HAYATIN BAŞLANGICI ÜZERİNE…

İtiraflar Darwinci cepheden ardı ardında geliyor. New York Üniversitesinin ünlü bilim insanı Robert Shapiro dünyaca saygın bir hakemli dergide bugünkü paradigmayı temellerinden sarsabilecek bir yazı kaleme almış. Prof. Shapiro Yaklaşık 125 bilimsel yayının sahibidir. Bu yayınlarının çoğunda, çevrenin kalıtımsal aktarımdaki rolü ve çevresel kimyasalların kalıtımsal materyalimiz üzerinde mutasyona ve kansere yol açan etkilerine odaklanmıştır.

Prof. Robert Shapiro DNA kimyası üzerine olan uzmanlığı ile bilim dünyasında saygın bir yer edinmiştir. Amerikanın en önde gelen bilimin insanlarından biri olarak Scientific American dergisinin Haziran sayısında çok önemli bir makalesi yayımlandı.

( Bizde bu önemli makalenin çevirisini, aşağıda sizlere zaman geçirmeksizin ulaştırıyoruz.)

Yorum

Profesör makalesi ‘’Hayat için daha basit bir başlangıç’’ ta, ilk önce Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için kabul etmek istediği, hatta isteksizce kabul ettiği cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkansız olduğunu ortaya koymakta.Verdiği örneklerle ilk RNA savının bilimselliğinin ne kadar kuşkulu olduğunu bizlere göstermekte. Kendiside bir Neo-Darwinci olan Profesör Shapiro, son 20 yıldaki moleküler biyolojideki keşifler ile Oparin’den Miller uzanan materyalist Darwinci yaklaşımın artık tamamen içinden çıkılamaz imkansızlıklarla yüzleşmek zorunda kaldığını belirtiyor. Moleküler yapıların bugün doğada gözlemlediğimi görevleri ve oluşturulma süreçlerinin ilkel dünya koşullarında ortada maddesel hiçbir sebep yokken aniden ortaya çıkmasının, matematik biliminin olasılık hesaplarının sınırlarını bile aştığını açık yüreklilikle kabul ediyor. Bunu yaparken biyolojimin en temel argümanlarını, okuyucunun kavramasına yönelik olarak, harika analojilerle ortaya koyuyor. Hayatın başlangıcı için Neo-Darwinci tezin artık kendisine yeni bir açıklama bulmasının zamanını geldiğini söyleyerek, kendisi gibi düşünen bir grup adına hayatın başlangıcı için ve var olan paradigmayı değiştirmek adına farklı bir teori ortaya koyuyor.

Neo-Darwinci tezin açmazlarını aktarırken gösterdiği başarılı anlatımı, maalesef kendi teorisini ortaya koyarken göremiyoruz. Neo- Darwinizmin açık eleştirisini, olasılıkların imkansızlığına dayandırırken, kendi önerdiği fikride ne yazık ki aynı olasılıklara ve tahminlere açıklamaya çalışıyor. Bir başka değişle,kendi önermesininde çeşitli imkansızlıklar içerdiğini bilmesine rağmen gazinoda sürekli şanssın ondan yana olmasını diliyor.

Bu üslup daha çok Richard Dawkins’in kullanmasına alışık olduğumuz edebi aktarım türü; olmuş olmalı, farz edelim ki, neden olmasın, olmalı, olabilir gibi tahmini önermelerde bulunmak bilimsel bir makalenin zorunluluğu mudur? Bunların kullanılması olasılıkların son derece düşük olduğunun kabulü şeklinde sayın Shapiro’nun şu anki durumu açıklarken kullandığı argümana ters düşmek demek olmuyor mu ?

Paradigmayı değiştirmek diyerek teorisini bugünkü Darwinizmin İlk RNA konseptini açıktan kabulüne gerçek bir alternatifi olarak sunup, daha sonra da teorisini gene Darwinizmle ilişkilendirmeye (çevrenin dikte etmesi) çabalaması son derece manidar. Buradan şunu anlıyoruz ki, hakemli bir dergide Darwinizminden başka bir teori ile evrim süreçlerini açıklamaya çalışan bir yazı çıkması, tıpkı Darwinci mekanizmalarla hayatın ve onun evrimini açıklanması kadar imkansız. (Stephen C. Meyer’ın makalesinin kaza ile yayınladığını ve editörlerin işinden olduğunu bir kenara koyarsak.)

Makaleyi okuyan herkes için ufuk açıcı olmasını temenni ediyorum. İlginiz için teşekkürler…

HAYAT İÇİN DAHA BASİT BİR BAŞLANGIÇ

RNA gibi kendi kendini kopyalayabilen büyük bir molekülün aniden ortaya çıkması imkansızın bile ötesindedir. Küçük moleküllerin enerji sağlayan ağları, hayatın başlangıcı için daha iyi bir çözüm sunmaktadır.

Metin

Olağan dışı keşifler olağan dışı iddialara esin olur. Bu sebeple, James Watson, Francis Crick ile birlikte DNA’nın yapısının ortaya çıkardıktan hemen sonra şu açıklamayı yapmışlardı;

‘‘Duyduk duymadık demeyin, biz hayatın gizemini keşfettik’’

Onların bulduğu bu yapı-zarif çift sarmal- nerdeyse böylesine bir büyük önermeye layıktı. Sarmalın bölümleri, bilgi depolanmasına dört kimyasal temel içeren bir dille izin veriyordu. Bu dört kimyasal, 26 harfin İngiliz dilinde oynadığı rolün nerdeyse aynısını hücre içinde gerçekleştirmekteydi.

Bundan başka bilgi, bu iki uzun zincirde, her biri diğer eşinin içeriğini açıkça belirleyerek depolanmıştı. Bu düzenleme üreme için bir mekanizma önermekteydi. DNA iki sarmalında birbiriyle işbirliği içerisindeydi. Yeni DNA yapım üniteleri olan temel yapıları taşıyan nükleotid adı verilen yapılar, ayrılmış iplikçikler olarak uzanmış ve bağlantılandırılmıştı. Şu anda iki sarmalın her biri birbiri yerine geçebilecek şekilde ve her ikisi de aslının tıpatıp kopyası olarak var olmuştu.

Watson-Crick yapısı, bugün canlı hücrelerin işlevi ile ilgili gerçekleşen keşifler çığını tetikleyen şeydi. Bu kavrayışlar, hayatın başlangıcı ile ilgili olan varsayımları canlandırmıştı. Nobel ödüllü H.J Miller bir makalesinde şunu yazmaktaydı;

‘‘Gen materyali yaşayan yapı olarak ilk hayatın bugünkü temsilcisidir.’’

Carl Sagan bunu ilkel bir serbest canlının, organik sulu çözeltide üremesi olarak hayal etmiştir.(Bu cümledeki organik kelimesi ile bitişik karbon atomları ve bunların hayat içerisindeki varlıkları ve bunların hayat içerisinde başlangıçta hiçbir rol oynamadıkları kastedilmektedir.)Hayat için birçok farklı tanımlamalar ileri sürüle gelmiştir. Muller’in Söylemleri NASA açıklaması denen tanımlamayla uyum içersindedir;

‘‘Hayat Darwin’in evrimini zorlayan, kendi kendine yeterli kimyasal bir sistemdir.’’

Richard Dawkins, Bencil gen adlı kitabında bu en önceki yaşam şeklinin imgesini şu şekilde detaylandırmıştır;

‘‘Bir noktada, özellikle olağanüstü bir molekül, kaza eseri oluşmuştur. Biz buna kopyalayıcı (replicator) adını veriyoruz. Bu beklide çevredeki en karmaşık ya da büyük molekül değildi, fakat kendisinin kopyalarını oluşturabilecek kadar olağan üstü bir özelliğe sahipti.’’

Dawkins 30 yıl önce bu satırları yazdığında, DNA bu rol için en olası adaydı. Daha sonra, araştırmacılar kopyacı olabilecek diğer olası molekülleri incelediler, fakat ben ve diğerleri hayatın başlangıcı için önerilen ilk kopyacı modelin temel olarak artık geçersiz kılındığını düşünüyoruz. Biz bu fikir yerine, daha ikna edici olduğuna inandığımız diğer bir fikri tercih ediyoruz.

RNA DÜNYAYI YÖNETTİĞİNDE…

İlk DNA teorisi ile ilgili sorunlar kısa zamanda ortaya çıktı. DNA kopyalaması DNA’nın yapısından kimyasal olarak çok farklı diğer bir büyük molekül ailesinin üyeleri olan belirli proteinler olmadan gerçekleştirilemez.Her iki yapıda bağlantılı alt birimlerden birleşerek uzun bir zincir oluşturuyor olsa da, DNA nükleotidlerden, proteinler ise amino asitlerden meydana gelmiştir.Proteinler yaşayan hücrenin her işe yarayan elemanlarıdır.Proteinlerin en ünlü alt birimi olan enzimler, hızlandırıcı gibi davranarak kimyasal süreçleri hızlandırırlar. Bu gerçekleşmediği takdirde bu süreçler, hayatın kullanması için çok yavaş kalır ve işe yaramazlardı. Bugün hücreler tarafından kullanılan proteinler DNA’nın içinde kodlanmış talimatlara göre inşa edilir.

Yukarıdaki hikâye akla eski bir gizemi getirmekte: İlk önce kim geldi, tavuk mu yoksa yumurta mı? DNA protein oluşturmak için bir tarife sahiptir. Aynı zamanda bu bilgi gene proteinlerin yardımı olmaksızın kopyalanamaz ya da düzeltilemez. Öyleyse, hangi büyük molekül önce var olmuştur? Proteinler (tavuk) ya da DNA (yumurta) ?

Dikkatler yeni şampiyonumuz RNA’ya doğru kaydığında olası bir çözüm görülmüştü. Bu çok yönlü molekül sınıfı, DNA gibi nükleotid inşa ünitelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir fakat hücrelerimizde birçok görev yerine getirmekteydi. Belirli RNA’lar bu bilgiyi DNA’dan ribozomlara (ki bunlar RNA’nın diğer türlerinden meydana gelen yapılardır.) taşır ve proteinleri inşa ederler. Birçok görevi dikkate alındığında, RNA, DNA’ya benzeyen çift sarmal bir yapı meydana getirebilir ya da bir proteine çok benzer şekilde tekli iplikçiği çiftleyebilir.

1980’lerin başında, bilim insanları ribozomları keşfettiler, bunlar RNA’dan meydana gelen enzim benzeri maddelerdir. Tavuk ve yumurta gizemine basit bir çözüm şimdi yerine oturmuştu: hayat kendini kopyalayabilen ilk RNA molekülü ile başlamıştı.1986’daki çığır açan makalesinde Nobel ödüllü Walter Gilber, Nature dergisinde şunu yazmıştı;

‘‘Birileri bir RNA dünyası tasarlayabilir, sadece kendilerinin sentezini katalize etmeye hizmet eden RNA moleküllerinden oluşmuş bir dünya… O halde evrimin ilk adımı nükleotid çorbadan kendilerini birleştirecek zorunlu eylemleri katalize edebilen RNA moleküllerince atılmıştır.’’

Bu önermede, ilk kendini çoğaltma yetisine sahip canız maddeden ortaya çıkan RNA, bugünkü RNA tarafından yürütülmeyen diğer birçok işlevi yerine getiriyor olmalıydı. Belli sayıda ek kanıtla RNA’nın hayatın evriminde proteinler ve DNA’dan önce ortaya çıktığı fikrini desteklenmektedir. Örneğin, birçok küçük yardımcı etmen adı verilen molekül, enzim kataliz tepkimelerinde rol oynamaktadır. Bu yardımcı etmenler sıklıkla hiçbir belirli görevi olmayan bitişik bir RNA molekülü taşır. Bu tip yapılar ‘‘moleküler fosiller’’ olarak adlandırılırlar, bunlar RNA’nın tek başına ortada DNA ya da proteinler olmadığında, RNA’nın biyokimyasal dünyayı yönettiği zamandan kalan kalıntılardır.

Bu kanıt ve diğerleri, bununla birlikte sadece RNA’nın DNA ve proteinlerden önce yer aldığını destekler. Bu kanıtlar, hayatın başlangıcında, RNA dünyasından önce hangi evrelerin var olduğu ve bunların diğer canlı varlıkları üstün olarak yönettiklerine dair herhangi bir bilgi sağlamaz. Genelde, karıştırılarak, araştırmacılar ‘‘RNA dünyası’’ terimini her iki görüşü kapsayacak şekilde kullanmaktadırlar. Ben makalemde ‘‘ ilk RNA’’ terimini hayatın başlangıcı kapsamında rol oynamasını, RNA’nın yalnızca DNA ve proteinlerden önce ortaya çıktığı iddiasından ayırmak için kullanacağım.

ÇORBA KASESİ BOŞ

İlk RNA hipotezi olağanüstü meydan okuyan bir soruyla yüzleşmektedir: Kendini çoğaltan ilk RNA nasıl oldu da ortaya çıktı? Devasa engeller maalesef Gilbert’in cansız nükleotid çorbasından oluşan RNA resmini görmemizi engeller.

RNA inşa üniteleri olan nükleotidler organik moleküller kadar karmaşık yapılardır. Her biri, bir, şeker, bir fosfat ve dörtte bir oranında nitrojen içeren daha alt birimler içerir. Böylece, her DNA nükleotidi 9 ya da 10 karbon atomu, birçok nitrojen ve oksijen atomu ve fosfat grubu içerir. Hepside kesin 3 boyutlu bir modelleme ile birbirlerine bağlıdır. Bu bağlantıları gerçekleştirmek için birçok alternatif yol mevcuttur. Standart olanların yerine bu bağlantıları gerçekleştirebilecek binlerce nükleotid vardır. Hatta bunların sayısı yüz binlerden milyonlara varan rastgele yapıları, nükleotid olmayan ama benzer büyüklükte ve kararsız organik moleküllerce sayı olarak gölgede bırakılır.

Uygun nükleotidleri yinede belirli bir form oluştura bileceği fikri, 1953 yılında Stanley L.Miller tarafından yayınlanan o meşhur deneyden kaynaklanmaktadır. Kendisi basit gazlardan oluşmuş karışıma küçük bir elektrik akımı uygulayarak bunun ilkel dünya atmosferini temsil ettiğini düşünmüş ve bazı amino asitlerin oluştuğunu gözlemlemiştir. Amino asitler 1969 yılında Avusturya’ya düşen Murchison meteoridinde de gözlemlenmiştir. Doğa gerçekten de bu özel inşa malzemelerinin sağlanmasında açıkça görüldüğü üzere çok cömert davranmaktadır. Bunların sonucundan yola çıkarak, bazı yazarlar tüm hayat için gerekli inşa malzemelerinin de kolaylıkla Miller tipi deneylerle ya da meteoritler de bulunabileceğini düşünmüşlerdir, Fakat gerçek hiçte öyle değildir.

Miller Deneyi gibi ortamlarda üretilen amino asitler, nükleotidlerden çok daha az karmaşıklık içeren yapılardır. Amino asitlerin tanımlama özellikleri, bir amino gruptan (nitrojen ve iki hidrojen) ve bir karbon silik asit (bir karbon ve iki hidrojen) grubundan oluşmalarıdır. Her iki grupta aynı karbona bağlanmıştır. 20 amino asit türünün en basitleri iki karbon içeren doğal proteinleri inşada kullanılır.Bu 20 grubun 17’si 6 yada daha az karbon atomu içerir. Miller deneyinde ortaya çıkan amino asitler ise iki yada üç karbon atomuna sahiptirler.

Buna karşılık, nükleotidlerin herhangi bir türünün Miller tipi deneylerin bir ürünü ya da meteorit çalışmalarında bulunan bir madde olduğunu rapor edilmiş değildir. Açıkça görülen, canlı olmayan doğanın, moleküllerin oluşumunda daha çok karbon atomlu molekül yerine daha az sayıda karbon atomu kullanmaya ya da oluşturmaya eğilimli olduğu ve bizim hayatımızı için gerekli nükleotidleri yaratma konusunda herhangi bir tarafgirlik göstermediğidir.

İlk RNA fikrini, bu gibi başka birçok ölümcül hatalardan kurtarmak için, bu tasarımın savunması prebiyotik sentez adı verilen disiplinin oluşturulması ile mümkün olmuştur. Bunu savunanlar, RNA ve parçalarının, kendileri tarafından laboratuar ortamında gerçekleştirilmiş biz dizi kontrollü tepkimelerle, başlangıç malzemelerini ve durumlarını oluşturacak ilgili koşulları gerçekleştirebileceğini göstermeye çabalamışlardır.Bu konuyla ilgili bilgi http://www.sciam.com//ontheweb adresinde bulunabilir. Burada prebiyotik sentez araştırmalarının eksiklikleri ile alakalı detaylı bilgi bulabilirsiniz.

Problem şu analojiyi akla getirmektedir: 18 delikli bir sahada golf oynayan bir golf oyuncusu düşleyin, daha sonra farz edelim ki top oyuncu olmadan kendi kendine bu sahada oyuna devam etsin. İşte bu çalışmada böyle bir olasılığı göstermektedir. Prebiyotik sentezin, nükleotidleri oluşturması için doğal güçlerden meydana gelen (depremler, rüzgarlan kasırgalar, seller vs gibi) bir birleşimin golf sahasındaki topun gerçekleştirdiği sonucu yeterince zaman verilirse gerçekleştirebileceğini kabul etmek zorundadırlar. RNA’nın kendi kendine oluşumunu engelleyecek herhangi bir doğa yasası bulunmamaktadır, fakat bunun gerçekleşmesi için gerekli şans gerçekten de devasadır.

