çok yerinde olurdu.”

    1.Okuyucuları neden salt kendi algıma göre bir AT anlayışına yönlendireyim ? (Bilgilendirmede ”Temel bazı konularda bilgi vermek ve AT hakkında ”genel bir çerçeve” çizmek için faydalı olacağını düşünüyoruz.”zaten bu satır tamamen katılmadığımı anlayabilene ima etmeye yeter.Eğer öyle olsaydı bu açıklamaya gerek olmazdı öyle değil mi? Ayrıca AT ‘nin her yönünün öğrenilmesi AT hakkındaki söylemin daha sağlıklı kavramanmasında önemlidir ve gereklidir.)

    2.İkincisi blog adımdan tutun makalelerime kadar söylemim yeterince açık.

    3.Olayı neden kişiselleştirmeye çalışıyorsunuz? Başından beri size M.Gene söylemini anlattık ama siz onu sadece Matzke ile ilişkilendirdiniz.M.Gene Araştırmalarını dikkatlice okuyun Matzke’den başkalarıda bu konuda epey veriye sahip.

    4.Birçok kere size maillede detaylıca anlattım.Burada neden o makalenin konduğunu vs..artık bunu burda yazıyorsanız yuh! demekten başka birşey elimden gelmiyor.Yada kötü bir niyet var diyesi geliyor insanın. En iyi ihtimalle elinizden başka birşey gelmiyor…

    Yukarıdaki son yorumunuzu nasıl kabul etmeli bilmiyorum.Bir itiraf manzumesi mi? Yoksa artık Darwinci alanın giderek daraldığının görülmesine binaen verilen bir aşama mı? Belkide her ikiside geçerlidir.

    Co-optionın kökenleri üzerine..(On the origin of Co-option, natural selection by model (assumption) hypothesis ) diye bir makale yayınlayın bilgilenelim.Ayrıca yan işlev tamamıyla non-teleological veriyi desteklemez.Bunun için şartlar var. Sizinde bahsetiğiniz gibi. Birbirinden son derece alakasız görevler üstlenen proteinlerin birden birleşerek çok özel ve tamamıyla farklı bir işlevi gerçekleştirmesi salt şansın ve mutasyonun etkisiyle ne derece mümkündür? Hadi bu oldu diyelim şansımız her zamanki gibi ortama binaen yaver gitti.Öncül içersinde hem asıl işlevi hem yan işlevin her ikisini birden gerçekleştirip kendine avantaj sağlayabilecek bir evrimsel durum, birden çok nesil içersinde nasıl sürekli optimize olarak var olur? Bu sadece hayatta kalma güdüsü yada kabiliyeti yada en iyi ayakta kalır söylemi ile açıklanabilir mi? Flagella’nın kamçısı dönmediğinde besini nasıl arar? Kamçısı oluşurken yani yarı kamçılıyken yada öncül dönem diyelim, kamçıyı oluşturan proteinlerin asıl kritik görevlerindeki düşüş temel fonksiyonları ne derece etkiler? Özelleşmiş organellerin yada proteinlerin görevlerini igerçekleştiriken meydana gelen bir değişiklik sistemin genel kararlılığını olumsuz etkiler mi ? Etkilerse bu ne denli büyüklükte olur?Sistem genel olarak bu tür ”karasızlıklara” ne kadar dayanıklıdır? Bu olumsuz etkileme ne denli olursa işlev durur ?Asıl işlev durusa yan-işlev ne mana ifade eder? Evrimsel çıkış nedeni yani asıl görevi kopyalama yerlerini kesmek olan bir protein mesela birden kritik bir enzimin sentezlenmesine başlarsa bu durum analojik olarak isviçre çakısı gibi bir işlevi görüyor olmaz mı? Öyleyse, bu protein İsviçre çakısı gibi bir tasarım mıdır? Yoksa doğa bu denli yararlı aleler dolu bir ekipman çantasıyla (potansiyeli ile) size göre öncül bir organisazyon olmadan tüm bu tasarımı gerçekleştirebilecek yap-işlet-devret modeli midir ?Bu denli yüksek organisazyona sahip süreçlerin, temelde salt şansın bilgeliğinden kaynaklandığını düşünmek bilimsel bir varsayım mıdır? Daha da genişletebilirim dilerseniz.. Evet artık Darwincilik olarak son kapıdasınız gibi görünüyor, başka kaçış yeride kalmadı…

    ”Bu arada hala “teleoloji” ile “teoloji”yi karıştırmanı hayretler içinde izliyorum.”Ben sizi daha hayretle izliyorum.Yorumların ilk başından geldiğiniz yere bakarsak ”hayret” kelimesi sizin için çok daha uygun düşer sanırım.

    Burda karıştırıldığı filan yok.Siz yeni verilere göre sizin için olası modellemelerden bahsediyorsunuz, ortadaki Darwinci öncül problemini ve eşzamanlı işlev sorunsalını es geçiyorsunuz. Fakat İmkansız kavramı sizin içinde varmış sonunda bunu öğrenmekten mutlu olduk :)

    Burada neyin Front-loadingi desteklediğine dair ayrıntılı bir açıklama var;

    http://www.thedesignmatrix.com/content/front-loading-epithelial-tissue/

  21. @MAA

    1.Okuyucuları neden salt kendi algıma göre bir AT anlayışına yönlendireyim ? (Bilgilendirmede ”Temel bazı konularda bilgi vermek ve AT hakkında ”genel bir çerçeve” çizmek için faydalı olacağını düşünüyoruz.”zaten bu satır tamamen katılmadığımı anlayabilene ima etmeye yeter.Eğer öyle olsaydı bu açıklamaya gerek olmazdı öyle değil mi? Ayrıca AT ‘nin her yönünün öğrenilmesi AT hakkındaki söylemin daha sağlıklı kavramanmasında önemlidir ve gereklidir.)

    Benim bakteri kamçısıyla ilgili itirazım 50’ye yakın vazgeçilmez protein olduğu iddiasıydı. Bunun yanlış olduğu söylemenin AT’deki farklı düşüncelerle ne ilgisi var? Bu gayet net olarak bilinen bir bilginin yanlış aktarılmasından başka birşey değil. Ayrıca bu önemli bir yanlış. 23 tane protein ile 50 protein olması arasında ciddi bir fark var. Sayı önemli değil gibi birşey söylenemez. AT’nin senin olmadığın tarafının bilimsel verileri çarpıtıp yanlış bilgi ile insanları kandırmasını onaylıyor musun? Böyle bir bilgiyi bilinçli olarak yanlış vermenin nasıl bir açıklaması olabilir? Bunun AT’nin farklı görüşlerini desteklemekle bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Bu tamamen dürüstlükle ilgili birşey bana göre. Behe 1996’da kitabını yazdığında 40’dan fazla protein gerekiyor demişti. O tarihte bilinen belki de buydu ama M.Gene 2002’de yazdığı yazıda 23 yazmıştı. Bu SSS dokümanı ne zaman hazırlandı bilmiyorum ama yeni veriler ışığında düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sana da tavsiyem ARN’ye email gönderip bu yanlışın düzeltilmesini istemendir. Bu dürüstlüğün ve samimiyetin bir gereğidir bana göre. Eğer hayır düzeltmiyoruz diye bir yanıt gelirse gerisini de sen düşünürsün artık.

    4.Birçok kere size maillede detaylıca anlattım.Burada neden o makalenin konduğunu vs..artık bunu burda yazıyorsanız yuh! demekten başka birşey elimden gelmiyor.Yada kötü bir niyet var diyesi geliyor insanın. En iyi ihtimalle elinizden başka birşey gelmiyor…

    Bunu ne için söylediğini anlamadım. Benim yaptığım gibi html’deki “blockquote”u kullansan çok güzel olur. Neyi ne için yazdığını anlarız böylece.

    Yukarıdaki son yorumunuzu nasıl kabul etmeli bilmiyorum.Bir itiraf manzumesi mi? Yoksa artık Darwinci alanın giderek daraldığının görülmesine binaen verilen bir aşama mı? Belkide her ikiside geçerlidir.

    Sendeki bu tavır hiç hoşuma gitmiyor. Hep olayı çarpıtma ve karşı tarafı çaresizmiş gibi göstermeye çalışmak gibi çirkin bir tavır. Ne itirafı? İnsaf artık. İK yapıların co-option ile evrimleşmesi gerektiği zaten biliniyor. Bunu son 10 yılda birçok bilimci zaten gösterdi. Sadece parça eklenerek İK yapıların evrimleşemeyeceğini söylerken Behe haklıydı ama co-option’ın İK yapıların evrimleşebileceği de başarılı bir şekilde gösterilmiştir M.Gene’in söylediği gibi. Bu itirafı var burada?

    Co-optionın kökenleri üzerine..(On the origin of Co-option, natural selection by model (assumption) hypothesis ) diye bir makale yayınlayın bilgilenelim.

    Bu güzeldi :)

    Ayrıca yan işlev tamamıyla non-teleological veriyi desteklemez.Bunun için şartlar var. Sizinde bahsetiğiniz gibi. Birbirinden son derece alakasız görevler üstlenen proteinlerin birden birleşerek çok özel ve tamamıyla farklı bir işlevi gerçekleştirmesi salt şansın ve mutasyonun etkisiyle ne derece mümkündür?

    İyi de zaten daha önce dediğim gibi bu nedenle İK yapılardaki proteinlerin homologları araştırılıyor. N.Matzke’nin makalesi bu konuda çok önemli veriler sunmaktadır. Zaten M.Gene’in tebriğinin ardındaki neden de budur. Çünkü daha önce bkateri kamçısındaki proteinlerin benzersiz olduğu yani homologları olmadığı sanılıyordu. Bak bu konuda AT destekçilerinin sözleri:

    William A. Dembski (2003). “Still Spinning Just Fine: A Response to Ken Miller.” DesignInference.com. February 17, 2003.

    It follows that the TTSS does not explain the evolution of the flagellum (despite the handwaving of Aizawa 2001). Nor, for that matter, does the bacterial flagellum explain in any meaningful sense the evolution of the TTSS. The TTSS is after all much simpler than the flagellum. The TTSS contains ten or so proteins that are homologous to proteins in the flagellum. The flagellum requires an additional thirty or forty proteins, which are unique.

    Scott Minnich (2003), in the video Unlocking the Mystery of Life, online at The Apologia Project.

    With the bacterial flagellum, you’re talking about a machine that’s got 40 structural parts. Yes, we find 10 of them are involved in another molecular machine, but the other 30 are unique! So where are you going to borrow them from? Eventually you’re going to have to account for the function of every single part as originally having some other purpose. So you can only follow that argument so far until you run into the problem of you’re borrowing parts from nothing.

    Stephen C. Meyer (2004). “Verdict on the Bacterial Flagellum Premature: A Response to Begley’s ‘Evolution Critics Come Under Fire…’ in the Wall Street Journal.” Discovery Institute website, February 19, 2004.

    Miller’s scenario faces at least key three difficulties. First, the other thirty or so proteins in the flagellar motor are unique to it and are not found in any other living system. From where,then, were these protein parts co-opted?

    Bak Meyer bunun sonrasında ne diyor? Peki bu proteinler nereden co-option oldu diyor. Yani 30 tane benzersiz (unique) ve vazgeçilmez (indispensable) protein var bunlar nasıl co-option ile bir araya gelecek diyor. Ama ortaya çıkıyor ki sadece 2 tane vazgeçilmez ve benzersiz protein var.
    Casey Luskin (2006). “Do Car Engines Run on Lugnuts? A Response to Ken Miller & Judge Jones’s Straw Tests of Irreducible Complexity for the Bacterial Flagellum.” Evolution News & Views. April 19, 2006.

    With regards to the flagellum at least 2/3 of the parts are not known to be shared with any other structure therefore might not be even a sub-part of another system at all.

    Gördüğün gibi genel kanı 30 civarında benzersiz ve vazgeçilmez protein olduğu ve bunların co-option ile bile oluşmasının mümkün olmadığıydı. Eğer gerçekten bu sayı 30 olsaydı argüman doğru olurdu ama öyle olmadığı ortaya çıktı. Onun için Matzke’nin 2006’daki makalesini önemsiz sıradan birşeymiş gibi görmek gerçeklere gözlerini kapamak olur. AT’cilerin bakteri kamçısıyla ilgili çok büyük bir yanlışı çok net bir şekilde ortaya koymuştur araştırma. Eğer 30 tane benzersiz ve vazgeçilmez protein olsa gerçekten de işin içinde bir gariplik olduğunu ve bunun co-option dahil bilinen hiçbir mekanizma ile ortaya çıkmasının mümkün olmadığını kabul etmek gerekir. Böyle bir durumda front-loading’i ciddi ciddi kuvvetli bir argüman olarak düşünmekte bir sakınca olmaz bana göre. Çünkü bu proteinlerin başka hiçbir yerde yokken ortaya çıkıp co-option ile oldukça karmaşık bir yapıyı meydana getirdiğini savunmak pek de akıllıca olmaz.

    İlk olarak Co-option salt olarak non-teleolojik dememeliyiz.Çünkü bunun IK yapılar oluşturduğunun öncülüyle beraber yani biyolojik bir kanıtla kanıtlayabilirse, ancak o şekilde kabul edilebilir.Olası modellemeler oluşturulması, o olası patikalar yardımıyla sistemin oluştuğunu bize kanıtlamaz.Sadece olası tek non-teolojik açıklama olabilir! dememizi sağlamaktadır.

    Burada “non-teolojik”i doğru kullandığını söylemişsin. Kusura bakma da teoloji buraya nereden girdi çok merak ettim. Zahme tolmazsa açıkar mısın? Canlılardaki tasarımı direk teoloji ile nasıl ilişkilendirdiğini anlayamadım.

  22. Da Vinci

    Sizin kadar çarpıtmada mahir birini daha görebileceğimi zannetmiyorum.Bu denli çarpık algı sahibi olmak şahsa münasır olsa gerek çünkü savunmadığım birşeyi sırf metni yazana karşı olan saygımdan olduğu gibi aktarmaya çalışmaktı yaptığımız. (Fakat olduğu gibi katılmadığımı ”genel çerçeve ” diyerek belirterek) Her zamanki gibi ne söylendiğini anlamak amaçı ile değil, varsa hataların nerde olduğunu göstererek ve bununüzerinden argüman inşa ederek söylemi geçersiz kılmaya çalışmak gibi son derece mesnetsiz bir tutum sergiliyorsunuz. Daha da kötüsü M.Gene söyleminden sonra, bu sefer gene bildiğimiz teraneler içersinde, aynı söylem ve elim sende kalsın oynayan bir kısır döngüyle size yazılan yorumları cevaplamaya çalışıyorsunuz..

    ”Benim bakteri kamçısıyla ilgili itirazım 50′ye yakın vazgeçilmez protein olduğu iddiasıydı. Bunun yanlış olduğu söylemenin AT’deki farklı düşüncelerle ne ilgisi var?”

    Bunu anlayamayacak olmanızın benim söylemimle ne ilgisi var? Matzke’nin çalışması gerçekten önemlidir, fakat bu gerçekleri çok daha önce (Keiichi NAMBA’da benzer veriler mevcut) alabilirdiniz.AT’nin yaratılışcılığa yakın kısmının söylemi bu şekildedir. İtirazınız olan bu konuda, bu sitede savunulan AT genel çerçevesinin dışında kalmaktadır. Daha blog yeni açılmışken bu söylemimizi doğrudan saygın bilim insanı Prof.Mamba’nın röportajına dayanan makalesinin tam metin çevirisini vermiştik.İndirgenemz kompleksliğin asla evrimi dışlamak için kullanılamayacağını ama IK sayesinde evrimsel patikaları daha yüksek bir çözünürlükte incelemeye başladığımıza inanıyoruz.Böylelikle evrilen yaşam içersindeki muhteşem organisazyonu daha iyi kavrayabiliyoruz.Evrimi kabul eden hatta evrimsel patikaları savunan birinin, IK’yi sizin idda ettiğiniz şekilde savunması zaten olanaksız. Fakat benim söylemimin (M.Gene) yani ”daha yüksek çözünürlüklü ” araştırmayı IK’nin nasıl tetiklediği Pubmed verileri ile ortada duran bilimsel bir çıktı. 1990’ların (AT’nin yeni geliştiği dönemler) başından itibaren artış var ve 1996’da IK açıklandıktan sonra ”yüksek çözünürlüklü araştırma sahası” giderek her yıl daha da çok büyümüş ve hala büyümekte.Demek oluyor ki M. Behe evrimin mekanizmalarının araştırılmasını sağlama bakımından çoğu Darwinciye esin kaynağı olmuş ve evrimi daha iyi anlamamıza, IK ile son 20 yıldaki en büyük katkılardan birini yapmıştır.IK bu blog söyleminde evrimi dışlamaz, aksine onun Darwin mekanizmalarınca meydana getirildiği düşünülen yapıların bu meknaizmalarca nereye kadar gerçekleştirilebileceğinin kuramsal bir sınırını çizdiğini düşünüyorum.M.Behe’nin son kitabıda bu problem üzerinde durmuştur.

    https://akillitasarim.wordpress.com/2007/06/29/flagellum-vs-darwin-nakavt/

    Matzke’ye gidene kadar kamçılı hayvan konusunda sizin Matzke’den çok çok daha yetkin bir ismin, bu konuda gerçek bir uzmanın araştırmalarıyla ilgili detaylı bir makale yayınlamışken ordanda bilgi edinebilirdiniz .(Protein sayısından tutunda kamçılı hayvanın bazı en ince yapısal detayına varıncaya değin veriler mevcut) Halihazırda sitede M.Gene makalelerinde daha önce co-option (yan işlevden) bahsetmişken , daha da kötüsü son makalemizde bu konuyu daha ilk paragrafda ”irdelemişken” karşımıza hala bu argümanla durmadan çıkıyor olmak artık ne denli bir acziyet ve kifayetsizliktir ? Hem 50 protein söylemini ”hiç bir zaman”savunmamışım, hem de yan-işlevle ilgili makalelerde küçük açıklamalar koymuşum…Dahası son verdiğimiz tam metni yayınladığımıza dair bilgilendirmede, o alt metni yazmanın nedenini bile anlamak istemeyecek kadar körseniz illa “blockquote” yada parantez kalın yazı filan farketmez…

    Metnin içeriğine subjektif bir şekilde dokunmak ayrı bişey onun tümüne katılıp katılmamak farklı birşey.Metin içeriğinde hatalar olabilir ama bu ancak o metnin yazarı tarafından düzeltilmelidir.Ben bu metni çeviren olarak bu yetkiyi kendimde görmüyorum.Ayrıca makale içersindeki birkaç yanlış sebebiyle AT hakkında gerçekten temel bazı bilgiler veren bir metni çevirmeyide hata olarak görmüyorum.Faredelim ki , sizin istediğiniz gibi bu veri kesinlikle yanlış(tır) mış dedik.(Bunun öyle olduğunu da çok önce makale ile vermişsiz ama gördük ki Matzke’nin ilk çalışmasıda hatalıymış 21-23. Prof. Namba’ya daha da yaklaşılmış.) Daha önce belirtiğim gibi ne olacağı belli? Bu seferde niçin olduğu gibi veremiyorsunuz..? Çünkü biliyorsunuz ki, Matzke’nin şu çalışması…. diye başlardı yorumunuz. Bırakalımda okuyanlar, fikir sahipleri tüm verileri değerlendirdikten sonra kendi sentezlerine ulaşsın, birilerinin birşeyler okuyup onlar adına bir karar yerine varmadan tüm teori ve fikirleri hataları ve doğrularıyla değerlendirebilsinler. Böylece her iki tarafın görüşünü hatta varsa bir üçüncü görüşü okuyup incelemek sağlıklı karar açısındanyerinde bir davranış olacaktır. Buna benzer bir durumu sizle M.Gene Ussery’e cevap verdiği makalede yaşadık.Çeviride keyfi bazı yorumlarım ve yanlışlarımı düzeltim.Burdada böyle bir durum varsa bildirin, düzeltelim.Fakat değiştirme, ekleme, çıkarma yapmayı düşünmediğimi birçok kez belirttim.Son olarak, varsayımsal modellemeler yan işlevi sizin için kuramsal yada model olarak destekliyor olsada, benim bu konuda sorduğum onca soruya cevap verebiliyor musunuz? Hayır… gene bilindik ayak oyunları , sorulan temel souları yok saymak ve koca bir metinden alınan bir sayı ve bunun üzerinden çeviri bir makale değerlendirmek.Sonra sürekli Strawman değilim filan demek..(üstüne üstlük karşı tarafı bunla suçlamak)

    Madem yan-işlev, Darwnciler için kamçılı hayvan ve İK için genel bir çözüm getirdi .Bu genel çözümün usturaya binaen, birden çok soruya doyurucu cevap verebilmesi de gereklidir. Ockhamlı ‘nın Usturaya geri dönelim;Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır;

    Size tekrar soruyorum.(sanırım gene okuyamamışsınız! )Cevap verebiliyorsanız ne ala, yoksa zahmet etmeyin klişelerinizle zamanımızı gasp etmeye çalışmayın ;

    Darwinci evrim anlayışına göre, farzedelim ki, şansımız her zamanki gibi ortama binaen yaver gitti.Öncül içersinde hem asıl işlevi hem yan işlevin her ikisini birden gerçekleştirip kendine avantaj sağlayabilecek bir evrimsel durum, birden çok nesil içersinde nasıl sürekli optimize olarak var olur? Yan işlevin kazanılması için bir mekanizma içersinde başka bir mekanizma daha kullanarak canlı içi dengelerin optimizasyonun sağlaması ve yan-işlev kazanıldıktan sonra bu mekanizmanın bir şekilde ortadan kalkması (Framework) neyin göstergesi olabilir?

    Bu sadece Darwinci hayatta kalma güdüsü yada en iyi ayakta kalır söylemi ile açıklanabilir mi? Öyleyse nasıl ?

    Flagella’nın kamçısı dönmediğinde besini nasıl arar? Kamçısı yokken nasıl beslenir, yaşar ? Bir öncül (precursor state) durumun izleri evrimsel olarak tamamen ortadan kalkabilir mi?

    Kamçısı oluşurken yani yarı kamçılıyken yada öncül dönem diyelim, kamçıyı oluşturan proteinlerin asıl kritik görevlerindeki düşüş temel fonksiyonları ne derece etkiler?

    Temel fonksiyonun artık yan işlevi temel görev haline getirmesi mümkün müdür?

    Mümkünse bu protein daha sonra başka bir yan işlev kazanırsa bu ne manaya gelir ?

    Özelleşmiş organellerin yada proteinlerin görevlerini gerçekleştiriken meydana gelen bir değişiklik sistemin genel kararlılığını olumsuz etkiler mi ?

    Sistem genel olarak bu tür ”karasızlıklara” ne kadar dayanıklıdır?

    Bu olumsuz etkileme ne denli olursa işlev durur ?

    Asıl işlev durusa yan-işlev ne mana ifade eder? Evrimsel çıkış nedeni yani asıl görevi kopyalama yerlerini kesmek olan bir protein mesela birden kritik bir enzimin sentezlenmesine başlarsa bu durum analojik olarak isviçre çakısı gibi bir işlevi görüyor olmaz mı?

    Öyleyse, bu protein İsviçre çakısı gibi bir tasarım mıdır? Yoksa doğa bu denli yararlı aletlerle dolu bir ekipman çantasıyla (potansiyeli ile) size göre öncül bir organisazyon olmadan tüm bu tasarımı gerçekleştirebilecek yap-işlet-devret modeli midir ?

    Bu denli yüksek organisazyona sahip süreçlerin, temelde salt şansın bilgeliğinden kaynaklandığını düşünmek bilimsel bir neden-sonuç varsayımı mı dır?

    Bu sorulara Darwinizm ilerde doyuru cevaplar bulamaz ise ? Acaba evrimsel olarak yan-işlev önden yüklemeli evrim için kanıt oluşturuyor olmaz mı?

    ”Böyle bir durumda front-loading’i ciddi ciddi kuvvetli bir argüman olarak düşünmekte bir sakınca olmaz bana göre. Çünkü bu proteinlerin başka hiçbir yerde yokken ortaya çıkıp co-option ile oldukça karmaşık bir yapıyı meydana getirdiğini savunmak pek de akıllıca olmaz.”

    Burda bir mantık çukuru var kendinizi içine gömmüşsünüz.(R.I.P) İlk olarak ”bu proteinlerin başka hiçbir yerde yokken ” böyle bir protein bir yerde yokken co-option üretemez çünkü yan işlev için illaki işlevi olan ve ”halihazırda” bir protein gereklidir.İkinci olarak”co-option ile oldukça karmaşık bir yapıyı meydana getirdiğini savunmak pek de akıllıca olmaz.” diikat et bir yan-işlev daha içersine girdiği organizmada yan işlev kazanmadan daha doğrusu organizma daha var olmadan , var olabiliyor ve organizma var olduktan sonra onun içersinde bu şekilde birden çok protein asıl işlevlerinden yan-işlevlerine geçip karmaşık bir etkinlik sergiliyorsa ….? :)) Buna zaten örnek verdim.En alttaki linki okumamışsın yine ! Makalenin final paragrafını vermekle yetineyim;

    ”It thus appears that most of the components needed to form adherens junctions, the cadherins, actins, beta-catenins, vinculins, and alpha-actinins, all existed prior to the appearance of animals, epithelial tissue, and adherens junctions. It is possible that all these genes were present in the ancestral protozoan organism that then spawned both choanoflagellates and metazoans.”

    ”Burada “non-teolojik”i doğru kullandığını söylemişsin. Kusura bakma da teoloji buraya nereden girdi çok merak ettim.” Bu sitenin adına dikkat etmen yeterli :) bu merakı birazda çarpıtmadan anlayabilmek için kullanın derim.

    Not;Yan işlevle ilgili sorulara cevap veremeyecekseniz lütfen zahmet etmeyin. Kaç yorumdur aynı şeyler sıkıcı oldu..

  23. @MAA

    gene bilindik ayak oyunları , sorulan temel souları yok saymak ve koca bir metinden alınan bir sayı ve bunun üzerinden çeviri bir makale değerlendirmek.Sonra sürekli Strawman değilim filan demek..(üstüne üstlük karşı tarafı bunla suçlamak)

    El insaf. Biraz hazımlı olsan ve “doğrudur 50 uydurma bir sayıdır ve bunun yanlış olduğu bilinmektedir” diyip geçsen sana şu yazıdaki diğer konulardaki birçok yanlışı tek tek gösterecektim. Ama nerde sende o olgunluk. Hemen ilgisiz yerlere çekip ortalığı bulandırdın. Yukarda AT savunucularından yaptığım alıntılar da gösteriyor ki AT’ciler bakteri kamçısı (kamçılı hayvan demişsin onu nerden çıkardın hiç analamdım, kamçılı hayvan tamamen ilgisiz farklı bir canlıdır, bakteri bile değildir. kamçılı hayvan ökaryottur. buradaki konu ise bakteriler ve bakteri kamçısı) hakkında ne kadar yanlış bir argüman ileri sürdüklerini (30 adet benzersiz ve vazgeçilen protein olduğu argümanı) Matzke ve Pallen’in 2006’da yayımlanan makalesi göstermiştir. Senin dediğin gibi bu daha önce bilinen birşey değildi. 23 adet vazgeçilmez proteinden sadece 2 tanesinin homologu henüz bulunamadı. Daha önce ise böyle birşey bilinmiyordu. Yani senin söylediğin gibi Keiichi Namba’da dahil kimse Matzke ve Pallen’in çalışmasından önce böyle birşey bilmiyordu. Bu tamamen yeni bir bilgidir. Bakteri kamçısında mutlaka olması gereken 23 proteinden sadece 2 tanesinin homologu bulunamadı. AT’ciler ise mutlaka olması gereken 30 protein olması gerektiğini ve bunların hiçbirinin homologu olmadığını iddia ediyordu yukarda yaptığım alıntılarda da gösterdiğim gibi.

    Bunu önemsiz bir ayrıntı gibi görmek mümkün mü? Takdiri okuyanlara bırakıyorum.

    Ockhamlı ‘nın Usturaya geri dönelim;Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır;

    Occam’ın usturası argümanını yanlış anlamışsın. “Olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaran” diye bir kavram yok bu argümanda. Bu argüman tamamen aynı şeyi açıklayan iki farklı argüman için kullanılabilir. Yani biri daha fzla açıklıyor diye birşey yok. Tamamen aynı şeyi açıklayacaklar. Aynı şeyi daha az varsayımla açıklayan daha basit bir açıklamadır ve diğerine tercih edilir, Occam’ın usturasına göre.

    Flagella’nın kamçısı dönmediğinde besini nasıl arar? Kamçısı yokken nasıl beslenir, yaşar ? Bir öncül (precursor state) durumun izleri evrimsel olarak tamamen ortadan kalkabilir mi?

    “Flagella’nın kamçısı” diye birşey yok. Flagella zaten kamçı. Kamçısı olmayan bakteri yok mu sence? KAmçısız bakteri nasıl mı hareket eder?

    1. Swimming without flagella
    2. Brahamsha B. (1999).
    “Non-Flagellar Swimming in Marine Synechococcus”
    , J. Mol. Microbiol. Biotechnol.

    Öncüllerin ortadan kalktığını nereden çıkardın? Bakteri kamçısının hangi yapılarla benzerlik taşıdığını hangi yapılarla homolog proteinlere sahip olduğunu falan gerçekten araştırdığına emin misin? Bana pek öyle gelmedi. Bana diyorsun ya Mike Gene’in kitabı oku diye bence senin de bu konudaki literatüre biraz daha hakim olman gerekir. Elbette tüm ara yapıların varlığını devam ettirmesi saçma olur ama bakteri kamçısını oluşturan bazı alt yapılar bakteri içinde başka görevlerde bulunmakta veya en azında proteinlerin homologları farklı görevlerde bulunmaktadır. Bunları daha iyi araştırmanı tavsiye ederim. Yukardaki bir yazımda sana birkaç makale linki vermiştim. Araştırmaya oradan başlamanı öneririm.

    Burda bir mantık çukuru var kendinizi içine gömmüşsünüz.(R.I.P) İlk olarak ”bu proteinlerin başka hiçbir yerde yokken ” böyle bir protein bir yerde yokken co-option üretemez çünkü yan işlev için illaki işlevi olan ve ”halihazırda” bir protein gereklidir.İkinci olarak”co-option ile oldukça karmaşık bir yapıyı meydana getirdiğini savunmak pek de akıllıca olmaz.” diikat et bir yan-işlev daha içersine girdiği organizmada yan işlev kazanmadan daha doğrusu organizma daha var olmadan , var olabiliyor ve organizma var olduktan sonra onun içersinde bu şekilde birden çok protein asıl işlevlerinden yan-işlevlerine geçip karmaşık bir etkinlik sergiliyorsa ….? :)) Buna zaten örnek verdim.En alttaki linki okumamışsın yine ! Makalenin final paragrafını vermekle yetineyim;

    Çukur falan yok. Senin anlamanda bir sorun var o kadar. Bak tekrar söyleyeyim. Eğer 30 proteinden oluşan karmaşık bir yapının oluşması için gerekli olan proteinlerin hiçbirinin homologu yoksa bu proteinlerin mutasyonlarla ortaya çıkıp karmaşık yapıyı meydana getirmesi olasılıksal olarak o kadar küçüktür ki bunun non-teleolojik olarak gerçekleştiğini iddia etmek mümkün değildir. Ama bakteri kamçısındaki durum böyle değil. Sadece 2 tane homologu bulunmayan (o da henüz) vazgeçilmez protein var. Ayrıca bakteri kamçsını oluşturan alt parçaların bakterilerde başka yapılarla benzer olduğunu ve onların da kamçıdaki homolog proteinlerden oluştuğunu biliyoruz. Hal böyle olunca bakteri kamçsının non-teleolojik yollarla oluşmayacağını söylemek mümkün değildir.

    ”Burada “non-teolojik”i doğru kullandığını söylemişsin. Kusura bakma da teoloji buraya nereden girdi çok merak ettim.” Bu sitenin adına dikkat etmen yeterli :) bu merakı birazda çarpıtmadan anlayabilmek için kullanın derim.

    Teleoloji tasarım ile ilgilidir, teolojinin tasarım ile ne ilgisi var sorması ayıptır? Ama sen akıllı tasarımcı mutlaka tanrıdır argümanındaysan o başka. O zaman tabiki teleolojiyi teolojiye bağlamış olursun. Mesela yaşamı bilmediğimiz yapıdaki bir başka canlı türü tasarlamış olabilir gibi bir olasılığı tamamen saf dışı bırakıp tek alternatif olarak doğaüstü bir gücü, tanrıyı canlı tasarımından sorumlulu tutuyorsan elbette teoloji demeni doğal karşılamak gerekir.

    Not;Yan işlevle ilgili sorulara cevap veremeyecekseniz lütfen zahmet etmeyin. Kaç yorumdur aynı şeyler sıkıcı oldu..

    Taramalı tüfek misali savurduğun manasız sorulara cevap vermeye çalışacağımı da nerden çıkardın? Şu şöyle olursa bu nasıl olur? Orada şu olunca bu ne olur? Bu tip soruların amacının bir cevap almak olmadığını çok iyi biliyorum. Ben de sana cevap vermeyeceğin onlarca soruyu sıralayabilirim mesela. Sonra geçip karşına hadi bunlara cevap ver dediğimde bunun pek de hoşuna gideceğini sanmıyorum.

    İstersen bu bakteri kamçısı ve co-option meselesini burada keselim de yazıdaki diğer noktalara değinme fırsatım olsun. Ne dersin?

  24. Da Vinci,

    Kendi söylemi içersinde çelişkiler,tutarsızlıklar gösteren birisiniz.Bu yorumunuza baştan itibaren cevap vermeyi ”gerçekten” gereksiz ve zaman kaybı olarak görüyorum.Nasıl bir insan olduğunuzu kendi lafzınla ortaya koyuyorsunuz;

    ”Taramalı tüfek misali savurduğun manasız sorulara cevap vermeye çalışacağımı da nerden çıkardın? ”

    Daha sonra ;

    1. Swimming without flagella
    2. Brahamsha B. (1999).
    “Non-Flagellar Swimming in Marine Synechococcus”, J. Mol. Microbiol. Biotechnol.

    linkleri veriyoruzsunuz.:) Sorulardan sadece birini cevaplamaya yeltenmişsiniz..(yada cevaplayabilmişsiniz) Bunuda acziyet içersinde kendinizce cevaplayabiliyorsunuz .Daha da kötüsü gene sorulan soruyla alakasız olarak . Tartışmanın başından beri Bacterium Flagella’yı kastettik, onun üzerinden konuştuk.Soruda da Darwinci öncülü’nün Prof.Namba’nın verilerine binaen nasıllını sordum. Bu konuda başka bir bakteriyi mi konuşuyorduk? :) vah vah…

    Manasız soruların Darwinci bir öncülü (precursor state) ile alakası oluyor olmasın ? İşte yukarıdaki sorulara cevap veremeyen herhangi bir açıklama Darwinizm için gerçekten ”manasız”dır.

    ‘ bu bakteri kamçısı ve co-option meselesini burada keselim ”

    Elbette yapabileceğiniz yukarıdaki yorumdan öte birşey değilse hemen kesmek gerekli zaten..

    diğer noktalara değinme fırsatım olsun. Ne dersin?

    Memnuniyetle! Bu çok daha iyi olur.Böylelikle bir önceki yorumda bahsettiğim geniş perspektifli eleştiri ve sentez için herkes sizlerden birşeyler öğrenir…

  25. @MAA

    Kendi söylemi içersinde çelişkiler,tutarsızlıklar gösteren birisiniz.Bu yorumunuza baştan itibaren cevap vermeyi ”gerçekten” gereksiz ve zaman kaybı olarak görüyorum.

    Çok boş konuşuyorsun. Ne çelişkisi. Çamur at izi kalsın taktiğiyle tartışma olmaz. Sözünün arkasında duracaksan “bak burada a demişsin burada a’nın tersini demişsin” diyebiliyor musun? Sözlediklerim ne çelişki varmış? Senin yanlışlarını düzeltmekten, sana bazı gerçekleri anlatmaya çalışmakla ömrüm geçiyor burada. Bir şeyi 10 kere tekrarlatıyorsun. Sonra kalkmış bir de çelişkili ve tutarsız olan ben oluyor. Pes doğrusu. Co-option darwinizm köşeye sıkışınca ortaya çıktı dedin bunun böyle olmadığını Darwin de dahil son 150 yılda birçok önde gelen evrimsel biyologun bunun evrimde olması gereken birşey olduğunu söylediğini gösterdim. Senin uydurduğun şeylerin yanlışlığını göstermekten şu yazının konusuna geçemedim. AT’cilerin bakteri kamçısıyla ilgili yanlışlarını alıntılarla gösterdim yetmedi. Co-option’ın İK’nın oluşmasında geçerli bir yöntem olduğunu gösterdik zaten biliyorum dedin. E bravo o zaman. O zaman bir zahmet Dembski, Meyer, Wells, Luskin gibi evanjelik abilere haber ver de onlar da gerçeklerle yüzleşsinler ve bu tip yanlışları propaganda amacıyla kullanmasınlar. Çünkü bu tip yanlışlar onları komik duruma düşürmekten başka birşeye yaramıyor. Ama bazı saflar da onlara inanmıyor değil. Biz İK yapıların evrimleşebileceğini söylediğimizde AT sevdalıları inanmıyordu. Hiçbir türlü de inanmayacaklar çünkü bu işin içinde iman var. Çünkü AT’nin doğru olmasının ardında evrimleşememe var. Eğer bazı şeyler doğal yollarla olabiliyorsa oraya doğaüstü bir gücü sokmak saçmadır. Orada doğaüstü cevap doğru bile olsa doğal yollarla olabilecek birşeyin doğaüstü güçlerle olduğunu iddia etmek için imana ihtiyaç vardır, doğaüstü güçlerin varolduğu imanına ihtiyaç vardır.

    Sen ne tür sorular sorduğunun nasıl cümleler kurduğunun farkında değilsin anlaşılan.

    Temel fonksiyonun artık yan işlevi temel görev haline getirmesi mümkün müdür?

    Bu ne böyle? Burada anlamlı bir Türkçe soru cümlesi yok. Bence ne dediğini sen de bilmiyorsun ama garip bir şekilde benden cevap bekliyorsun. İlginç. Bir de cevap vermeyince niye cevap vermedin diye soruyorsun. Seni hayretler içinde izliyorum.

    Mümkünse bu protein daha sonra başka bir yan işlev kazanırsa bu ne manaya gelir ?

    Buyrun size bir şaheser daha. Ne manaya gelirmiş :))

    Özelleşmiş organellerin yada proteinlerin görevlerini gerçekleştiriken meydana gelen bir değişiklik sistemin genel kararlılığını olumsuz etkiler mi ?

    Genel kararlılığını olmusuz etkiler miymiş :))

    Sistem genel olarak bu tür ”karasızlıklara” ne kadar dayanıklıdır?

    Ne kadar dayanıklıymış :)) Şu kadar dayanıklıdır. Nasıl bir cevap beklediğini gerçekten merak ediyorum.

    Bu denli yüksek organisazyona sahip süreçlerin, temelde salt şansın bilgeliğinden kaynaklandığını düşünmek bilimsel bir neden-sonuç varsayımı mı dır?

    Burada aslında soru falan yok. Sondaki “mı dır” çıkarılıp yerine “değildir” koymak lazım. Burada soru falan sormuyorsun.

    Böyle akıllara zarar sorular sorunca cevap almaman çok normal. Bunu doğal karşılan lazım.

    Tartışmanın başından beri Bacterium Flagella’yı kastettik, onun üzerinden konuştuk.Soruda da Darwinci öncülü’nün Prof.Namba’nın verilerine binaen nasıllını sordum. Bu konuda başka bir bakteriyi mi konuşuyorduk? :) vah vah…

    Bacterial flagellum, bakteri kamçısı demektir ve neredeyse tüm bakteri türlerinin kamçıları farklıdır. Yani tek bir model bakteri kamçısı yok elimizde. Bu bir.

    İki, kamçılı hayvan lafını ortaya atan ben değildim heralde. Kamçılı hayvan nereden çıktı diye sana sormak lazım :))

    Memnuniyetle! Bu çok daha iyi olur.Böylelikle bir önceki yorumda bahsettiğim geniş perspektifli eleştiri ve sentez için herkes sizlerden birşeyler öğrenir…

    Bunu bir türlü anlayamıyorsun ama küçük parçaların toplamı büyük parçaları ve büyük parçalar da bütünü oluşturur. Yani bütünü eleştirmek küçük parçaları eleştirmekle başlar. Bu nedenle ben madde madde küçük yanlışları gösteririm ve bütünü destekleyen küçük parçların çürüklüğü ortaya çıkınca bütün temelsiz kalır ve çöker. Tabi sen yine her zamanki gibi bunu anlamayıp “straw man yapıyorsun, o bahsettiğin şey koca yazı içinde ufak önemsiz bir parça, yazının asıl konusunu eleştir” mealinde birşeyler söyleyeceksin. Bu nedenle bundan sonra karşılıklı tartışmaya devam etmeyeceğim. Madde madde yanlışları belirtip geçeceğim. Bunları okuyanlar da kendilerine göre okuyup irdeleyip kendi kararlarını verirler. Zaten seni ikna etmek gibi bir hedefim yok. Bunun olmayacağına uzun süre önce ikna oldum.

  26. Da Vinci

    ”Bunları okuyanlar da kendilerine göre okuyup irdeleyip kendi kararlarını verirler.”

    Tamamıyla aynı fikirdeyim.Yorumları baştan sona kadar okuyan herkesin kendince bir karar alacağı muhakkatır.

    ”Bu nedenle ben madde madde küçük yanlışları gösteririm ve bütünü destekleyen küçük parçların çürüklüğü ortaya çıkınca bütün temelsiz kalır ve çöker”

    Ne söylendiğine değilde sadece (kendince) hatayı arayan bir akıldan (kendi rasyonel sağlaması için) bu söylemden daha farklı bir söylemi beklemekte haksızlık olur sanırım…

    İki, kamçılı hayvan lafını ortaya atan ben değildim heralde. Kamçılı hayvan nereden çıktı diye sana sormak lazım :))

    Bacterium Flagella” gibi latincesini kullanmaktansa dil bilmeyen okurların geneli için bir tanımlama diyebiliriz.Zihinde hangi tür bir canlıdan bahsediliyoru azçok resmetmek için yaptığım bir kullanım.Makalede de kullanmadım yorum içinde kullandım.Makalelerde varsa değiştiririm elbette! Kastedilen yapının öglena olmadığı okadar açık ki :)) ama siz her zamanki gibi aktarıma değil olabilecek hataya kilitlendiğinizden, bu kullanımı ”kesin” bir hata olarak göstermeye gayret ediyorsunuz. Elbet çok rahatsız olunuyorsa sadece bakterinin kamçısı diyelim. Sizin argümanınıza daha güçlendiriyorsa neden olmasın…

    ”Madde madde yanlışları belirtip geçeceğim.”

    Elbette memnun oluruz.Bu metnin genel bir bilgilendirme olduğu ortada.Bu blogun içeriğinin ”tümünü” yada savunduğu AT konumunuda tamamıyla temsil etmediği ortada.Bunlarıda daha önce bir çok kez belirttik ve açıkladık. Burada yapılan hatalı söylemide savunmadık sadece bakın sizin bu söyleminize şu şekilde karşılık verilmiş ve bunun nedenleri bunlardır şeklinde metinler olmasına özen gösterildi.

    Bu sebepledir ki sizde 21 protein iddianızı 23 olarak düzeltiniz.Demek ki veriler güncellendikçe yeni gerçeklerle karşılaşılabiliniyor ve çıkan sonuçların gerektirdiği öncül sebepler ortadan kalkmadıkça bir söylemin diğerini bilimsel olarak dışlayabilmesi mümkün değil.Bu tip bir (politize) algı zorunluda değil.Sırf birileri (üzerinize alının) bunun üzerinden söylem bina edecek diye; ya böyledir ya şöylediri içeren mantık yapılarının, gerçeğin büyük resmini kaçırmasıda şaşılacak bir durum değil! Zaten yanlışlar olmadan ne evrimde nede evrimsel algıda ilerlemek parçası olunan doğanın içersinde mümkün! Blogun amacını açıkladığımız bölümü, bir kere daha gözden geçirmenizi dileriz;

    https://akillitasarim.wordpress.com/blog-amac/

    Bu son yorumunuz gerçekten kendiniz ve söyleminiz hakkında oldukça ”bilgilendirici” oldu.Teşekkür ederiz.

    Kolay gelsin..

  27. @MAA

    ”Bacterium Flagella” gibi latincesini kullanmaktansa dil bilmeyen okurların geneli için bir tanımlama diyebiliriz.Zihinde hangi tür bir canlıdan bahsediliyoru azçok resmetmek için yaptığım bir kullanım.Makalede de kullanmadım yorum içinde kullandım.Makalelerde varsa değiştiririm elbette! Kastedilen yapının öglena olmadığı okadar açık ki :)) ama siz her zamanki gibi aktarıma değil olabilecek hataya kilitlendiğinizden, bu kullanımı ”kesin” bir hata olarak göstermeye gayret ediyorsunuz. Elbet çok rahatsız olunuyorsa sadece bakterinin kamçısı diyelim. Sizin argümanınıza daha güçlendiriyorsa neden olmasın…

    Pes doğrusu. Sözün bittiği yer burası oluyor heralde.

    1. ”Bacterium Flagella” diye birşey yok. Bizim konumuz olan şey “Bacterial flagellum” yani “bakteri kamçısı”dır.
    2. Kafana göre “bakteri kamçısı” yerine “kamçılı hayvan” demenin gerekçesi olarak konu hakkında bilgisiz okuyucuların zihninde bir resim canlandırmak olduğunu söylemen biraz komik çünkü ilgisiz birşeyden bahsediyorsun. Yani okuyucuların zihninde yanlış birşey canlandırıyorsun aslında.
    3. Türkçe’de kamçılı hayvan olarak da bilinen ve senin de belirttiğin gibi asıl adı öglena olan İngilizce Euglena olan canlı bir kere bakteri değil. Öglena bakteriler gibi prokaryot bir canlı değildir ökaryottur. Ökaryot canlıların protista aleminde yer alır. Yani bizim burada üzerine konuştuğumuz şey bakterilerde bir yapı olan bir kamçı organı iken senin bunun yerine bir canlı ismini kullanman ve kamçılı hayvan demen baya bir garip. Aynı hatayı daha önce defalarca yaptın ve seni bu konuda defalarca uyardım ama aynı şeyi bıkmadan usanmadan yapmaya devam ettin. Şimdi de burada bunu okuyucuların zihninde bir resim oluşturmak için kullandığın gibi garip birşey söylüyorsun. Bakterilerdeki bir organın adını tamamen farklı ilgisiz bir başka canlı türünün adıyla değiştirmek nasıl bir mantıktır anlamak mümkün değil.
    4. Birşeye öglena diyorsun ve sonra “bahsedilen yapının öglena olmadığı o kadar açık ki” diyebiliyorsun. E bravo. Daha ben ne diyeyim ki.
    5. Benim rahatsız olmamla ilgisi yok. Eğer sen böyle bariz absürd yanlışlar yapmaktan rahatsız değilsen istediğin gibi kullanabilirsin. Sonuçta benim argümanım açısından senin bakteri kamçısı veya kamçılı hayvan demen hiçbir şeyi değiştirmez. Ben yalnızca ortadaki bariz bir bilgi hatasını gösterdim. Sen bu tip absürd yanlışlardan rahatsız olmuyorsan ve bundan memnunsan elbette istediğin gibi devam edebilirsin. İstersen kamçılı bitki de istersen Zorrı’nun kamçısı de benim için fark etmez.

    Bu sebepledir ki sizde 21 protein iddianızı 23 olarak düzeltiniz.Demek ki veriler güncellendikçe yeni gerçeklerle karşılaşılabiliniyor ve çıkan sonuçların gerektirdiği öncül sebepler ortadan kalkmadıkça bir söylemin diğerini bilimsel olarak dışlayabilmesi mümkün değil.

    Elbette yeni veriler geldiğinde yeni gerçeklerle karşılaşılabilir. Ama buradaki durum öyle değil. Benim kendi hatamdan kaynaklanan bir durum vardı. İlk önce yanlışlıkla 20 dedim daha sonra Matzke’nin makalesinde bunun aslında 23 olduğunu gördüm. Burada benim kişisel bir yanlışım vardı. Ayrıca bu durumda bu sayı yukarı çıkamaz. Ancak ve ancak aşağı inebilir. Yeni bakteriler incelendiğinde bu 23 taneden bazılarının bulunmadığı bir bakteri kamçısı bulunursa bu sayı 23’ün altına iner ama üstüne çıkması mümkün değildir çünkü eldeki verilere göre sadece 23 tanesi ortak. Yeni bir verinin bunu artırması gibi birşey olamaz.

    Bu arada yazının sonunda “Çeviren: Tuğrul FİDANLAR” diye bir ibare var. Yazıyı sen çevirmemiş miydin?

  28. Da Vinci

    Kelimeler üzerinde oyun oynamak mı sizi bilimsel kılıyor evet bacterium flagella diye birşey yok.Bu latince mi yazayım herşeyi ozaman mı bilimsel oluyoruz için konulmuştur. Bacteriumda flagellada anlamca ayrı şeyler hele benim gibi azçok latince bilen birine bu safsatayı söylemeyin. Makalede kullanmış mıyım? var mı kasıtlı şekilde yaptığım bir çarpıtma? Bu konuda onu söyleyin! Teknik terimlerde yanlış hata ve kusurlu kullanımda bulunabiliriz. Sonuçta uzmanda değiliz.Birkaç dil bilen insanlarız, çoğu zaman konularda profesyonel olmamamızdan kaynaklanan hatalarımız elbette olacaktır. Moleküler biyologta filan olmadığımıza göre , okuduğumuz ve araştırdığımız verilerden yola çıkarak bazı çıkarımlar yapıyoruz. Blog amacımızdada belirtiğimiz gibi toplam gerçeğin kendisini temsil ediyor değiliz.Sadece tartışılmadan kabul edilen herşeye dogma diyoruz.Bu durum Darwinizm için en az Katolik yasaları kadar geçerli diyoruz.(Siz fevkalade bir şekilde kanıt oluşturuyorsunuz) Mühim olan terimsel yanlışlıkları çeviri hatalarını yada terminolojik aksaklıkları belirli bir amaç doğrultusunda kasıtlı yapıp yapmamaktır.Esas olan makale arkasındaki fikri tartışmak iken devamlı şekilde kelimeler üzerinde dilbilgisi tartışması yapar gibi sürekli aynı terraneyi öne sürmek, bu konularda sizin için söyleyebileceği başka birşeyi olmayan biri izlenimi kuvvetlendiriyor.