Bazı kimyacılar RNA’ya benzeyen daha basit kopyalayıcı bir molekülün RNA öncesi devirdeki hayatı yönlendirdiğini düşünmektedirler. Muhtemelen bu ilk teorik kopyalayıcı, DNA’nın katalitik yeteneklerine sahip olmalıdır. Çünkü bu ilkel kopyalayıcının ve katalizörün modern biyolojide izine rastlanmamıştır. RNA var olur olmaz, onun bu yeteneklerini ve görevlerini tamamıyla üstlenmiş olması gerekmektedir.

Hatta eğer doğa uygun inşa malzemelerini içeren ilkel bir çorba oluşturmuş olsa bile, ister nükleotidler ister daha basit temsilcileri olsun, bunların kopyalayıcı içinde kendi kendilerinle birleşmesi olasılığını, çorbanın oluşması için gerekli olasılığı sayısal bakımdan gölgede bırakmaktadır.

Hadi farz edelim ki, inşa malzemeleri çorbası bir şekilde onları zincirler haline getirerek uygun koşullar altında bir araya getirsin, bunlarla birlikte yeni oluşan zincirin çoğaltıcı görevini yok edecek olan oldukça kalabalık sayıda hatalı birimlerde bu inşa malzemelerine eşlik edeceklerdir. Bunu sonucunda, kusurlu birimin en basit türünde bağlantıyı gerçekleştirmek için en azından gerekli olan iki kol yerine sadece bir kol olacaktır.

Bu duruma aldırış etmeyen doğal süreçler, teorik olarak birimleri çoğaltıcı ve katalitik işlevleri desteleyecek şekilde, daha uzun bir geometrik temel yapıda değil de bağlantı uçları kapanmış, devasa çeşitlilikte zincirleri rasgele süreçlerle birleştirir. Bu en son sürecin oluşma olasılığı o kadar küçüktür ki, bunu bilinen evrenin herhangi bir yerinde gerçekleşmesi istisnai bir şans olarak görülmelidir.

KÜÇÜK MOLEKÜLERLE HAYAT

Bir diğer Nobel ödüllü bilim insanı Christian de Duve aklın sınırlarını zorlayacak kadar büyük olan ve bilimsel araştırmanın sahasının dışında kabul edilebilecek kadar olağanüstü mucizeler olarak adlandırılan olasılıklar için bir reddiye talep etmektedir. DNA, RNA, proteinler ve diğer karmaşık büyük moleküllerin hayatın başlangıcı için birer iştirakçi olarak kabulü bir kenara konmak zorundadır. Cansız doğa bunu yerine bizlere üzerinde çalıştığımız karmaşık küçük moleküllerin çeşitliliğini sağlar.

Neyse ki, on yıllardır bu malzemelerin üzerinde çalışma yapan alternatif teoriler vardır. Bu teoriler hayatın tanımında genetik yerine termodinamiği kullanır. Carl Sagan tarafından Encyclopedia Britannica’da madde olarak yazılan metne göre:

‘‘Düzenli olarak, bir enerji akımı tarafından döngü sağlanan belirli döngüler vasıtasıyla da düzenini arttıran (entropiyi azaltan) sınırlandırılmış bölge canlı olarak kabul edilir.’’.

Bu küçük molekül yaklaşımı Rus kimyacı Alexander Oparin’e kadar uzanmaktadır. Bu tip hayatın başlangıcı önermeleri, kendilerine özgü ayrıntılarıyla diğerlerinden ayrılır; şimdi burada bunlardan 5 adedini (kendi fikirlerimden bazılarını da ekleyerek)listelemekteyim.

1.Cansızlığı canlılıktan ayıran bir sınır gereklidir.

Hayat sahip olduğu büyük miktarda organizasyon ile ayırt edilmektedir, fakat termodinamiğin ikinci yasası evrende düzensizliğin ya da entropisinin artan bir yönde ilerlediğini belirtir. Bununla birlikte bir kaçamak noktası, entropinin belirili bir alanda yükselmesine izin verir, böylece bunu dışındaki bölgede entropi olması gerekenden daha büyük miktarda yükselmektedir.

Canlı hücreler büyüyüp, çoğaldıklarında, kimyasal enerji ya da radyasyonu çevirerek ısı elde ederler. Bu salınan ısı çevredeki entropiyi artırır, böylece hücre içi sistemde hayat paketçikleri dünyası bu şekilde ayırarak bunların kendilerini sürdürmelerine olanak sağlar.

Bugünkü çift katmanlı gelişmiş hücre zarı, lipitler olarak sınıflandırılan kimyasallardan meydana gelerek, canlı hücreyi çevresinden ayırmaktadır. Hayat başladığında, bazı doğal özellikler aynı amaç için hizmet etmiş olabilirler. Bu fikri desteklemek için, Kaliforniya Üniversitesinden David W. Deamer’ın meteoritlerde zar benzeri yapılar gözlemlemesi örnek gösterilebilir. Diğer önermeler canlılık tarafından bugün kullanılmayan kayaç yüzeyleri (elektrostatik etkileşimleri seçilmiş molekülerin çevre olan ilişkisini keser), küçük pondlar ve aerosoller gibi kullanılmayan sınırları önermektedir.

2. Organizasyon sürecini sürdürecek bir enerji kaynağına ihtiyaç vardır.

Bizler karbonhidrat ve yağ tüketiriz, bunları oksijenle birleştirerek yakarız ve böylece kendimizi hayatta tutabiliriz. Mikro organizmalar bizlerden çok daha farklıdırlar. Besin ya da oksijen yerine mineralleri kullanabilirler. Her iki durumda da gerçekleşen dönüşümlere redoks tepkimeleri demekteyiz. Bu tepkimeler elektron zengini (ya da zayıfı) bir maddeden elektron fakiri (ya da oksitlenmiş) maddeye elektron taşınmasını gerektirir. Bitkiler, güneş enerjisini direk olarak yakalarlar ve bunu hayatın işlevleri için uygun hale sokarlar. Enerjinin diğer türleri özel durumlarda hücreler tarafından kullanılır. Diğerleri türevlerde, örneğin radyoaktivite ve ani sıcaklık farkları gibi, evrenin herhangi bir yerindeki hayat tarafından kullanılabilir.

3. Birleştirici bir mekanizma enerji salınımı ile organizmanın hayatta kalması ve üremesini sağlayan süreci birbirine bağlamak zorundadır.
Enerji salınımı, illa yararlı sonuçlanacak diye bir zorunluluk yoktur. Kimyasal enerji, otomobil silindirleri içinde benzin yandığında açığa çıkar, fakat bu enerji tekerlekleri döndürmek için kullanılmazsa araba hareket edemeyecektir. Bunun için mekanik bir bağlantı ya da birleştirme gereklidir. Her gün her birimiz hücrelerimizde ATP adı verilen nükleotidden enerji çıkarımı yapmaktayız. Bu tepkime ile salınan enerji biyokimyasal yapımızdaki süreçlerin devamı için gerekli olan ve olmadığında bu süreçlerin çok yavaş ya da hiç olmaması anlamına gelen enerji salınımlarıdır. Ortak bir ara süreç paylaşıldığında bağlantı sağlanır. Küçük molekül yaklaşımının bir önermesi de, bu bağlantılı tepkimelerin ve ilkel katalizörlerin doğada bulunan hayatı oluşturmaya yetecek kapasitede olduğudur.

4.Kimyasal bir ağ, evrime ve adaptasyona izin verecek şekilde oluşturulmalıdır.
İşte şimdi sadede geldik. Düşünün ki, mesela bir mineralin enerji olarak uygun bir redoks tepkimesi olan A’dan B’ye belirli bir sınır içinde organik kimyasal bir güç sağlamaktadır. Ben buna tepkime sağlayan anahtar dönüşüm adını veriyorum. Çünkü bu yapı tıpkı hareketlilik sürecini sağlayan bir motor işlevini görmektedir. Eğer B kolaylıkla tekrar A’ya dönüşüyorsa ya da bu tepkimenin gerçekleştiği sınırdan kaçabiliyorsa, organizasyonu arttıran bir patika üzerinde olduğumuzu söyleyemeyiz. Buna karşılık, B’den C’ye ondan da D’ye ve sonra yine A’ya (B’nin dönüştürdüğü gibi) dönüştürüyorsa, bu devinim ya da süreç A’nın sağlanmasını ikmal edebildiğinden ötürü mineral tepkime ile oluşan yararlı enerji salınımının devamına izin vererek, işlemeye devam edebilecektir. Bu arada mesela D ve diğer bir kimyasal olan E gibi moleküllerin hareketi ile dönüşen ve ABCD devinimi dışında kalan farklı dallanma tepkimeleri oluşacaktır. Çünkü döngü yürütülmüş, E’den D’ye tepkimede, yönlendiren tepkimeye eşlik eden ve enerji salınımı döngü içine malzeme taşıyarak maksimize ettiğinden kayrılmıştır.

Döngü değişen çevre şartlarına uyum sağlayabilmiştir. Çocukken, bir yangın musluğundan damlayan suyun yokuş aşağı bir patikadan nasıl olup ta en yakın lağıma aktığını görünce hayretler içersinde kalmıştım. Eğer damlayan suyun, yapraklar ya da herhangi bir engel yolunu kaparsa, engelin çevresinden başka bir yol buluncaya kadar birikir. Buna benzer şekilde B’den A’ya giden patikadaki bir basamak çevresel koşullar ya da asit oranındaki bir değişiklikle engellenirse, malzeme diğer bir yol buluncaya kadar korunur. Bu çeşit dâhili değişiklikler orijinal döngüyü bir ağa çevirir. Kimyasal peyzajın bu deneme ve yanılma keşfi, bizlerin dikkatini döngünün önemli basamakları olan, ağın enerji kaynağı kullanımının yetkinliğini artırarak yönlendiren, bileşkelere yöneltir.

5. Ağ büyümeli ve çoğalabilmelidir.

Hayatta kalmak ve büyümek için, ağ kaybettiğinden daha hızlı olarak madde kazanmalıdır. Belirli sınır içersinden dış dünyaya çıkan ağ maddelerinin difüzyonu entropi tarafından bir yere kadar kayrılır ve oluşur. Bazı yan tepkimeler, artık madde ya da uçucu gaz üretebilir. Bunlar çözeltinin dışına atılır. Eğer tüm bu süreçler birlikte ağın madde kazanım oranını geçerlerse ağ işlevini yitirir. Dış yakıtın bitmesi de aynı sonucu doğuracaktır. Bizler ancak ilkel dünyada buna benzer birçok farklı yönlendiren tepkimeler ve dış enerji kaynaklarını dahil ederek, sözünü ettiğimiz başlangıç süreçlerini hayal edebiliriz. Sonunda gerçekten sıkı bir tanesi, yukarıdaki süreçler sonucu kök salıp hayatta kalmayı becermiş olmalı.

En sonunda da bir üreme sistemi gelişmiş olmalıdır. Eğer bizim ağımızı lipit zar ev sahipliği yapıyorsa fiziksel güçler yeterince el verdiğinde onu dış dünyadan ayırmış olabilir. Mekanizma her ne olursa olsun, ayrılmış sınırlı bölgelere yayılmış bir sistemin parçaları, genel yok edici bir felaket tarafından tamamıyla yok olmaktan kendini korur. Bir kere bağımsız bölümler oluşturulduğunda, bunlar değişik şekillerde evrilir ve ham madde için birbirleri ile kimyasal bir mücadeleye girerler, cansız maddeden çıkan hayat için gerekli olan geçiş, elde edilebilir enerji kaynağının hayat için işleyişi ve bu hayatın Darwinci evrim tarafından çevreye uyum sağlamasıyla elde edilir.

PARADİGMAYI DEĞİŞTİRMEK?

Tip 1 sistemler genelde önce metabolizma başlığı altında tanımlanırlar. Bu onların kalıtsal bir mekanizmaya sahip olmadığını ima eder. Diğer bir değişle, bunların kalıtımlarının bilgisini saklamalarına izin veren hiçbir açık yapı ya da moleküle sahip olmadıkları, böylece kalıtsal bilgiyi çoğaltıp torunlarına aktaramayacakları anlamına gelir. Yinede bir küçük maddeler topluluğu tıpkı alış veriş maddelerini açıklayan bir liste gibi bilgiyi muhafaza ederler. Örneğin, karım bana ondaki bilgi ve içerikle eve döndüğüm bir süpermarket listesi verir. Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Doran Lancet, küçük moleküllerde bu şekilde depolanan kalıtsallığa DNA ya da RNA yerine ‘‘ düzenlenmiş genom’’ adını vermektedir.

Küçük moleküller yaklaşımı, doğada birçok şeyi gerektirmektedir; sınırlandırılmış bir bölge, dış bir enerji kaynağı, bu edinimin devamını sağlayacak yönlendiren bir tepkime, tepkime içeren bir kimyasal ağ ve basit bir üreme mekanizması. Bu gereklilikler genel olarak doğada bulunur. Bununla birlikte, çoğaltıcı olan bir molekül oluşturmak için gerekli çok adımlı incelikli bir patikadan (İlk RNA önermesi) daha olası bir teorik yapı içermektedir.

Uzun yıllar boyunca birçok teorik çalışma önce metabolizma vardı teorisini ilerletmek için ortaya kondu, fakat oldukça az sayıda deneysel çalışma bunları desteklemek için gerçekleştirildi. Yapılan bu çalışmalarda yayımlanan deney sonuçları, genellikle bireysel basamakların önerilen döngüsünün inandırıcılığını arttırmaya çalışan çabalardı. Belki de bu konuda en büyük miktarda veri Münih Teknik Üniversitesinden Günter Wächterschäuser ve çalışma arkadaşlarından gelmiştir. Çalışmalarında, metal sülfit katalizörlerinin içinde amino asitlerin birleşme ve ayrışmalarını içeren döngü bölümlerini göstermişlerdir.Bu geçiş için gerekli olan yönlendirici enerji gücü, karbonmonoksidin oksidasyonla karbondioksite dönüşünden sağlanmaktadır.

Araştırmacılar hala, tam bir döngüsel sürecin işleyişini ya da kendi kendine yetebilirliği ile evrimsel ilerlemesini gösterememişlerdir. ‘‘ Dumanlı tabanca deneyi’’ bu üç özelliğin hepsinin de küçük molekül yaklaşımının geçerliliği açısından gerekli olduğunu göstermektedir. Öncelikli başlangıç görevi aday yönlendirici tepkimelerinin tanımlanmasıdır. Kendini dış bir enerji kaynağı sayesinde çoğaltan küçük molekül geçişleri (A’dan B’ye) bir defa ikna edici bir şekilde tanımlanırsa, sistemin geri kalanını açıkça belirtmeye gerek kalmaz. Seçilmiş bileşenler (enerji kaynağı dahil) ve artı küçük moleküllerin bir karışımı normal olarak doğal süreçlerce oluşturulur ve uygun bir ortamda birleştirilebilir.( İlkel dünyada da çok olmaları muhtemeldir.)

Eğer evirilen bir ağ oluşturulsa, bizde ağ içinde katılımcıların yoğunluğunun artmasını ve zaman içersinde değişmesini umut edebiliriz. Anahtar tepkimelerin oranını yükselten yeni katalizörler görülebilirken yarasız maddelerin miktarı da azalabilir. Tepikleyici, bir girdi cihazına (ham madde ve enerji sağlanmasını yerine getiren) ve de bir çıktı (çöp ürünleri sınır dışına atımını sağlayan) ihtiyaç duyabilir.

Bu tip deneylerde, başarısızlıklar kolaylıkla tanımlanabilecektir. Enerji diğer kimyasalların yoğunluğunda herhangi bir belirli değişiklik oluşturmadan yok edilebilir, ya da kimyasallar atık maddeye dönüşerek cihazın tıkanarak çalışmasına engel olabilir. Tek bir başarı belki de hayat yolundaki başlangıç basamaklarını gösterebilir. Bu basamaklar ilkel dünyada var olan molekülleri çoğaltmak zorunda değildir. Daha önemli olan, burada genel prensibi ortaya koyarak ileriki araştırmalar için kullanılabilir kılmaktır. Hayat için birçok olası yol mevcuttur, bunların arasındaki tercih yerel çevre tarafından dikte edilir.

Hayatı başlatan başlangıç basamaklarını anlamak, bugün organizmaların protein temelli DNA, RNA gibi yapıların belirli olaylarını açığa çıkarmak demek değildir. Biliyoruz ki evrim, geleceği ön görmez, biz nükleotidlerin metabolizmada ilk görülerek başka amaçlara hizmet ettiğini varsayabiliriz. Belki de kimyasal enerjinin depolanması için bir çeşit kap ya da katalizör gibi görevleri olabilir.(ATP nükleotidi bugün bu görevi üstlenmektedir.) Bazı rastlantısal olaylar ya da durumlar nükleotidlerin RNA oluşturacak şekilde birleşmesine yol açmış olabilir. Modern RNA’nın en belirgin görevi amino asitler arasındaki bağları ve protein sentezini oluşturmaya yardım eden yapısal bir öğe olmasıdır. İlk RNA’da belki aynı görevi üstlenmişti, fakat bunun herhangi bir belirli amino asidi seçmek için yapmamıştı. Evrimde birçok ileri basamağın hayat içersinde bugün tanık olduğumuz protein sentezlemesi ve üreme mekanizmalarını açıklamak için icat edilmesi gereklidir.