    Hatalar kasıtlı şekilde yapılıyorsa bunu lütfen belirtin yoksa kelimeler gerçeği ifade etmekte sadece bir araçtır. Gerçeğin kendisi asla değildirler. Bu tür yorumlardan başka yapabileceğiniz birşey olmaması durumu yeterince açık seçik ortaya koyuyor.Sofistler gibi kelimelerin üzerinde dans ederek asıl söylenmek isteneni kendince görmezden gelerek belirli bir düşüncenin rüştünü ispat etme acziyetini sürekli sergiliyorsunuz.Oysa ben sizden gerçekten söyleminizde samimi iseniz son iki makalede verdiğim verileri tartışabilmenizi beklerdim.Onları yok saymak göz ardı etmek daha kolay. Neden ? Çünkü kendinizce bir hata yakalayamamış olmanızdan , o sebeple katılmıyorsunuz yada girmiyorsunuz tartışmaya.Birde makaledeki veriler (Pubmed gibi) ve çıkarımlar sizi oldukça rahatsız ediyor olmalı. Velhasıl tartışma yada argüman bina etme şekliniz ”hataya” dayalı ve ezberden konuşuyorsunuz.Düşünce üretmek diye bir kaygınız yok!

    Siteyi sürekli ziyaret edenler ve sizin yorumlarınızı varsa devamlı okuyanlar bu tartışma şeklinizin acziyetini daha iyi göreceklerdir.Sorulara cevap vermek yerine kendi kendini ikna etmiş bir aklın kelime oyunları içersinde bir şeyi tartışmak amaçı olmayan , sadece kendi inançını ispat etme gayretinin çürük meyveleri sürekli sergileyen bir yaklaşım tarzıyla hareket ediyorsunuz. Kanımca buda sadece ateistlerin entellektüel manada ne denli aciz olduklarını ortaya koyuyor.(sizin dışınızdada birkaç kişi de bu yolu gütmekten öteye gidemediler)

    Bir kısır döngü ve umutsuz bir vakaa hali..amacı sarıldığı dogmayı korumak ve üzerinden bina ettiği yaşam şeklini kutsamak olan bir hayat.Elbette bu tip bir aklın bu sitedeki amaçtan rahatsız olması çok doğal, bunu bu bakımdan yadırgamıyoruz.

    Daha fazla bu şeklide küçük insan muhabeti (sizi kastetmiyorum. durumu kastediyorum) yapmayalım. Kişileri konuşma manasında ben siz ile ilgili bu değerlendirmeleri ”mecburen” yapıyorum.) Kişileri ve hatalarını tartışanlar olayların ve olguların büyük resimde ne ifade ettiğini elbette ıskalayacaktır.(her ikimiz için geçerli olabilir bu şekilde sürüp giderse) Blogun söylemini kişiselleştirme gayretinizin altında yatanda tamamen tasarım argümanına karşı geliştiremediğiniz söylem acziyetidir.Bakın ben sizin hatanız yada hatalarınız üzerinde durmadım. Bir kere bile bu hatanız şu kasıtadır diyerek sitenize gelip yorumda yapmadım, gerekte görmüyorum.Ben kimse adına karar alınmaması taraftarıyım.Biz burda verileri ve çıkarımları ortaya koyarız karar okuyanlarındır. Mühim olan büyük çerçevede tartıştıklaırmızın ne denli gerçek olduğunu yada geçerli olduğunu anlamaya çalışmaktır.Bu sizin için sadece ”error correction” ise sizin zaten söylediğinizi söyleme imanınızı belgeler. İman ise kanıt istemez genelde verilen kanıtlarıda görmezden gelmeye meğillidir.Burda ben size tekrardan kendi açıklamamı yapacak değilim.Burda anlatılanların benim dini imanım ile bir alakası yok, bir kere bile kendi yazdığım makalelerde ima etmedim,diğer makalelerde bahsetmedim ve illaki bu çıkarım kesinlikle doğrudur demedim. Karşımdaki insanın ise bunun tam tersi davranması ve sürekli yukarıdaki söylemi sergilemesi; ya ard niyettendir, ya militarize olmuş bir aklın sergisidir ya da en iyi ihtimalle cizvit bir rahibin DNA’da ”Rab tarafından yapılmıştır”gibi inancının yazılı ibaresini kanıtlamaya çabalamasıdır.

    not:

    Bu arada yazının sonunda “Çeviren: Tuğrul FİDANLAR” diye bir ibare var. Yazıyı sen çevirmemiş miydin?

    o ibare keyif için konulmuş olmasa gerek.Arkadaşlarımdan biri ben çevirinin başında iken çeviriyi yapmak istedi ve yaptı. Bende elimden geldiğince bazı yerlerde düzeltme yaptım.Fakat metin esası itibariyle onun çevirisidir.Benden kelime konusunda daha titizdir.Sizin seveceğiniz tarzda mükemmeliyetçidir.Metinde büyük bir hata olduğunu sanmıyorum.Yinede ”tek maharetinize” binaen bulursanız haber verin, değerlendirip düzeltelim.

  29. 1.

    Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)

    Nesnel kanıtlar varmış. Ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gömlemlerle destekleniyormuş. Bunlar nerede acaba? Bunları rica etsem. AT’ciler hangi bilimsel deney ile tasarım için nasıl bir somut, ölçülebilir deliller ortaya koymuşlar?

    [Madde madde eleştirilerimi aktaracağım ama şimdilik bunun için zamanım yok. Bu akşam ve hafta sonu devam edeceğim.]

  30. 2.

    Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.

    Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln’ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor.

    FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFORTHONTHISCONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY…

    Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?

    İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;

    Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.

    Peki bu aynı seriyi İngilizce bilmeyen birine gösterdiğimizde o kişi ne düşünür bununla ilgili?

    Ancak arkadaşımız bize aşağıdaki harf dizilimini gösterseydi, bu durumda ona inanabilirdik.

    ZOEFFNPBINNGQZAMZQPEGOXSYFMRTEXRNYGRRGNNFVGUMWORNBWIGBBCVHPUZMWLONHATQUGOTFJKZXFHP…

    Neden? Çünkü gördüğümüz dizilimden dolayı. İlk dizilim modeli anlaşılabilir bir modeldir; diğer bir deyişle, bir anlam ve mesaj içeren İngilizce bir cümledir. Ancak, ikinci dizilim anlaşılabilir bir harf dizilim modeli değildir çünkü harfler anlamlı bir kelime ve ya bir ifade ve ya bir bütün oluşturacak biçimde değil tesadüfen yan yana gelmişlerdir.

    Bu dizilimin başka bir dilde bir anlama gelmediğini veya başka bir modelde bir anlamı olmadığını nerden biliyoruz? CSI kişiden kişiye değişir mi? Bana göre CSI ama başkasına göre değil. Böyle birşey olabilir mi?

    Artık ‘özgün ve karmaşık yapı’ tanımlamasını anlayabiliriz. Eğer bir tasarım teorisyen bir harf diziliminin özgün olduğunu söylüyorsa, o harf diziliminin anlaşılabilir bir modele uyduğundan bahsediyordur. Ve bu teorisyen, dizilimin karmaşık olduğunu söylüyorsa, o halde nesnenin meydana çıkabileceği ya da sonuçlanabileceği pek çok farklı yol olduğundan ve herhangi özel bir sonuca tesadüfen varılabilme olasılığın da neredeyse imkânsız olduğundan bahsediyordur.

    Böylece Gettysburg’ün cümlesinde bir tasarım olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu cümle hem özgündür hem de karmaşıktır. Bununla birlikte, ikinci dizilimde böyle bir tasarım görmüyoruz. Karmaşık olmasına rağmen, anlaşılabilir bilindik bir harf dizimine sahip değildir. Bunun yanı sıra, arkadaşımız bize “Blue” ifadesindeki gibi bir harf dizilimi göstermiş olsaydı, o zaman bu ifadenin özgün olduğunu ancak karmaşık olmadığını söyleyecektik. İfade özgündür çünkü belli bir modele uymaktadır. Ancak ifade, harf sayısı çok kısa olduğundan ve böyle kısa bir harf dizilimini tesadüfen elde edebilme olasılığı kısmen de olsa mümkün olduğundan, karmaşık değildir. “Blue” ifadesindeki 4 harf bize, Getsyburg cümlesindeki 143 harf kadar çok dizilim olanağı ve çeşitliliği sağlamaz.

    Peki buradan yola çıkarak DNA’daki bilginin CSI (KÖB) olduğunu gösterebilir misin? Mesela DNA’nın belli bir bölümünün CSI olduğunu nasıl anlarsın. Verdiğin tanıma göre belli bir uzunluktaysa zaten mutlaka karmaşık olacaktır çünkü oluşma olasılığı az olacak. Ama özelleşmiş olduğunu neye göre belirleyeceksin? Ayrıca “sadece o dizilimin” özelleşmiş olduğunu nasıl bilebilirsin? Mesela o dizilimde ufak (veya büyük) değişiklikler yapınca yine özelleşmişlik mevcut kalıyorsa özelleşmişliğin ne anlamı kalıyor?

    Mesela birçok gen yakın türlerde ufak farklılıklar içerir. Bazen 1 bazen 2 bazen daha fazla nokta mutasyon ile gen değişikliğe uğrar ama farklı türlerde aynı işlevi görür. Tek bir nokta mutasyon genin daha iyi işlemesini sağlayıp canlıya belli koşullarda avantaj sağlayabilir. Bu tip bir durumda “özelleşmiş” olmak nerede kalıyor? Bunlardan biri mi “özelleşmiş”? Biri daha mı fazla “özelleşmiş”? Biri eksik mi “özelleşmiş”? KÖB’ün ufak değişikliklere maruz kalması özelleşmiş olmasını değiştirmiyorsa bu kavramın nasıl bir faydası ve anlamı vardır?

  31. Elbette Dembski’nin argümanın mutasyonun özelleşmiş bilgi oluşturmasındaki kısmına tamamen katılmıyorum.Özelleşmiş bilgi pekala rastlantısal olarak proteinlerin içersinde var olan yapıdan devşirilebilir.Bu sadece proteinin yapısının yan işlev yada özelleşmiş bilgiyi üretebilecek potansiyelde olması ile mümkün olabilir.Böyle bir potansiyel yoksa rastlantınında işe yaramayacağı muhakkaktır.Örneğin yukarıdaki harf dizinlerini oluşturmak için bu dizgeleri bizim için anlamlı kılmaya yarayacak ”önceden belirlenmiş” bir dizgeye yani alfabeye ihtiyaçımız vardır.Bu alfabede spesifik bir dilin dizgisi olacaktır.Bilinen ve olası tüm diller içinde rasgele seçilmiş harf dizgelerinin son derece işlevsel ve anlamlı bir bütün oluşturma ihtimali son derece düşüktür.O kadar düşüktür ki bunların sürekli tekrar edip yaşamın içeriğini taşıyan bir ansiklopediyi oluşturmasını savunan bir söylemi (eğer bir inanç yada dogmaya sarılmamışsa) ortalama zekaya sahip olan biri dikkate almayacaktır.

    Yan işlevde olduğu gibi var olan yapıdan devşirilen ilave işlevler elbette vardır ve olmalıdırda. Böylece evrim hayatın çekirdeğindeki potansiyel ile çevreye uyum ve canlının hayatta kalmasını sağlamak için sonsuza kadar zar atmak zorunda kalmayacaktır.Darwinizm için esas sorun bu işlevlerin kertile kertile bir seçim sonucu oluşmasının gerekliliğidir.Birde ortaya çıkan işlev yada sonuç ne kadar karmaşık bir süreç içeriyorsa böyle bir çıktının alınmasıda rastlantısal olarak o denli imkansızlaşır. Birden bire birkaç başka görev için özelleşmiş proteinin (ki zaten asıl görevlerini yapmaları için bile rastlantısal olarak oluşmaları oldukça büyük bir doğrusal kümülatif evrim gerektiriyorken) asli görevlerinin çok dışında yepyeni ve karmaşık görevleri (hatta bazen hayati görevleri) üstlenmelerinin olasılığı tasarlanmamış bir öncülsüz evrimde nedir?

    Yukarıda Sayın Da Vincinin soruların kapsadığı içeriğe ve mantığa verilmiş güzel ve sade bir yanıtı ingilizce bilen okurlar için veriyorum;

    http://www.thedesignmatrix.com/content/scoring-faces/#more-122

    Mike Gene makalelerinde daha fazlasını bulabilirsiniz.Elimizden geldiğince herkes için anlaşılabilir olan makaleleri çevirmeye ve sizlere iletmeye devam edeceğiz.

  32. 3.

    O halde, asıl soru şudur: Karmaşıklık bir yana, sitemler nasıl olup ta özelleşmiştir? Özelleşmişlikten kasıt nedir? Sağlıklı bir şekilde işleyen bir sistemin meydana gelebilmesi için ne denli geniş bir donanım gerekmektedir?

    Bu soruları cevaplamanın bir yolu, sistemi yakından incelemek ve nasıl çalıştığını görmektir. Bir düşünün, eğer bu sistemden proteinleri ve diğer biyomolekülleri çıkaracak olursanız, sistem ne kadar iyi çalışır? Yahut çıkarmasanız bile, moleküllerin yapısında ve işleyişinde her hangi bir değişiklik yapacak olursanız, sistem orijinal halindeki gibi sağlıklı çalışır mı? Eğer tüm bunlara rağmen sistem hala çalışıyorsa, o halde sanıldığı gibi özelleşmiş değildir ve büyük olasılıkla da, Darwinistlerce iddia edildiği gibi sistem, doğal seleksiyon sonucu, zamanla kendiliğinden oluşmuştur. Ancak, sadece çok küçük değişiklikleri kaldırabiliyorsa, o halde sistem son derece özelleşmiştir ve tesadüf ürünü olması da imkânsızdır.

    Sanırım daha önceki tartışmalarda verdiğim kaynaklar mevcut hiçbir bakterideki kamçının bu özellikleri sağlamadığını göstermek için yeterlidir. Hiçbir bakterirideki kamçı, kamçının çalışması için gerekli minimum yapıda değildir. Hepsinin fazlası vardır. Yani farklı bakteri türlerinin farklı yapılardaki kamçıları vardır. Tek bir özel kamçı yok. Tüm bakterilerde bulunan ve aynı yapıya sahip tek bir kamçı yok. Çoğu farklı yapılardaki kamçılara sahip.

    Ayrıca bu kamçıları oluşturan proteinlerin neredeyse tamamının bakteri içinde başka yapılarda kullanılan homologları mevcut. Bunları daha önceki mesajlarımda defalarca belirttim. İsteyenler yukarlardaki diğer mesajlarıma bakabilir.

    Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

    Burada 50’ye yakın proteinin tamamen uydurma olduğunu ve bilimsel gerçeklerle ilgisi olmadığını da önceki mesajlarımda gayet net olarak gösterdim. “..bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz” iddiasının da tamamen yanlış olduğunu açıklamıştım.

    Peki, sizce bu tasarlanmış bir sistem midir? Evet, öyle görünüyor. Ancak, buradaki asıl husus, özelleşmiş karmaşıklığın çalışmalarımızda rehber olmak amacıyla bize, belli bir standart sağlıyor olmasıdır.

    Özelleşmiş karmaşıklık, indirgenemezlik olmadan hiçbir işe yaramaz ve hiçbir anlam ifade etmez. İstediği kadar özelleşmiş karmaşık olsun indirgenebiliryorsa tasarım için bir delil olarak kullanılamaz. Eğer özelleşmiş karmaşıklık, tamın gereği indirgenemezliği de içeriyorsanız zaten indirgenemez karmaşıklık kavramına gerek kalmaz. Ama içermiyorsa tek başına özelleşmiş karmaşık olmanın pek bir anlamı yoktur. Çünkü indirgenebilen birşey istediği kadar karmaşık olsun doğal yollarla ortaya çıkabilecektir ve bu da o yapının oluşması için tasarıma gerek olmadığını gösterir.

  33. İlk olarak bizde indirgenemez kompleksliğin evrimin yokluğuna kanıt oluşturmadığını belirterek bu yoruma başlayalım.Homolog yapılar tek başlarına Darwinizm kesinlikle doğrulanmış olduğu yönünde bir kanıt oluşturamazlar.Hatta kaynak kod olarak kabul edilirlerse kaynağın tekliği manasında tasarım çıkarımına da kapı açabilirler.Bu şekilde bir yaklaşım bilimsel değil dogmatik ispata kapı açar.

    Ayrıca tamamen uydurma demek yerine bunların düzeltilmesi gerektiğini söylememiz daha doğru olacaktır.50 protein iddiası AT hareketinin yeni-yaratılışçı kanadının ısrarla savunduğu bir söylemdir. Bu sitenin desteklediği AT anlayışı Matzke’nin verilerini benimser ama görüldüğü gibi Matzke verileri bile nihai bir kesin çıkarım için yegane geçerli kaynak olamaz. Teknolojik imkânlarımız geliştikçe bu sayılarda ufak değişmeler görülebilir, fakat bu indirgenemez karmaşıklığa Darwnizmce getirilmiş bir toplam çözüm oluşturmaz.Sadece Darwinci evrim için olası ”yegane” çözümün bu yolla gerçekleşmiş olabileceğine kanıt sağlar.Sitemizde yayınladığımız makalelerimizden Nanomakine ve ötesinde Flagellar motor ve bunu kullanan bakteriler koonusunda Dünyadaki sayılı uzmanlardan olan Osaka Üniversitesi Profesörü Keiichi NAMBA’nın değindiği gibi;

    ”Sonunda flagellinin kristalize edilip, SPring 8 ışın demeti içinden hangi mükemmel X-ray ışının bu süreçte hayati rol oynadığını keşfetmek üzere şarter mekanizmasının analiz edilmesi araştırma ekibinin toplam 10 senesini almıştır. Prof.Namba ilk kez üniversiteden mezun olduğunda flagellum bakterisinin elektro mikro-grafiğini gördü. Böylesine gelişmiş ve karmaşık bir yapının canlı organizmalardaki varlığı onu çok şaşırtmıştı. Kısa bir süre sonra kas üzerindeki araştırmalarını flagellum bakterisi üzerine değiştirecek kadar etkilenmişti. Flagelların temel yapısının şekline bakarak, bakterinin açıkça dönme hareketi üzerine dizayn edildiğini anladı. Hergün flagellar bakterisinin duvara asılı motor yapısının resmine bakarak bu bakterinin gizemini ne olursa olsun keşfedeceği hissetti.

    FLAGELLAR MOTORUN TASARIM YAPISI

    Zemin ve zirvedeki yüzey göreceli olarak hücrenin iç ve dış tarafı olabilmektedir. Flagellar motoru yaklaşık 20 değişik proteinden oluşan makromoleküler bir birleşkedir. Üç zar katmanı boyunca, yani stoplazma zarı,”peptidoglycan” katmanı ve dış yüzey zarı zeminden yüzeye doğru uzanır. Pervane, göstergeler, hareket şaftı, yoğunlaştırıcı, yörünge düzenleyici şarter gibi değişik birçok parçadan oluşur.

    Flagella’ın etkili birleşimini sağlamak için işleyen pervanemsi kapak mekanizması vardır.Stoplazmada birleşen flagellin molekülleri uzun, dar bir merkezi kanal yoluyla lif tüpünün dış yüzeyine doğru taşınır. Bu moleküller dış yüzeyde birbirleri ardına bağlanırlar. Flagellar kapağın lif tüpüne bağı olduğu yerde ise bu moleküller belli bir zamandaki flagellin birleşme bölgesini hazırlar ve mevcut flagellin bağı üzerinde yer değiştirerek sıradaki birleşme bölgesini hazırlarlar. Pervanemsi kapak hareketleri döner merdivenlerden adım adım yukarı çıkıyormuş gibi görünür.

    Üç boyutlu mimari yapılarıyla değişik fonksiyonel görevleri üstlenen protein moleküllerinin tasarım anlayışı İnsanoğlunun hammadeler kullanıp mühendislik teknikleriyle ürettikleri yapıların anlayışından çok farklıydı. Tek bir polimer zincirinin üç boyutlu bir yapıya bağlanması ona fonksiyonel ve yapısal bağlamda çok yüksek bir oranda hareket serbestliği ve esneklik kazandırıyordu. Bireysel atom hücreleri tek başlarına fonksiyonel parçalar olarak kullanılıyordu ve bu da biyolojik makromolekülleri günümüz yapay makinelerinden farklı kılan en önemli özelliktir. Tasarım anlayışları gelecek nanoteknoloji uygulamaları için çok iyi anlaşılmalı ve öğrenilmelidir. Şimdiye kadar flagellar motor yapısına bakışımız ve onu anlayışımız ne kadar ilerlediyse onun gizeminin derinliği de o kadar artmıştır. Şimdilik lif bağının uyumlu şarter gizemi protein molekülleri sayısı bakımından çözüldü; bu lif flagellum’un %99’unu oluştursa bile bakterinin gizeminin %99 oranla çözüldüğünü söyleyemeyiz. Asıl anlaşılması güç olan bakterideki motor mekanizmasıdır.”

    Çünkü indirgenebilen bir şey istediği kadar karmaşık olsun doğal yollarla ortaya çıkabilecektir ve bu da o yapının oluşması için tasarıma gerek olmadığını gösterir.

    yada

    ‘’Özelleşmiş karmaşıklık, indirgenemezlik olmadan hiçbir işe yaramaz ve hiçbir anlam ifade etmez. İstediği kadar özelleşmiş karmaşık olsun indirgenebiliyorsa tasarım için bir delil olarak kullanılamaz.’’

    Bizce delil göstermektedir. Mike Gene’nin Tasarım Matrisi ( The Design Matrix) kitabının 236. sayfasında İndirgenemez karmaşıklığı işlediği Matriks’de İndirgenemez Karmaşıklık adlı bölümün sonunda yer alan sonuç bölümünün çevirisini vermekle yetinelim;

    ”Akıllı Tasarım şüphemizi güçlendirmek için ikinci yol (ilk yol tasarlanmış olduğunu bildiğimiz bir süreçten biyolojik yapılara kurduğumuz analojilerdir.) teleolojik olmayan ( amacı bulunmayan) açıklamanın değerlendirilmesinde İndirgenemez Kompleksliği kullanmaktır. Bu durum özellikle insan yapımı makinelerle olağanüstü benzerlikler sergileyen analojileri temel alan ve tasarımı gösteren moleküler makineler konusunda doğrudur. Bununla birlikte, İndirgenemez Komplekslik kriteri bu makinelerin evrim vasıtasıyla evirilmiş olamayacağı iddiasını kanıtlamak için kullanılamaz. Bu kriter bizlere rastlantısal yan işlev açıklamasının olası tek teleolojik olmayan açıklama olabileceğini açıkça göstermek için yüksek bir çözünürlük sağlamakta kullanılır. Eğer makine yan işlevle evirilmiş ise, bizlerde bu evirilmişliğin basit parçaları diyebileceğimiz daha basit öncüllerini (precursor states) yani sayısız değişimleri, işlevlerinin var olduğunu indirgenemez karmaşık sistemden ayrı olarak bulmayı ümit edebiliriz. Eğer, bununla birlikte, eğer makine yan işlevle meydana gelmemişse, büyük ölçüde sistemden bağımsız parçalardan oluşan, makinen için teleolojik olmayan iddiayı şüphe içinde bırakan, öncüllerin varlığı konusunda hiç ya da çok az ispat sağlayan kanıtları bulmayı bekleriz.

    İndirgenemez karmaşıklık analizi pozitif yaklaşımla oluşturulmuş bir analoji ile birleştirilirse, Rushmore Dağının kendimiz için biyolojik denklerini bulabiliriz.-Bu sadece tasarlanmış gibi görünmekle kalmayan, fakat aynı zamanda teleolojik olmayan mekanizmalarla bir şekilde meydana gelmiş gibi görünmeyen sonuçlara ulaşmamızı sağlar.”

    Ayrıca son makalelerimizi tasarım çıkarımını nasıl yapabilirize dair olduğu için sizlere özellikle önerebilirim.

  34. @MAA

    Çünkü indirgenebilen bir şey istediği kadar karmaşık olsun doğal yollarla ortaya çıkabilecektir ve bu da o yapının oluşması için tasarıma gerek olmadığını gösterir.

    yada

    ‘’Özelleşmiş karmaşıklık, indirgenemezlik olmadan hiçbir işe yaramaz ve hiçbir anlam ifade etmez. İstediği kadar özelleşmiş karmaşık olsun indirgenebiliyorsa tasarım için bir delil olarak kullanılamaz.’’

    Bizce delil göstermektedir. Mike Gene’nin Tasarım Matrisi ( The Design Matrix) kitabının 236. sayfasında İndirgenemez karmaşıklığı işlediği Matriks’de İndirgenemez Karmaşıklık adlı bölümün sonunda yer alan sonuç bölümünün çevirisini vermekle yetinelim;

    ”Akıllı Tasarım şüphemizi güçlendirmek için ikinci yol (ilk yol tasarlanmış olduğunu bildiğimiz bir süreçten biyolojik yapılara kurduğumuz analojilerdir.) teleolojik olmayan ( amacı bulunmayan) açıklamanın değerlendirilmesinde İndirgenemez Kompleksliği kullanmaktır. Bu durum özellikle insan yapımı makinelerle olağanüstü benzerlikler sergileyen analojileri temel alan ve tasarımı gösteren moleküler makineler konusunda doğrudur. Bununla birlikte, İndirgenemez Komplekslik kriteri bu makinelerin evrim vasıtasıyla evirilmiş olamayacağı iddiasını kanıtlamak için kullanılamaz. Bu kriter bizlere rastlantısal yan işlev açıklamasının olası tek teleolojik olmayan açıklama olabileceğini açıkça göstermek için yüksek bir çözünürlük sağlamakta kullanılır. Eğer makine yan işlevle evirilmiş ise, bizlerde bu evirilmişliğin basit parçaları diyebileceğimiz daha basit öncüllerini (precursor states) yani sayısız değişimleri, işlevlerinin var olduğunu indirgenemez karmaşık sistemden ayrı olarak bulmayı ümit edebiliriz. Eğer, bununla birlikte, eğer makine yan işlevle meydana gelmemişse, büyük ölçüde sistemden bağımsız parçalardan oluşan, makinen için teleolojik olmayan iddiayı şüphe içinde bırakan, öncüllerin varlığı konusunda hiç ya da çok az ispat sağlayan kanıtları bulmayı bekleriz.

    İndirgenemez karmaşıklık analizi pozitif yaklaşımla oluşturulmuş bir analoji ile birleştirilirse, Rushmore Dağının kendimiz için biyolojik denklerini bulabiliriz.-Bu sadece tasarlanmış gibi görünmekle kalmayan, fakat aynı zamanda teleolojik olmayan mekanizmalarla bir şekilde meydana gelmiş gibi görünmeyen sonuçlara ulaşmamızı sağlar.”

    İyi de Mike Gene benim söylediğimin aksi birşey söylemiyor ki burada. CSI (ya da KÖB) konusuna değinmemiş bile.

    Ayrıca ufak bir ekleme yapayım. “…a myriad of permutations…” sözündeki “myriad” kelimesi sayısız demek değildir. “Büyük sayıda” (a great number) anlamına gelir. Sayısız diyince insanlar farklı düşünecektir. Sayısız miktarda geçiş fosili olması gerekir gibi absürd bir düşünceye sarılanlar olduğu gibi bunun da yanlış anlaşılması muhtemeldir.

  35. 4.

    Aslında, günümüz evrim teorisini çürüten sistematik deliller vardır. Paleontoloji, embriyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve genetik alanlarıyla ilgili pek çok araştırmacı son yıllarda, yönlendirilmemiş evrim anlayışını temelinden çürütecek pek çok sistematik kanıt bulmuştur.

    Bu kanıtların bir kısmını gözden geçirmek için kademe kademe gelişecektir. Bu arada, daha fazla bilgi için bu bölümün sonundaki kitaplardan ve videolardan yararlanabilirsiniz.

    Ayrıca, eğer teknik bilgi ve birikiminiz varsa, bu kitaplarda bahsi geçen orijinal kaynaklara da bir bakmanız da fayda vardır. Yazılı bilimsel kaynaklara baktığınızda, yazılı kaynaklarla insanlara anlatılanlar arasında büyük bir fark ve uyuşmazlık olduğunu göreceksiniz.

    İlk paragraf tam da Harun Yahya kitaplarından fırlamış hissi uyandırıyor. Ciddiye alıp cevap vermeye değer türden birşey değil.

    İkinci paragrafta bahsedilen kitaplar da yine aynı şekilde HY tarzı evrime saldırı kitaplarından başka birşey değil Denton’ınki hariç ama zaten o da daha sonraki kitabında orada belirtilen kitabındaki görüşleri bir kenara bırakmıştır.

    Üçüncü paragraf ise ironinin tavan yaptığı bir bölüm olmuş. Ben de aynı şekilde diyorum ki gidin o kitaplarda kaynak olarak kullanılan bilimsel kaynaklara bakın göreceksiniz ki o kitapların büyük bölümünü bilimsel verilerin çarpıtılmasından ibarettir. Zaten bildiğimiz gibi bunlar Mustafa’nın pek de hoş bakmadığı AT’nin yaratılışçı kanadına mensup kişilerin anti-evrim temalı kitapları (Denton’ınki hariç ama onun durumunu da yukarda açıkladım).

  36. İlk olarak sabah sabah gülümseten kısma gelelim;

    ”İyi de Mike Gene benim söylediğimin aksi birşey söylemiyor ki burada. CSI (ya da KÖB) konusuna değinmemiş bile.”

    Zaten cevaplanan konu CSI değil İndirgenemez komplekslikti. İlla ki açıklamada CSI için bir cevap arayanlara;

    http://www.discovery.org/a/2177

    önerebilirim.Ayrıca ”scoring faces” adlı linklediğim makaledede konuya değinilmekte.

    Yine hastalığınıza binaen birşeyler çabalamışsınız.“…a myriad of permutations…” Sayısız ve büyük miktarda orada birbirleriyle aynı anlamdadırlar.Burda ”mutlak” bir sayısızlıktan bahsedilmediği açık.

    http://www.zargan.com/sozluk.asp?Sozcuk=myriad

    Fakat anlam çarpıtmaya ve bunlardan saçmalamaya gelince maharetiniz göz kamaştırıyor.Tüm metinden bulabildiğiniz bu mu ? Metnin teleolojik olmayan (yani sizin söyleminiz) açıklamaya verdiği karşı argümanı cevaplamak yerine yine bilindik tarz ayak oyunları.Kitabı iyi okuyun belki anlayabilirsiniz …

    Ek olarak- Bu makalenin Smithsonian’da peer-review olması Darwinci militarizmin gerçek yüzünün ortaya çıkmasında çok önemli bir katkı sağlamıştı. Merak edenler bizzat kahramanından detayları ve süreçle ilgili gelişmeleri öğrenebilirler;

    http://www.richardsternberg.org/smithsonian.php

  37. ”İlk paragraf tam da Harun Yahya kitaplarından fırlamış hissi uyandırıyor. Ciddiye alıp cevap vermeye değer türden birşey değil.”

    O zaman neden yazdın derler 4. yorumu adama anlatımınızda bile çelişki var.

    ”Üçüncü paragraf ise ironinin tavan yaptığı bir bölüm olmuş. Ben de aynı şekilde diyorum ki gidin o kitaplarda kaynak olarak kullanılan bilimsel kaynaklara bakın göreceksiniz ki…

    İlk önerinize yürekten katılıyorum. Blogumuzdaki yazılarda ve tüm kitapların kaynak olarak kullandığı kitap yada metinlerin , konularla ilgili olanlarının alınıp okunmasının, konuyla samimi ilgilenenlerin yapmasının çok faydalı olacağı davranış olduğunu düşünüyoruz.

    ”o kitapların büyük bölümünü bilimsel verilerin çarpıtılmasından ibarettir.”

    Burada yine kendi dünya algınızı biricik yegane doğru çıkarım olduğunu dayatarak kerameti kendinden mütevellit bir açıklamayla cevap verdim sanıyorsunuz.Bu bilimsel bir yaklaşım olamaz sizin algınız yada herhangibir kişinin görüş ve yorumları bilimi temsil ediyor hiç olamaz.

    Zaten bildiğimiz gibi bunlar Mustafa’nın pek de hoş bakmadığı AT’nin yaratılışçı kanadına mensup kişilerin anti-evrim temalı kitapları (Denton’ınki hariç ama onun durumunu da yukarda açıkladım).

    Sağolun siz olmasanız nerden bileceklerdi bu sitede neyi savunduğumuzu ..

  38. @MAA

    Zaten cevaplanan konu CSI değil İndirgenemez komplekslikti. İlla ki açıklamada CSI için bir cevap arayanlara;

    http://www.discovery.org/a/2177

    önerebilirim.Ayrıca ”scoring faces” adlı linklediğim makaledede konuya değinilmekte.

    Yine hastalığınıza binaen birşeyler çabalamışsınız.“…a myriad of permutations…” Sayısız ve büyük miktarda orada birbirleriyle aynı anlamdadırlar.Burda ”mutlak” bir sayısızlıktan bahsedilmediği açık.

    http://www.zargan.com/sozluk.asp?Sozcuk=myriad

    Fakat anlam çarpıtmaya ve bunlardan saçmalamaya gelince maharetiniz göz kamaştırıyor.Tüm metinden bulabildiğiniz bu mu ? Metnin teleolojik olmayan (yani sizin söyleminiz) açıklamaya verdiği karşı argümanı cevaplamak yerine yine bilindik tarz ayak oyunları.Kitabı iyi okuyun belki anlayabilirsiniz …

    Ek olarak- Bu makalenin Smithsonian’da peer-review olması Darwinci militarizmin gerçek yüzünün ortaya çıkmasında çok önemli bir katkı sağlamıştı. Merak edenler bizzat kahramanından detayları ve süreçle ilgili gelişmeleri öğrenebilirler;

    http://www.richardsternberg.org/smithsonian.php

    İlginçsin Mustafa. Ben CSI’dan bahsetmedim mi orada? Sen de cevap olarak Mike Gene’den bu alıntıyı yapmadın mı? Benim CSI eleştirimi alıntılıyorsun ve altına buna katılmadığını söyleyerek Mike Gene’den alıntı yapıyorsun. Ben CSI eleştirisi yaparken sen yaptığın alıntıda niye CSI ile ilgili birşey söylemiyorsun? Bu CSI ile ilgili değil dediğimde de gülümsüyormuşsun. Gerçekten çok ilginçsin.

    Senin çevirinde “sayısız” kelimesini görünce ilgimi çekti ve gerçekten böyle mi demiş acaba diye kitaba baktım ve gördüm ki öyle demiyor. Yoksa bu sıkça sorulan sorular yazısındaki hiçbir şeyi İngilizcesiyle karşılaştırmadım bile. Sadece çeviride ciddi bir yanlış anlamaya neden olabilecek birşeyler olursa bakıyorum ve burada “sayısız” kelimesinden şüphelendim ve orijinal yazıyı kontrol ettim. Aldığım sonuç da şüphemin haklı olduğunu gösterdi. Konuyu az çok bilenler için pek önemli değil ama konu hakkında pek bilgisi olmayan biri bundan etkilenebilir. Kamçılı hayvan terimini kullanıp “tabiki burada öglenadan bahsedilmiyor” demen gibi burada da “burda ‘mutlak’ bir sayısızlıktan bahsedilmediği açık” demene hiç şaşırmadım. İnsanların senin zihnindekileri veya birşeyi yazarken ne amaçla yazdığını, neyi kastettiğini bildiklerini sanman da ayrıca ilginç bir durum. Orada öyle denmiş ama tabiki asıl kastedilen o değil, aslında şu kastediliyordu gibi garip açıklamalarınla defalarca karşılaştım burada. O zaman ne kastetmek istiyorsan onu yazsan ve doğru kelime seçimleri yaparak muhtemel yanlış anlaşılmaları minimuma indirmeye ne dersin? Böylesi daha iyi olmaz mıydı?

    Bu arada Sternberg olayındaki dezenformasyon propagandasını bir kenara bırakıp olayın gerçeğini öğrenmek isteyenler buraya bakabilir. Ayrıca bu makale peer-review demişsin. Meyer’in makalesine link verecektin de veremedin mi? Özetle bu makale ile neyi kastettiğin anlaşımıyor.

  39. Geri kalanına cevap vermek abestle iştigal olur. Meyer’in makalesi için Richard Steinberg şöyle demiş;

    ”In 2004, in my capacity as editor of The Proceedings of the Biological Society of Washington, I authorized “The Origin of Biological Information and the Higher Taxonomic Categories” by Dr. Stephen Meyer to be published in the journal after passing peer-review.”

    http://www.discovery.org/a/2177

    Bu makale ;

    On 4 August 2004, an article by Stephen C. Meyer (Director of Discovery Institute’s Center for Science and Culture) titled “The origin of biological information and the higher taxonomic categories”, appeared in the peer-reviewed journal, Proceedings of the Biological Society of Washington[2]. The journal’s publisher claims the editor, Richard Sternberg, went outside the usual review procedures to allow Meyer’s article to be published in his last issue as editor. Sternberg disputes the claims.[3] Meyer’s article was a literature review article, and contained no new primary scholarship itself on the topic of intelligent design.

    Elbette bu eylemle AT’yi destekleyince kendisi ”birden” bu peer özelliğini yitirivermiş dogmatik materyalistlerin gözünde…

    On 7 September 2004, the publisher of the journal, the Council of the Biological Society of Washington, released a statement repudiating the article:

    The paper by Stephen C. Meyer, “The origin of biological information and the higher taxonomic categories,” in vol. 117, no. 2, pp. 213-239 of the Proceedings of the Biological Society of Washington, was published at the discretion of the former editor, Richard v. Sternberg. Contrary to typical editorial practices, the paper was published without review by any associate editor; Sternberg handled the entire review process. The Council, which includes officers, elected councilors, and past presidents, and the associate editors would have deemed the paper inappropriate for the pages of the Proceedings because the subject matter represents such a significant departure from the nearly purely systematic content for which this journal has been known throughout its 122-year history. [4]

    kaynak;

    http://en.wikipedia.org/wiki/Sternberg_peer_review_controversy

    R.Steinberg’in sitesinde bu konuda federal incelemeler var;

    http://www.richardsternberg.org/smithsonian.php?page=letter

    http://www.discovery.org/scripts/viewDB/filesDB-download.php?command=download&id=1489

    Buna verilen materyalist refleks ise şöyle gelişmiş;

    ”Sternberg claims that he was “targeted for retaliation and harassment” and subject to efforts to remove him from the museum in retaliation for his views in support of creationism. He continues to cite a letter by the United States Office of Special Counsel as supporting his version of events,[29] despite the Office of Special Counsel ultimately dismissing his claim. Pim Van Meurs and other critics observed that the Office of Special Counsel lacked jurisdiction over the matter and so his claim was unlikely to proceed,[30] and that even though it made no official findings or conclusions, the response from the Office of Special Counsel provided Sternberg and the Discovery Institute putative evidence and talking points supporting their claim that the scientific community discriminates against intelligent design proponents.[31][32] In a Wall Street Journal op-ed article, Discovery Institute Senior Fellow David Klinghoffer[33] portrayed Sternberg as a martyr and victim of discrimination,[34] a tactic used often by design proponents”

    Bunlar tıpkı sizin bir türlü doğru düzgün cevap veremediğiniz Gonzalez hakkındaki e-mailleşmelerdeki duruma benziyor. Siz daha hala dezenformasyondan bahsediyorsunuz.Bırakında okuyanlar bir kez karar verebilsin sizin her konudaki otoritenizi haşa yıkmak olmaz öyle değil mi ? :)

  40. Geri kalanına cevap vermek abestle iştigal olur. Meyer’in makalesi için Richard Steinberg şöyle demiş;

    ”In 2004, in my capacity as editor of The Proceedings of the Biological Society of Washington, I authorized “The Origin of Biological Information and the Higher Taxonomic Categories” by Dr. Stephen Meyer to be published in the journal after passing peer-review.”

    http://www.discovery.org/a/2177

    Bu makale ;

    On 4 August 2004, an article by Stephen C. Meyer (Director of Discovery Institute’s Center for Science and Culture) titled “The origin of biological information and the higher taxonomic categories”, appeared in the peer-reviewed journal, Proceedings of the Biological Society of Washington[2]. The journal’s publisher claims the editor, Richard Sternberg, went outside the usual review procedures to allow Meyer’s article to be published in his last issue as editor. Sternberg disputes the claims.[3] Meyer’s article was a literature review article, and contained no new primary scholarship itself on the topic of intelligent design.

    Elbette bu eylemle AT’yi destekleyince kendisi ”birden” bu peer özelliğini yitirivermiş dogmatik materyalistlerin gözünde..

    On 7 September 2004, the publisher of the journal, the Council of the Biological Society of Washington, released a statement repudiating the article:

    The paper by Stephen C. Meyer, “The origin of biological information and the higher taxonomic categories,” in vol. 117, no. 2, pp. 213-239 of the Proceedings of the Biological Society of Washington, was published at the discretion of the former editor, Richard v. Sternberg. Contrary to typical editorial practices, the paper was published without review by any associate editor; Sternberg handled the entire review process. The Council, which includes officers, elected councilors, and past presidents, and the associate editors would have deemed the paper inappropriate for the pages of the Proceedings because the subject matter represents such a significant departure from the nearly purely systematic content for which this journal has been known throughout its 122-year history. [4]

    Kaynak;

    http://en.wikipedia.org/wiki/Sternberg_peer_review_controversy

    R.Steinberg’in sitesinde bu konuda federal incelemeler var;

    http://www.richardsternberg.org/smithsonian.php?page=letter

    http://www.discovery.org/scripts/viewDB/filesDB-download.php?command=download&id=1489

    Buna verilen materyalist refleks ise şöyle ;

    ”Sternberg claims that he was “targeted for retaliation and harassment” and subject to efforts to remove him from the museum in retaliation for his views in support of creationism. He continues to cite a letter by the United States Office of Special Counsel as supporting his version of events,[29] despite the Office of Special Counsel ultimately dismissing his claim. Pim Van Meurs and other critics observed that the Office of Special Counsel lacked jurisdiction over the matter and so his claim was unlikely to proceed,[30] and that even though it made no official findings or conclusions, the response from the Office of Special Counsel provided Sternberg and the Discovery Institute putative evidence and talking points supporting their claim that the scientific community discriminates against intelligent design proponents.[31][32] In a Wall Street Journal op-ed article, Discovery Institute Senior Fellow David Klinghoffer[33] portrayed Sternberg as a martyr and victim of discrimination,[34] a tactic used often by design proponents”

    Bunlar tıpkı sizin cevaplarınıza ve bir türlü doğru düzgün cevap veremediğiniz Gonzalez hakkındaki e-mailleşmelerdeki duruma benziyor. Siz daha hala dezenformasyondan bahsediyorsunuz.Bırakında okuyanlar bir kez karar verebilsin sizin her konudaki otoritenizi haşa yıkmak olmaz öyle değil mi ? :)

    Birde bu makale ve birkaç daha ”gözden kaçan” peer-reviewed makaleyi Evo Wikiden verelim;

    * S.C. Meyer, “The Origin of Biological Information and the Higher Taxonomic Categories,‿ Proceedings of the Biological Society of Washington, 117(2) (2004): 213-239.
    o This article was not peer-reviewed according to the standards of the Biological Society of Washingon, but rather slipped into the journal by an editor without proper review. The publisher repudiated the article; the controversy is described here. The article recieved four citations: a news article and a letter in Nature, a article on the controvery in the Phi Beta Kappan, and article in the Journal of Church and State.

    * M.J. Behe and D.W. Snoke, “Simulating Evolution by Gene Duplication of Protein Features That Require Multiple Amino Acid Residues,‿ Protein Science, 13 (2004): 2651-2664.
    o This article was indeed peer-reviewed according to the normal procedures. The conclusions, however, were rapidly and voluminously disputed by others in the field, and the controversy was addressed by the editors here. The paper was cited three times: one rebuttal, Behe and Snoke’s response to the rebuttal, and the editorial board’s comment on the situation.

    * W.-E. Lönnig & H. Saedler, “Chromosome Rearrangements and Transposable Elements,‿ Annual Review of Genetics, 36 (2002): 389-410.
    o Annual Review of Genetics does not publish new research results; it publishes review articles, which summarize the current state of thinking on some topic. Although the thrust of the article is in opposition to the modern evolutionary picture, nowhere does it mention “design”. Citation count: 14, including a citation by Meyer’s 2004 article, and a letter to Nature on the controversy.

    * D.K.Y. Chiu & T.H. Lui, “Integrated Use of Multiple Interdependent Patterns for Biomolecular Sequence Analysis,‿ International Journal of Fuzzy Systems, 4(3) (September 2002): 766-775. Citation count: 1.

    * M.J. Denton & J.C. Marshall, “The Laws of Form Revisited,‿ Nature, 410 (22 March 2001): 417.I.. Citation count: 1.

    * M.J. Denton, J.C. Marshall & M. Legge, (2002) “The Protein Folds as Platonic Forms: New Support for the pre-Darwinian Conception of Evolution by Natural Law,‿ Journal of Theoretical Biology 219 (2002):325-342.

    http://wiki.cotch.net/index.php/Peer-reviewed_ID_articles

    Şuradaki yorumlara bayıldım.Çok önemli uyarılar içermekte ; :)

    ”Articles in peer-reviewed journals are the gold standard of scientific discourse. Their contents are not necessarily right or wrong, but the peer-review proceedure is meant to force the authors to present their claims clearly and honestly, to preempt evasiveness, and to catch obvious mistakes.”

    ”Bu makale ile neyi kastettiğin anlaşımıyor.”

    Neyi anlayabildiniz ki…

  41. Mustafa,

    Hayretler içinde okuyorum yazdıklarını.

    ”Bu makale ile neyi kastettiğin anlaşılmıyor.”

    Neyi anlayabildiniz ki…

    Ben Meyer’in makalesini kastettiğini çok iyi biliyordum ama bu konularla ilgilenmemiş birinin orda yazdığından Meyer’in makalesini kastettiğini anlaması mümkün değil. Bunun için “neyi kastettiğin anlaşılmıyor” dedim. Aklım sıra sana iyilik yapmaya çalışıyorum, ne dediğini doğru düzgün açıkla diyorum ama karşımda bunu anlayacak biri yok ki. Derdi başka onun.

    Meyer’in makalesi peer-review yapılmadan sadece Sternberg’in incelemesi sonucunda kendi insiyatifiyle ilgili dergide yayımlanmıştır. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler burayı okuyabilir. Bu konuyu uzatacak değilim. Ben linki verdim merak edenler girer bakar. Peer-review prosedürünün nasıl kısa devre edildiğini görmek isteyenler verdiğim linki okuyabilir. İnsanlar bunları okuduktan sonra kendi kararlarını kendileri verebilirler değil mi? Bırakalım da insanlar kendileri okuyup kararlarını versinler. Bu sana uyar mı Mustafa?

  42. Hayretler içinde okuyorum yazdıklarını.

    Benim acımdan sizin algınız için bu durum çoook uzun süredir devam etmekte, fakat sizde dogmatiklik sınır tanımıyor.

    ‘Ben Meyer’in makalesini kastettiğini çok iyi biliyordum ama bu konularla ilgilenmemiş birinin orda yazdığından Meyer’in makalesini kastettiğini anlaması mümkün değil.”

    Elbette ne diyorsanız odur :)

    ne dediğini doğru düzgün açıkla diyorum.

    Anlamak istemeyene herhangi bir açıklama neden gerekir?

    Bu konuyu uzatacak değilim.

    Evet sizin için iyi olur ..

    ”Peer-review prosedürünün nasıl kısa devre edildiğini görmek isteyenler verdiğim linki okuyabilir.”

    Bu cevapsızlıklarınız çok aciz bir hali segilemeye başladı.Diğer peer-reviewden geçmiş olanlarda bu şekilde geçmiştir değil mi? Bir şekilde trojan biri bulunmasa Materyalist Truva surları (peer-review mekanizması) nasıl geçilip mağrur Ateist krallığınızın içine girilebilsin ? Gonzalez maillerindeki cevap veremeyişiniz , burda da peer-review konusunda herşeyde olduğu gibi ahkam kesmeniz ama mahkemelerce belirtilmiş haksızlığı görmezden gelmeniz aslında size her ne olursa olsun acıkca belirtilsede ateizme hizmet etmedikten sonra ” tüh kaka ” olmasından ibaret.Böyle bir zihnin algısı elbet sağlıklı olamaz.

    Steinberg saygın bir bilim adamıyken ”birden” bir makalenin yayınlanmasını sağladı diye bu yorumlara, düşmanca tutuma maruz kalıyorsa, okuyanlar elbette hangi tarafın nasıl bir ruh halinde olduğunu anlayabileceğini düşünüyorum.

    ”İnsanlar bunları okuduktan sonra kendi kararlarını kendileri verebilirler değil mi? Bırakalım da insanlar kendileri okuyup kararlarını versinler. Bu sana uyar mı Mustafa?”

    Bu kelimeler bence bir ikiyüzlülük manifestosudur.En başından itibaren yorumlar okunursa, bu söylemin tam tersi bir şekilde sürekli konular üzerinde ahkam kestiğinizi, kendi görüşünüzün doğru olabilecek tek görüş olduğunu ima ederek argüman geliştirdiğinizi ” Ben linki verdim merak edenler girer bakar. Peer-review prosedürünün nasıl kısa devre edildiğini görmek isteyenler verdiğim linki okuyabilir vs. gibi” rahatlıkla görebilirler.

    Biz blog amaçımızdada belirtiğimiz gibi algılarımızın kesin doğruların temsilisi olduğunu iddia etmiyoruz.Ortadaki veriler bizi buna yönlendiriyor ve bu şekilde düşünmemizi sağlıyor diyoruz.(Steinberg ve Gonzalez olayının her ikisinde bizce alenen ortada olan bir durum) Elbet karar bu blogun makalelerini okuyan konularla ilgili değerli okurlarındır.Bu bizim en çok arzu ettiğimiz durumdur.Blog amaçta da açıkladığımız gibi;

    ”İster Darwinci ister Akıllı Tasarımcı olsun yâda konuyla dışardan ilgilen herhangi bir okuyucunun ( Mesela Yaratılışçı ya da Deist biri), herhangi bir ön kabullerle okumaya başlayıp kendi ön kabulünün sorgulaması esas amaçtır. Elimizden geldiği kadarıyla evrim konusundaki tartışmalara olabilecek en geniş perspektifi sunmak, tüm teori, iddia ve söylemleri her yönüyle aktarmak ve siz okuyucular için yine var olabilecek en geniş güncel bilgilendirmeyi sunmak gayretindeyiz. Teorileri bulguların ışığında, okuyucuların algılayışlarını yeniden değerlendirterek, yanlış anlama ve hatalarını terk etmeye yönelten, değilse sağlamlaştırmaya çabalayan metinler olmasına çalışıyoruz.Bu çıkarımların kesinlikle gerçeği temsil ettiğini iddia etmiyoruz, sadece aktardığımız şekilde olma olasılığının diğer olası açıklamalara göre daha olası olduğunu savunuyoruz.”

    Sanırım bize oldukça uyan bir yaklaşım ama sizin asla pratiğini gerçekleştiremeyeceğiniz de bir durum.

  43. @MAA

    Biz blog amaçımızdada belirtiğimiz gibi algılarımızın kesin doğruların temsilisi olduğunu iddia etmiyoruz.Ortadaki veriler bizi buna yönlendiriyor ve bu şekilde düşünmemizi sağlıyor diyoruz.

    Sorması ayıptır ama ben ne diyorum? Benim dediğim mutlak ve değişmez doğrudur, ben ne dersem o mu diyorum? Sana defalarca ben deliller neyi gösteriyorsa onu kabul ediyorum demedim mi? Eğer bir tasarımcının varlığını gerekli kılacak bir delille karşılaşırsam bunu kabul ederim ve görüşümü değiştiririm demedim mi? Buna inanmayıp beni dogmatik olmakla suçlayan da sen değil misin?