Eğer genel küçük molekül paradigması doğrulanırsa, evrende hayatın yeri hakkındaki beklentilerimiz değişecektir. RNA senaryosu gibi oluşma olasılığı oldukça düşük olan bir yaklaşım bizim evrende yalnız olduğumuzu ima eder. Biyokimyacı Jacques Monod’un söylediği gibi;

‘‘Evren hiç de hayat dolu, içinde insan olan bir biyosfere gebe olabilecek kadar elverişli bir yer değildir. Sayımız Monte Carlo oyununda belirlenmiştir.’’

Küçük moleküle alternatifi, biyolog Stuart Kauffman’ın görüşleriyle uyum içersindedir; Eğer tüm bu söylenenler doğruysa yani hayat evrende sandığımızdan çok daha olası ise, artık evrende evimizde hissedemeyeceğiz demektir, evreni çok daha muhtemel ortaklarımızla paylaşıyor olacağız.

Orijinal makale

Çeviri- Mustafa Ajlan ABUDAK

Reklamlar

59 thoughts on “HAYATIN BAŞLANGICI ÜZERİNE…

  1. Yaptığınız en büyük hata:
    “Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için öngördüğü…”
    İster Neo önekli, ister öneksiz olsun, Darwinizm, veya daha doğrusu çağdaş evrim modeli, hayatın başlangıcı için herhangi bir öngörüde bulunmaz. Kendini kopyalama kabiliyetine ulaşan ilk molekülden sonrası için bu model uygulanabilir.

  2. Sayın Kodaman

    Aslında haklısınız kelimeyi yanlış kullanmışım.Ben ön gördüğünü aslında kabul etmek istediği, öyle olmasını arzu ettiği demenin kısa yolu olarak kullanmışım.Dediğiniz gibi Neo-Darwincilerin hayatın başlangıçı sorunu görmezden gelmesi olağan durumdur.Böyle bir sorun sanki (hayat nasıl başladı?) hiç akıllarına gelmemiş gibi davranmak,görmezden gelmek Darwincilerin alışılmış taktiklerindendir.Nasıl Akıllı Tasarıma junk science deyip gözlenemeyen, kanıtlanamayan, ileriye yönelik bir tahminde bulunamayan teorilerini bilimsel olarak kabul edebiliyorlarsa, bu ilk oluşum içinde benzer bir tavır takınmış olmaları ”doğal” sanırım.

    Uyarınız için teşekür ederim.Makaledeki öngörüyü çıkardım onun yerine bahsettiğim açıklamayı koydum.Çok çeviri yaptığım için arada Türkçe ifadelerde düşüklük ve yanlış kullanım oluyor.Ne kadar gayret etsemde hatalar oluyor.Beni uyarıp düzeltmeme imkan verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.Sağolun..

  3. …ben ön gördüğünü aslında kabul etmek istediği, öyle olmasını arzu ettiği demenin kısa yolu olarak kullanmışım
    Eee, yine olmamış ki.. Anlaşılan sizin kafanızda evrim, bir ideoloji veya din. Böyle olmadığına ve neden olmadığına değineceğim.
    “Dediğiniz gibi Neo-Darwincilerin hayatın başlangıçı sorunu görmezden gelmesi olağan durumdur”
    Öylesine derme çatma bir yaklaşım sergiliyorsunuz ki… Sırf sizin bu yaklaşımızı yerle bir etmek için, “ilk canlıyı tanrı yaratmıştır” desem(ki diyenler var), ne yapacaksınız? Kurduğunuz derme çatma mantığın altında kalacaksınız!
    Efen’im evrim, ideoloji veya din değildir. Bilimdir, canlılardaki çeşitliliği açıklamak dışında hiçbir iddiası yoktur. Değildir iddiasındaysanız, bunu kanıtlamak size düşer; Lakin bugün bilim dünyasının tamamen kabul ettiği bilimsel bir teoriye, hayır değildir demek, her babayiğidin harcı değildir.
    Bilimsel teoriler doğa fenomenlerini açıklar veya buna bir temel hazırlar; Evrim canlıların çeşitlenme sürecini açıklar… Her bilimsel teorinin dayandığı bir takım varsayımlar(postulate) vardır(mesela genel görelelik, “fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdır” gibi), evrimin varsayımıda “canlılık bir şekilde başlamıştır”, ondan sonra ise evrilmiştir.
    Evrime bilimsel nedenlerle değil, siyasi ve dini nedenlerle karşı çıkanlar ancak evrimden böyle bir talepte bulunmaktadır. Çünkü bu talebin bilimsel hiç bir temeli yoktur. “Bunu açıkladın, hadi bakalım şunuda açıklayabilecek misin?” gibi gayri-ciddi bir yaklaşım kabul edilebilir cinsten değildir.
    Kaldı ki, evrim hiç olmassa açıkladığını iddia ettiğini şeyi “açıklıyor”, akıllı tasarım gibi, açıklıyor gibi yapıp, açıklanamaz, bilinmeyen bir aklın, bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen yollarla yapıyor demiyor; İşte Junk Science’ınız. Akıllı tasarım için, http://kodoman.wordpress.com/2007/07/24/akilli-tasarim-yaratilisin-bilime-sizma-tesebbusu/ adresindeki yazımı okuyabilirsiniz.
    gözlenemeyen, kanıtlanamayan, ileriye yönelik bir tahminde bulunamayn kendi teorilerini bilimsel olarak kabul edebiliyorlarsa
    Nasıl yani?.. Doğal Seçilim mi, yoksa mutasyon mu gözlemlenememiştir? Arasındaki ilişkinin tam olarak çözüldüğü tam olarak söylenemez ama her ikiside gözlemlenmiştir. “ileriye yönelik bir tahminde bulunamayn” derken, sanırım öngörüyü kastediyorsunuz sanırım? Canlılar basitten-komplekse gelmiştir, herhangi bir kalıtım mekanizması gerekir gibi öngörüleri ne yaptınız?

  4. Sayın Da Vinci hoş gelmişsiniz :)

    İdeolojik derken herhalde Darwinizm kastetiniz.Sizin yorumunuzdaki hataları nerden alsam nasıl anlatsam diye epey düşündüm.Scoptomaya uğramış birine birşey izah etmek gerçekten çok zor bir durum.

    Bir kere sitemi doğru düzgün okuyabilme kabiliyetini göstermiş olsaydınız, Evrime ”asla” karşı çıkılmadığını görürüsünüz.Tam tersine evrimin hayattaki çeşitliliği oluşturduğuna Akıllı Tasarımda katılmaktadır.Evrim yönlendirilmiştir.Siz yönlendirilmemiştir diyorsunuz bunu saf şans tesadüfe atfetmek mi sizin bilimselliğiniz… Biz sizin illaki yansıtma psikolojinizle ideolojik dediğiniz olaya yani Evrimin Darwinci yada Huxleyci yorumuna karşıyız.Evrimsel patikaların olasılıklar dairesinde yönlendirilmemiş olması imkansızdır.Darwinciler bir paradigmaya (Darwinizm-Naturalist materyalist evrim algısı) sarılıp buna bilim dünyası derse ve onu kendi ‘ateist’ inançlarının sağlaması olarak görürse, esas bu ideolojik bir kamplaşmadır.Bakın R.Shapiro(Darwinciliği sizden evladır herhalde) hakemli bir dergide nasıl itiraf ediyor zahmet edip 8 sayfayı dikkatli okuyun.

    Evrimin sadece naturalist materyalist bir açıklaması olabileceğine inanmak esasen dogmatik bir yaklaşım.Evrim ne dindarların ne ateistlerin nede herhangibir başka düşüncenin tekelindedir.Eğer atesit bir yaklaşım ortada varsa, daha evrenin ilk başladığı Big Bang teorisi( Gözlemlenmiş,kanıtlanmış ve ön görüde bulunabilmiştir) ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür.Büyük Patlamanın bilimsel gerçekleri, materyalist yaklaşımı daha işin başında saf dışı bırakır. Canlılardaki evrimin materyalist incelenmesine gerek kalmaz, çünkü ilk süreç materyalizmin hep düşlediği şeyi yerle bir etmiştir.(192’9larda olduğu için Darwinizm toplumu ve bilim dünyasını epey zehirleyebildi) Evrenin ilk andan itibaren genişleyerek ‘evrilmesi’ çok kritik miktarların bu evrime rehberlik etmesi sizin için bilimsel bir anlam ifade etmiyordur elbette.Ayrıca sizin birşeyi kabul edip etmemmeniz sizi bağlar.AT’yi illaki Sayın Harun Yahya kampına sokma gayretinizde AT karşısında Sayın Harun Yahya karşısındaki söyleminize bir şey ekleyemiyecek olmanızdan kaynaklanıyor.Oysa genç dünya yaratılışcıları ile AT’nin bilimsel bir bağı yok olsaolsa inanç bağlamında bir ortaklık söz konusu ondaki yorum farklılığıda sizin karşı çıkmanızdakinden az değil.Harun Yahyada bizi bir ara afaroz etmişti.Bu durum aslında çok paradoksal, demek ki her iki cepheyide (dogmatik materyalism ve yaratılışcılık) oldukça rahatsız edebiliyor AT :) Bu sebeple sizin AT’yi Harun Yahya kampına sokma gayretniz bir tür acziyet durumu.

    Blogumda bakın ben son çıkan hakemli dergilerde yayınlanan makaleleri (hatta Darwinciler tarafından yazılmış olanları) yada AT’nin ünlü Profesörlerinin açıklamalarını koyuyorum.Genelde spesifik ve moleküler biyolojinin ağırlıkta olduğu detaylı makaleler.Bir sıkıntınız varsa onlarada müraacat edebilirsiniz.Yada blogumdaki yazıları dikkatlice okuyun:)çoğu yazım Profesörler tarafından kaleme alınmış yada çeşitli alanlarda uzman bilim insanlarına ait..:)

    ”Nasıl yani?.. Doğal Seçilim mi, yoksa mutasyon mu gözlemlenememiştir? ”Evet doğrudan gözlemi olmamıştır.Mutasyonun yaralı bir çeşidi(genelde ölümcül yazım hataları olarak kabul edilmiyorlar mı?) için uzun yıllar meyve sineklerine yapılan işkencelerden bir sonuç alamadınız.Doğal seçilim dediğiniz kelebek yada güve örneğininde popülasyon genetiğinde çevre koşulları (fabrikaların gas emisyonu) sınırlı etkilemesi ile oluşmuş bir nüfus artışından ibaret olduğuda ortaya çıktı.(Jonathan Wells icons of evolution) ama Prof.Berlinski’nin dediği gibi;ciddi biyologlar bunları çok iyi anlarlar. Onlar Darwin’in teorisini aile yemeğine davetli ihtiyar amca muamelesi yaparlar. İhtiyarin saçı yok, dişleri yok, kulağı pek duymaz, ve ağzından tukrüğü akar. Masadaki en yaşlı fertlere dahi “evlat” diye hitap ederek, ayni hikayeyi tekrar tekrar anlatmaya çok iştahlıdır.

    Fakat ne yapacaksınız? O ailedendir…

    Size Behe nin son kitabını edinin derim benim henüz elime geçmedi sipariş.Görünen o ki sizin istediğiniz türden açıklamalar var.Ben genelde R.Shapiro gibi ciddi biyologların Darwin çıkmazına karşı sürdükleri çabalarıgöstermeye devam ediceğim .Darwinci Evrimin mitlerini dogmalarını alaşağı etmeye, bir çevirmen olarak sözüne ettiğiniz bir belge elime geçerse yayınlarım.Sizi kendi ideolojik materyalist ”büyük olasılıkla” (Darwinciler olarak sizin en çok kullandığını kelime) ateist dünya algınızla başbaşa bırakayım..

  5. Ben Da Vinci değilim, bunu da nereden çıkardınız pek anlamadım… Da Vinci, Harun Yahya ile mücadelesinde tek başına değil…

    Geri kalanına ileriki zamanlarda açıklama getireceğim.

  6. Kusura bakmayın kendisi ile ne güzel atışırdık şimdilerde görünmez oldu umarım iyidir.Sayın HY ile mücadele sizin mevzunuz iki dogma arasına girmek bize düşmez.

    Geri kalanlara cevaplarınızı bekliyorum.Da Vinci bitirişi olmuş sonu öle olmaz umarım…

  7. Sayın Kodoman

    İster Neo önekli, ister öneksiz olsun, Darwinizm, veya daha doğrusu çağdaş evrim modeli, hayatın başlangıcı için herhangi bir öngörüde bulunmaz. Kendini kopyalama kabiliyetine ulaşan ilk molekülden sonrası için bu model uygulanabilir.

    Evrim bir köken sorunudur, yani “türlerin kökeni” sorunu (kitapla karıştırmayın). Evrim kuramı, canlılar tarihinde ne olup bittiğini ve başlangıçtan günümüze kadar gelen süreçte neler yaşandığını anlatma girişimidir. Köken olarak orta atayı öngörür. Hal böyleyken “-ben kökenin şuraya kadarını açıklıyorum” demek abuk subuk bir düşüncedir. Bu bahanedir aslında. Bir teorinin “-ben şuradan ve buradan sorumluyum, şuradan ötesi beni alakadar etmez” demesi kaçak güreşmektir.

    Neyse, bu düşünceyi doğru kabul ettiğimizi varsayalım; o zaman da “hayatın başlangıcına gerçekte ne sebep oldu?” sorusu gündeme gelir ki onunla alakalı olarak “tasarıma” ve “tasarım dışılığa” gönderme yapan iki teori öne sürebiliriz. Bunu öne sürmeye kalktığımızda sanki biz illa doğaüstüne gönderme yapıyoruz ve evrimcilerin ellerinde kanıtlı bir bilgi varmışçasına “-hayır hayır, bilim doğaüstü ile ilgilenemez, öyle bir şey yok!” derler. Bu bilgisizliğin veya bilinçsiz fanatikliğin alametidir. Tasarlayanın supernatural bir etken olması gerekmiyor. Uzaylılar fizik yasalarına uyarlar ve en az SAİD kadar doğaldırlar.

    Tasarımın doğaüstüne gönderme yapmadığını anlayabilmek için yöntembilimden biraz anlamak ve fanatik olmamak gerekiyor.

    Öylesine derme çatma bir yaklaşım sergiliyorsunuz ki… Sırf sizin bu yaklaşımızı yerle bir etmek için, “ilk canlıyı tanrı yaratmıştır” desem(ki diyenler var), ne yapacaksınız? Kurduğunuz derme çatma mantığın altında kalacaksınız! (SAİD)

    ”- İlk canlıyı tanrı yaratmıştır” diyor musunuz demiyor musunuz? Tavrınızdan demediğiniz belli oluyor.

    Efen’im evrim, ideoloji veya din değildir. Bilimdir, canlılardaki çeşitliliği açıklamak dışında hiçbir iddiası yoktur. Değildir iddiasındaysanız, bunu kanıtlamak size düşer; Lakin bugün bilim dünyasının tamamen kabul ettiği bilimsel bir teoriye, hayır değildir demek, her babayiğidin harcı değildir (SAİD)

    Benzer şeyleri tasarım için de söyleyebilirim.

    Efen’im tasarım, ideoloji veya din değildir. Bilimdir, canlılardaki çeşitliliği, canlıların kökenini ve canlıların nasıl bugüne geldiğini açıklamak dışında hiçbir iddiası yoktur. Değildir iddiasındaysanız, bunu kanıtlamak size düşer; Lakin gelecekte bilim dünyasının tamamen kabul edeceği bilimsel bir teoriye, hayır değildir demek, her babayiğidin harcı değildir. Ek olarak hakim paradigmanın yıkılması daima sancılı olur. Big Bang’İn kabulü de böyle olmuştu ama sonunda bilim galip geldi. Hakim paradigma Darwin’i sorgulayacak

    Ayrıca isterse Mars bilim konseyi kabul etsin, bu onu gerçek yapmaz. Otoritenin her daim doğru düşündüğünü sananlar için geçerlidir bu söyledikleriniz ve “appeal to authority” denen zırva bir mantık hatasıdır.

    Bilimsel teoriler doğa fenomenlerini açıklar veya buna bir temel hazırlar; Evrim canlıların çeşitlenme sürecini açıklar… Her bilimsel teorinin dayandığı bir takım varsayımlar(postulate) vardır(mesela genel görelelik, “fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdır” gibi), evrimin varsayımıda “canlılık bir şekilde başlamıştır”, ondan sonra ise evrilmiştir. (SAİD)

    “hayat bir şekilde başlamıştır” savı önsel -yani başta doğru kabul edilmiş- bir bilgi içerir. Kanıt üstü bir a priori’nin koruması altındadır, yani kabullerin. Bütünden parçaya inme vardır (deduction).

    “fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdır” savı ise tümevarımsal yani bilimsel bir savdır. Yani parçadan bütüne gidilerek bulunur (induction).

    Buradaki hatanız tümdengelimli bir savı tümevarımsal bir savla aynı sanıp bu benzerlikten yola çıkarak evrim kuramının bilimsel olduğunu iddia etmenizdir (false analogy).

    Öte yandan tasarım da bilimsel bir teoridir ve doğal fenomenleri açıklar. Doğa dışına gönderme yapmaz ve kanıtları tamamen fizikseldir.

    Evrime bilimsel nedenlerle değil, siyasi ve dini nedenlerle karşı çıkanlar ancak evrimden böyle bir talepte bulunmaktadır. Çünkü bu talebin bilimsel hiç bir temeli yoktur. “Bunu açıkladın, hadi bakalım şunuda açıklayabilecek misin?” gibi gayri-ciddi bir yaklaşım kabul edilebilir cinsten değildir. (SAİD)

    Evrimi bilimsel nedenlerle değil, felsefi ve idolojik nedenlerden ötürü kabul ediyorsunuz. İnsanların bu teoriye kötü gözle bakmalarının bir diğer nedeni de kuram savunucularında çok açık seçik gözlenen ortaçağ bağnazlığıdır. Teoride öyle gayri ciddi noktalar vardır ki saf bir akıl yürütmeyle bunlar kolayca gösterilebilir. Ama bağnazca tutuma sahip olanlar sudaki balık misali bu hataları göremezler ya da görmek istemezler.