    Bu kelimeler bence bir ikiyüzlülük manifestosudur.En başından itibaren yorumlar okunursa, bu söylemin tam tersi bir şekilde sürekli konular üzerinde ahkam kestiğinizi, kendi görüşünüzün doğru olabilecek tek görüş olduğunu ima ederek argüman geliştirdiğinizi ” Ben linki verdim merak edenler girer bakar. Peer-review prosedürünün nasıl kısa devre edildiğini görmek isteyenler verdiğim linki okuyabilir vs. gibi” rahatlıkla görebilirler.

    Yine olmayan şeyleri varmış gibi göstermeye çalışıyorsun. Beni hiçbir zaman olmadığım biri gibi gösterip yapmadığım şeyleri yapmışım gibi göstermeye çalışıyorsun. Yukarda da dediğim gibi ben eldeki delillere göre konuşurum ve savunduğum görüşün mutlak doğru olduğunu iddia etmem. Eldeki delillerin gösterdiği en akılcı görüşü savunduğumu iddia edebilirim en fazla. Ama birçok kere yeni delillerin mevcut görüşümün yanlış olduğunu göstermesi olasılığının bilincinde olduğumu söyledim. Hangi akla hizmet beni böyle garip şeylerle suçluyorsun anlamıyorum.

    Bu çıkarımların kesinlikle gerçeği temsil ettiğini iddia etmiyoruz, sadece aktardığımız şekilde olma olasılığının diğer olası açıklamalara göre daha olası olduğunu savunuyoruz.

    Ben de aynı şeyi söylüyorum. Savunduğumu düşüncelerin mevcut deliller ışığında ulaşılabilecek en akıcı ve makul açıklama olduğunu savunuyorum. Örneğin evrimin tüm aşamalarının (nokta mutasyonlar da dahil olmak üzere) tanrı tarafından tek tek kontrollü bir şekilde yapıldığı argümanı için bile kesin yanlıştır diyemem. Belki doğrudur ama bunu gösteren bir delil yok diyorum. Mevcut delillere göre herhangi bir bilinçli dış müdaheleye gerek olmadan evrimin gerçekleşebileceği görüşünü savunuyorum. Eğer bunun yanlış olduğunu gösteren deliller görürsem fikrimi memnuniyetle değiştirmeye hazır olduğumu da birçok kere belirttim. Her ne kadar sen buna inanmasan da.

    Bu cevapsızlıklarınız çok aciz bir hali segilemeye başladı.Diğer peer-reviewden geçmiş olanlarda bu şekilde geçmiştir değil mi? Bir şekilde trojan biri bulunmasa Materyalist Truva surları (peer-review mekanizması) nasıl geçilip mağrur Ateist krallığınızın içine girilebilsin ? Gonzalez maillerindeki cevap veremeyişiniz , burda da peer-review konusunda herşeyde olduğu gibi ahkam kesmeniz ama mahkemelerce belirtilmiş haksızlığı görmezden gelmeniz aslında size her ne olursa olsun acıkca belirtilsede ateizme hizmet etmedikten sonra ” tüh kaka ” olmasından ibaret.Böyle bir zihnin algısı elbet sağlıklı olamaz.

    Cevapsızlık? Bu konu üzerine yazmayı gereksiz gördüğüm içim konuyu her yönüyle gayet iyi anlattığını düşündüğüm bir yazının linkini verdim. Bu mu cevapsızlık? Senin gibi o yazıdan alıntı yapıp altına üstüne güzel güzel cümleler eklesem cevaplılık mı olacaktı? Yazı orada merak eden gitsin okusun diyorum. Bu neden rahatsız ediyor seni? Sternberg’in uzmanlık alanı dışındaki bir konudaki makaleyi peer-review prosedürünü altüst ederek tek başına inceleyerek onaylaması ve dergiye koymasını haklı göstermek için sunduğun mazeret de çok güzel olmuş: “Bir şekilde trojan biri bulunmasa Materyalist Truva surları (peer-review mekanizması) nasıl geçilip mağrur Ateist krallığınızın içine girilebilsin?” Komik desem komik değil. Garip birşey. Görülüyor ki bu yapılan şeyi onaylıyorsun. İlginç.

    Peki Behe ve Snoke’un makalesi nasıl girmiş o zaman? Neden onun girişine itiraz edilmiyor? Hiç aklına gelmiyor mu bu? O makalenin girebildiği gibi Meyer’inki de girebilirdi eğer girebilecek düzeyde olsaydı. Ama Sternberg yüzünden böyle bir şansı bile olmadı.

    İstersen şu Sternberg masalını bir kenara bırakalım da rahat rahat yazıyı eleştirime devam edeyim. Olur mu? Eğer sen yok ben mağduru oynamaktan çok hoşlanıyorum biraz daha devam edeyim dersen o senin bileceğin iştir, istediğin gibi at koşturmaya devam edebilirsin. Ama benim açımdan o konu kapandı, konuyla ilgili tüm iddiaları gayet net bir şekilde açıkladığını düşündüğüm bir yazının linkini verdim. Merak edenler girer bakar ve kendi kararını verir. Bu arada o kadar çok mağdurun savunucusu rolü oynamak istiyorsan Chris Comer kimdir nedir başına ne gelmiştir biraz araştır derim.

  44. Benim dediğim mutlak ve değişmez doğrudur, ben ne dersem o mu diyorum? Sana defalarca ben deliller neyi gösteriyorsa onu kabul ediyorum demedim mi?

    İnanılmaz ! Bunu demekle uygulamak arasında bu kadar derin bir çatlağın olduğu halde hala birde tafra yapmaya çalışmanız çok trajikomik.Dileyenler gerçektende site ve bloglardaki yazılarınıza erişir ve nasıl bir insan olduğunuzu görür.

    Yine olmayan şeyleri varmış gibi göstermeye çalışıyorsun. Beni ”hiçbir zaman olmadığım biri gibi gösterip yapmadığım şeyleri yapmışım gibi göstermeye çalışıyorsun.

    Gene aynı tavır… madem yok , uslubunuz niçin söylediğim şekilde burda tek tek kopyala yapıştırla uğraşamayacağım dileyenler üstteki tüm yorumları okuyup karar versin.Sizin uslubunuzda o çok bilmişlik ve ahkam kesen snob uslup varmı yokmu?Hatta uzağa gitmeye geek yok şu son yorumdan bile yeterince o olmayan durum çıkarılabilir.:)

    Görülüyor ki bu yapılan şeyi onaylıyorsun. İlginç.

    İşte bunu ksöylüyor olup üstüne argüman olarak kullanmanız zaten nasıl bir varlık olduğunuz gösteriyor. O satırlar sizin(militarist materyalist) bakış acısından durum bu galibayı özetlemek için yazıldığı aşikar.Ben yazdığım için savunuyor oluyormuşum o şekilde yazılıpta benim kabul ettiğimi düşünmek bile ileri derecede anlama yetersizliği bozukluğu teşhisi için yeterli olabilir.Yada en iyi ihtimalle beyin ödemi. Çünkü insiyatfile kaza eseri bir yazı peer review olmuşsa bu durum pekala trojanın biri sistemi delmiş şeklinde algılanabilir.Tıpkı sizin yaptığınız gibi.Ben bu yapılanların (Darwinci dogmatik afarozun) sizin inannışınıza sahip insanların ne denli çirkin yüzleri olabileceğini göstermekte yeterli bir delil sunudğu kanaatindeyim meğerki farklı düşünüen var.Dilediği gibi At koştursun dediğiniz gibi..

    ”İstersen şu Sternberg masalını bir kenara bırakalım”

    Evet bu sitede herşey masal ,uydurma , pseudo science vs.Sadece siz mağrur bilimin yüce temsilcisi olayları yegane doğru algılayabilecek kişisiniz. Hatta dediğiniz gibi delillerin gösterdiği yere doğru giden bir kişisinizde:)

    Peki Behe ve Snoke’un makalesi nasıl girmiş o zaman? Neden onun girişine itiraz edilmiyor? Hiç aklına gelmiyor mu bu? O makalenin girebildiği gibi Meyer’inki de girebilirdi eğer girebilecek düzeyde olsaydı. Ama Sternberg yüzünden böyle bir şansı bile olmadı.

    Bak sen girebilirmiş de olamazmış gene karar yüce Davincinin.Sizin algınızın tezahürünün (benzer bozukluğun) olaya bakışı http://wiki.cotch.net/index.php/Peer-reviewed_ID_articles de. Peer review almış Id makalelerinin listesinden sonra altına bu yorumu eklemişler.Sanırım hala biraz hazımsızlık bir kabullenememe nasıl oldu da oldu mu iş? der gibi halleri var.Ne kadar da size benziyor…(Bu arada daha önce peer-review almış makalesi nerde teranesini uzun zaman dillendirdiğiniz zamanlar aklıma geldi)

    We would point out how short this list is. In addition to what is here, we note what is missing. Where are the peer-reviewed articles explaining that the Cambrian Explosion contradicts evolution? Where is the detailed scientific treatment of the flagellum? Where are the articles on hominid fossils? Where are the articles showing that speciation is impossible? Where is the mathematical discussion of Dembski’s design filter?

    Belkide o yüzden son makalelerde özellikle Mike Gene makalelerinde o delillerin bizi yöneltiği önden yüklemeli evrim hususunda çıtınız çıkamıyor.Bir trülü argüman geliştiremiyorsunuz onun yerine işi kişisel polemiğe indirgemeye çalışarak güya burda AT ye karşı bir mücadele yürütüyorsunuz.Eh bu nasıl bir acziyet nasıl bir psikoloji siteye girenlerde arada yaptıkları katkıyla gösteriyorlar.Daha fazla sözede lüzum yok!

    Not: Elinize gelen kitapları okuyunca devam edelim bakalım nasıl bir straw man argümanı inşa edeceksiniz Önden yüklemeli evrim konusunda merakla bekliyoruz.

  45. @MAA

    İnanılmaz ! Bunu demekle uygulamak arasında bu kadar derin bir çatlağın olduğu halde hala birde tafra yapmaya çalışmanız çok trajikomik.Dileyenler gerçektende site ve bloglardaki yazılarınıza erişir ve nasıl bir insan olduğunuzu görür.

    Tabi zaten bunu sen uygularsın ancak çünkü delilleri en iyi şekilde analiz edip yorumlayacak ve bir sonuca varacak kişi sensin. Aynı delilleri analiz edip senden farklı sonuçlara ulaşanlar nesnel olamaz. Eğer senden farklı sonuca varmışsa mutlaka dogmatiktir. Senin nesnellik anlayışın bu kadar işte.

    İşte bunu ksöylüyor olup üstüne argüman olarak kullanmanız zaten nasıl bir varlık olduğunuz gösteriyor. O satırlar sizin(militarist materyalist) bakış acısından durum bu galibayı özetlemek için yazıldığı aşikar.Ben yazdığım için savunuyor oluyormuşum o şekilde yazılıpta benim kabul ettiğimi düşünmek bile ileri derecede anlama yetersizliği bozukluğu teşhisi için yeterli olabilir.Yada en iyi ihtimalle beyin ödemi.

    Ne yazdığının farkında olmayabilirsin onun için hatırlatayım: “Bir şekilde trojan biri bulunmasa Materyalist Truva surları (peer-review mekanizması) nasıl geçilip mağrur Ateist krallığınızın içine girilebilsin ?”

    Burada ne diyorsun? Bu şekilde olmasa nasıl girecek demiyor musun? Burada açık açık olmasa bile yapılan şeyi haklı gören bir tavır yok mu?

    Çünkü insiyatfile kaza eseri bir yazı peer review olmuşsa bu durum pekala trojanın biri sistemi delmiş şeklinde algılanabilir.Tıpkı sizin yaptığınız gibi.Ben bu yapılanların (Darwinci dogmatik afarozun) sizin inannışınıza sahip insanların ne denli çirkin yüzleri olabileceğini göstermekte yeterli bir delil sunudğu kanaatindeyim meğerki farklı düşünüen var.Dilediği gibi At koştursun dediğiniz gibi..

    Neden bahsettiği bildiğinden şüphelenmeye başladım. Peer-review denilen olay gizli saklı birşey değil. Bir makale hangi konuyla ilgiliyse o konuda uzman bilimciler makaleyi incelerler. Ama burada Sternberg bu mekanizmayı tamamen iptal ederek uzmanı olmadığı bir konudaki makaleyi sadece kendisi inceleyerek dergiye almıştır. Olay çok net. Konunun tartışılacak bir yönü bile yok.

    Belkide o yüzden son makalelerde özellikle Mike Gene makalelerinde o delillerin bizi yöneltiği önden yüklemeli evrim hususunda çıtınız çıkamıyor.Bir trülü argüman geliştiremiyorsunuz onun yerine işi kişisel polemiğe indirgemeye çalışarak güya burda AT ye karşı bir mücadele yürütüyorsunuz.Eh bu nasıl bir acziyet nasıl bir psikoloji siteye girenlerde arada yaptıkları katkıyla gösteriyorlar.Daha fazla sözede lüzum yok!

    Son yazılarda cevap verilecek birşey yok ki ne diyeyim. Proteinin canlıların yapısı için ne kadar uygun bir malzeme olduğu falan anlatılıyor. Doğrudur. Ama bunların bir tasarımcı olduğu veya tasarım olduğuyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Proteinlerin iyi bir tasarım maddesi olması tasarımın ollduğunu mu gösterir?

    Ayrıca benim olayı kişiselleştiridiğimi söylemen de komiklik sınırlarını baya bir zorlamış. Biraz yukarı gidip yazılanlara bakarsan ben 1, 2, 3, 4 diye madde madde yazıya ilişkin eleştirilerimi sıralarken olayı saptıran ve tamamen raydan çıkaran kimmiş görürsün. Hele hiç ilgisiz bir yerde işin içine Sternberg lafını atman zaten direk olarak olayı farklı yerlere çekmeye çalıştığını açıkça gösteriyor. Eğer biraz dürüstsen yukarda numara ile başlayan mesajlarımdaki eleştirilerime ve sorularıma cevap vermeyi dene. Olayı ilgisiz yerlere çekecek parçaları ortaya serpmektense eleştiri ve sorularıma cevap vermeyi deneyebilir misin? Ayrıca bu kişisel tartışmaya giren şeyleri e-mail ile halledersek daha iyi olur. Burada seninle kişisel tartışma yapmak istemiyorum. Kimsenin de bunları okumak istediğini sanmıyorum. Onun için bilimsel konulara ve yazıya yaptığım eleştiriler hakkında birşeyler yazarsan sevinirim. Eğer kişisel konuları konuşmak istiyorsan da onları e-mail ile gönderebilirsin.

  46. 5.

    Aslında, bizim burada ilgili olduğumuz soru, muhtemel ya da akla yatkın olan her yönlendirilmemiş teoriyi ret edebilir miyiz edemez miyiz sorusu değil. Bizim ilgili olduğumuz soru şudur; Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu? Bu soru, bilim dallarını, delillerle desteklendiği iddia edilen teorilerle sınırlandırmaktadır. Böylece muhtemel, akla yatkın ve ileri sürülebilir görülen teoriler kapsam dışı bırakılmakta, sadece delillerle desteklendiği iddia edilen teoriler kapsama alınmaktadır.

    Burada çok büyük bir mantıksal hezeyan var. Şuna bakın: “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu?

    Bunu yazanlar şunu diyor. 1 milyar yıl önce olan birşeyin gerçekten bilinçli bir varlık tarafından gerçekleşmediğini kanıtlayın. Bu pratik olarak mümkün değil. Böyle birşey söylemek için ne bilimden ne de bilimin mantığından hiçbir şey anlamıyor olmak gerekir. Geçmişteki bir olayın neden olduğunu kanıtlamak diye birşey mümkün değildir. Mesela kıta hareketlerini ele alalım. Bugün biliniyor ki kıtalar kendiliğinden hareket ediyor ve heralde kimse bunun bilinçli bir güç tarafından yapıldığını iddia etmiyordur. Bundan yola çıkarak geçmişte de kendiliğinden hareket ettiği sonucuna varıyoruz. Yukardaki soruyu soran kişiler “Peki bunu kanıtlayabilir misiniz? O hareketin yönlendirilmeden oluştuğunu kanıtlayabilir misin?” diye itiraz edebilir. Hayır kanıtlayamayız. Ama bugünkü gözlemlerimizden yola çıkarak geçmişteki olayların da yönlendirme olmaksızın kendiliğinden olduğunu kabul etmek bilimsel düşünce ve mantığın bir gereği olup en akılcı ve makul açıklamadır.

    Ayrıca şunu da eklemem gerekir: Doğa bilimlerinde matematik ve mantıktaki gibi bir kanıt mekanizması yoktur, olamaz. Yere düşen elmanın kütle çekimi nedeniyle yere düştüğü bile kanıtlanamaz. Ama gözlem ve deneylerden yola çıkarak yapılan en akılcı ve makul açıklama budur ve bu açıklama doğru kabul edilir.

    devam edecek…

  47. 6.

    Delil olarak ise, fosil bulgularında rastlanan farklı evrimsel geçiş örnekleri olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin; kara memelilerinin zamanla balinalara, maymunların insanlara dönüştüklerinin delilleri olduğunu, ayrıca bu fosillerde yine, sürüngenlerin çene kemiklerinden memelilerin işitme sistemlerinin ortaya çıktığı vs gibi bulguların da olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte, yazılı bilim, fosil bulgularının neo-Darwinizmi katiyen desteklemediğini göstermekte ve her zaman neo-Darwinistlerin açıklayamadığı bir şey olduğunu özellikle belirtmektedir. Fosil bulgularına göre canlılık, asla kademe kademe bir gelişim sergilememiştir. Tam tersine deliller, canlılığın bir anda ortaya çıktığını ve çıktığı zamandan bu zamana değişmeden hep tutarlı kaldığını göstermektedir: Fosil türleri bir anda, bütün bir yapı ve bütün bir vücut içinde ortaya çıkmışlardır. (2)

    Mustafa,

    a. Evrimi ve common descent’i kabul eden biri olarak burada yazılanları nasıl yorumluyorsun?
    b. Fosilleşmenin nasıl oluştuğu düşünüldüğünde tüm geçiş fosillerinin bulunması gerektiğini iddia etmek ve bulunmadığı için evrimin olmadığını söylemek ne kadar akılcıdır?

    Bu özellik, Paleontologların 530 milyon yıl önce başladığını belirttikleri bir olaya, “Kambriyen Patlaması” denilen mutlak bir sonuca ulaşmaktadır. Sadece 5 – 10 milyon yıl öncesinde ki bu jeolojik dönemin aniden başladığı dönemdir, fiilen her hayvan grubu (filum) aniden belirmiştir. Ve belirme kaynağı ise belirsizdir. Yani, bu canlıların nerden ve nasıl geldikleri bilinmemektedir. Bu durum ise Darwin teorisini temelinden çürütecek çok güçlü bir kanıt arz etmektedir. Netice itibarıyla, türlerin ne ara formları ne de bir başlangıç yeri ve noktası vardır. (4)

    Buna cevap olarak, tamamen aynı iddilarda bulunulduğu için daha önceki bir yazımdan alıntı yapacağım (sadece malum kişinin ismini çıkarıp abc koyuyorum):

    İlk olarak fossiller bize hayvanların ilk ortaya çıktığı zamanı değil fosilleşebilen ilk hayvanların ortaya çıktığı zamanı yaklaşık olarak verir. Yani yeryüzündeki ilk hayvanlar Kambriyen döneminde fosilleri bulunanlar değildir. Hem Kambriyen öncesi döneme ait hayvan izleri vardır hem de abc’nin dediği gibi “bugün bilinen tüm hayvan filumları” Kambriyen döneminde ortaya çıkmamıştır. Glenn R. Morton’un Phylum Level Evolution (Filum Seviyesi Evrim) başlıklı makalesinde belirtildiği gibi Kambriyen öncesi dönemde 4 filum, Kambriyen döneminde 9 filum, daha sonraki dönemlerde ise 30 civarında filum ortaya çıkmıştır. Yani abc’nin söylediği gibi tüm filumların Kambriyen döneminde ortaya çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca Kambriyen dönemi 530-520 milyon yıl önceki 10 milyon yıllık bir bölüm değildir. Görece oldukça uzun bir dönemi kapsar, 490-543 milyon yıl öncesi aralığıdır. Ayrıca son 10000 yıllık dönemi kapsayan Holosen döneminde 12 filum ortaya çıkmıştır. Yani Kambriyen döneme göre hem daha kısa hem de daha fazla yeni vücut planları ortaya çıkan bir dönemde yaşamaktayız.

    Görüldüğü gibi abc bilinen tüm filumların eksiksiz olarak Kambriyen döneminde ortaya çıktığını söylerken büyük bir yanlışlık yapıyor. Kambriyen döneminde yaklaşık 45 filumun sadece 9 tanesi görülmektedir. Ayrıca Kambriyen öncesi dönemlerde de 4 filuma ait fosil izleri bulunmuştur. Yani Kambriyen dönemde ne filumlar ilk olarak ortaya çıkmıştır ne de tüm filumlar ortaya çıkmıştır.

    devam edecek…

  48. 7.

    Moleküler bulgular ne diyor?

    Günümüz evrim teorisini savunanlar şunu iddia etmektedir, “moleküler biyolojinin evrim teorisini desteklemek için ileri sürdüğü deliller çok güçlüdür. Bu delillerin sayısı her geçen gün artmaktadır ve gelişmektedir.” (1)

    Bilim ve yaratışçılık adlı derginin yayınında, Ulusal Bilimler Akademisinden yazarlar şöyle demektedir: “DNA’yı oluşturan nucleotide’leri sıralama yetisi gelişmiştir. Ayrıca artık, canlıların evrimsel geçmişini tekrar yapılandırabilmek için genlerin kullanımı da mümkündür. Mutasyon sayesinde, bir geni oluşturan nucleotide’lerin sırası zamanla aşama aşama değişmektedir. İki organizma birbiriyle ne kadar yakından ilişkili ise onların DNA’sı arasında o kadar az fark olacaktır. İnsanoğlunda ve diğer canlılarda 10 binlerce gen olduğundan DNA, her bir organizmanın evrimsel geçmişi hakkında muazzam miktarda bilgi içermektedir.” (2)

    Farklı tür moleküler bilgilerden yararlanılarak düzenlenen evrimsel kayıtların, fosillere ve morfolojiye (anatomik yapılara) dayalı kayıtlarla uyuştuğu ve paralellik gösterdiği iddia edilmektedir.

    Bu iddia tabi ki gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bilimsel çevrelerce bilinmektedir ki moleküler kayıtlar fosil kayıtlarıyla büyük bir uyuşmazlık içerisindedir. Doğayla ilgili yazılan bir makalede, dünyanın en tutulan bilimsel dergilerinden birinde, bilim yazarı Trisha Gura, kemiklerin ve moleküllerin gerçekten en doğru evrimsel kayıtları sağlayıp sağlamadıkları üzerinde uzun soluklu bir tartışma yürütmüştür.

    Gura şöyle bildirmektedir, “Moleküller ve morfoloji arasındaki anlaşmazlıklar yaşam boyu sürmüştür. Belki en şiddetli anlaşmazlıklar omurgalı hayvanların sistemleri üzerinde olmuştur ki bu, moleküler biyologların itiraz ettikleri, fosil iskeletleri, kemikler ve canlıların yumuşak dokuları üzerinde yapılan çalışmalara dayalı bir gelenektir. (3)

    Moleküler kayıtlar birbirleriyle bile çelişmektedir. Biyolog Michael Lynch şunu gözlemlemiştir, “Başlıca canlı ve hayvan ırklarıyla ilgili phylogenetik (evrimsel) ilişkiler açıklaması, farklı gen temeline dayanan analizler ve farklı araştırmalara temel olan aynı genler phylogenetic dallanma da oldukça farklı özellikler gösteriler. Bu durum tamamen havada kalan ve somut hiçbir desteği olmayan bir konudur.” (4)

    Bu bölüm tam komedi olmuş. Moleküler ve genetik bulgulardan bahsedilirken binlerce sözde genlerden, insan ve şempanzelerde (ve tüm primatlarda) ortak olarak bulunan ve C vitamini oluşturmakta kullanılan bir enzimin üretilmesinde kullanılan ama bozulmuş olan genden, insanların 2 numaraları kromozomunun ortalarındaki ve kromozom füzyonunu gösteren telomerlerden ve bunlara eklenebilecek birçok farklı delilden bahsetmesini beklerdim. Ama bunun hayalcilik olduğunun farkındayım. Neden bu tip delillerden bahsetsinler ki? Amaç gerçekten evrimle ilgili delilleri sunmak değil ki asıl amaç dezenfarmasyon. Böyle olunca da asıl moleküler delillerle ilgili tek kelime geçmemesi çok doğal.

  49. 8.

    Embriyoloji ne diyor?

    Darwin, teorisini destekleyen en güçlü delillerin embriyolojiden geldiğini düşünmektedir. (1)

    Bu deliller, biyolog Ernst Haeckel tarafından çizilen ve omurgalı hayvanların embriyolojik gelişimini tasvir ettiği ileri sürülen bir dizi çizimle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu resimlerde, başlangıçta embriyoların her biri özdeş görünmektedir. Ancak, embriyolar geliştikçe görünümleri de birbirlerinden hızla farklılaşmaktadır ve her bir embriyo git gide kendi sınıfına özgü şekli, görünümü almaktadır.