    Kaldı ki, evrim hiç olmassa açıkladığını iddia ettiğini şeyi “açıklıyor”, akıllı tasarım gibi, açıklıyor gibi yapıp, açıklanamaz, bilinmeyen bir aklın, bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen yollarla yapıyor demiyor; İşte Junk Science’ınız. Akıllı tasarım için, http://kodoman.wordpress.com/2007/07/24/akilli-tasarim-yaratilisin-bilime-sizma-tesebbusu/ adresindeki yazımı okuyabilirsiniz.

    Tasarım neyi açıklıyor? “Canlılığın çeşitliliği” tasarım teorisini de alakadar eder. Tasarım “canlılar evrilmedi” demez, sadece bu evrilmenin söylendiği gibi kendi kendine olamayacağını söyler.

    Örneğin bir fizik yasası “yanma olayını” çok güzel açıklar, ama kundaklanan bir ahırın neden yandığını açıklayamaz, orada yasalara gönderme yapmak anlamsızdır.

    Çekim yasası da böyledir, bu yasa roketin uzaya çıkmasını da açıklar taşın yere düşmesini de. O halde “roketi uzaya gönderen çekim yasasıdır” diyerek yasaya gönderme yapmanın anlamı var mıdır?

    Mitokondrinin evrilişini ele alalım. Mitokondri nasıl evrilmiştir? Hangi fizik ve kimya yasası (zorunluluk ve tesadüflerin birlikteliği) mitokondrinin hücreye enerji üretmesini açıklayabilir? Yasalara gönderme yapmak bunu çözebilir mi? Hayır, çünkü mitokondrinin hücreye enerji üretmesi yasalara gönderme yapmaktan daha fazlasını gerektirir. Yasalar burada susar. Çünkü mitokondri yaptığı işle bir ünitenin parçası durumundadır ve fizik yasalarını ihlal etmeden ama fizik yasasını aşan bir programla hareket eder.

    Evrim kuramı ile mitokondrinin evrilişini açıklamaya olanak yoktur. Tıpkı satrançtaki atın L çizmesini bir yasa ile açıklamaya olanak olmadığı gibi. Bu olaylar yasa üstü proseslerdir. Ama evrim kabulleri beyinlerinize o kadar işlemiş ki bu ince ayrıntıları göremiyorsunuz, ya da başta bahsedildiği gibi bu tutumunuz fanatiklik ve ideolojik bağnazlıktan kaynaklanıyor.

    Nasıl yani?.. Doğal Seçilim mi, yoksa mutasyon mu gözlemlenememiştir? Arasındaki ilişkinin tam olarak çözüldüğü tam olarak söylenemez ama her ikiside gözlemlenmiştir. “ileriye yönelik bir tahminde bulunamayn” derken, sanırım öngörüyü kastediyorsunuz sanırım? Canlılar basitten-komplekse gelmiştir, herhangi bir kalıtım mekanizması gerekir gibi öngörüleri ne yaptınız? (SAİD)

    Doğal seçilim de mutasyon da gözlemlenmektedir. Bunlar doğanın birer yasasıdırlar. Evet, bu ikisi de yasadır. Doğal seleksiyonu benim dedem de biliyordu belgesel izleyen oğlum da. Uygun olanın hayatta kalması aksi durumda olanın elenmesi kaçınılmazdır. Göktaşı düşmesiyle yok olabilecek insan nesline karşın, bize göre güçsüz olan solucanların hayatta kalması doğal seleksiyonun sonucudur. Solucan ortama uyum sağladığından hayatta kalmıştır (farzı misal).

    Mutasyon da gözlemlenmektedir ama evrimcilerin sandığı gibi değildir. Mutasyon doğrudan gözlenemez, etkileri gözlenebilir. Mutasyon bir gen havuzuna yeni bilgiler eklemez, bilgi aktarımı yapabilir. Bu yüzden kanasız bir sinekten kanat çıkmaz, ama kafasından (daha önce genlerinde saklı olan bacak bilgisi sayesinde) bacak çıkar. Bu evrim değildir.

  8. kodoman ve davinci’nin sitesine tüm denemelerime rağmen atamadığım yazıyı izninle buraya atıyorum M. Ajlan.

    1. Ulusal Bilimsel Akademisi’nin 1999 basımlı “Bilim ve Yaratılışçılık” kitabının 25.sayfasında şöyle deniyor: “zeki tasarım bilim değildir, çünkü bilimsel metotlarla test edilemiyor”. (National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences – 1999)

    Akademiye ait olan bu iddia ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Bildiğiniz gibi Kenneth Miller ve Russel Dolittle zeki tasarımı çürütme maksatlı bilimsel savları ortaya koydular ve onları savundular. Siz (davinci ve kodoman) birer evrim yanlısı olarak bu bilim adamlarının ortaya koyduklarını kabul ediyor ve tabi ki onları delil olarak kullanıyorsunuz.

    Ancak Ulusal Bilimler Akademisi’nin –ve doğal olarak sizlerin- yanıldığı nokta şu: her iki durum da aynı anda geçerli olamaz! Bir kimse “zeki tasarımın hem yanlışlanamaz (ya da test edilemez) olduğunu” hem de “onun aleyhinde kanıtların bulunduğunu” söyleyemez.

    O “ya yanlışlanamazdır ve deneysel suçlamanın ötesindedir” ya da “gözlemlerimiz temelinde eleştirilebilir ve test edilebilir” özelliğe sahiptir. Yani bilimseldir.

    Tasarlanmamışsa sizin dediğiniz gibi evrilmiştir. Tasarlanmadığını kanıtlamanın yolu, evrildiklerini kanıtlamaktır. Evrildiğini kanıtlamak evrimin lehinde, tasarımın aleyhinde kanıtların bulunduğu anlamına gelir.

    Öte yandan canlıların doğal yollarla evrildiğinin kanıtlanması canlıların tasarlandıkları iddiasını otomatik olarak yanlışlayacaktır. Zaten evrim kuramı, tasarımın yanlış olması durumunda doğru olacağından tasarım bilimseldir.

    Buradan da onun ampirik (deneysel ve gözleme dayalı) yani bilimsel olduğunu basit bir akıl yürütmeyle anlayabilirsiniz. Bu çelişkiyi anlamadıysanız detaya inebilirim.

    2. Yukarıda alıntıladığınız makalede sizin de muhakkak %100 katıldığınız şekliyle “Bilim yapabilmeniz için, bir şeyi hem doğruluyabiliyor, hem de yanlışlayabiliyor olmanız gerekir. Ancak A.T. bunu yerine getirememektedir” deniyor.

    Bu zaten sizin de sıkça dile getirdiğiniz ama yeterince anlayamadığınız bir nazariye. UBA fanatizminden dolayı böyle davranırken siz bilinçsiz olarak bunu dile getiriyorsunuz.

    Her iki teoriyi de masaya yatıralım ve ikisini de kendi savları ile test edip UBA’ne göre bilimsel bir kıstas olan “yanlışlanabilirlik ilkesi”ni karşılayıp karşılayamadıklarına bakalım “Doğrulanabilirlik” konusuna girmeye gerek görmüyorum, çünkü bir olay üzerine yaptığınız tüm makul açıklamalar teorik olarak argümanı doğrulayabilir, tasarım da evrim de bu konuda “benim dediğim doğru” deme lüksüne sahiptir, zaten bu salt doğrulama saçmalığının sonu gelmeyeceğinden dolayı “falsification” ortaya atılmıştır, yani UBA bu konuda da ciddi bir hata yapıyor. Koskoca akademi hata yapar mı? Hem de hayret edilecek derecede.)

    TASARIM ve EVRİM FALSIFICATION’A İZİN VERİYOR MU?

    Her iki teoriyi de inceleyelim ve yanlışlanmaya izin verip vermediklerine bakalım. Bunun için de Darwinistlerce evrilebileceği iddia edilen Bakteri Kamçısı’nı ele alalım.

    — Tasarım teorisi, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üreteMEyeceğini” iddia eder.

    — Evrim teorisi ise, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üretebileceğini” iddia eder.

    İnceleyelim;

    Tasarım yanlışlanabilir mi? Evet. Çünkü tasarımı yanlışlamak için zekâ içermeyen bir sürecin kamçıyı (veya benzer herhangi bir sistemi) üretebildiğini yani onun evrildiğini göstermek yeterlidir.

    Evrim teorisi yanlışlanabilir mi? Hayır. Çünkü evrim teorisini yanlışlamak için kamçının (veya benzer herhangi bir sistemin) potansiyel olarak sonsuz sayıdaki zekâ içermeyen muhtemel süreçlerden herhangi biriyle oluşamayacağını göstermek gerekir ki, bunu yapmak pratik olarak imkânsızdır. Yapabilmenin yolu var mı yok mu talkorigin uzmanlarına da sorabilirsiniz, iddia sahibi bilim adamlarına da. Kaçamak cevaplar alırsanız şaşırmayın.

    Sonuca gelelim; UBA’ne göre yanlışlanamayan ne oluyordu? Bilimdışı! Yani bilimsel değil. Sonuç olarak UBA’ne göre evrim kuramı bilimsel değildir. Bilimsel değil diye Evrim Kuramı yanlış mıdır? Hayır, sadece bilimsel değildir ve doğruluğun ölçüsü kati surette bilimsel olmaktan geçmez.

    Doğrudan UBA’ne de yazı ile sorabilirsiniz bu çelişik durumlarını.

    kaynaklar :

    1. National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences – 1999

    2. Michael Behe, Science and Evidence for Design in the Universe (Proceedings of the Wethersfield Institute) – 1999

  9. Ajlan(hangisini tercih ediyorsunuz, emin olamadım) bey,
    Bir kere sitemi doğru düzgün okuyabilme kabiliyetini göstermiş olsaydınız, Evrime ”asla” karşı çıkılmadığını görürüsünüz.Tam tersine evrimin hayattaki çeşitliliği oluşturduğuna Akıllı Tasarımda katılmaktadır.Evrim yönlendirilmiştir.Siz yönlendirilmemiştir diyorsunuz bunu saf şans tesadüfe atfetmek mi sizin bilimselliğiniz…
    Bu bendeki bilgi noksanlığından ziyade, ülkemizde, Akıllı Tasarım(bundan sonra A.T. diye geçecektir) denerek, yaratılışçılığın savunulmasıdır… Her ne kadar ikiside özünde aynı şeyler olsa da, ve bilimsel değer–sizliği aynı ölçüde olsa da, kullanılan argümanlar farklıdır. Sitenizi değerince okumadığım doğrudur, bu yüzden bir önyargı olarak görülebilir, bu da doğrudur. Ancak bu ülkemiz şartlarının(daha çok cahilliğin) yarattığı bir durumdur. Neyse… pozisyonunuzu gördüğüme göre, konumuza dönelim…
    Öncelikle evrimi(sizi kırmayalım, Darwinizm diyelim) ne ölçüde kabul ediyorsunuz? Mikro-evrim ve makro-evrim ayrımında, mikro-evrimi kabul edip, makro-evrimi reddettiğiniz varsaymına gidiyorum(maalesef, sitenizi yeterince okuma fırsatım yok. Bu yazı bile benim açımdan bir “kaçamak”).
    Zaten A.T.’nin bilimsel olan tek kısmı -indirgenmiş- Darwinizmdir, onun dışındaki iddiaların hiçbir bilimsel değeri yoktur, ne doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir bir modeli yoktur. Mikro-evrim’e kısıtlanmış Darwinizmi bu iddiadan çıkardığınız anda, geriye inanç dışında hiçbir şey kalmamaktadır. İddianın bütünü, Darwinizmin, dini inanca “zararsız” olan kısma indirgenerek bilimsel değeri olduğuna ikna etmeye çabalamakta, ancak canlı türlerini açıklama kısmında ise hiçbir model getirmeksizin, doğrudan bir yaratıcıya atıfta bulunmaktadır; Bu iddia ne doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilirdir, herhangi bir öngörü yoktur.
    Ayrıca, doğal seçilim ne kadar tesadüfidir?..

    Darwinciler bir paradigmaya (Darwinizm-Naturalist materyalist evrim algısı) sarılıp buna bilim dünyası derse ve onu kendi ‘ateist’ inançlarının sağlaması olarak görürse, esas bu ideolojik bir kamplaşmadır
    Bilimsel gerçeklerin ideolojik tarafları önemli değildir. Bir teori sırf hoşunuza gitmeyen bir ideolojiyi(ki burada ateizm kastedilmemiştir, değinilecek) destekliyor diye yanlış diye kestirip atamazsınız. Gerçeklerin ahlaki, ideolojik “doğruları” yoktur. Dini iddiaların ütopik “gerçek” bükmeleri vardır, çünkü varolabilmeleri için, virüsvari insanlar içinde kabul görüp, yayılmaları gerekmektedir(bkz. Doğal Seçilim). Bu yüzden gerçekleri insanların sağduyusu doğrultusunda bükerler, pekii ya gerçekler?..

    Doğrudur, evrim ateizmin elini güçlendirmektedir, ancak teizmi dışlamamaktadır(aslına bakarsanız, bu varsayımı dışlayacak bilimsel/felsefi bulgu imkansızdır diyebiliriz). Ancak konu bundan bağımsızdır, konu bilimdir! Bilim, sırf bir takım teist argümalarla örtüştüğü için Bigbang’i dışlamamaktadır. Ateistlerin de böyle bir girişimi yoktur, olmamıştır. Konuyu araştıran bilimcilerin büyük bir kısmı ateisttir.

    Demem o ki, bilim ideolojilerden bağımsızdır.

    Evrimin sadece naturalist materyalist bir açıklaması olabileceğine inanmak esasen dogmatik bir yaklaşım.
    Ancak bilim sadece “naturalist materyalist” açıklamalarla ilgilenmektedir. Ne yapacağız şimdi? Ya bilimi safdışı bırakacaksınız, ya da… bu kısmını bilmiyorum.
    Dogma kısmı, felsefi tartışmaların konusudur. Biz burada felsefi olarak tartışırız, ama sonuç felsefi olacaktır, bilimsel değil.

    Eğer atesit bir yaklaşım ortada varsa, daha evrenin ilk başladığı Big Bang teorisi( Gözlemlenmiş,kanıtlanmış ve ön görüde bulunabilmiştir) ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür
    Bakın, konuyu ateist/teist tartışmasına çeviren sizsiniz… Aslına bakarsanız, resmii olarak bigbang teori terkedilmiş, daha doğrusu “genişletilmiş” bir teoridir(bkz. Genişleme Teorisi). Ancak, konunun ateizmle alakası yoktur; Bigbang tanrı varsayımına yönelik hiçbir kanıt getirmemiştir. Sadece yaratılış inancını anımsatmaktadır, ancak pekçok konuda linguistik olarak çok ters düşmektedir.

    Büyük Patlamanın bilimsel gerçekleri, materyalist yaklaşımı daha işin başında saf dışı bırakır.
    Bkz. Mekanik Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm arasındaki farklar.

    (192′9larda olduğu için Darwinizm toplumu ve bilim dünyasını epey zehirleyebildi)
    Yıl 2007, tüm bilim dünyası, üniversiteler, mecmualar halen “zehirli” halde varlığını sürdürmekte?.. Hatta ezici çoğunlukta. Demek ki, dönem ile kurduğunuz bağ, pek gerçekçi değil.

    AT’yi illaki Sayın Harun Yahya kampına sokma gayretinizde AT karşısında Sayın Harun Yahya karşısındaki söyleminize bir şey ekleyemiyecek olmanızdan kaynaklanıyor.
    1) A.T.’ı Harun Yahya kampına sokmaya çalıştığım iddiası, temelsiz bir ithamdır. Blog’um da, gerek yazılarım, gerekse yorumlarımda bu ithamınıza dayanak olarak sunabileceğiniz tek bir metin dahi’ yoktur.
    2)-Cümleyi tam olarak anlamadım, ama…- Harun Yahya’nın tüm çarpıtmalarına, gereken cevaplar sitemde mevcuttur. Evrim karşıtlığına dair çarpıtmaları sunuş tarzımda, A.T. konu edilerek demogoji edilmişliği yoktur; Bulunamaz, gösterilemez. Bu sizin bana karşı yaptığınız ikinci bir ithamdır.

    Blogumda bakın ben son çıkan hakemli dergilerde yayınlanan makaleleri (hatta Darwinciler tarafından yazılmış olanları) yada AT’nin ünlü Profesörlerinin açıklamalarını koyuyorum.Genelde spesifik ve moleküler biyolojinin ağırlıkta olduğu detaylı makaleler
    Yaptığınız, klasik, evrim karşıtlarının yaptığı çarpıtma türlerinden biridir. Spesifik bir örnek üzerine tartışmada, genel bir yargı sunuyorsunuz. Konu spesifik, tek bir örnek üzerine evrimin işleyiş mekanizması iken, siz burada yapılan itirazları genel yargıya, yani evrime yönlendiriyor, çarpıtıyorsunuz. Biri diyor “Atlar öyle evrilmiş olamaz…”, sizde o halde evrim yanlış diyorsunuz, gibi… Halbuki konu atların nasıl evrildiği.