    Darwin’e göre, ilk safhalardaki embriyolar arası büyük benzerlik onların ortak bir atadan türediklerini göstermektedir. Yeni organlar ve yapılar geliştikçe organizmaya eklenmektedir ve bu durum tüm embriyolojik gelişim süreci boyunca devam etmektedir. Sonuç olarak, her bir embriyonun evrimsel gelişim süreci ve evrimsel geçmişi fiilen gözlenebilmektedir…

    “Haeckel’ın çizdiği embriyolar, Darwin’in teorisi için güçlü deliller sağlıyor gibi görünmektedir. Çünkü bu embriyolardan bazıları, evrimi ele alan hemen her çağdaş kitapta görülebilmektedir. (2)

    Örneğin, Hücrenin Moleküler Biyolojisi adlı üniversite kitabının 3. baskısında, kitabın Nobel ödülü almış yazarları ve Ulusal Bilimler Akademisi başkanı şöyle belirtmektedir; “Farklı türlerin embriyoları gelişimlerinin ilk aşamalarında çoğunlukla birbirlerine benzemektedir, ancak onlar geliştikçe birbirlerinden farklılaşmakta ve bazen de evrim süreçlerinden geçiyor gibi görünmektedir.” (3)

    Ancak, bilinmesi gereken önemli bir nokta vardır; Haeckel’in çizimleri yanlıştır. Çünkü bilimin gelişmesiyle birlikte bilim adamları artık şunu çok somut olarak bilmektedir; omurgalıların embriyoları gelişim süreçlerinin ta en başından beri birbirlerinden farklı görünmektedir. Örneğin, Haeckel insanların, tavukların, kurbağaların, kaplumbağaların ve balıkların embriyolarının, gelişimlerinin ilk safhalarında birbirlerine çok benzer göründüklerine ilişkin çizimler yapmasına rağmen, embriyolog Adam Sedgwick 1894 yılında, tavuklar ve ördekler gibi birbirleriyle akrabalık bağları bulunan türlerin bile embriyoları arasındaki farklılıkları daha gelişlimin ilk aşamasında hatta daha da öncesinde gösterip açıklayabileceğini söylemiştir. (4)

    Bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki farklı türlerin embriyoları daha gelişimin ilk safhalarında birbirlerinden oldukça farklı görünmekte, ilerleyen safhalarda, Haeckel’in çizdiği kadar olmamakla birlikte, birbirlerine benzerlik göstermektedir ve sonra tekrar farklılaşmaktadırlar.

    Maalesef, Haeckel’in çizimleri sadece yanlış değildir. 1997 yılında, uluslararası bir uzmanlar grubu bu çizimleri embriyoların gerçek fotoğraflarıyla sistematik bir şekilde kıyaslamıştır.(5)

    Bu ciddi çalışma sonucu grubun açıklaması şöyledir; “Bu çizimlerin, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur ve bu çizimler biyolojideki en büyük aldatmacadır.” (6)

    Bu klasik bir strawman olmuş. Bu konuda uzun uzun yazmaya gerek yok. Daha önce yazdığım bir yazının ve Bilim ve Gelecek dergisinden bir makalenin linkini vermek yeterli olacak diye düşünüyorum. Konuyla ilgilenenler açıp okuyacaktır zaten:

    1. Ernst Haeckel’in embriyo çizimleri üzerine Yaratılışçı çarpıtmalar, Prof. Dr. Haluk Ertan
    2. Embriyoloji ne diyor?

  50. Embriyoloji Hususunda

    Mark Hartwing bu konuda tarafsızlığını koruyamamış.Fakat şu aşağıdaki yazılanın bile Darwinci embriyoloji için günümüzde ne denli sıkıntıların var olduğunu göstermesi acısından yeterli olacağını düşünüyorum.

    ”Haeckel’in çizdiği kadar olmamakla birlikte, birbirlerine benzerlik göstermektedir ve sonra tekrar farklılaşmaktadırlar.”

    Gelin hep beraber bizde evrim teorisi içinde Embriyolojiyi inceleyelim;

    Yaşayan türler yerine fosillerdeki homoloji ile Evrim Teorisi’ne ulaşılmaya kalkıldığında daha önce dikkat çekilen totolojilerin aynısı tekrarlanmaktadır. Fosillerin özellikle yumuşak organlardan mahrum olmaları, birçok zaman kemik gibi sert yapıların bile tam bulunamamasından dolayı; kısıtlı bulgulardan canlının organlarının fonksiyonlarının belirlenmesindeki sorunlar fosillere dayalı homoloji kurgularını çok daha fazla sıkıntıya sokmaktadır. Evrimci Tim Berra fosil kayıtlarını otomobil modellerine benzeterek; 1953, 1954, 1955 model Corvette arabaları incelediğimizde, bu modellerin değişim ile soyoluşa örnek teşkil ettiklerini söylemiştir. Oysa otomobiller, mühendislerin zihnindeki bir plana uygun olarak ‘arketip’e göre üretilirler. Arabaların ‘zihindeki plan’ ve ‘arketip’e bağlı olarak benzer olmaları ve bu benzerliklerin birbirlerinden türemeyle (hiçbir araba eski modelin üzerindeki değişikliklerle oluşmaz) alakasının olmaması, arabalardaki benzerliklerin Darwinci canlı sınıflamasına değil; benzerliklere dayalı evrimi öngörmeyen diğer sınıflamalara örnek olduğunu gösterir. Bu yüzden Philip E. Johnson, Berra’nın verdiği örneği ‘Berra’nın gafı’ (Berra’s blunder) olarak isimlendirmiştir.106 Fosillere dayalı evrimi delillendirme çabası temelde fosillerdeki homolojiden Evrim Teorisi’ne varmaya dayalıdır. Oysa fosiller bu konuda gözlemlenebilen canlılardan çok daha kısıtlı bilgi vermekle beraber, gözlenen canlılardaki totolojilerin aynısı bu alan için de geçerlidir.

    Ortak atadan alınan özellikler homolog kabul edildiğinde, homolog organlar taşıyan canlılarda bu organların embriyo aşamasındaki gelişim şeklinde ve genetik seviyede de homoloji aramak gerekir. Oysa birçok canlıda, örneğin omurgalılarda homolog kabul edilen birçok organın, embriyonun ilk aşamalarında homolog yapıda olmadıkları gözlemlenmektedir. Bu da homolog birçok organın, homolog olmayan kökenlerden oluştuğunu gösterir. Homolog oldukları iddia edilmesine rağmen gelişim yollarındaki farklılığa omurgalı eklemlerinde de tanık oluruz. Embriyo aşamalarında omurgalı eklemleri genelde arka (kuyruk) bölgeden başa doğru gelişirler. Oysa omurgalı bir canlı olan semenderlerde gelişim bunun tam tersidir. Semenderlere benzer bir canlı olan kurbağalarda ise genel omurgalı gelişimi gözükür.107 Böceklerdeki birçok homolog organın da embriyo sürecindeki oluşumlarında, birbirlerine hiç benzemeyen embriyolojik kökenlerden geldikleri görülmektedir. Canlılardaki homolojiyi, ortak atadan miras alınan özelliklerle açıklamaya çalışan Evrim Teorisi için, embriyo aşamalarında da aynı homolojik yapının olmasının gerekmesi, önemli bir sorundur.

    Omurgalılardaki birçok homolog kabul edilen organın embriyo aşamalarının homolog olmadığı anlaşılmıştır. Örneğin De Beer’ın işaret ettiği gibi, omurgalıların hazım borusu (alimentary canal) çok değişik embriyolojik kökenlerden gelmektedir; köpekbalıklarının embriyolarındaki üst ve alt bölge, kuşların ve sürüngenlerin embriyolarının ise alt katmanı hazım borusuna dönüşmektedir. Homoloji konusunda en çok tartışılan yapıların başında gelen omurgalıların ön eklemleri de değişik embriyolojik kökenlerden gelirler. Semenderlerin gövdelerinin 2, 3, 4 ve 5., kertenkelenin 6, 7, 8 ve 9., insanın ise 13, 14, 15, 16, 17 ve 18. kısmından ön eklemler oluşur. Darwin, homolog yapıları canlılardaki homolog embriyo aşamaların sonucu olarak görmüştü.108 Oysa detaylı embriyoloji araştırmaları, canlılardaki homolojinin, embriyo aşamalarında karşılığı bulunmadan da oluştuğunu göstermiştir. Evrim Teorisi’ni savunanlar, plasentalıların ve keselilerin birbirlerinden farklı evrimsel çizgide oluştuklarını söylemişlerdir. Fakat birbiriyle dış yapıları homolog olduğu söylenen, hatta aynı türün üyeleri olduğu varsayılan canlıların gelişim aşamalarında plasentanlılar ve keseliler olarak farklı olabilmeleri, (Darwinci )Evrim Teorisi’nin homoloji yaklaşımını zora sokmuştur.1

    Buda yetmediyse Dünyanın en ünlü paleantropologlarından ,evrim biyoloğu ve bilim tarihçisi, Stephan Jay Gould!un Haeckel çizimleri ile ilgili yazdığı ve 2003’de American Museum of Natural History yayınlanan metni okuyalım;

    http://findarticles.com/p/articles/mi_m1134/is_2_109/ai_60026710/print

    biz sizlere arka planı belli olan bir dergi yerine dünyaca yetkin bir bilim adamının yazının yeterli olacağını düşünüyoruz.Okuyanlar karşımızdaki söylemin manipülasyon ve algı bozukluğunun büyüklüğünü anlayacaklardır.

    1.C.Taslaman

  51. Moleküler Seviyedeki Durum

    Olayları komedi olarak algılayıp sonra cevap yazmak zaten başlı başına bir hezeyan.Ben daha fazla karakter tahliline girmeden sizlere bu konudaki yanıtımızı vereyim;

    Bu konuda ortak atayı desteklediğimizi birçok kez belirttik.Bizim burda itiraz edeceğimiz husus ”Darwinci” söylemin dayandığı bu değişiklikler için gerekli rastlantısallıktır.Teleolojik veriyi dışlamak için sonuna kadar bir dini dogma gibi sarılınan bu kavrama gelin moleküler seviyede de bakalım;

    MOLEKÜLER SEVİYEDE ŞEMPANZE VE İNSAN

    Canlıların moleküler seviyedeki benzerlikleri, proteinlerin karşılaştırılmasıyla incelendiği gibi, kimi zaman bu proteinlerin kodunu oluşturan DNA veya bu koda uygun proteinlerin sentezinde görev alan RNA’ların kodlarının incelenmesiyle de ele alınır. Insana moleküler seviyede en çok benzediği kabul edilen şempanze ile insan arasındaki benzerlik, 2004 yılında, Japonya’nın Riken Enstitüsü’nde karşılaştırılmaya çalışıldı. Bunun için insandaki 21. kromozom ile şempanzedeki bu kromozomun karşılığı olan 22. kromozom deşifre edilerek karşılaştırıldılar.116(Daha önceki şempanze ile insan mukayeseleri daha çok protein karşılaştırmalarına dayanmaktadır.) Bu kromozomların DNA’larının 68.000 yerinde tamamen farklılık olduğu görülmüştür. Bu yerlerin bir kısmı insanda şempanzeden fazla, bir kısmı ise eksiktir. Şempanzenin protein gibi molekülleri insanınkilere yüzde 98.5 oranında benzeyebilir, fakat sırf bir kromozomda 68.000 yerdeki farklılık asıl önemli sorundur.117 Örneğin bu yerlerden üçü FOXP2, NCAM2 ve GRIK1 bölgeleridir; bu genlerin sinir sistemiyle ilgili yapılarda etkin olduğu saptanmıştır. Bu fazlalıklar sadece insana ait olup şempanzede eksiktir.

    İnsanla şempanzenin benzerliğinde birçok araştırmacı, sadece farklı olan bölümleri (substitution) göz önüne alarak ‘% 1,5 farklılık’ gibi oranları telaffuz etmişlerdir. Oysa bu farklı bölümlerden başka insanda olmasına rağmen şempanzede olmayan veya şempanzede olmasına rağmen insanda olmayan bölümler (insertion veya deletion) de vardır ki, bunlar türler arası farklılıkta daha da önemli olabilirler. Bunlarla beraber iki tür arası farklılık %4,5’lara çıkmaktadır. Asıl önemli olan bu farklılığın ne kadar büyük olduğunu anlamaktır. İki galaksi arasındaki uzaklığın %1’inden bahsedersek, bu yüzde çok küçük gözükebilir; ama bu %1’in trilyonlarca kilometreye ulaştığını ve Dünya’mızdaki tüm mesafeleri gölgede bıraktığını anlarsak o zaman durum değişir. İnsan ile şempanze arasındaki farkta da önemli olan yüzdeler değil, bu yüzdelerin neye karşılık geldiğidir. İnsanla şempanze arasında 35 milyon kadar noktada farklılık olmasına karşılık, 45 milyon kadar noktada insanın sahip olduğu ve şempanzede olmayan, 45 milyon kadar da şempanzenin sahip olduğu ve insanda olmayan nokta vardır.118 Bunların toplamı ise 120 milyonu geçmektedir ki bu çok büyük bir farklılıktır. Hele hele bu farklılıkların DNA gibi çok hassas yapıda bir molekülde, 6 milyon yıl gibi çok kısa bir zaman diliminde ‘tesadüfen’ oluştuğunu ve bireylerde oluşan özelliklerin türün gen havuzunda yok olmadan türün özelliklerine dönüştüğünü söylemek olasılık hesapları açısından savunulamayacak bir iddiadır.

    1 C.Taslaman

    Yukarıdaki verilerin bazıları güncel değil o sebeple İngilizcede olsa konuya son bir nokta koyacak ve ortak atadan günümüze olan gelişimin tesadüf olamayacak denli karmaşık girift olduğunu ortaya koyan bir metin daha eklemek gerekti. Science Dergisinde geçen yıl Haziran ayında yayınlanan ve İnsan Genomu ile Şempanze Geomu arasındaki benzerliğin efsanesini konu alan, yıllardır bir mit olarak aktarıla gelen, sürekli dezinformasyon yapılarak (artık bu kanıtlandı) toplumun bilincinde Darwinizmi rasyonelleştirmeye çalışılmasında kullanılan bir söylemin maskesinin nasıl bir kez daha düştüğünü ve bir Darwinci mitin nasıl tarihe gömüldüğünü görelim;

    For over 30 years, the public have been led to believe that human and chimpanzee genetics differ by mere 1%. This ‘fact’ of science has been used on innumerable occasions to silence anyone who offered the thought that humans are special among the animal kingdom. “Today we take as a given that the two species are genetically 99% the same.” However, this “given” is about to be discarded.
    Apparently, it is now OK to openly acknowledge that those who are involved in this research have never been comfortable that the 1% figure was an accurate summary of the scientific information. But more recent studies have made it impossible to sustain the old orthodoxy. They have raised “the question of whether the 1% truism should be retired.” One zoologist is quoted as saying: “Now it’s totally clear that it’s more a hindrance for understanding than a help.”
    “Researchers are finding that on top of the 1% distinction, chunks of missing DNA, extra genes, altered connections in gene networks, and the very structure of chromosomes confound any quantification of “humanness” versus “chimpness.” [. . .] In the December 2006 issue of PLoS ONE, Hahn and co-workers reported that human and chimpanzee gene copy numbers differ by a whopping 6.4%, concluding that “gene duplication and loss may have played a greater role than nucleotide substitution in the evolution of uniquely human phenotypes and certainly a greater role than has been widely appreciated.”” The diversity of relevant factors that are mentioned suggest that the problem has been one of oversimplification leading researchers to draw unwarranted conclusions from limited data.
    The zoologist quoted above is also quoted as saying: “For many, many years, the 1% difference served us well because it was underappreciated how similar we were.” Another researcher is quoted thus: “In the end, it’s a political and social and cultural thing about how we see our differences.” It is comments like these that can give sociologists of science a field day, for they reveal how social context influences what results are emphasised and what are overlooked. In this particular case, evolutionary biologists need to take full responsibility.
    It is good to see a start being made in setting the record straight. Steve Jones, professor of genetics at University College London, writes: “DNA is beside the point. To concede so much to biology risks taking such privileges away from ourselves. [. . .] Chimps may resemble Homo sapiens in a tedious and literal sense, but in everything that makes us what we are H sapiens is unique indeed. Biology, in its proof of our physical similarity to other primates, underlines its own irrelevance.”
    It should be a “given” that humans are different from animals. If anyone struggles with this intellectually, then it may be appropriate to learn something from history. Let’s be mindful that our knowledge of the relevant issues is limited.

    Relative Differences: The Myth of 1%

  52. Bize sorulan Sorulara Dair…

    Mustafa,

    a. Evrimi ve common descent’i kabul eden biri olarak burada yazılanları nasıl yorumluyorsun?
    b. Fosilleşmenin nasıl oluştuğu düşünüldüğünde tüm geçiş fosillerinin bulunması gerektiğini iddia etmek ve bulunmadığı için evrimin olmadığını söylemek ne kadar akılcıdır?

    Cevaplar…

    a.Ortak ataya dayanan kabul moleküler bulgulara dayanır.Fosiller sadece spekülasyon unsuru yorumlara kapı açarlar.Bu bulguların ne Darwinizm nede Yaratılışcılığın söylemini doğrulayacak veriler ortaya koyabileceklerini düşünmüyoruz.Canlılığın işleyişinin esas delilleri yumuşak dokulardadır.Fosillerde bu imkan yoktur ve sadece moleküler DNA analizleri ile bizlere kısıtlı bir bağıntı oluşturmamızı sağlarlar.Kambriyen devrindeki oluşumunda Darwinizm tarafından açıklanabilmesi çok zor görünmektedir.Bugüne kadar yapılan açıklamalar oldukça yetrsiz ve teoriyi savunanlar için sıkıntı vericidir.Fosil kayıtları bize kesin deliller sunmasada mantıksal çıkarım için belirli öngörüler sunabilir.

    Mesela Wikideki Kambriyen Patlamasıyla ilgili açıklama gerçekten sade ve düşünmeye sevk eden bir açıklamadır;

    ”The Cambrian explosion or Cambrian radiation was the seemingly rapid appearance of most major groups of complex animals around 530 million years ago, as evidenced by the fossil record.[1][2] This was accompanied by a major diversification of other organisms.[3] Before about 580 million years ago, most organisms were simple, composed of individual cells occasionally organised into colonies. In the following 70 million to 80 million years, the rate of evolution accelerated by an order of magnitude,[4] and the diversity of life began to resemble today’s.[5]”

    Görüldüğü gibi 580 milyon yıl önce çoğu yaşam formunun basit bir yapı içerdiği görülürken birden Darwinizmin hala açıklama getiremediği makro evrim yani türden türe geçiş gibi evrimsel mekanizmaları tetikleyen süreç yada süreçler ”her ne olduysa” bu devirde birden başlamış gözükmektedir.Eldeki kanıtları holistik bir şekilde değerlendirdiğimizde bu tip bir ani evrimsel hareketliliğin ve çeşitlenmenin önceden var olan bir planın eseri olduğu ve yönlendirildiği çıkarımını yapıyoruz.Çünkü ani değişiklikler eğer bir akıl tarafından yönlendirilmediyse ister biyolojide ister doğada ister bir fabrikanın içersinde yada bir sosyal ortamda yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarabilecek durumlardır..

    Öyleyse ; Neden bu süreç birden başlayarak ve ortalama bir stabilite içersinde günümüze kadar var olan hayat çeşitliliğinin oluşmasını sağladı?

    Takribi 70-80 milyon yıl içersinde oluşan bu olağanüstü çeşitlenmeye sebep olan evrilme birikimli sıçrama (Punctuated equilibrium) ile oluşabileceği ön görülmekte.Buda tabiki klasik Darwnizmin öngördüğü evrimsel patikayı darmadağın etmektedir.

    ”Punctuated equilibrium is commonly contrasted against the theory of phyletic gradualism, which states that evolution generally occurs uniformly and by the steady and gradual transformation of whole lineages (anagenesis). In this view, evolution is seen as generally smooth and continuous.”

    http://en.wikipedia.org/wiki/Punctuated_equilibrium

    Tabiki bu veriler Darwinizmle tamamen taban tabana zıt değildir doğal seleksiyon hususuna bu görüşünde ihtiyaçı vardır.Önemli olan nokta şuan Kambriyen devri oluşumlarını rasyonel açıklayabilecek Darwinci evrimsel tek açıklama birikimli sıçrama diyebileceğimiz bu açıklamadır.Bu açıklamanında materyalist felsefenin temelleri için doğrusal zaman algılı bir naturalist açıklamayı dışlaması yüzünden önemli sıkıntılar oluşturmaktadır.

    b. bu elbette pek akılcı değildir.Fakat bu fosilleri bulunmadığını yada var olmadığını göz önüne alırsak bunları varmış gibi kabul edip fosil boşluklarını doldurmanın bir zaman sorunu olduğunu düşünüp (gradualism temelli sizin savunduğunuz tür Darwinizm) bu olası ara formları hayal ederek Darwinizm kanıtlayabileceğini düşünmekte aynı derecede rasyonellik dışıdır.

    Mesela her bulunan yeni bir fosil Darwincileri sürekli çok iyi bildiklerini sandıkları şeyler hakkında ne denli bilmediklerini göstermektedir.Sitemizde yayınladığımız National Geographic de yayınlanan yeni primat fosili adlı makalede;

    Japon ve Etiyopya takımına göre fosil sadece önemli bir boşluğu doldurmakla kalmıyor, şuanda ”işleyen insanın evrimi teorisini yok edebilir.” (kanımca öyledir)

    Diş Etiyopya’nın fosil zengini bölgesi Afar’da bulundu. Burası 1974’de ilksel insan atası olarak bilinen Lucy’nin keşfi ile meşhur olmuş bir alandır.

    Bilim insanları yıllardır, modern büyük primatların atası olabilecek 8–14 milyon yıllık maziye sahip doğrudan bir fosil kaydına rastlayamamıştı.

    Fakat bu büyük primatların- goriller, şempanzeler, babunlar- aynı döneme ait fosilleri Avrupa ve Asya da oldukça fazla sayıda bulunmuştu.

    Uzmanlar tüm primatların ortak atasının Afrika’dan ayrılarak değişik primat türlerinin zaman içinde dallandığı hakkında kurumsal tahminde bulunmuşlardı.

    Bundan yedi milyon yıl önce modern primatların ve insanın ortak atasının Afrika’ya tekrar döndüğü hipotezi fosillerin moleküler analizleriyle desteklenmişti.

    Son keşif, bununla birlikte, goril benzeri primatların Afrika’da en azından 10 milyon yıl önce bile yaşadığı anlamına geliyor.

    Rift Vadisi Araştırma ekibi başkanı Berhane Asfaw’a göre de bu keşif ortak atadan dallanmanın moleküler bulguların ön gördüğünden çok daha evvel olduğunu anlamına geliyor. Asfaw şöyle bitiriyor ;

    ‘‘Bunun anlamı, bildiğimiz her şey yer değiştirmek zorunda…’’


    National Geographic News

  53. ”Bunu yazanlar şunu diyor. 1 milyar yıl önce olan birşeyin gerçekten bilinçli bir varlık tarafından gerçekleşmediğini kanıtlayın. Bu pratik olarak mümkün değil. Böyle birşey söylemek için ne bilimden ne de bilimin mantığından hiçbir şey anlamıyor olmak gerekir. Geçmişteki bir olayın neden olduğunu kanıtlamak diye birşey mümkün değildir. Mesela kıta hareketlerini ele alalım. Bugün biliniyor ki kıtalar kendiliğinden hareket ediyor ve heralde kimse bunun bilinçli bir güç tarafından yapıldığını iddia etmiyordur.”

    Biz esas çarpıtmanın sizin satırlarınızda olduğunu düşünüyoruz.Mantıksal çıkarım sizin çizdiğiniz nesnel sınırlar içersinde olunca mı rasyonellik taşıyabiliyor? Hiç zannetmiyoruz..Nedensellik ilkesi üzerinden konuyu felsefenin alanına çekip ortada duran verilerden bir sonuç çıkarımı yapamayacağımızı yada bunun olası nedenini kanıtlayamayacağımızı söylemek olasılığın ve rastlantının sisli karanlığında bir kabulü savunmak mı daha rasyonel olmaktadır?

    ”Ama gözlem ve deneylerden yola çıkarak yapılan en akılcı ve makul açıklama budur ve bu açıklama doğru kabul edilir.

    devam edecek…”

    Gelelim şu gözlem ve deneye dayalı sağlam düşünce yapınıza.Bunun eleştirisi için sitemizde daha önce yazdığımız bir başka makalenin en öenmli kısmına tekrar dönmekte fayda var;

    Tümevarım Yöntemi Üzerine

    ” Carl Hempel‘e göre “Bütün kuzgunlar siyahtır!”

    Bu önermeyi iki şekilde ispatlayabiliriz:

    a) Çok sayıda kuzgun görüp, hepsinin de siyah olduğunu tespit ederek,

    b) Siyah olmayan şeylerin, aynı zamanda kuzgun da olmadığını görerek.

    Bilinen şu ki çok sayıda siyah kuzgun ve yine çok sayıda siyah olmayan, aynı zamanda kuzgun da olmayan cisim vardır. Siyah olmayan tüm cisimler incelenmeden bu fikre varamayız. Kırmızı cisimler için bu uygulama yapılmamışsa “bazı kuzgunlar kırmızı yâda beyaz ” da olabilir. Bu sebeplerden Hempel paradoksu, “Tümevarım”ın itibarını sarsmıştır. ” 3

    ” Kuş gözlemcisi örneğini ele alalım. Örnekte kişi tüm ömrünü kuzgunları gözlemlemekle geçirebilir. Gördüğü her kuzgun siyahtır, milyonlarcasını görmüş olabilir. Öyleyse, gözlemlerine dayanarak, bütün kuzgunların siyah olduğunu bir mantıksal önerme olarak ortaya koyabilir mi? Hayır, yapabileceği tek şey gördüğü tüm kuzgunların siyah olduğunu söylemektir. Gerçekte, göreceği bir sonraki kuzgunun siyah olacağı tahmini doğru çıkabilecektir ama henüz bunu kanıtlamış değildir ve deneyleri geleceği gösteremediği için hiçbir kesinlik temeli yoktur. ‘‘Ampirik” gözlemlerden kaynaklanan ‘‘ bütün kuzgunlar siyahtır ” saptaması nesnel bir doğrudan çok, kuşları gözleyenin gördüklerine dayanan öznel bir görüştür. Gözlemci, gerçekte tümevarım yöntemini kullanmıştır. Gözlemsel olarak öyle gideceğini hissediyor ya da sanıyor. Ancak kuzgunları sonsuza dek gözlemlemeyi sürdürebilseydi, her an kıyıda köşede bir beyaz kuzgun olabileceği için, tüm kuzgunların siyah olduğunu söyleyemeyecektir.

    Bu, Bacon tarafından açıklanan bilimsel, ampirik yöntemin bir örneğidir. Gerçekte, mantık terimleriyle belirtecek olursak, mantıksal yapıya tümevarımın mantıkdışı ve öznel bir süreci sokulmadığı sürece ampirik yöntemin olgusal önermeler (gerçeğe ilişkin sözler) getirmesi mümkün değildir. Ne kadar gözlem yapılırsa yapılsın, bir ampirik önermenin doğruluğu kanıtlanamaz. Kendisi doğrulanamayınca da, buna dayanan çözümler ‘‘bilim” in nesnel gerçekliğinden uzakta sisli bir mantığın içinde yürüyor demektir.

    Bu paradoksla ilgili kısmi çözümler ve detaylı bilgi için; http://en.wikipedia.org/wiki/Raven_paradox

    Bilim insanları, bir yandan aralarındaki tartışmalar kızışırken bir yandan da bu konuları tartışmasını, incelemesini felsefecilere bırakma eğilimini göstermekteler. Büyük düşünür Hume, ‘‘fizik yasaları” nın destekleyici gözlemlerin mantıksal sonucu olmayan genel ifadelerden öteye gitmediğini söylenişti; oysa bilim insanları hiç bu türden felsefi kaygılar duymaksızın deneylerini sürdürmüşlerdi, çünkü bilim ‘‘verimli”ydi. Başka bir deyişle, bilim, nesnel gerçekliğe dinsel inançlardan ya da manzara resimlerinden daha fazla yaklaşıyordu ve bunu da ötesinde yarattığı sonuçlar teknolojide yararlı ilerlemeler sağlamıştır.

    ” Sir Karl Popper’in bilimsel yöntem kuramı bilim felsefesinde bir dönüm noktası oldu. Popper’in kuramının dayandığı öncül şuydu: bir milyon siyah kuzgun mantıksal olarak ‘‘ tüm kuzgunlar siyahtır” yargısına götürmez, ama yalnız bir beyaz kuzgunun görülmesi mantıksal olarak ‘‘ kuzgunların tümü siyah değildir” yargısına götürebilir. Kısacası ampirik genellemeler mantıksal olarak doğrulanamaz, ama mantıksal olarak çürütülebilirler.

    Popper’in kuramına göre bilimsel yöntem şudur: bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, doğası gereği geçici niteliktedir. Bir bilim insanı deney yapacak ve gözlemlerine dayalı ampirik genellemelerde bulunacaktır, ardından bu genellemeler bir kuram biçiminde ortaya koyulur. Temel olarak Popper’in metodolojisinde kuramın açık ve tam olarak ortaya konması çok önemlidir. Kuzgun örneğimizde ‘‘ tüm kuzgunlar siyahtır, o halde beyaz kuş bir kuzgun değildir ya da yanlış tanımlanmıştır” demek, bilimsel olarak yanlış olacaktır. Bir kuram ortaya konduktan sonra bilim çevreleri tümevarımla destekleyici kanıt bulma yolunu değil, tam tersine deneysel koşullar içersinde çürütmeye çalışma yolunu izliyorlar. Bilim tarihi, en büyük ilerlemelerin, bu yöntem kullanıldığında gerçekleştiğini söylemektedir.

    Bu durum eski kuram kısmen çürütüldükten sonra ortaya çıkan yeni kuramın açıklama açısından da açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaran bir tarzda ve rasyonel bir biçimde açıkladığında bir önceki hipotezin bilgi açısından daha zenginleştiğini göstermektedir.

    Daha Zengin Kuramlar

    Konuyu son bir örnekle bağlamak üzere, ampirik gözlemlerin sonucu olan bir hipotezi ele alalım. Su 100°C.ta kaynar, eğer Bacon’ın yönetimiyle çalışırsak o zaman hiç zorlanmadan deney koşullarını yeniden sağlarsak yine suyun 100°C.ta kaynadığını göreceğiz. Acaba hipotezi kanıtlamış sayılır mıyız? Hayır. Bilgimiz ilerledi mi? Hayır. Fakat kuramımızı sınadığımızı ve yanlış olduğu ortaya koyduğumuzu bir düşünün. Örneğin atmosfer basıncının göreli olarak daha düşük olduğu bir yerde bir kaba su koyduğumuzu düşünelim, bir süre sonra suyun daha düşük bir derecede kaynadığını göreceğiz. Hala suyun 100°C.ta kaynadığını ve bunun belli koşullarda böyle olduğunu söyleyebiliriz. Gözlemimiz yardımıyla buna bir ekleme daha yapar başka koşullarda daha düşük bir derecede kaynadığını da söyleyebiliriz. Bundan sonra, kuramımızı, yeni deneylerimizle yeni bir hipotez oluşturma yönelik araştırmalara başlarız; bu hipotez eski kuramımızı içermekte, ama daha fazla bilgi taşımaktadır. Öte yandan bu yeni hipotezde çürütülmeye açıktır.”

    1.

    1.Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi Cilt 2 s.376

  54. Tabi zaten bunu sen uygularsın ancak çünkü delilleri en iyi şekilde analiz edip yorumlayacak ve bir sonuca varacak kişi sensin. Aynı delilleri analiz edip senden farklı sonuçlara ulaşanlar nesnel olamaz. Eğer senden farklı sonuca varmışsa mutlaka dogmatiktir. Senin nesnellik anlayışın bu kadar işte.

    Bunn böyle olmadığını blogta düzenli yorum okuyan herkes görebilir.Çok değil blog amaçta bunun için yeterli olur.

    Empati nedir bilmediğinizden o satırları;

    Ne yazdığının farkında olmayabilirsin onun için hatırlatayım: “Bir şekilde trojan biri bulunmasa Materyalist Truva surları (peer-review mekanizması) nasıl geçilip mağrur Ateist krallığınızın içine girilebilsin ?”

    Burada ne diyorsun? Bu şekilde olmasa nasıl girecek demiyor musun? Burada açık açık olmasa bile yapılan şeyi haklı gören bir tavır yok mu?

    Alakası yok! Strawmanin alasını sergilemişsiniz.Bunu söylemek için ya benim ne savunduğumu birinin bilmememsi gerek yada strawman olması 2.şıkkın geçerli olduğunu uzun müddettir biliyoruz.Bu şekilde anlama gafletinde bulunmanız şaşırtıcı değil.Sizin için o söylem geçerlidir demektir. Yani bu yorumları yaparken o akılla yaklaştığınız için olay size okadar basit geliyor….Elbette anlamak, algılamak istemeyişiniz yada varsa bu konudaki derin rahatsızlığınızı bu şekilde de olsa sergiliyorsunuz.

    ”Olay çok net. Konunun tartışılacak bir yönü bile yok.”

    Bu iki kısa cümle bile kimin neyi nasıl ifade ettiğini ve kimin nasıl bir histeri ile davrandığını ortaya koyma açısından yeterlidir.:) Hem bunla suçlayıp ardından utanmadan sürekli kullanılan bir uslupla olay budur bu kadar basittir daha ne tartışıyorsunuz ? gibi bir yaklaşım sergileyen birisi ile yorum münakaşasına giriyoruz istemededen de olsa. Gerisi teferruat olur…

    ”Burada seninle kişisel tartışma yapmak istemiyorum.”

    Gerçekten inanılmaz!

    ”Kimsenin de bunları okumak istediğini sanmıyorum.”

    Hatta hayret verici!

    ”Onun için bilimsel konulara ve yazıya yaptığım eleştiriler hakkında birşeyler yazarsan sevinirim. ”

    Cevaplar verilmiştir. Kolay gelsin…

  55. @MAA

    İlk olarak embriyoloji konusuna bakalım:

    Umuyorumun ki bu yazdıklarını yukarda linkini vermiş olduğum Haluk Ertan’ın makalesini ve benim senin eski sitendeki yazına cevaben kaleme aldığım yazımı okumadan yazmışsındır. Bu konuda gerçekten ek olarak hiçbir şey söylemeye gerek görmüyorum. Linkini verdiğim iki yazının okunmasını yeterli görüyorum.

  56. @MAA

    Moleküler delillerle ilgili sözde cevabına bakalım:

    Bu konuda söylediklerimi tekrarlayayım: “Bu bölüm tam komedi olmuş. Moleküler ve genetik bulgulardan bahsedilirken binlerce sözde genlerden, insan ve şempanzelerde (ve tüm primatlarda) ortak olarak bulunan ve C vitamini oluşturmakta kullanılan bir enzimin üretilmesinde kullanılan ama bozulmuş olan genden, insanların 2 numaraları kromozomunun ortalarındaki ve kromozom füzyonunu gösteren telomerlerden ve bunlara eklenebilecek birçok farklı delilden bahsetmesini beklerdim. Ama bunun hayalcilik olduğunun farkındayım. Neden bu tip delillerden bahsetsinler ki? Amaç gerçekten evrimle ilgili delilleri sunmak değil ki asıl amaç dezenfarmasyon. Böyle olunca da asıl moleküler delillerle ilgili tek kelime geçmemesi çok doğal.”

    Bunlar geçerliliğini koruyor. Ana yazıdaki olayın aynısını yapıyorsun ve konuyu farklı yönlere çekip akılları bulandırmaya çalışıyorsun. İnsan-Şempanze genetik farkı %1’den fazlaymış. Yani? %1 olması gerekir fazla olursa olmaz gibi bir iddiada bulunan mı var? Şempanze Genom Projesiyle ilgili Wikipedia’dan bir alıntı:

    Analysis of the genome was published in Nature on September 1, 2005, in an article produced by the Chimpanzee Sequencing and Analysis Consortium, a group of scientists which is supported in part by the National Human Genome Research Institute, one of the National Institutes of Health. The article marked the completion of the draft genome sequence[1]. A database[2] now exists containing the genetic differences between human and chimpanzee genes, with about thirty-five million single-nucleotide changes, five million insertion/deletion events, and various chromosomal rearrangements. Gene duplications account for most of the sequence differences between humans and chimps. Single-base-pair substitutions account for about half as much genetic change as does gene duplication.

    Typical human and chimp homologs of proteins differ in only an average of two amino acids. About 30 percent of all human proteins are identical in sequence to the corresponding chimp protein. As mentioned above, gene duplications are a major source of differences between human and chimp genetic material, with about 2.7 percent of the genome now representing differences having been produced by gene duplications or deletions during approximately 6 million years since humans and chimps diverged from their common evolutionary ancestor.

    Görüldüğü gibi asıl farklılık gen duplikasyonlarından geliyor (toplam genomun yaklaşık %2.7’si). Nokta mutasyonlar ve ekle çıkarma mutasyonları toplam genomun %1’inin biraz üzerinde değişikliğe neden oluyor. Ayrıca aynı görevde kullanılan proteinlerin %30’u tamamen aynı iken bir ortalama alındığında aynı görevde kullanılan proteinler ortalama 2 amino asitte farklılık gösteriyor.

    Gen duplikasyonlarının çok iyi bilinen bir mutasyon türü olduğunu söylemeye gerek yok heralde. Bu tip duplikasyonların “Darwinci rastlantısallık” dediğin şeyle bir ilgisi var mı sence? Duplikasyonların doğal nedenlerle olmayacağını iddia edeceğini sanmıyorum. İnsan-şempanze farklılığının büyük bölümü bu tip fazla gen kopyalarından oluşuyor işte. Geriye kalan farklılık ise gerçekten cüzi miktarda kalıyor. Aynı görevi olan genlerin %30’u tıpa tıp aynı ve ortalama alınırsa aynı görevdeki tüm genlerde sadece 2 amino asit farklılık var. Sanırım konumun gereği bu farkın doğal yollarla olamayacağını, bunun ancak bilinçli bir tasarımın sonucu olabileceğini iddia edeceksin.

    Ayrıca en başta söylediklerim hala geçerliliğini koruyor. Bu yazıda sunulan sözde argümanlar okuyanı gerçekten bilgilendirmek için değil okuyanı istediği yere yönlendirerek kendi pozisyonunu daha makul ve akılcıymış gibi göstermeye yönelik olarak hazırlanmış bir propaganda metninin bir parçasıdır. Embriyoloji konusunda yazarın tarafsızlığını koruyamadığını sen de belirtmişsin zaten. Aynı şey açıkça burada da var. Yazı tarafsız bir delil sunumu ve değerlendirmesi değil kendi amacına yönelik olarak delillerin görmezden gelinerek kendi pozsiyonunun öne çıkarılmasıdır.

    devam edecek…

  57. @MAA

    6 numaralı mesajımda sorduğum iki soruya verdiğin cevaplarla ilgili olarak:

    Kambriyen devrindeki oluşumunda Darwinizm tarafından açıklanabilmesi çok zor görünmektedir.Bugüne kadar yapılan açıklamalar oldukça yetrsiz ve teoriyi savunanlar için sıkıntı vericidir.

    6 numaralı mesajımda Kambriyen dönemiyle ilgili yazdılarımı okumadığını varsayıyıorum. Glenn Morton’un makalesini incelemeni tavsiye ederim. Kendisi “evil atheist”lerden biri de değildir. Hristiyanlığıyla bilinen bir bilimcidir. Kambriyen dönemindeki hızlı fosil miktarı artışıyla ilgili açıklamalara da değiniyor makalesinde. Okursan senin için faydalı olacağına eminim.

    Ayrıca “punctuated equilibrium” ile “gradualism” birlikte olan şeylerdir. Biri varsa diğeri yok gibi birşey yok. Gould bu konuda en çok sömürülen ve çalışmaları çarpıtılan bilimcilerden biridir ne yazık ki.

    bu elbette pek akılcı değildir.Fakat bu fosilleri bulunmadığını yada var olmadığını göz önüne alırsak bunları varmış gibi kabul edip fosil boşluklarını doldurmanın bir zaman sorunu olduğunu düşünüp (gradualism temelli sizin savunduğunuz tür Darwinizm) bu olası ara formları hayal ederek Darwinizm kanıtlayabileceğini düşünmekte aynı derecede rasyonellik dışıdır.

    Bir dakika :))

    Sen şimdi hiç geçiş özelliği gösteren fosil yok mu diyorsun? Mesela hem kuş hem sürüngen özelliği gösteren bir canlı sana göre bunlar arasında bir geçiş olduğuna dair bir delil değil midir? Geçiş fosili derken bazı yaratılışçılar gibi ördek kafalı, at bacaklı, maymun suratlı, fare kalpli, sinek kanatlı, yılan derili ucube ne idiği belirsiz birşey bulunması gerektiğini falan düşünmüyorsundur heralde. Birçok kuş özelliği ile birçok sürüngen özelliğinin birarada bulunduğu bir canlı türü sana göre kuşlar ile sürüngenler arasında bir geçiş canlısı değil midir?

    devam edecek…

  58. İlk olarak embriyoloji konusuna bakalım:

    :)

    Çok güzel bakmışsınız tebrik ederim. Gould işinize geldiğinde gradualismle birlikte anılırken birden çizimlerle ilgili yazdıkları ” nedense ” yine yeni yeniden es geçilmiş. Eh alıştık bu tavrınıza diyelim.Sadece linkini vermiştim ama siz içeriği görmek istememişsiniz malum sebeplerden. Gould bakın ne diyor.Aklı prangalanmamış olanlara başlık bile yeterli malumatı veriyor.

    Stephen Jay Gould

    Haeckel’s distortions did not help Darwin.

    http://findarticles.com/p/articles/mi_m1134/is_2_109/ai_60026710/print

    I won’t even discuss Haeckel’s misuse of Darwinian notions in the service of a strident German nationalism based on claims of cultural, and even biological, superiority–a set of ideas that became enormously popular and did provide later fodder for Nazi propagandists (obviously not Haeckel’s direct fault, although one does bear some responsibility for exaggerated, but not distorted, uses of one’s arguments [see Daniel Gasman, The Scientific Origins of National Socialism: Social Darwinism in Ernst Haeckel and the German Monist League, London: MacDonald, 1971]). Let’s consider only his drawings of organisms, supposedly a far more restricted subject, imbued with far less opportunity for any “play” beyond sober description.

    Burda tartışmaya açık bir durum gören el kadırsın.Bakın sizle sosyal Darwinizmide tartışırken onca apaçık belgeye rağmen (bizzat Darwinin kendi yazıları mektupları vs) Darwinizm-Nazilikle olan bağlantısını ve ilişkisini kabullenmek istememiştiniz.(o denli dogmatiksiniz ) Bunu es geçmeniz doğal.Kör saatçiye iman körlük gerektiriyor.Daha fazla söze de bu konuda gerek olduğunu düşünmüyorum…

  59. Kambriyen devri ile bende size tavsiyelerde bulunayım.

    İlk sayfa puncuated equbilirium ve gradualism birlikte nereye kadar gidebileceği ile ilgili birçok veri evrimci yada diğer çalışma metinlerinden ortaya konulmuş. Konuyla ilgili yapılan önemli alıntıları içeriyor;

    http://www.veritas-ucsb.org/library/origins/quotes/cambrian.html

    Daha sonra bizaat Gould’un bazı çalışmalarında elde edilen grafiklerle karşılaştırmalı veri analizlerine ve Darwinizm sınanmasına gelelim;

    http://www.veritas-ucsb.org/library/origins/GRAPHICS-CAPTIONS/sub1.html

    Kambriyen devrinin en bilinen (tür ve yapı olarak) canlılarından Phyla’nın Darwinci olası yollar ile gözlemler sonucu elde edilen verilerle karşılaştırılmasına göz atalım.Siz bu konuda anlatıklarınızla grafikleride karşılaştırmak manidar olacaktır;

    http://www.veritas-ucsb.org/library/origins/GRAPHICS-CAPTIONS/sub2.html

    Doğa tarihi ve Darwinizm arasında oluşan çatışmaların sergilendiği son grafiklede konuyu kapatalım;

    http://www.veritas-ucsb.org/library/origins/GRAPHICS-CAPTIONS/sub3.html

    Biz okuyun demiyoruz. Göz atın yeter… yukarıda elde edilen verilere neden karşı olduğunuzu yazabildiğiniz bir karşı yorumun konu hakkında bilgilendirici olabileceğini düşünüyoruz.

  60. Sen şimdi hiç geçiş özelliği gösteren fosil yok mu diyorsun? Mesela hem kuş hem sürüngen özelliği gösteren bir canlı sana göre bunlar arasında bir geçiş olduğuna dair bir delil değil midir?

    Bambaşka bir polemik olmaması için (Archaeopteryx) tartışmasına girmeyeceğim.NG olayla ilgili yayınlarındaki açık çarpıtmalar bir yana bu fosilin kesin deliler getirdiği söyleyemeyiz.Fakat evrim içersinde türden türe geçiş için bir kapı aralamıştır diyebiliriz ve bu geçiş için ne tür bir evrimsel mekanizmanın geçerli olduğu şuan bilinmemektedir.Bu fosilin varlığı ne Darwini kanıtlar nede Darwinizmi yanlışlar.Sadece bize evrimde oluşmuş olması nerdeyse kesin olan türden türe geçiş mekanizmasını anlamamız için ilk adımlardan biridir. Bu canlılardan bir tane olası örnekleme diğerlerinin varlığını kanıtlar mı ? Bunlar türden türe geçişi için kesin bir cevap teşkil edebilir mi? Bunların Darwinizm içinde kalarak tamamen açıklayabilirmiyiz? Bu geçiş formlarının Darwinizmin içeriğine göre her yerde bolca bulunması ve bize sağlam bir şekilde eksiksiz üzerinde tartışma yapılmayacak denli açık ve moleküler olarakta sağlam kanıtlar sunması gerekirdi. Böyle bir geçiş formu bolluğu var mı? Oysa Darwinci söylem doğru olsa yada sizin yaklaşımınız doğru olsaydı, bugün elimizde her familya tür ve cins canlının diğer canlılara dönüşürken yada tür içinde gelişirkenki doğrusal ”küçük ilerlemleri” yada bu birikmiş küçük ilerlemelerin meydana getirdiği (yaklaşık 800 bin yılda bir olduğu var sayılır) sıçramalarla ilgili doğrusal verileri fosil ve moleküler yapılardan elde etmemiş olmamız gereklidir. Buda olası geçiş formları ile ilgili oldukça kabarık bir veri hazinemizin olması anlamına gelirdi. Ama ortada böyle bir durum yok! Hatta şu tuhaf duruma bakın ki, biz insanların bile Primat akrabalarımızla ayrılma olarak kabul edilen 5-7 milyon yıl arası zaman diliminden bu yana bile elde sağlam bir primat yada maymundan insana süre gelen eksiksiz bir şemamız yok!Türden türeyi bırakın yani sürüngenden memeliye geçişi bir yana koyalım Primatlar içinde bile fosil kayıtları dünyanın her yeri delik deşik edilmesine rağmen ”bilimsel açıdan sağlıklı” veri sağlayamıyorlar. Var olanlarda her buluntuyla darmadağın oluyor…:) yani fosilleri yada onların bize sunduğu verileri tartışmaktan kaçınan genelde yukarıdaki malum sebeplerden Darwinizmdir.Şahsen fosillerin bize tıpkı indirgenemez komplekslik gibi bir yüksek çözünürlük sağlayabileceğinden şüpheliyim.Yinede fosillerle ilgili eldeki verilerden evrimin izlediği akılcı yolları çıkarsamak mümkün olabilir.

    O zaman şimdilik salt spekülasyonlara dayanabilecek kanıtlar üzerinden (fosiller ) kendi düşüncene dayanak sağlamayı bilim olarak mı görüyorsunuz demek lazım? Hemde elinde doğru dürüst bir kademeli herhangi bir türleşme belirtisi gösteren eksiksiz fosil kayıt girdisi yokken bu şekilde yaklaşımınız dogmatik bir ön kabulle hareket etme olmuyor mu ? Böyle olmuş olmalı elinizdeki en iyi bilimsel açıklama mı? (Dawkinsin kulakları cınlasın) Neyse bunu bir tarafa koyalım ve esas meseleye gelelim;

    Geriye kalan farklılık ise gerçekten cüzi miktarda kalıyor. Aynı görevi olan genlerin %30′u tıpa tıp aynı ve ortalama alınırsa aynı görevdeki tüm genlerde sadece 2 amino asit farklılık var.

    1975’den beri yüzde 1 mitinin nasıl bir dezenformasyon aracı olarak Darwinizm kanıtlanması için pervasızca kullanıldığını biliyoruz.(gömülü amaç ateist materyalizm) Bu yüzde 1’lik oranın sanki tartışılmayacak denli kesin bilimsel bir veri olmasından yola çıkarak (dogmatik ön kabul) ülke medyamızda nasıl popülist yazılar , doğruluğu kesinmiş gibi siyasi göndermeler ve yanlı çarpıtmalar yapıldığına burayı ziyaret eden ve günlük siyasi gazeteleri takip eden herkes şahit olmuştur.Birkaç örnekle yetinelim;

    http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=55966&p=2

    http://www.milliyet.com.tr/ozel/interaktif/gen/yor01.html

    Hep beraber bilimi amaçlarına alet ederek, ortadoks Darwinci zihnin yarattığı bu inanç mitinin tarih sahnesinde yine bilim tarafından gömülüşüne ve Da Vincinin kastettiği ”cüzzi” farklara bakalım;

    Science dergisi 2007 haziran sayısı 40. sayfadaki Relative Difference adlı makalede Jon Cohen şöyle demekte ;

    1975’de yine Science da yayınlanan bir makale (Allan Wilson, Berkeley) bir öğrencisiyle beraber yaptığı araştırma sonuçlarını oldukça inandırıcı bir metinde yayınlamıştı.Bu metinde Şempazelerle insanların genetik olarak birbirlerinden yüzde 1‘lik bir farkla ayrıldıklarını iddia ediyordu…

    Fakat doğruyu söylemek gerekirse onlar bile bunun tüm hikaye olmadığını söylemişlerdi….Bu yüzde bir hikayesi bize uzun yıllar çok iyi hizmet etti.Böylece bu söylem ne kadar da benzer olduğumuzu anlamamız manasına geliyordu fakat gördük ki bu aslında bir anlama ve kavramadan çok bir yardımdan ibaretti…(Pascal Gagneux)

    PlosONE 2006 Aralık sayısında Indiana Üniversitesinden Matthew Hahn (computional genomics) ve arkadaşları fare,sıçan,köpek,şempanze ve insandaki gen kazanımı ve kaybını hesapladılar.Hahn ve arkadaşları insan ve şempanze arasındaki gen kopyalama farkının yüzde 6,4 olduğunu rapor ettiler…

    Yüzde 6,4 fark(Makaledeki verilerin ortaya çıkan) Gen duplikasyonu ve kayıpların, nükloitid yer değişikliklerininden çok daha önemli rol oynayabileceğni göstermektedir…

    Şurası açıktır ki önümüzde duran genotipin fenotipe bağlanması gibi cesaret kırıcı bir durumla karşı karşıyayız…

    UCLA’dan Daniel Geschwind’in ortaya koyduğu verilere göre cortex’ imizdeki bu gen farklılığının oluşturduğu ağların incelenmesinde ağ örüntüsündeki bağlantıların yüzde 17,4 lük kısmının”sadece insanlara ” özgü olduğu ortaya çıkmıştır…(21 Kasım 2006 tarihli çalışma)

    Max Planck Enstitüsünden Svante Paabo’nun sonda vurguladığı gibi;

    Bu farklıklarımızı nasıl adlandıracağımız veya algılayacağımız, bizlerin dünyaya politik ve kültürel bakışına göre değişecektir…

  61. @MAA

    Çok güzel bakmışsınız tebrik ederim. Gould işinize geldiğinde gradualismle birlikte anılırken birden çizimlerle ilgili yazdıkları “nedense” yine yeni yeniden es geçilmiş. Eh alıştık bu tavrınıza diyelim.Sadece linkini vermiştim ama siz içeriği görmek istememişsiniz malum sebeplerden. Gould bakın ne diyor.Aklı prangalanmamış olanlara başlık bile yeterli malumatı veriyor.