    Evet doğrudan gözlemi olmamıştır.Mutasyonun yaralı bir çeşidi(genelde ölümcül yazım hataları olarak kabul edilmiyorlar mı?) için uzun yıllar meyve sineklerine yapılan işkencelerden bir sonuç alamadınız.
    Mutasyonlar vardır, inkar edilemez, gözlemlenmiştir; Ancak hepsi zararlıdır iddiası, sadece bir yorumdur, herhangi modeli bulunmayan bir iddia, o kadar.
    “Moleküler Saat” diye bir terim vardır, bilir misiniz? Canlıların geçirdiği mutasyonların freakansından ortalama bir zaman ölçümü yapılır(bkz. http://evolution.berkeley.edu/evolibrary/news/070101_libya). Her canlı türü sürekli olarak mutasyon geçirir, ancak çoğunlukla etkileri ya küçüktür, ya da etkisiz; Sonuçları büyük olanların büyük bir kısmı zararlıdır(ancaaak, istisnalar yok değildir). Küçük olanlar birikip, veya etkisiz olanlar etkili hale gelip “birikimli seçilim” mekanizması sonucu, mutasyonlar daha etkili hale gelir. Bu zaman alan bir süreçtir.
    Labaratuvar ortamında “başarısız” mutasyonların çoğunluğu bizlerin acelececiliğinden kaynaklanır. Ancak sistemli ve sabırlı şekilde uygulandığında başarılı olan mutasyon birikimleri vardır.

    Doğal seçilim dediğiniz kelebek yada güve örneğininde popülasyon genetiğinde çevre koşulları (fabrikaların gas emisyonu) sınırlı etkilemesi ile oluşmuş bir nüfus artışından ibaret olduğuda ortaya çıktı.
    Eee, doğal seçilim bu değil midir?(İddiayı çok iyi bilmediğim için, varsayıma gidiyorum, not edile). Ben sizi anlamakta güçlük çekiyorum; Doğal seçilim zaten kabul etmiyor muydunuz? A.T. vazgeçip, şimdide yaratılışçılık mı yapıyorsunuz?

    Sizi kendi ideolojik materyalist ”büyük olasılıkla” (Darwinciler olarak sizin en çok kullandığını kelime) ateist dünya algınızla başbaşa bırakayım..
    Bakın, yine yapıyorsunuz. Konunun benim dünya görüşümle ne alakası var? Ben ha teist olmuşum, ha ateist, bu gerçeği değiştirir mi? Bir dogmanın peşinde koştuğumu, benim hakkımda ki, az olan bilginiz, hiç olmayan dayanaklarızla iddia ediyorsunuz.

    Konuyu ateist/teist/deist kamplaşmasına taşıyıp, evrim üzerine öcü algısı yaratmaya çalışıyor, psikolojik savaş taktikleri uyguluyorsunuz!

  10. kodoman ve davinci’nin sitesine tüm denemelerime rağmen atamadığım yazıyı izninle buraya atıyorum M. Ajlan.

    1. Ulusal Bilimsel Akademisi’nin 1999 basımlı “Bilim ve Yaratılışçılık” kitabının 25.sayfasında şöyle deniyor: “zeki tasarım bilim değildir, çünkü bilimsel metotlarla test edilemiyor”. (National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences – 1999)

    Akademiye ait olan ve sizin de otomatik olarak kabul ettiğiniz bu iddia ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Bildiğiniz gibi Kenneth Miller ve Russel Dolittle ID’ı çürütme maksatlı bilimsel savları ortaya koydular ve onları savundular. Siz (davinci ve kodoman) birer evrim yanlısı olarak bu bilim adamlarının ortaya koyduklarını kabul ediyor ve tabi ki onları delil olarak kullanıyorsunuz.

    Fakat Ulusal Bilimler Akademisi’nin –ve doğal olarak sizlerin- yanıldığı nokta şu: “her iki durum da aynı anda geçerli olamaz”! Bir kimse “zeki tasarımın hem yanlışlanamaz (ya da test edilemez) olduğunu” hem de “onun aleyhinde kanıtların bulunduğunu” söyleyemez.

    O “ya yanlışlanamazdır ve deneysel suçlamanın ötesindedir” ya da “gözlemlerimiz temelinde eleştirilebilir ve test edilebilir” özelliğe sahiptir. Yani bilimseldir.

    2. Bir diğer husus da şu; tasarlanmamışsa sizin dediğiniz gibi evrilmiştir. Tasarlanmadığını kanıtlamanın yolu, evrildiklerini kanıtlamaktır. Evrildiğini kanıtlamak evrimin lehinde, tasarımın aleyhinde kanıtların bulunduğu anlamına gelir.

    Öte yandan canlıların doğal yollarla evrildiğinin kanıtlanması canlıların tasarlandıkları iddiasını otomatik olarak yanlışlayacaktır. Zaten evrim kuramı, tasarımın yanlış olması durumunda doğru olacağından tasarım bilimseldir.

    Buradan da onun ampirik (deneysel ve gözleme dayalı) yani bilimsel olduğunu “basit bir akıl yürütmeyle” anlayabilirsiniz. Bu çelişkiyi anlamadıysanız detaya inebilirim.

    3. Yukarıda alıntıladığınız makalede sizin de muhakkak %100 katıldığınız şekliyle “Bilim yapabilmeniz için, bir şeyi hem doğruluyabiliyor, hem de yanlışlayabiliyor olmanız gerekir. Ancak A.T. bunu yerine getirememektedir” deniyor.

    Bu zaten sizin de sıkça dile getirdiğiniz ve “nasıl olsa bizim taraftan” deyip fazla irdelemeden kabul ettiğiniz bir nazariyedir. UBA fanatizminden dolayı böyle davranırken siz bilinçsiz olarak bunu dile getiriyorsunuz.

    Her iki teoriyi de masaya yatıralım ve ikisini de kendi savları ile test edip UBA’ne göre bilimsel bir kıstas olan “yanlışlanabilirlik ilkesi”ni karşılayıp karşılayamadıklarına bakalım.

    “Doğrulanabilirlik” konusuna girmeye gerek görmüyorum, çünkü bir olay üzerine yaptığınız tüm makul açıklamalar teorik olarak argümanı doğrulayabilir, tasarım da evrim de bu konuda “benim dediğim doğru” deme lüksüne sahiptir, zaten bu salt doğrulama saçmalığının sonu gelmeyeceğinden dolayı “falsification” ortaya atılmıştır, yani UBA bu konuda da ciddi bir hata yapmaktadır. Koskoca akademi hata yapar mı? Hem de hayret edilecek derecede.)

    TASARIM ve EVRİM FALSIFICATION’A İZİN VERİYOR MU?

    Her iki teoriyi de inceleyelim ve yanlışlanmaya izin verip vermediklerine bakalım. Bunun için de “Evrim Kuram’ına göre evrilebileceği” iddia edilen ve doğal olarak evrilmiş olması gereken Bakteri Kamçısı’nı ele alalım.

    — Tasarım teorisi, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üreteMEyeceğini” iddia eder.

    — Evrim teorisi ise, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üretebileceğini” iddia eder.

    İnceleyelim;

    Tasarım yanlışlanabilir mi? Evet. Çünkü tasarımı yanlışlamak için zekâ içermeyen bir sürecin kamçıyı (veya benzer herhangi bir sistemi) üretebildiğini yani onun evrildiğini göstermek yeterlidir.

    Evrim teorisi yanlışlanabilir mi? Hayır. Çünkü evrim teorisini yanlışlamak için kamçının (veya benzer herhangi bir sistemin) potansiyel olarak sonsuz sayıdaki zekâ içermeyen muhtemel süreçlerden herhangi biriyle oluşamayacağını göstermek gerekir ki, bunu yapmak pratik olarak imkânsızdır. Bunu tüm evrilmiş canlılar için de uygulayabilirsiniz. Yapabilmenin yolu var mı yok mu diye talkorigin uzmanlarına ve iddia sahibi bilim adamlarına da sorabilirsiniz. Kaçamak cevaplar alırsanız şaşırmayın.

    Sonuca gelelim; UBA’ne göre yanlışlanamayan ne oluyordu? Bilimdışı! Yani bilimsel değil. Sonuç olarak UBA’ne göre evrim kuramı bilimsel değildir. Bilimsel değil diye Evrim Kuramı yanlış mıdır? Hayır, sadece bilimsel değildir ve doğruluğun ölçüsü kati surette bilimsel olmaktan geçmez. Biz burada Evrim Kuramı bilimsel koşulları karşılamakradır diyenlerin yanlış düşündüklerini gösteriyoruz.

    Doğrudan UBA’ne de yazı ile sorabilirsiniz bu çelişik durumlarını.

    kaynaklar :

    1. National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences – 1999

    2. Michael Behe, Science and Evidence for Design in the Universe (Proceedings of the Wethersfield Institute) – 1999

  11. Sayın Kodoman

    AT’nin içersinde hiç değilse Ben,M.Behe,J.Staune,Mike Gene gibi savunucularının savundukları ”front -loading evolution” denen Türkçemize önden yüklemeli evrimsel patikalar diyeceğimiz bir söylem vardır.Sizin haklı olarak karşı çıktığınız birde evangelist bir çoğunluk var.Lütfen benim çabalarımı Bu evangelistlerden yada Sayın HY’dan ayrı tutmanız gereklidir.Kanımca hiç bir ortak yanımız yok.1. Evrimi kabul ediyorum.2.Ortak ata fikrini benimsiyorum. 3.sü Darwin’in keşfettiği doğal seçilimin adaptasyon temelinde kabul ediyorum(tür geçişi için etmiyorum) 4.Son olarak, Evrim (Büyük Patlama’dan beri )üstün bir Akıl tarafından kontrol edilmiş ve yönlendirilmiştir diyorum.

    Sanıyorum ki, esas çarpıtma işini ve çelişkiyi sizin satırlarınızda görülmekte. Beni ithamla suçluyorsunuz ardında sadece dogmatik bir şekilde ”Ancak bilim sadece “naturalist materyalist” açıklamalarla ilgilenmektedir. Ne yapacağız şimdi?” diyorsunuz cevabı kendi içinde ama ben yinede kendi imanınıza devam ede durun diyerek kapatayım bu konuyu.(Birde evrim ideolojilerden bağımsızdırı söylüyorsunuz ya çok güldüm sağolun ) Linklerde Mike Gene’nin sitesi Design Matrix var. Ordan detalı bilgiyi ve istediğiniz şemaları bulabilirsiniz.

    Kelebek yada güvelerdeki olay sadece doğal seçilim değildir. ,Doğal seçilim, çevre tarafından baskılanan uzun süreli bir genetik varyasyonun türe doğrudan katkısı ve genetik aktarımını içeriri.Kelebeklerde bu tip bir olgu ne gözlemlenmiştir (aktarım) ne kanıtlanmıştır.İkincisi mutasyonların varlığını inkarda yok sadece sizin bel bağladığınız herşeyin çeşitliliğini oluşturmaya kudretli dediğiniz mekanizmanın mutatnlar ve ölü genetik bilgi oluşturma kuvvetinin daha fazla(yüzde 99.9) olduğunu belirtiyoruz.Behe kitabını sizin bu hayal gücünüze itafen yazmış,matematiğin olasılıkla kol kola o bilimsel naturalist materyalist (şans,zarlar ve Darwin) ön kabulle açıklanamayacağını söylemektedir.

    Size Paradigmanız(hani çok övündüğünüz herkesin kabul ettiği) hakkında detaylı cevabım şudur;

    Özellikle Thomas Kuhn’un, 1962 yılında ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ (The Structure of Scientific Revolutions) kitabını yayımlamasından sonra ‘paradigma’ terimi bilim felsefesinin çok sık kullanılan kavramlarından biri oldu. ‘Paradigma’ bilim insanlarının dünyaya bakış açılarını belirleyen, yapılan bilimsel çalışmaların temel önkabullerini dikte eden, ayrıca bilimsel faaliyetin oluştuğu ve kontrol edildiği sosyolojik ortamı ifade eden genel çerçevedir. Thomas Kuhn’un bahsedilen eseri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ingilizce yazılmış en etkili eserlerden biri olup, bu esere katılmayanlar bile, bu eserle hesaplaşmak için birçok cevap niteliğinde kitap ve makaleler yazmışlardır. Onun yaklaşımına katılmayanlar da ‘paradigma’ terimini benimsemiş ve sıkça kullanmışlardır.

    Kuhn’un bilgi teorisindeki görüşü tamamen görelilikçidir, objektif bilimsel bilginin mümkün olmadığı, var olan bilimsel kanaatlerin ancak belli bir ‘paradigma’ içinde geçerli olduğu kanaatindedir. Ona göre bilimsel ilerleme diye bir şey söz konusu değildir; ne tümevarımcı bir şekilde bilgileri artırmak, ne de sürekli yanlışlayarak daha sofistike bilgilere erişmek mümkündür. Bir paradigmaya bağlı yapılan bilimsel faaliyetin bazı dönemlerde bunalıma girdiği görünür, bu dönemlerde devrimci bir şekilde paradigma değişikliği olur. Kuhn’a göre bu değişiklik din değiştirmeye benzer. Bir paradigmanın diğer bir paradigmaya üstünlüğünü belirleyecek hiçbir objektif kriter yoktur, bu yüzden bilimsel ilerlemeden söz edilemez. Kuhn’un görüşünü tamamen benimsersek ‘ısıtma olayı ve suyun kaynaması arasında nedensel bir ilişki olduğunu’ söyleyen bilimsel bir önermenin, sadece ve sadece ‘tek bir paradigma’nın içinde önemi olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Günümüzün haritacılığı ile ilkçağ haritalarını kıyasladığımızda bir ilerleme olduğunu da söyleyemeyiz; çünkü Kuhn’un sisteminde ilerlemenin objektif bir kriteri yoktur. Bu tip örnekler, Kuhn’un bilime yaklaşımında önemli hatalar olduğunu gösterir. Diğer yandan, bir filozofu veya felsefeyi ‘kabul etmek’ yerine ‘ondan bir şeyler öğrenmeyi’ hedeflersek; Kuhn’dan öğrenilecek çok şey olduğu kanaatindeyim.

    Kuhn’un görüşlerinin önemli bir öğesi olan, bilimsel bilginin sosyolojik bir ortam içinde üretildiği fikrine benzer görüşler, bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi ile ilgili çalışmalarda da dile getirilmiştir. Marx, Mannheim ve Durkheim bilginin toplum içinde üretildiğine dikkat çeken ünlü sosyologlardır. Durkheim ahlak, değerler, dini fikirler, hatta insan düşüncesinin temel kategorileri olan uzay ve zamanın; sosyolojik ortamdan bağımsız bir şekilde var olamayacağını göstermeye çalıştı. Fakat her üç sosyolog da bilimi, bilginin özel bir türü olarak düşünüp bilgi sosyolojisinin dışında tuttular. Fakat daha sonra David Bloor gibi bazı sosyologlar, ‘bilimsel bilgi’nin nasıl üretildiğinin sorgulama dışı tutulmasına meydan okuyup, ‘bilimsel bilgi’yi de sosyolojik bir analizin hedefi yapmaya uğraştılar.61 Kuhn’un çalışmaları, bilim felsefesine olduğu kadar, bilgi ve bilim sosyolojilerine de katkıda bulundu ve bu alanlardaki tartışmalara ivme kazandırdı.

    Bahsedilen tüm bu çalışmalar, Evrim Teorisi üzerine yapılan incelemelerde ufuk açıcı nitelikte olabilir. Bu yüzden kitabın 2. bölümünde Evrim Teorisi’nin ortaya konduğu dönem ve yerdeki ‘paradigma’yı göstermeye çalıştım. Thomas Kuhn, hayatının bir döneminde hemen hemen herkesin, bilim insanının önyargılardan arınmış, hür bir ‘gerçek arayıcısı’ olduğu kanaatine sahip olduğunu söyler; bilimsel olmayı hür fikirlilik ve objektiflik olarak, en azından hayatımızın belli bir döneminde nitelemişizdir. Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalışmalarda, bilim insanlarının genelde objektif olamadığını söyler. Bilim insanlarının çalışmalarına başladıkları zamanki öngörülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtir. Duane T. Gish’in, Evrim Teorisi’ne karşı türlerin birbirlerinden bağımsız yaratılışını kabul edenlere makale yayınlatmada, doktora ve profesörlük derecelerini kazanmakta zorluk çıkarıldığına; televizyon, radyo gibi medya kuruluşlarında ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarının hâkimiyetinin alternatif görüşlere geçit vermediğine dair tespitlerini64 göz ardı edemeyiz. Çünkü bilim sosyologlarının ve Kuhn’un gösterdiği gibi bilimsel faaliyet; sosyolojik ortamdan bağımsız, mutlak olarak objektif bir uğraş olmadığı için, bilim cemaatinin önkabul, tavır ve organize olma şekillerini göz önünde bulundurmalıyız.

    SAHTEKÂRLIKLARI PARADİGMAYLA ANLAMAK

    Toplumsal kabulün, akademik atamaların veya maddî ödül gibi karşılıkların, çoğu zaman bilimsel sonuçların ‘mevcut paradigma’ya uygun olmasına bağlı olduğunu hatırlamalıyız. Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Evrim Teorisi adına niçin bazı sahtekârlıkların yapıldığını anlayabiliriz. Birçok kişi ideoloji veya dinsel inanç uğruna niye insanların sahtekârlık yaptığını anlayabilmekte, fakat ‘bilimsel bir çalışma’da sahtekârlığın sebebini anlayamamaktadır. Bu noktada, Kuhn’un ‘paradigma’ anlayışı ve bilim sosyolojisinin yaklaşımları yardımcı olacaktır.

    Evrim Teorisi adına yapılan çok önemli sahtekârlıklardan biri ‘Piltdown adamı’ (Eoanthropus Dawsoni) ile ilgilidir. 1912 yılında Londra Tabiat Tarihi Müzesi müdürü Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson, bir çene ile kafatası fosili ve kabaca yontulmuş taş aletler bulduklarını açıkladılar. Ingiltere’de Piltdown yakınında bulunan bu fosilin çene kemiğinin maymununkine, dişlerinin ve kafatasının ise insanınkine çok benzediği söylendi. Bu fosilin, insan evriminde büyük bir boşluğu doldurduğu ve 500.000 yıl önceki bir canlıya ait olduğu savunuldu. Fosil kemiklerin yaşını tespit etmek için 1950 yılında bulunan bir metot ile çene kemiğinin toprakta ancak birkaç yıl kaldığı, kafatasının ise birkaç bin yıllık olduğu öğrenildi. Bu bilgiler elde edildikten sonra yapılan detaylı araştırmalarda, kemiklerin, eski görüntüsü verilebilmesi için boyayıcı maddeler ile işleme tabi tutuldukları saptandı. Ayrıca dişler çene kemiğine yerleştirilmek için zımparalanmıştı. Maymun çenesi ile insan kafatası bir araya getirilerek sahtekârlık yapıldığı detaylı araştırmalar ile doğrulandı.65 Bu örnek 40 yıl boyunca, bir sahtekârlık ürününün bilim insanlarını ne kadar kolay yanılttığının bir delilidir. Sahtekârlık yapılmasından daha önemli olan, mevcut paradigmaya uyum sağladığı, hatta destek verdiği için, sahte bir delilin, 40 yıl boyunca birçok bilim insanını ciddi şekilde yanıltıyor olabilmesidir. Paradigmaya uygun olan delil ciddi analizlere tabi tutulmamış, elde ciddi veri olmadan Piltdown adamının yaşı 500.000 yıl olarak belirlenmiştir. Oysa Evrim Teorisi’nin görüşlerine çok aykırı sahte bir fosil imal edilseydi, ‘hâkim paradigma’ olan görüşe aykırı bu fosildeki sahtekârlığın hemen tespit edileceğini, Kuhn’un yaklaşımından esinlenerek tahmin etmek mümkündür.

    Piltdown adamı 40 yıl boyunca Evrim Teorisi’nin en önemli delillerinden biri sayılmasına karşın, bu sahtekârlık ortaya çıkınca, sonradan yazılan ders kitaplarından çıkartılmıştır. Fakat Haeckel’in embriyo çizimleriyle ilgili sahtekârlık hala Evrim Teorisi ile ilgili kitaplarda yer almaktadır. Ünlü evrimci biyolog Stephen Jay Gould, modern ders kitaplarında hâlâ Haeckel’in çizimlerinin olmasını hayret edilecek ve utanılacak bir durum olarak değerlen-dirmektedir.66 1995 yılında embriyolog Michael Richardson, Haeckel’in embriyonun geçirdiği aşamalar ile ilgili yanıltıcı bilgiler verdiğini detaylı bir şekilde göstermiş ve bunun biyolojideki en ünlü sahtekârlıklardan biri olduğunu söylemiştir.67 Thomas Kuhn, günümüzdeki şekliyle ders kitaplarıyla eğitimin 19. yüzyılda ortaya çıktığını, daha önce temel matematik kitapları dışında, bu tarz hazırlanmış kitaplarla eğitimin olmadığına dikkat çeker ve bu ders kitaplarının mevcut paradigmanın temel kabullerini ve problem çözme kurallarını aktardığını, öğrencilerin ise paradigmayı sorgulama şansına hiç sahip olamadıklarını belirtir.68 Kuhn’un dediği gibi günümüzün paradigmasının muhafazasında ders kitaplarının yeri çok önemlidir, diğer yandan en ünlü evrimci biyologların bile yanlışlığını kabul ettikleri çizimler hâlâ bu ders kitaplarında yer alabilmektedir. Paradigmanın muhafazası için çabalar, paradigmaya uygun çalışmaların ödüllendirilmesi, paradigmaya karşı olanların dışlanması, paradigmanın bilim insanlarının ‘nereye’ ve ‘nasıl’ bakmaları gerektiğini buyurması, göz önüne alınmaz ise; ‘bilim’in ideoloji, sosyolojik baskı, ödüllendirme mekanizmalarından bağımsız, her zaman için objektifliğini muhafaza edebilen bir faaliyet olduğunu zannetme hatasına düşebiliriz. Bu ise ders kitaplarında aktarılan bilgilerin temel önkabuller olarak alınmasına ve sonraki tüm gözlem ve deneylerin bu dogmatik önkabullerle şekillenmesine yol açmaktadır.

    ‘Evrimci paradigma’nın peşinen doğru kabul edilmesinin yol açtığı yanlış yorumlara Nebraska adamı (Hesperopithecus Haroldcookii) da örnek olarak verilebilir. 1922 yılında ünlü fosilbilimci Henry Fairfield Osborn Nebraska’da bir diş fosili buldu. Konunun uzmanları, bu dişin insan ve şempanze arasında ara bir türün dişi olduğunu söylediler. Ardından Nebraska adamının özellikleriyle ilgili detaylı anlatımlar yayımladı. Daha sonra bu dişin bir domuz dişi olduğu anlaşıldı. Bundan önce ise birçok antropolog, Nebraska adamının nasıl yaşadığı ile ilgili hikâyeler türetmişlerdi.

    Piltdown adamı, Nebraska adamı ve Haeckel’in çizimleriyle ilgili yapılan sahtekârlık ve hatalar, Evrim Teorisi’nin yanlış bir teori olduğunu göstermez. Evrim Teorisi’nin doğruluğu veya yanlışlığı, bu teorinin bilimsel kriterleri ne kadar karşılayabildiği temelinde sorgulanmalıdır. Fakat din adına veya ideoloji adına, nasıl dogmatik önyargılı yaklaşımlar veya sahtekârlıklar yapılabiliyorsa, aynı şeyin ‘bilim’ adına da yapıldığını, ‘bilim’in bazılarının zannettiği gibi her zaman objektif olan, önyargılardan uzak bir faaliyet olamadığını, söz konusu örnekler göstermektedir. Dinde, Tanrı’nın ödülü olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin maaş veya takdir gibi ödülleri vardır; dinde, dini cemaatin dışlaması veya kabulü önemli olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin dışlaması veya kabulü önemlidir; dinin tartışmasız önkabulleri olduğu gibi, bilimin de tartışmasız önkabulleri vardır. Belki de bu yüzden Kuhn, ‘bilim’in mutlaka bir paradigma içinde yapıldığını belirttikten sonra, ‘paradigma değişimleri’ni din değişimine benzetmiştir. Kuhn’un, bütün bilimsel çalışmaları, paradigmaya bağlılıklarından dolayı objektif olmayan ve olamayacak uğraşlar olarak tarif etmesi bence abartılı bir yaklaşımdır; fakat bilimsel çalışmaların bütünü olmasa bile, bir bölümünün böyle olduğu görülmektedir. Özellikle Evrim Teorisi gibi, bireylerin varoluşsal yaklaşımlarıyla önemli ölçüde bağlantısı olan bir konuda, bu sorun iyice kendini göstermektedir.

    Çoğu zaman sorun bahsedilen örneklerdeki gibi sahtekârlık değildir. Evrim Teorisi açısından en önemli sorun, paradigmanın empoze ettiği önkabullerle canlıların değerlendirilmesidir. Bu değerlendirmeler genelde ‘yanlışlanamaz’ niteliktedir ve aksi görüşler yokmuş gibi bir tavır takınılmaktadır. Örneğin Buffon’un biyolojideki yaklaşımı ‘kökensel türlerden yeni türlerin oluşumu’nu öngörmüştür. Darwinci ve Buffoncu yaklaşımdan hangisinin daha doğru olduğunu söyleyecek bilimsel verilere sahip değiliz. Fakat Kuhn’un özellikle dikkat çektiği ders kitaplarıyla ‘evrimci paradigma’nın önkabullerinin dayatılması; canlılar âleminin tümüne bakarken, her tür, birbirinden türemiş gibi ‘apriori bir inancın’ çalışmaları yönlendirmesine sebep olmuştur. Örneğin canlıların ‘soy ağacı’ gibi gözlemsel ve deneysel verilere dayanmayan hayali şemalar, alternatif görüşler göz önüne alınmadan yapılmıştır. Bu da gözlenen tüm türlerin, gözlenemeyen bir sürece ‘apriori bir inanç’la değerlendirildiklerinin; bu türlerin kökenine dair ‘inançlar’ın, objektif bilgilerden çok ‘öğretilen bir paradigma’yla şekillendirildiklerinin bir göstergesidir. Mevcut paradigmaya uymayan gözlemler olduğunda, Kuhn’un dikkat çektiği gibi bu gözlemler göz ardı edilir ve durumu kurtarıcı (ad hoc) düzenlemelere gidilir. Böylece bilimsel faaliyet, mevcut paradigmanın dayattığı kurallarla, Kuhn’un benzetmesine göre ‘bilmece çözme faaliyeti’ gibi sürer.

    PARADİGMA HATIRINA PARADİGMAYA RAĞMEN (Shapironun makalesi en güncel Örnek)

    Evrim Teorisi’nin ortaya konmasında ve kabulünde; belli bir dönemin bilimsel, felsefî, teolojik, politik, sosyolojik ve iktisadi durumunun büyük etkisi olmuştur. Böylece, Evrim Teorisi kendisinin de içinde yer aldığı daha geniş bir paradigmanın parçası olduğu gibi, canlıların kökenine dair doğal tarih çalışmalarında ise kendisi bir paradigma olmuştur. Her ne kadar Teilhard de Chardin ve Whitehead gibi birçok teolog ve filozof, Evrim Teorisi’ni Tanrısal müdahale ile beraber ele almışlarsa da, Kuhn’un özellikle önemine dikkat çektiği ders kitaplarını incelememiz, mevcut paradigmada, Evrim Teorisi’nin, Tanrısal müdahalenin dışlanmasıyla sunulduğunu gösterir. Evrimci filozof ve bilim insanlarının teist ve ateist yaklaşımlarındaki çeşitliliğin ders kitaplarına yansıdığı söylenemez. Mevcut ders kitaplarındaki bu durumun anlaşılması için, bilimsel analiz kadar sosyolojik ve tarihsel analize de ihtiyaç olduğu, bilim sosyologlarının ve Kuhn’un yaklaşımlarına dayanılarak söylenebilir. Örneğin Kilise’nin tarih boyunca eğitimdeki tekelinin ve bunun yol açtığı zararların, laikleşme ve sekülerleşme ile ilgili süreçlerin de bu konuyla alakalı olduğu tespit edilebilir.

    Bilimin devlet politikasına bağlı olarak çalışmalarını gerçekleştirdiğini vurgulayan Paul Feyerabend, “Bilim pek çok ideolojiden yalnızca biridir ve din devletten artık nasıl ayrıysa, bilim de devletten öyle ayrılmalıdır” der.72 ‘Tanrı’nın müdahalesinden’ bahsetmek bazılarına göre laikliğe aykırı gözüküyor olabilir. Oysa Evrim Teorisi’ne alternatif bir teori olan ‘türlerin bağımsız yaratıldığı’ veya ‘sadece kökensel türlerin bağımsız yaratıldığı’ görüşleri; ancak ‘Tanrı’nın müdahalesi’ savunulursa mümkündür. O zaman bilime ait ders kitaplarında Tanrı’dan bahsetmeyi peşinen inkâr eden bir yaklaşım, Evrim Teorisi’nin alternatifsiz olmasına da yer açmaktadır. Elektriğin incelenmesi, radyoaktif elementler üzerinde çalışma veya karaciğerin fonksiyonlarının belirlenmesi ‘Tanrısal yaratış’tan bahsetmeden de ele alınabilmektedir. Tanrı’ya inanan, bu verileri Tanrısal tasarımın delili olarak görürken; ateist, bu oluşumları salt doğa yasalarının oluşturduğu tesadüfler olarak açıklamayı tercih edecektir. Fakat her halükarda elektrik, radyoaktif elementler veya karaciğer ile ilgili aynı veriler kabul edilebilir. Oysa canlıların kökenine dair bir incelemede, Tanrı’nın yer aldığı bir varlık anlayışı (ontoloji) alternatif bir imkân sunmaktadır. Bu ontoloji, ‘türlerin bağımsız yaratılışı’nın da ‘evrim’in de mümkün olabileceğini; tercihin Tanrı’nın seçimine bağlı olduğunu kabul edecektir. Oysa ‘Tanrı’dan bahsetmemek’ veya ‘Tanrı’yı inkâr’ peşinen (apriori) bir ilke olarak kabul edilince; Evrim Teorisi’ni kabul etmek dışında bir alternatif kalmamaktadır.

    Canlıların kökenine dair bilimsel bilginin yetersizliği itiraf edilirse, mevcut paradigmanın kabul etmeye yanaşmadığı teolojik açıklamaların hâkimiyetinden çekinilmektedir. Gelişmiş mikroskoplar kendiliğinden türemenin mümkün olmadığının anlaşılmasına sebep olmuş ve ‘sadece’ doğanın içinde kalarak bir açıklama arayanlara Evrim Teorisi/Teorileri dışında bir alternatif kalmamıştır. Doğanın tüm müdahalelere kapalı olarak ‘sadece’ materyalist sebeplilik ilkesi ile işlediğine dair ‘natüralist önkabul’ olmasa, Evrim Teorisi’nin günümüzdeki gibi geniş ölçüde kabul görmeyeceğini savunan Philip Johnson haklı gözükmektedir.Bu da bilim, felsefe ve din üçgenindeki en hararetli tartışmanın neden Evrim Teorisi ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Daha önce görüldüğü gibi, aslında Evrim Teorisi, bir teorinin matematiksel verilere dayanması, gözlemsel ve deneysel verilerinin olması, yanlışlanmaya açık olması ve -bence en önemlisi- alternatif görüşlere objektif verilerle üstünlük sağlaması gibi, mevcut paradigmaca da kabul edilen bilimsel kriterlere uyamamaktadır. Fakat ‘sadece doğanın içinde kalarak açıklama yapmak’ (Tanrı’dan hiç bahsetmemek) gibi bilimsel çalışma alanındaki ‘mevcut paradigma’nın çok önemli bir koşulunu Evrim Teorisi karşılamakta alternatifsiz olduğu için, ‘paradigma hatırına’ paradigmaya da rağmen kabul edilmektedir.(1)R.Shapironun makalesinden daha güncel ve daha güzel bir örnek olamaz sanırım.

    AT bu alternatifi Darwinci evrimin mekanizmalarındaki acziyeti göstererek doldurmaktadır.Bundan dolayıdır ki pseudo science olarak paradigmaca kenara itilmek peer-review gücünü kullanarak kendi varlığını sürdürme gayretindedir.Değirmen yaklaşık 100 yıldır böyle dönmektedir.Değirmen başındaki uncularında başka unculara thammülü yoksa öyle dönmesini istemesinden daha pragmatik bir yaklaşım olamaz.Daha iyi bir uncunun var olabileceği kabul edilemez,edilmemelidir.Edilirse ne değirmen kalır,ne buğday…

    1.http://evrim.gen.tr/dosyalar/evrim-teorisi.pdf

    Bakın Sevgili Caner Taslamanın yazdığı kitabı okuyun bu satırların çoğu onundur.Okuduktan sonra sizle sanırım daha akli ve mantıki tartışmalarda bulunabiliriz.Ön yargılarınızdan kurtulun ve anti-tez geliştirmek için bile olsa okuyun.Faydalı olacağına eminim.

    Saygılarımla…

  12. Sayın Inverse-Kinematic,
    Lütfen yalan söylemeyelim, insanları zan altında bırakmayalım. Benim Blog’um da moderasyon kapalıdır; Yani attığınız yazı, eğer 3 taneden fazla link içermiyorsa(spamların önüne geçmek adına), moderasyon beklemeksizin anında yayınlanır. Bugüne kadar iki tane mesaj sildim, biri 1-2 hafta önce, terör örgütü yanlısı off-topic mesajdı, diğeri dün, içeriği sadece “deneme” olan bir mesajdı. Bunun dışında ki tüm moderasyon hareketlerimi, yorumun altına not düşerek, gerekçesini belirterek yaptım. Ya yazı birleştirme, ya da C/P’nin yapıldığı adrestir. Tekrar baktım, sizden bir tane dahi mesaj gelmemiş. Eminim, Da Vinci’nin sitesinde de durum budur.

    Buradaki yorumunuzada, mevzu benim blog’umda ki yazı olduğu için, ilgili başlık altına asmadığınız sürece cevap vermeyeceğim.

  13. Sayın Inverse-Kinematic,
    Tekrar kontrol ettim, haklıymışsınız, iletileriniz aksimete takılmış… Maalesef, aksimete takılan yazılar uyarılmaksızın spam olarak tanımlandığı için böyle şeyler olabiliyor. Son attığınız yayınlanmıştır.

  14. Sayın kodoman, bir yanlış anlama var heralde. ben davinci’nin sitesine atmıştım yazıyı, sizi davinci ile aynı kişi sandığımdan kodoman-davinci olarak belirttim. Karışıklık oradan kaynaklanıyor.

  15. pardon, sizin siteye atmışım. akismet’e takılmış. bir dizi yanlış anlama..