    Sana pes diyorum artık. Neden linkini verdiğim iki yazıya bakma zahmetine girmiyorsun. O çizimleri savunan kim? Kim? Haeckel”i savunan kim? Kimin umrunda Haeckel’in yanlışları. 100 yıldan fazladır bilinen ve Darwin’in hiçbir zaman kullanmadığı teorileri ve ciddiye almadığı çizimleri neden çok önemli ve evrim teorisinin temeliymiş gibi gündeme getiriyorsun? Bu nasıl bir dezenformasyon ve çarpıtmadır? Amaç ne? Neden böyle birşey yapıyorsun? Haluk Ertan’ın linkini verdiğim yazısını baştan sona sakin bir kafa ile okumanı önereceğim. Neden inatla okumamaya devam ediyorsun anlayabilmiş değilim.

  62. @MAA

    Kambriyen dönemiyle ilgili daha önce linkini verdiğim (muhtemelen okumadığın) Glenn Morton’un makalesinden bir alıntı:

    Before we can discuss phylum level evolution, we must know what a phylum is. A phylum is a group of animals sharing a similar body plan. Gilbert states(1991, p. 831):

    “Only about 33 animal body plans are presently being used on this planet (Margulis and Schwartz, 1988). These constitute the animal phyla.”

    There are a couple of cautions about the use of the term phyla. A phylum is assigned to a given creature based upon its having the shared characteristic body plan. Occasionally, however, different body plans are not assigned different phyla and this creates an appearance that phyla can’t evolve. A case in point concerns a deep-sea sponge which is classed with the Porifera in spite of the fact that it has an entirely different body plan. Vacelet and Boury-Esnault (1995, p. 335) relate:

    “Our results raise fundamental questions about the validity of characteristics used to distinguish the phyla of lower invertebrates. A sponge is defined as a ‘sedentary, filter-feeding metazoan which utilizes a single layer of flagellated cells (choanocytes) to pump a unidirectional water current through its body. Except for being sedentary, the cave Asbestopluma and presumably all Cladorhizidae lack these basic sponge attributes. In an extreme environment where active filter-feeding has a low yield, cladorhizids have developed a mode of life roughly similar to that of foraminiferans or cnidarians. Their feeding mechanism relies on passive capture of living prey and on transfer of nutrients into the body through intense cell migrations, the analogue of cytoplasmic streaming in foraminiferan pseudopodia. This may be compared to the emergence of macrophagy in abyssal tunicates, also accompanied by a reduction of the filtering system although in Cladorhizidae the result is more extreme, with a main body plan different from Porifera and resembling no other modern anatomical design.”
    “Such a unique body plan would deserve recognition as a distinct phylum, if these animals were not so evidently close relatives of Porifera. Their siliceous spicules show clear similarities to several families of poecilosclerid Demospongiae.”

    In cases like that above, the lack attribution of phylum rank for these ‘sponges’ hides the fact that the Porifera may very well have given rise to an independent phyla. The only real connection between the two groups are the spicules which act as evidence of common descent. If the Cladorhizid sponges were to lose the spicules, the connection between the two groups would be lost. Body plans are obviously more of a continuum and difficult to separate than the simplistic concept of phyla espoused by anti-evolutionists would imply.

    Phyla were defined more than a century ago based upon descriptions of modern fauna. Using this schema forces ancient animals to be included in one of the modern phyla and ignores the possibility of phyla-level evolution. The problem is similar to that of describing a tree only by examining the very tips of the branches and not looking at the trunk. This makes the concept of a phyla time-reversed. It is forcing present concepts back into the past, which is not the way that evolution was supposed to have occurred.

    One further definition. It must be made clear that we are discussing multicellular animal life. There is evidence for multicellular algae going back much further in time.

    Burada da görülebileceği gibi filumun tanımı gereği sanki filum seviyesinde evrimleşme mümkün değilmiş gibi gözüküyor. Ama bu filum tanımıyla ilgili bir sorundan ibaret. Mesela mevcut bilimsel sınıflandırmaya göre yeni bulunan bir canlının geçiş canlısı olması mümkün değil. Mutlaka belli bir sınıfa, aileye, cinse ve türe dahil edilmesi gerekiyor. Bir canlı kuş ve sürüngen arasında bile olsa ikisinin de karakteristik özelliklerini taşıyor bile olsa mevcut filum, sınıf ve ailelerden birine dahil etmek gerekiyor. Mesela Archaeopteryx konusunda olduğu gibi yaratılışçılar bu kuştur diyerek işin içinden çıkabileceklerini sanıyorlar. Archaeopteryx bilimsel sınıflandırmada mevcut filum, sınıf ve ailelerden birine dahil edilmiştir ama bu onun farklı sınıf veya ailelerden özellikleri birarada barındırdığı gerçeğini değiştirmez. Archaeopteryx kuş sınıfındadır ama aynı zamanda sürüngen sınıfının da özelliklerine sahiptir. Archaeopteryx kuş ve sürüngenler arasındaki geçişe dair çok önemli bir delildir.

    Eğer Glenn Morton’un linkini verdiğim makalesini incelersen filum seviyesindeki evrimle ilgili birşeyler öğrenebilirsin. Daha önce de belirttiğim gibi Glenn Morton Hristiyanlığıyla bilenen bir bilimcidir. Yani çalışmalarının arkasında felsefi veya teolojik nedenler aramadan eldeki bilimsel verilere ve delillere bakabileceğini düşünüyorum. Tabi bakmak istersen.

  63. @MAA

    Bu geçiş formlarının Darwinizmin içeriğine göre her yerde bolca bulunması ve bize sağlam bir şekilde eksiksiz üzerinde tartışma yapılmayacak denli açık ve moleküler olarakta sağlam kanıtlar sunması gerekirdi.

    Moleküler delil zaten var: Dinozor-Kuş bağlantısına yeni delil

    Hatta şu tuhaf duruma bakın ki, biz insanların bile Primat akrabalarımızla ayrılma olarak kabul edilen 5-7 milyon yıl arası zaman diliminden bu yana bile elde sağlam bir primat yada maymundan insana süre gelen eksiksiz bir şemamız yok!

    Gerçekten de çok tuhaf. Nasıl olurda bu 7 milyon yıllık döneme ait “kesintisiz” bir şema olmaz? Darwin insanlarla şempanzelerin ortak atadan geldiği söylerken sadece Neanderthal fosili varken şimdi elimizde binlerce fosil ve onlarca farklı tür var. Ama haklısız yine de “eksiksiz” ve “kesintisiz” yani “mükemmel” bir fosil kaydı yok. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak. Benim anlamadığım böyle bir kaydın olması gerektiğini veya olabileceğini düşünmene neden olan nedir?

    1975′den beri yüzde 1 mitinin nasıl bir dezenformasyon aracı olarak Darwinizm kanıtlanması için pervasızca kullanıldığını biliyoruz.(gömülü amaç ateist materyalizm) Bu yüzde 1′lik oranın sanki tartışılmayacak denli kesin bilimsel bir veri olmasından yola çıkarak (dogmatik ön kabul) ülke medyamızda nasıl popülist yazılar , doğruluğu kesinmiş gibi siyasi göndermeler ve yanlı çarpıtmalar yapıldığına burayı ziyaret eden ve günlük siyasi gazeteleri takip eden herkes şahit olmuştur.

    Bilimsel konularda gazetelerde ne yazdığını ciddiye alacaksak bırakalım hiç tartışmayalım. Bu tip şeylere gerek yok. Ben yukardaki mesajımda bu konuda söyleyeceğimi söyledim. Son mesajından sonra da birşey ekleme gereği duymuyorum. Şempanzeler ile insanlar arasındaki çok büyük genetik benzerlik gün gibi ortadadır. “%1 efsanedir bakın bilim adamları da kabul ediyor” demek bu büyük genetik benzerliği ortadan kaldırmıyor. Kaldı ki ortak atadan türemeyi kabul ettiğine göre senin de bu konuda farklı düşünmediğini tahmin ediyorum. Çok uzun olmayan bir süre önce ortak atadan türemiş canlılarda büyük genetik benzerlikler olmasından daha doğal ne olabilir ki?

    [Bu arada gazetelerde gizli ateizm propagandası yapıldığı iddianı görünce gülmedim desem yalan olur. Hele de bu gazeteler Hürriyet ve Millyet olunca daha da garip bir hal almış iddian.]

  64. @MAA

    Daha önce cevap vermediğim bir konu vardı ona da değineyim. Ben şöyle demiştim:

    Burada çok büyük bir mantıksal hezeyan var. Şuna bakın: “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu?”

    Bunu yazanlar şunu diyor. 1 milyar yıl önce olan birşeyin gerçekten bilinçli bir varlık tarafından gerçekleşmediğini kanıtlayın. Bu pratik olarak mümkün değil. Böyle birşey söylemek için ne bilimden ne de bilimin mantığından hiçbir şey anlamıyor olmak gerekir. Geçmişteki bir olayın neden olduğunu kanıtlamak diye birşey mümkün değildir. Mesela kıta hareketlerini ele alalım. Bugün biliniyor ki kıtalar kendiliğinden hareket ediyor ve heralde kimse bunun bilinçli bir güç tarafından yapıldığını iddia etmiyordur. Bundan yola çıkarak geçmişte de kendiliğinden hareket ettiği sonucuna varıyoruz. Yukardaki soruyu soran kişiler “Peki bunu kanıtlayabilir misiniz? O hareketin yönlendirilmeden oluştuğunu kanıtlayabilir misin?” diye itiraz edebilir. Hayır kanıtlayamayız. Ama bugünkü gözlemlerimizden yola çıkarak geçmişteki olayların da yönlendirme olmaksızın kendiliğinden olduğunu kabul etmek bilimsel düşünce ve mantığın bir gereği olup en akılcı ve makul açıklamadır.

    Ayrıca şunu da eklemem gerekir: Doğa bilimlerinde matematik ve mantıktaki gibi bir kanıt mekanizması yoktur, olamaz. Yere düşen elmanın kütle çekimi nedeniyle yere düştüğü bile kanıtlanamaz. Ama gözlem ve deneylerden yola çıkarak yapılan en akılcı ve makul açıklama budur ve bu açıklama doğru kabul edilir.

    Sen de buna cevaben şöyle demiştin:

    Biz esas çarpıtmanın sizin satırlarınızda olduğunu düşünüyoruz.Mantıksal çıkarım sizin çizdiğiniz nesnel sınırlar içersinde olunca mı rasyonellik taşıyabiliyor? Hiç zannetmiyoruz..Nedensellik ilkesi üzerinden konuyu felsefenin alanına çekip ortada duran verilerden bir sonuç çıkarımı yapamayacağımızı yada bunun olası nedenini kanıtlayamayacağımızı söylemek olasılığın ve rastlantının sisli karanlığında bir kabulü savunmak mı daha rasyonel olmaktadır?

    Bildiğin gibi Mike Gene’in kitabı elime geçti ve yavaş yavaş da olsa okumaya başladım. Okudukça –Dembski’nin tersine– adamın gerçekten akıllı biri olduğunu görüyorum. Tasarımın varlığına dair şüphe uyandırıcı delilleri ortaya koymaya çalışıyor. Bazılarındaki gibi evrimin delili yok veya bu evrimleşmiş olamaz türünden saçma argümanlarla tasarımı savunmaya çalışmıyor. Gerçekten tasarımın varlığına delil olabilecek veya en azından tasarımın olduğu yönünde şüphe uyandıracak, varlığından şüphe duymamıza neden olacak ipuçları, delilleri sunmaya çalışıyor.

    Yani bu sıkça sorulan sorular metninde sunulan “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu?” sorusu tamamen anlamsız ve gereksizdir tasarım açısından. Tasarımı savunan bir kişi “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmiş olarak geliştiğini gösteren deliller var mı yok mu?” diye sormalıdır. Asıl soru bu olmalıdır tasarımın varlığı açısından. Yoksa bu SSS’deki gibi absürd bir yaklaşım klasik yaratılışçı yaklaşımdan farksızdır. Doğru yol Mike Gene’in izlediği yoldur. Tasarımın varlığının delillendirilmesi tartışmanın temel düzlemi olmaldır. Zaten Mike Gene de bu tartışma kalıbının yanlışlığına değiniyor kitabın başında. Aslında yanlış her iki tarafta da var bu konuda. İki tarafta işe yanlış girdiği için tartışma içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tasarımı savunanlar tasarımın varlığını göstermeye çalışmalıdır. Karşı taraftan “hadi bunların yönlendirilmiş olarak gerçekleşmediğini kanıtlayın” demek saçmalıktır çünkü senin yapman gereken o şeyin yönlendirilmiş olarak gerçekleştiğini göstermeye çalışmaktır.

  65. İlk yazınız tamamıle bir çarpıtma ve dezenformasyon delilidir. Burda çizimler üzerine yaygara kopardıktan sonra size verilen cevap karşısındaki acziyetinizi bir nevi saldırgan uslupla geçiştirmeye çalışıyorsunuz ama olmuyor.

    Haluk Ertan demekten başka maharetinizi yokmu? Stephen Jay Gould’un söylemi Ertanın söyleminden daha az mı geçerli görünüyor size? Çünkü Gould dava arkadaşınız değil de yoksa ondan mı ? Dezenformasyonun kimin tarafından yüzyıllardır sergilediği kanıtlarıyla ortada.Bunu Stephen Jay Gould da söylüyor.Daha siz Ertandan bahsediyorsunuz.Bu olsa olsa algısal körlüktür bu konuda.Bu yazıdaki şu söylem bu körlüğün amaça uygun olmadığında herşeyin nasıl tüh kaka olduğunu göstermeye yetiyor;

    ” Şimdi işin aslına bakalım…

    Öncelikle Science dergisindeki “Haeckel’in Embriyoları: Sahtekârlık Yeniden Keşfedildi” başlıklı yazıyla ilgili bir iki şey söylemek gerekli: Bu yazı, bilimsel bir araştırma makalesi değildir. Derginin “Araştırma Haberleri” kısmında yer alan, uzunluğu bir sayfadan daha kısa, bir yorum yazısıdır (1). Yazıyı yazan Elizabeth Pennisi ise, derginin kadrolu yazarlarından biri olup, kendisinin herhangi bir akademik ya da araştırmacı kimliği yoktur.”

    Science dergisinde yayınlanan bir makalenin bilimsel değeri tartışılıyor. :) Tabi işine gelmezse bu Darwinciler alemi , cihanı tartışır ve sofist mantıklarıylada sıyrılmasını bilrler bir şekilde imanlarına kendilerince halel getirmeden… Science dergisi sanırız dünyadaki en saygın hakemli yayınlardan biridir. İçersinde zannedersek bilime aykırı birşeyin girmesine pek müsahade edecek değildir.Popülist ve yanlı bir yayıncılıkta yapmaz :) Science dergisi konsunda uzmanlaşmış akademsiyenlerin, sürekli takip ettiği dünyaca itibarı son derece yüksek bir bilimsel yayındır. Fakat ülkemizdeki Darwinci zihniyete göre yukarıdaki gibi vahim hatalarda yapabilmektedir:) bu yüzden o melun akademsiyen olmayan bilimsellik içermeyen garabet yazıları yayınlayarak ateist davaya zarar vermektedir:)

    Gould esas siz dikkatli okuyun .Okuma özürlü olan sizsiniz orda herşeyi çok açık net ve bilimsel olarak açıklıyor.Hazmedemiyorsanız o sizin sorununuz…

  66. Eğer Glenn Morton’un linkini verdiğim makalesini incelersen filum seviyesindeki evrimle ilgili birşeyler öğrenebilirsin. Daha önce de belirttiğim gibi Glenn Morton Hristiyanlığıyla bilenen bir bilimcidir. Yani çalışmalarının arkasında felsefi veya teolojik nedenler aramadan eldeki bilimsel verilere ve delillere bakabileceğini düşünüyorum. Tabi bakmak istersen.

    Çok sağolun Siz olmasanız hiç birşey öğrenemeyeceğiz…Bir kere kendi argümanın dorğuluğuna yüzde yüz iman ettiğiniz şu satırlarınızdan bile açıkça belli;

    ”Burada da görülebileceği gibi filumun tanımı gereği sanki filum seviyesinde evrimleşme mümkün değilmiş gibi gözüküyor. Ama bu filum tanımıyla ilgili bir sorundan ibaret.”

    Açık olanı inkar şiar olursa, bulduğu her nedene sığınmak beşerin aklının zafiyetidir…

    Ben ne dedim bu örneklerden oldukça çok olması lazım gelir. Juradan Pleistosene kadar geçen milyonlarca yılda, bu geçiş türlerinin bir tane değil doğrusal bir sırada binlerce olması gereklidir.Hepsini bulmak imkansız diyelim en azından bu geçişin başlangıç ve gelişim safhalarını izleyebileceğimiz (hem moleküler hem fosil) birden çok (primatlar gibi) fosil varlığınn bu güne kadar delik deşik edilen dünyanın katmanlarında ortaya çıkması gerekirdi.Sadece bir tane ”olası” örnekleme ile Darwinin savının kanıtladığı sanmak bir holigan taraftarın tek maçla dünya sampiyonu olduğunu sanması gibidir.Ortada duran halihazırdaki fosil kayıtlarıda bu grup için sizin söyleminizi tam tersini işarete etmekteyken (grafikleri göremiyorsanız ve Gould’un bilimsel kimliğini tartışıyorsanız o başka) varsayımsal durumlarla şunlardan ibaret söylemiyle ancak her zamanki gibi muğlak sisli bir mantığın içersinde evrimin bilimsel açıdan kesin olarak ortaya konulmamış mekanizmalarıyla kendi ideolojisine dayanak arayan zavallıyı oynamayın…

    Size bu konularda cevapları verdik ama doğru düzgün cevap alamıyoruz.Sadece kerameti kendinden mütevellit, aynı terranelerin tekrarı niteliğinde olmuş son cevaplarınız, onca zamanda ancak bunu mu yapabildiniz ?

    Sizi Gould’un sözleri ile başbaşa bırakayım;

    “We may acknowledge a central and surprising fact of life’s history – marked decrease in disparity followed by an outstanding increase in diversity within the few surviving designs.” — Stephen Jay Gould, Wonderful Life, 1989, p. 49

    Mike Gene kitabını okumaya devam…

  67. Bu konuda daha önce yukarıda cevap verdim. Fakat sizin iddianıza karşı yazılan bir yaratılışcı cevabında okunmasının faydalı olacağını düşünüyorum. ”Moleküler delil zaten var: Dinozor-Kuş bağlantısına yeni deliline ” karşı bir de karşı tarafın sesini dinleyelim;

    Was Tyrannosaurus rex just a chicken?

    Not: [Bu arada gazetelerde gizli ateizm propagandası yapıldığı iddianı görünce gülmedim desem yalan olur. Hele de bu gazeteler Hürriyet ve Millyet olunca daha da garip bir hal almış iddian.]

    Bu satırları yazan birinle (o linkleri verdikten ve bu gazetelerin nasıl bir yayın propagandası güttüğünü alenen bilen herkes yukarıda sözün garipliği üzerine düşünmüştür.) Neyi tartışıyoruz bazen biz bile anlamakta güçlük çekiyoruz.

    Tabi o makaleye bundan daha iyi bir cevap vermenizi beklemek hata olurdu.(Relative difference Myth) Yapamazsınız biliyoruz.Orada ki makaleden yola çıkarak bahsedilen ortak ata fikri filan değil evrim araştırmalarında elde edilen bir veri tam olarak kesinlik kazanmadan nasıl topluma sunuldu onlarca yıl ve hangi amaçla bu yapıldı demek içindir. Yoksa elbette tüm canlılar ortak bir yapının ürünüdürler.Bir araştırma sonucunu salt ateist iddiayı güçlendirmek (verdiğimiz linklerdeki ateist göndermeleri dikkate alarak) için pervasızca kullanılması ve dezenformasyon yapılmasını kınıyoruz. Bu ucuz ve yobaz darwinciliğin gömülü niyeti bellidir. Uğradığı hazin sonlarda bir bir artmaktadır, bilim ilerdedikçe de artmaya devam etmektedir…

  68. ”Bildiğin gibi Mike Gene’in kitabı elime geçti ve yavaş yavaş da olsa okumaya başladım.”

    Evet yavaş yavaş okuyun yılların ateist bünyesinde ciddi sorunlara yol açar hızlı okunursa…

    ”Okudukça –Dembski’nin tersine– adamın gerçekten akıllı biri olduğunu görüyorum.”

    Dembski nerden çıktı! Dembski evangelist bir yaratılışcı AT destekçisi Mike Gene’nin konumu belli ortak bir noktalarının olduğuda söylenemez.Son derece yersiz ve gereksiz bir söylem olmuş.Bir rahatsızlığın yan etkisi sanırız..

    ”Tasarımın varlığına dair şüphe uyandırıcı delilleri ortaya koymaya çalışıyor.”

    Çalışmıyor bizat koyuyor. Kitabın sonundaki test sürüşüne sizleride bekliyoruz:).Son yayınladığı makalelerde Darwinciler için çok iç acıcı olmuş:)

    http://www.thedesignmatrix.com/content/playing-with-the-palette/
    http://www.thedesignmatrix.com/content/mirror-images/
    http://www.thedesignmatrix.com/content/the-intelligent-use-of-chemistry/
    http://www.thedesignmatrix.com/content/dna-binding-a-match-made-in-heaven/

    ”Bazılarındaki gibi evrimin delili yok veya bu evrimleşmiş olamaz türünden saçma argümanlarla tasarımı savunmaya çalışmıyor. Gerçekten tasarımın varlığına delil olabilecek veya en azından tasarımın olduğu yönünde şüphe uyandıracak, varlığından şüphe duymamıza neden olacak ipuçları, delilleri sunmaya çalışıyor.”

    Şüphe uyandıracak… hımmm değişim başlamış hadi hayırlısı..( ilerlemiş bir durum sözkonusu olduğundan çok ümitlenmiyoruz.)

    ”Yani bu sıkça sorulan sorular metninde sunulan “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu?” sorusu tamamen anlamsız ve gereksizdir tasarım açısından. Tasarımı savunan bir kişi “Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmiş olarak geliştiğini gösteren deliller var mı yok mu?” diye sormalıdır. Asıl soru bu olmalıdır tasarımın varlığı açısından. Yoksa bu SSS’deki gibi absürd bir yaklaşım klasik yaratılışçı yaklaşımdan farksızdır.

    Doğru yol Mike Gene’in izlediği yoldur.

    Gözlerimize inanamıyoruz. Yinede çok sağolun yukarda az önce dediğimiz gibi siz olmasanız biz nasıl anlayabileceğiz bunları bilemiyoruz, tasdik ettinizde rüştümüz ispatlandı çok mutluyuz…

    ”Tasarımın varlığının delillendirilmesi tartışmanın temel düzlemi olmaldır. Zaten Mike Gene de bu tartışma kalıbının yanlışlığına değiniyor kitabın başında. Aslında yanlış her iki tarafta da var bu konuda. İki tarafta işe yanlış girdiği için tartışma içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tasarımı savunanlar tasarımın varlığını göstermeye çalışmalıdır. Karşı taraftan “hadi bunların yönlendirilmiş olarak gerçekleşmediğini kanıtlayın” demek saçmalıktır çünkü senin yapman gereken o şeyin yönlendirilmiş olarak gerçekleştiğini göstermeye çalışmaktır.”

    Nuh der Peygamber demez atasözümüz bu sözlerden sonra aklıma geldi. Sizi ne güzelde tanımlıyor..

  69. MAA: “Okuma özürlü olan sizsiniz orda herşeyi çok açık net ve bilimsel olarak açıklıyor.Hazmedemiyorsanız o sizin sorununuz…”

    Bu sözler üzerine bu blogda Mustafa Ajlan Abudak’la olan iletişimime son vermiş bulunuyorum. Bundan sonra eğer yazdığı herhangi birşeye cevap verme gereği hissedersem bunu kendi blogumda yapacağım.

  70. Oncelikle iki calıskan birikimli arastırmacı var ortada
    Da Vinci ve Abudak sizin gibi insanlara yakısmayan yorumlar okuyorum.Kusura bakmayın ama bazı zamanlar kendi ustunluklerinizi kanitlamak ugruna ,egoları on planda tutma cabası içine giriyorsunuz.

    Burayı bir savas alanı gormeseniz orta noktalarda (az da olsa) çözümyolları ortaya koymaya calıssanız; benim gibi arayıs içinde olan insanlara daha yararlı olursunuz.

    Saygılarımla

  71. Da vinci rumuzlu arkadaş, tartışmaları uzaktan seyrediyorum ve senin tartışmada altta kaldığın ve bilimsel birikimden yoksun olduğun net olarak anlaşılıyor.Demogojilerle tartışma yürümez…

  72. Ellerinize sağlık çok şık ve bilgilendirici bir site yapmışşınız.

    AT insana çok geniş bir düşünme perspektifi sağlıyor.

    Yeni çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Yorumlar kapalı.