  16. Sayın tasarimianlamak (Inverse-Kinematic),

    Benim üç tane blogum var, 2’sini kullanıyorum biri öyle duruyor.

    http://cevaplar.blogspot.com (aktif olarak kullanılmıyor)
    http://kisiselgoruslerim.blogspot.com (genel blogum)
    http://yaratiliscilaracevaplar.wordpress.com (yaratılışçı iddialarla ilgili blogum)

    Benim bloglara mesaj yazmamışsınız kontrol ettim. Zaten moderasyon kullanmıyorum direk çıkıyor yazılar. Ama yine de spam filtresine takıldımı diye kontrol ettim ama birşey yok. Sanırım siz kodoman’ın blogu benim sandınız veya kodoman’la beni aynı kişi sandınız.

    Merhabalar Sayın Abudak,

    kodoman’ı ben sanmanızı tebessümle karşıladım. Beni özlemiş olduğunuzu farkettim ve bir merhaba diyeyim dedim. kodoman’la aranızdaki tartışmaya girmek istemiyorum. Siz devam edin…

    Bu arada sizden bir ricam var. Eğer front-loading olayına biraz ağırlık verirseniz iyi olur. Tabi bu arada Dembski, Behe ve diğer popüler kişilerin bundan neden hiç bahsetmediğiyle ilgili de birkaç şey yazarsanız, yorumlarsanız sevinirim.

  17. Hoş Geldiniz Sayın Da Vinci

    Elbette özledik sizi.Nette sizle fikir alış verişinden çok şey öğrendim, müteşekkirim.Beni az çok tanıdığınız için benim ön yargılı, dogmatik bir şekilde AT savunmadığımı biliyorsunuz.Bu sebeple sizle iletişim kurmak çok daha kolay olmakta.Tartışma ve fikir çatışmalarımız daha rasyonel bir zeminde olabiliyor.

    M.Behe tam olarak bahsetmesede kanımca( M.Behe’nin hemen hemen tüm makalelerini okumuş biri olarak söylüyorum bunu) front-loading evolution tarafında çalışmalarını sürdürüyor.Son kitabında da bu görüşümü destekleyen verilerle dolu-mutasyonların rasgele değilde belli kurallar içersinde yönlendirerek oluştuğu fikri- (okumadım ama eleştiri ve övgüler bu eksende).Jean Staune ve Mike Gene müstear isimli Profeörün çalışmaları gibi çalışmalar zaten front-loading’in giderek yatsınamaz bir ortak zemin olduğunu göstermekte.Tıpkı kuantum dalgalanmalarında olduğu gibi (kanunların ne siyah ne beyaz gri bir dünyada gerçekleştiği) ışığın hem dalga hem partikül şeklinde davranabilmesine benzer şekilde front-loadingde bilim için böyle bir açıklama alanı oluşturuyor.Agnostik bilinmezcilikten, yapıların tanımlanabilirliğine doğru yolculuğumuzda, sanırım mekanik evren algısı ile gayeselcilik evrenin açıklamasında el ele verdiğinde şu anki paradigmadan çok daha geniş bir spekturumda bizlere varlığın nasıl meydana geldiği hakkında ipuçları veriyor.Eğer ön yargısız bir şekilde R.Shapiro’nun satırlarına bakarsanız onunda bu gerçeği farkettiğini görmeniz mümkün.

    Evrimi daha iyi anlamak için, kanımca bugüne kadar süre gelen tümevarımcı geleneğin ve Bacon’cı dayatmanın bırakılması gereklidir,(elbette tamamen değil sadece epikür ve lucretius’un atom okulu söyleminin) artık evrimsel patikaların genel olarak kavranmasında tümevarımcılığın tümdengelimci çıkarımla birleşerek süreçleri daha geniş bir perspektifte okuması gereklidir.Gerçeğin tek ve biricik bir açıklaması olabileceği iddiası zaten göreceik ve kuantumla birlikte felsefenin tarihine gömülmüştür. Bilim dünyası tersine mühendislik (tümdengelim) ve hiyerarşik gelişim ( tümevarım) aletlerini birlikte kullandığında biz buna teknoloji diyoruz.Çevremizde gördüğümüz herşey bu şekilde tasarlanmıştır.Durum buysa canlılık içinde benzer bir süreçin gerçekleşmesi kaçınılmazdır.İlk önce tasarımı olmayan bir makine olmayacağı gibi bir gerçek ortadadır.Canlılar dünyasında bunun karşılığı önceden DNA’larındaki planla petek yapan arılar, kendileri için mükemmel evler diken kör termitler ve okyanusları aşarak yavrulayan somon balıklarıdır.

    Evrim bir sanattır ve bu sanatı icra eden bir sanatkar olması kanımca kaçınılmazdır vardır.Hiç bir mermer blok yönlendirilmemiş doğal süreçlerle Musa heykelini oluşturamaz.Yada oluşan şeye Musa’nın heykeli adını verecek akıllı bir varlık ortaya çıkaramaz.Bu sanatkarın ismi,kimliği , dini yada ilahi gerçekliği tamamen kişisel bir sorun,çıkarım ve uygulamadır.Bilim gerçeğe ad koymakla değil süreçleri açıklamakla ve onları anlamlandırmakla ilgilenir.Bundan sonrası kişisel tercihimizdir.

    Bundan sonra giderek artan sayıda önden yüklemeli evrim (front-loading evolution) makalelerimiz yayınlanacaktır.İyi akşamalar dileklerimle tekrar hoş geldiniz….

  18. Mustafa bey,
    İlgili makaleyi ve buradaki yorumunuzu okudum. Açıkca söylemek gerekirse bilerek yada bilmeyerek baştan sona kadar yanlış yorumladığınızı gördüm.

    “Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için kabul etmek istediği, cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.”
    Makalenin hiçbir yerinde bu anlama gelebilecek tekbir satır bulunmuyor. Başlangıç için birden fazla model var, ve bunlardan hiçbirisi herhangi bir Darwinizm için şart olan bir model yok. Yazar RNA yı onplana çıkartan “gene first” yaklaşımını eleştiriyor. Sizin yorumladığınız gibi “cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.” gibi bir anlam çıkmıyor, o makaleyi istediğiniz kadar evirin çevirin bu şekilde yorumlamak aşırıya kaçan açık bir zorlama.

  19. Hoşbulduk Mustafa bey,

    Herşey güzel de en sonunda “hiç bir mermer blok yönlendirilmemiş doğal süreçlerle Musa heykelini oluşturamaz” diyerek beni hayal kırıklığına uğrattınız. Samimi olarak soruyorum. Sizce insanlar ile şepanzelerin yaklaşık 6 milyon yıl önce yaşamış başka bir canlıdan evrimleşmiş olması ile doğal süreçlerle kendiliğinden Musa heykeli oluşması bir midir? Aynı kategoride midir? İnsanlar ile şempanzelerin ortak bir kökenden geldiğini gösteren çok fazla bilimsel veri yok mu? Bu konuda yorumunuz nedir? Yani ortak bir kökenin izleri yok mu?

    Bu arada front-loading’in şöyle bir sorunu yok mu? Eğer yeni yanlılar için gerekli bilgiler daha önce diğer canlıların DNA’larında varsa normalde o canlıda henüz kullanılmıyordur. Yani junk DNA denilen bölümlerde aslında başka canlıların, evrimleşmesi için gerekli bilgiler olduğunu düşünelim. Peki bu bölümlerin mutasyonlara açıklığını ne yapacağız? O canlı için önemli değil ama evrimleşmesi gereken canlının bilgleri devamlı olarak mutasyonlarla bozulmaz mı? Yani tasarımcının tasarladığı DNA dizisi mutaasyonlarla bozulmaz mı? Yoksa front-loading farklı bir mekanizması mı var? Heralde bu verileri gaipten gelmiyor diye düşünüyorum. Yani önden yüklemeli derken gerekli verilerin önceden DNA’ya yüklenmiş olduğunu düşünüyorum. Yanlış mı düşünüyorum?

  20. sayın davinci

    Evet kodoman ile sizi karıştırmışım. Yazdığım site kodoman’ın sitesiymiş.

  21. Sanıyorum ki, esas çarpıtma işini ve çelişkiyi sizin satırlarınızda görülmekte. Beni ithamla suçluyorsunuz ardında sadece dogmatik bir şekilde ”Ancak bilim sadece “naturalist materyalist” açıklamalarla ilgilenmektedir. Ne yapacağız şimdi?” diyorsunuz cevabı kendi içinde ama ben yinede kendi imanınıza devam ede durun diyerek kapatayım bu konuyu.(Birde evrim ideolojilerden bağımsızdırı söylüyorsunuz ya çok güldüm sağolun ) Linklerde Mike Gene’nin sitesi Design Matrix var. Ordan detalı bilgiyi ve istediğiniz şemaları bulabilirsiniz.
    Bu sözlerinizi pek çözemedim; Ne diyorsunuz? Naturalist materyalist söylemim bir itham mıdır? Yoksa, değildir de, sizin ithamlarınızın sebebi midir? O söylemin sizin itham ve çarpıtmalarınızla ne alakası var? Hadi o söylem gerçeği yansıtmıyor, bu bir çarpıtma mıdır, yoksa itham mıdır? Hadi işin bu kısmını gözardı edelim…
    Sizden, bir tane olsun, “naturalist materyalist” olmayan bilimsel bir veri talep edebilir miyim? Bunun nesi dogmadır? Bu dogma değil, bilimin işleyiş mekanizmasıdır; Bir doğa fenomeni bilimin karşısına geldiği zaman, bilimin ilk varsayımı “Doğal nedenler sonucu” olduğudur. Sizi aksini kanıtlamaya davet ediyorum.

    Kelebek yada güvelerdeki olay sadece doğal seçilim değildir. ,Doğal seçilim, çevre tarafından baskılanan uzun süreli bir genetik varyasyonun türe doğrudan katkısı ve genetik aktarımını içeriri.Kelebeklerde bu tip bir olgu ne gözlemlenmiştir (aktarım) ne kanıtlanmıştır.
    Anlamakta güçlük çekiyorum, lütfen yardımcı olunuz; Koyu renkli varyasyonlar, nasıl oluyorda genetik aktarım olmaksızın dominant hale geliyorlar? Bambaşka bir kalıtım mekanizması mı kullanıyorlar?

    İkincisi mutasyonların varlığını inkarda yok sadece sizin bel bağladığınız herşeyin çeşitliliğini oluşturmaya kudretli dediğiniz mekanizmanın mutatnlar ve ölü genetik bilgi oluşturma kuvvetinin daha fazla(yüzde 99.9) olduğunu belirtiyoruz.
    Ama daha az olasılıkla “ölü olmayan genetik” bilgi üretebilir, bu da uzun vadede türleşmeye neden olur(yaklaşım kesinlikle yanlıştır, ancak burada ileri sürülen yaklaşımın bile evrimi yanlışlamadığını sunmak adına varsayıma gidiyorum). Zaten verdiğiniz oranda atmasyondur, bilimin genel işleyiş tarzı ve ilkeleri böylesine bir oran hesabını dışlar; Zaten bu konuda sizler tarafından geliştirilmiş herhangi bir model veya teori bulunmamaktadır.

    Size Paradigmanız(hani çok övündüğünüz herkesin kabul ettiği) hakkında detaylı cevabım şudur;
    Maalesef çok detaya girip, laf salatasına çevirmişsiniz. Neyse, dikkat çekici yerlere değinelim.

    Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalışmalarda, bilim insanlarının genelde objektif olamadığını söyler. Bilim insanlarının çalışmalarına başladıkları zamanki öngörülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtir.
    Bu mümkündür, ancak bilimin kümülatif yapısı bunun önüne geçmektedir. Mesela bu sözlerin ardından gelen örnekleriniz, bilimin bu kümülatif yapısı içerisinde ortaya çıkartılmıştır. Ayrıca böyle bir ilke arayışını, dayanak belirtmeksizin evrime antitez oluşturmak için kullanmak… Yaptığınızın, “İnsanlar sahtekardır”, “o halde insanların tüm bilgi birikimi sahtedir” yaklaşımından pek bir farkı yok. Elbette her konuda olduğu gibi evrim konusunda da bir takım kendini kandırmalarla karşılılabilir; Ancak bu evrimin değil, o örnek üzerine değerlendirilmelidir; Ancak sizin önyargınız, bunun topyekün evrime yorumlanmasına neden olmakta.

    televizyon, radyo gibi medya kuruluşlarında ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarının hâkimiyetinin alternatif görüşlere geçit vermediğine dair tespitlerini64 göz ardı edemeyiz.
    Peki bu, evrim alternatiflerine geçit vermemek nedeniyle mi, yoksa bilimsel yöntemler hiçe sayıldığı için mi? Evrim karşıtı tezlerin büyük bir bölümü, çarpıtılmış analojilerdir. “Bu sandalye kendi kendine oluşamaz, o halde canlıda” gibi. Analojiler, sözlerinizi anlaşılı kılmak için kullanılabilir, ancak sözlerinizin tamamı, dayanağı olamaz!!!

    Devamı gelecek…

  22. Merhaba,
    Mustafa bey, bir önceki yorumumu yayınlamamışsınız. Bir sorun mu var?

  23. Şimdi buradaki mantık şu, bir makine varsa bir tasarım vardır. O zaman bir canlı organizma da bir tasarımın ürünüdür. Tasarım olmadan olsa olsa bir kum tepeciği ya da onun gibi dağınık, gelişigüzel bir şeyler oluşur, bir musa heykeli oluşmaz. Ancak tum tepeciğini oluşturan kum tanelerinin de atomlardan oluştuğunu söylersek, iman sahibi dostumuz bize atom mucizesinden bahsetmeye başlar. Yani;

    – Tasarım olmadan Michelangelo’nun Musa heykeli olamaz
    – Tasarım olmadan -olsa olsa- kum tepeceği olabilir
    – Tasarım olmadan bütün maddelerin oluştuğu atomlar var olamaz.

    Şimdi burada pek de mükemmel bir yaratıcı kavramıyla uyuşmayan bir çifte standart var. AT’cıların tanrısı, karmaşık atom ve atom altı yapıların tasarımına karışıyor, aradaki bu karmaşık temel yapılardan oluşan atom üstü yapıların daha basit görünen madde örgütlenmelerine karışmıyor ve orada raslantıya izin veriyor, ancak sonra daha karmaşık organik yapılar için tekrar devreye giriyor. Buradaki mantık fakirliği ve çifte standartlılığı çok açıktır. Tasarlayamıyorum, aklım almıyor. nasıl olduğunu anlamıyorum, henüz tam olarak açıklanamıyor, o halde kendi kendini örgütlüyor olamaz madde, mutlaka bir yaratıcı olmalı. Bunun mantıktaki adı “argumentum ad ignoratiam”dır (bilgisizliğe başvurma) ve safsatalar başlığı altında incelenir. Gerçekte AT’nin tanrısı belli şeyleri kavrayan ama diğerlerini elindeki bilgilerle kavrayamayan tipik bir insan, yani kendi kendilerinin ideal bir yansımasından başka bir şey değildir.

    Örneğin bugün bildiğimiz bütün elementlerin tek bir elementten yani hidrojenden gelişmiş olmaları (kozmik ya da kimyasal evrim de denir) kimya hakkında pek bilgisi olmayan bir insan için tamamen anlaşılmaz, akıl almaz gibi görünebilir. Oysa bu hem de henüz süreci bütün ayrıntılarıyla açıklanmamış olduğu halde, konuyla ilgili bilgisi olanlar için reddi mümkün olmayan bir gerçektir.

    Bunun gibi bir kum tepeciği de ancak yüzeysel bir bakış açısından basit, gelişigüzel bir yapıdır. Daha yakından bakıldığında en az bir atom veya canlı organizma kadar karmaşıktır. Öylesine küçük bir su birikintisi ise daha da karmaşıktır. Yine de bütün maddi yapıların doğası giderek artan bilimsel bilgi sayesinde giderek daha mükemmel biçimde açıklanabilir. Burada amaç son ve sabit bir görüş elde etmek değil dış dünya hakkında giderek daha sağlam ve çok yönlü bilgi elde etmektir. Bilim bunu başarır, safsatıcılık ise asla tatmin olmaz…

    “Bilgisizliğin verdiği güveni bilim hiçbir zaman verememiştir” Charles Darwin

  24. Bir de şu “tarasım” hakkında birkaç söz söylemeli;

    Tasarım, örneğin Musa heykelinin tasarımı da bugün beynin yapısını inceleyenler tarafından büyük ölçüde açıklanabilen bir süreçtir. Tabii ki ben Musa’nın bir resmini kolayca tasarımlayabilirim, bu “tasarım” -özünde- beynin gördüğü bir şeyi (bu örneğimizde düzgün biçimli bir insan figürünü) hatırlamasıdır. Ama yine de çamurun başına geçtiğimde benim yapacağım musa pek bir şeye benzemeyecektir, pek de “mükemmel” görünmeyecktir. Ama Michelangelo ellerini (aslında elleri ve gözleri aracılığıyla beynini) yıllarca bu resmi çamura uygulayacak biçimde eğitmiştir, zaten yeteneklidir vs., vs. Yani burada da marifet maddenindir, burada da maddi bir uyum sağlama, gelişme, kendi içinde bir evrimleşme vardır. Kaldı ki beynin kendisi de dışdünyayı yansıtacak biçimde milyonlarca yıl içinde evrimleşmiş maddeden ibarettir. Görüldüğü gibi “tasarım”, “akıl” gibi kavramlar da görecilidir ve özünde illa doğa ötesi, madde ötesi birşeyleri anlatmaz.

  25. İlk önce gelen yorumların geç yayınlanmasının sebebinin malum nedenler olduğunu bildiğinizi umarak, herkese göstermiş olduğu ilgiden ötürü teşekkür ederim.Şimdi şahsıma gönderilen yorumları kısaca en baştan en sona doğru cevaplamaya başlıyorum;

    İlk önce Barış Bey’in çevirdiğim makalede benim çıkarımıma benzeyen bir ifade olmadığını söylemesine gelelim.Kendisi ”Başlangıç için birden fazla model var, ve bunlardan hiçbirisi herhangi bir Darwinizm için şart olan bir model yok.”demiş şimdi bu modellemeleri yapan bilim adamalarının (R.Shapiro, Dawkins vs) hayatın başlangıcı sorununu dışında hayatın evriminde paradigmayı savunup savunmadığına yada sözcülüğünü yapıp yapmadığına bir bakarsak, modellemeleri öne süren kişilerin Darwinci paradigmanın şövalyeleri olduğunu görürüz.Sizin makalede yok dediğiniz şey ancak şu aşağıdaki satırları görmek istememekten kaynaklanıyor.Okuyoruz da okumak işimize gelmiyor yada ezberimiz izin vermiyor demekten başka bir çıkarımın maalesef olamaz; 4. maddenin sonunda bakın Shapiro ne diyor;

    ”Bir kere bağımsız bölümler oluşturulduğunda, bunlar değişik şekillerde evrilir ve ham madde için birbirleri ile kimyasal bir mücadeleye girerler, cansız maddeden çıkan hayat için gerekli olan geçiş, elde edilebilir enerji kaynağının hayat için işleyişi ve bu hayatın Darwinci evrim tarafından çevreye uyum sağlamasıyla elde edilir.” Burdan da eğer benim yorumum çıkarılamıyor yada sağlanamıyorsa sizin için üzgünüm.

    Sayın Da Vinci gene yanlış anlamışsınız ama sanırım kasti değil.Ortak ata kesinlikle ayan beyan bir olgudur.Ama bakın son bulunan 10 milyon yıllık fosil nasıl oldu da Lucy şablonunu yerle bir etti gördünüz. Moleküler çıkarımlarla fosil kayıtları arasında çok büyük bir Darwinci uyuşmazlık var. Ortak ataya giden primat dallanmasında şempanze son bulgularda ortaya çıktığı gibi insandan fazla mutasyon yaşamış ve evrim acısından daha çok varyasyon denemiş ama ne olduysa biz insan olmuşuz onlar ise hala maymun olarak kalmakta. İşte burda benim kastetiğim (Behe’ninde son kitabında değindiği) mutasyonların yönlendirilmeden tür içinde ileri basamak oluşturmasının olanaksızlığı görülmekte.Daha fazla mutasyon sayısı, daha çok deneme-yanılma, Darwinci deyimle doğanın bir tasarım yanılsaması oluşturması içn maalesef yeterli değil.Yönlendirilmemiş her doğal süreç entropinin altında ezilmeye mahkumdur.Hayat ise yazıda da belirtildiği gibi çevrede entropiyi artırarak var olabiliyor. (ATP-ısı salınımı) Bu çok kısıtlı alanda, tek protein zincirinde bile olağanüstü olasılıkları aşmak zorunda olan naturalist-mekanikçi görüş ileri düzey kompleks canlılarda ise tamamen bir açmazla karşı karşıya kalmakatadır.

    Daha geniş perspektiften bakabilirseniz ve şablonu ön kabulünüzden ayrı tutmayı başarabileceğinizi umuyorum.Böylece, insana giden evrim süreçinde yönlendirilmişliği görebilirseniz. Front-loading olayını makalelerimle çok daha geniş bir yazıda açıklayacağım.Gerçekten anlaşılması başta güç gelebilir.Çünkü temelinde kuantum teorsindeki gibi bir gri scala var.Ben, önden yüklemeli evrimi (Front loading Evolution) moleküler biyolojinin kuantumu olarak görüyorum. Hayat,DNA gibi yapılar silikon benzeri kendi kendini kopyalayabilen cansız maddelerin rasgele enerji ağları (networks) kurmasıyla dar bir alanda entropi artırarak hayatı oluşturması anlamına gelmez.Çünkü DNA kendini kopyalarken bir yandan çevreden gelen etkilerle veri inşa etmek zorundadır.Bu bilgiler onun yapısal ilerleyişinin anahtarıdır.Peki, bu bilgilerin tamamen mekanik süreçlerle oluşması mümkün müdür?

    Aklıma Lucretius’un şu sözü geliyor.” Ex Nihilo nihil fit” Hiçlikten hiçlik çıkar:) Gerçekte bu önermeyi, atomcu okulun temelini atarken sözlemiş ama Zenon paradoksu gibi kendi öğretisininde yumuşak karnını oluşturacağını herhalde düşünmemiştir.Bilginin hiçlikten çıkması gerçekten olanaksız.DNA gibi bilgi dolu bir iplikçiğin hayat benzeri bir oluşum içine organize edilmeden ,maddenin olasılıkları ile gerçekleştirebilmesi ütopik bir ”istekdir”.İşte bu sebeple ben büyük patlama ile başlayan ve ”bizim için” hiçlikten meydana gelen evrenin evrimini tüm akli melekelerimle kabul etmeme rağmen sizin gibi naturalist-materyalist bir yoruma yani günümüz Darwinizmine (positivizm dinine yada mekanik materyalist söyleme) karşı durmaktayım.

    Nihayetinde, akıl sahibi varlıklar olarak, evrimimizin ilk aşamasında herşey gaz ve toz bulutuydu.Bu gaz ve toz bulutunda, ya akıl maddenin içsel bir özelliği olarak vardı yada o gaz ve toz bulutundan akıl ortaya çıkarabilecek bir tasarımcı vardı.Bir üçüncü olasılık da kuantum seviyesindedir.Şimdilik bu seviye üzerinde bilgiden çok spekülasyon olduğu için itibar etmeyelim. Demek ki, gaz ve toz bulutundan en temel bilimsel kanun entropiye rağmen matematiksel anlamıyla gerçek bir mucize eseri olarak,akıllı hayatın çıkması gerçeği ile karşı karşıyayız.Şimdi kişisel seçimlerimizi şu şekilde yapabiliriz; mucizelerin ”kendiliğinden oluşabilecek”’ kadar ”olası” sıradışılıklar olduğuna inanmak yada mucize dediğimiz olağandışılıkların bir irade eseri olduğuna inanmak.(Burda mucizeden kasıt mutasyon süreçlerinin bilgi zengini yapıları oluşturma olasılıklarıdır.)

    Sorum acaba kimin mucizelere yada bilime daha çok inandığı olur ? Kanımca ateistler felsefelerini rasyonelleştirmek için (Yaratılışcılarda inanç akidelerini) mucizelere iman etmektedirler. Üzülerek belirtmeliyim ki,her iki kesimde bilimi de buna alet etmektedirler. Bu alet etme işini ise ateistler birde hiç sıkılmadan bilim adına gerçekleştirdiklerini iddia etmektedir ki(sözüm meclis dışı alınsın), evrim tartışmalarında Darwinci atesitlerle diyoloğu en olumsuz şekilde etkileyen bu ”ön kabullü bilim” algısıdır. AT yada front-loading evolution inança kapı açıyor diyede ben bilimsel olarak bunu kabul etmeyecek de değilim.(O yönü kişinin kendi seçimidir. Ateist , deist ve yahut agnostik yada pantesitde olunabilir).Son olarak önden yüklemeli evrimle ilgili daha çok yazı geleceğini söyleyebilirim.Umarım şimdilik aklınızdaki sorulara yazdıklarım az da olsa cevap olabilmiştir.

    Sayın Kodamanın çabasınıda tebesümle karşılıyorum.Da Vinciye bahsettiğim 10 milyon yıllık fosil haberini eğer tıklarsa, bahsettiğim hakim paradigmanın yan etkilerinede şahit olabilir. Sayın Kodamanı, Sayın Davinci’nin beni ilk tanırken yaptığı hataya benzer bir hata içinde görüyorum.Sayın Kodaman beni,Sayın HY ile ve Yaratılışcılarla aynı kefeye koymak gibi önemli bir hata yapıyor.Bu nedenle de kendisi bana karşı argüman öne sürerken çok temel hatalar yapıyor.Çünkü söyleminde psikolojik bir savunma haline girdiği için, verdiğim bilgilerin girdisini özümsemeden, badminton topu karşılar gibi öne sürdüğüm verileri karşılamaya çalışması, söyleminin bir bilim refleksi değilde (bir tür) inanç refleksi olduğu izlenimini vermekte.Sayın Da Vincinin kendisini ile son derece rasyonel ve empatik bir diyolog kurmamız epey zaman aldı.Sonuçta şimdi ben kendisinin itirazlarının anlamlandırmada zorlanıyorum nede sanırım o benim açıklamalarımı değerlendirmede bilimsel yanını kaybedip, refleksif davranıyor.Bu diyalogtan ikimizinde çok karlı çıktığını zannediyorum ve bundan mutluyum.Umarım sizinlede aynı frekansı yakalamamız uzun sürmez.Yorumunuz için teşekkür ediyor ve yazdıklarınızı samimi olarak değerlendiriyorum…

    Evrim (Seyit bey) abiogenesis ve mantık okulu karışımı ön kabullü ateistik olarak nitelendirebileceğim söylemi, bana siyah-beyaz dünya algısının ne denli kesin hatlara sahip olduğunu hatırlattı.Hayat kendisi için bile geçirgen bir ayrıcı sınır (membrane) kullanırken biz insanlar akli melekelere dayanan sınırlarımızı betondan inşa etmekten hiç çekinmiyoruz.Son derece ilginç olan, hem sabit bir gerçekliğin agnostikliği üzerinde yuvarlanılacak, hem reddi mümkün olmayan şeylerden söz edilecek hemde süreçlerinin tam olarak bilinemiyecekliğinden bahsedilecek ve karşı tarafıda çelişki ile suçlayacağız.Sizin takındığınız tavrında ”straw men argument” olması bana şaşırtıcı gelmedi.

    AT’cilerin tanrısı gibi kavramlarla kendisinin karşısına muhattap olacak hayali bir söylem kurmasıda çok acıklı.Bahsettiğiniz ”Son sabit bir görüş ”Darwinistlerin ateistliğinde” ve ”Yaratılışcıların genç evren” fikrinde mevcuttur. AT’nin evrim ve Tanrı konusuna yaklaşımı yada önermesi yoktur. En azından benim içinde olduğum AT grubunun evrimin süreçlerinin kesin yada son bilenebilirliğine karşı agnostik bir tavır sergilendiğini görürüsünüz. (evrim.gen.tr adresinde bu görüş kitap halinde yayınlanmakta.) Musa heykelinin bir sanatcısının olması herkes için ne kadar doğal sa, doğadaki moleküler makinelerininde bir tasarımcısnın olması o kadar rasyonel bir çıkarımdır.Bu rasyonel çıkarımın reddi ancak ve ancak felsefi bir ön kabulle yapılan bilimle makyajlanabilir bir irrasyonelitedir.Bilim bir güven aracı değil bir gerçeği bulma araçıdır.Güven duygusunun bilimle alakasını kuranlar bilimle ”inançlarına” yada ”inançsızlıklarına” güvenilir bir yama arayanlardır.Bir insanın inancı yada inançsızlığı ne olursa olsun ”evrim’i anlamak için zorunlu olarak şu yada bu alet çantası (Darwinizm,AT vs) kullanması gerekli değildir.Bu blogta yapılmaya çalışılan, kişisel yolculuğun paylaşılmasıdır.Birilerinin bundan mesut yada rahatsız olması beni ilgilendirmemektedir.Darwin evrimi ilk keşfeden biri değildir. Evrim fikrinin babasıda değildir.Sadece evrimi belirli bir dünya görüşünün hizmetine sokan biridir.(Sitemdeki ilk yazıya bakın) Ayrıca Darwinin söyleminin yegane söylem olmasıda bilimim dogma haline dönüşmesine sebep olmaktadır.Buda bilimin önünü tıkamaktadır.İşte kişisel olarak benim itirazım bunadır.Darwin mekanizmalarının evrimdeki rolünün bilinçli olarak siyasi-politik malzeme şeklinde sosyal-kültürel yapıyı manipüle etmek için kullanılmasına (naturalist-materyalist) karşıyım.

    “Bilgisizliğin verdiği güveni bilim hiçbir zaman verememiştir” Charles Darwin!

    Bilimsel olarak organik yapılardan, evrim mekanizmalarından ve bu mekanizmalarla çevremizde tanık olduğumuz canlı hayatın nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmak, sanırım o övündüğünüz sofistik ”bilginizden” daha bilimsel olacakır. Esası itibariyle sözünü ettiğim yapılardan önce büyük patlama gibi bir bilimsel gerçekliğin altında ezilmiş ruhların moleküler biyolojiye gelinceye kadar hazmetmesi gereken yüzlerce evrensel ilke vardır.

    Darwinci psikoloji, kendini bilim evreninin tepesinde, her gerçeğin üzerindeki yegane gerçek olarak algıladığı için, Olympus’tan dilediği görüşü ”tanrı görme” eğilimi olması ”doğal bir süreç” olabilir.Çünkü kendisini en başından itibaren ”tanrı” fikrinin reddine adamış ona göre şekillenmiş ve evrilmiştir. Analojiler R.Shapironun yaptığı gibi bazı durumları daha anlaşılır kılmak için verilir sizin yaptığınız gibi birşeylerin arkasına sığınmak, daha iyi açıklaması mutlaka olacaktır (ki Darwin evriminin epistemolojik olarak ön görüşü ,ileriye tahmin koyması yoktur.Bilime tapanların, bir teorinin ileriye yönelik çıkarımı olmaması gibi epistemolojik noksanlığı önemsememesi de çok ilginçtir.) gibi sofistik tartışmalar yerine benim yorumlarda verdiğim protein dizierindeki karmaşıklıktan yada flagellum gibi yapıların nasıl oldu da o şekilde evrimleştiklerine dair sizle tarışmayı beklerim.(Bunlar çok bilinen, üzerindede oldukça sayıda fazla çalışma yapılan yapılardır.)

    Tasarımcının kimliği ise apayrı bir konudur ve kişisel çıkarımdır.Biz tasarımın kendi yapısının tasarımcıyı işaret ettiğini söylüyoruz. Sizin mantığı için işine sokma gayretinize benzer zorlama felsefi girdilerle Tasarımcı her adla anılır.AT, Darwinizm gibi inançın da söylemi içinde yer alabilir, yada dışında kalabilir. Bu AT’nin sorunu değil, bu zorlama girdi ile kendini pay sahibi yapmaya kalkan düşünce yada düşünce sahibinin sorunudur.

    Herkese katkılarından ötürü, tekrar teşekkür ediyorum..

  26. Merhabalar,
    Hmm… Mustafa bey gercekten anlamakta gucluk cekiyorum, oysa ki kendimi iyi bir makale okuyucusu ve literatur tarayicisi olarak goruyordum.

    yorumuma karsilik olarak verdiginiz alinti:
    “Once independent units were established, they could evolve in different ways and compete with one another for raw materials; we would have made the transition from life that emerges from nonliving matter through the action of an available energy source to life that adapts to its environment by Darwinian evolution.”

    Yazar, soz konusu 5.ci madde de, one surulen hipotez baglaminda fikir yurutuyor. Darwinizm hakkinda derin ifsaat ve itiraflarda bulunmuyor.

    “Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için kabul etmek istediği, cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.” gibi bir yorumu/anlami nereden nasil cikarttiginizi anliyamadim? Itirafin nerede oldugunu hala goremedim.

    Sizin yorumunuzda gordugum, ve benzeri cevrelerde gorulen “okuma” pratiginin gercekten sorunlu oldugunu dusunuyorum. Yorumunuzda buna benzer bircok sey var, fakat kaynagini israrla sordugum cikariminiz en goze carpan olani.

  27. Sayın Barış Sevim,

    Güçlük çekmenizi anlıyorum. Çünkü yüzyıllık bir şablonun şiarcısı olarak anlamakta güçlük çekmeniz kolay değil.Farklı bir yorumu olabileceğini bile aklınıza getirmemiş olmanızda çok ”doğal”.Ben çeviri yaparken bir kasıt asla gütmedim, zaten gütsem en başından R.Shapiro gibi bir Darwincinin makalesi deyip Darwinci hakemli degilerin yaptığını yapıp görmezden gelirdim makaleyi.Madem sizin İngilizce alt yapınız iyi sizde bir çevirisini yapın makalenin, blogumda yayınlamaktan sevinç duyarım.

    Shapiro’nun yapmak istediğini ise aşikar; cansız maddeden hayatın çıkabileceğini göstermek.Peki, bu Darwin teorisi için neden önemli? Darwin teorisinin kurmaca senaryolarına güya bilimsel destek içinHipotez niçin illa Darwinizmle fikir bağlamında birlikteik kuruyor?Yapmayın şu olayı başka yöne çekip asıl tartışmanın merkezini değiştirmeyi.(straw men argument) Makalenin içinde başlangıçta, golf oyuncusu örneğinde Shapiro neden bahsediyor sizce? ‘‘Hayat Darwin’in evrimini zorlayan, kendi kendine yeterli kimyasal bir sistemdir.’’ ne demek ?(ilk RNA teorisine gönderme değil mi?) Makalenin içinde olmuş olmalı, olabilir,olacağını düşünüyorum tarzında bir çok önerme var.Bunlar sizce bilimsel veri mi yoksa çıkarım mı ? Yoksa bir paradigmanın esirinin kalpben arzu ettikleri mi?

    ”Mustafa bey gercekten anlamakta gucluk cekiyorum, oysa ki kendimi iyi bir makale okuyucusu ve literatur tarayicisi olarak goruyordum.”

    Ben ce bu konuda o kadar iddialı olmayın :) Bakın Darwinci olup hemde hayatın cansız maddeden naturalist-meknaikçi görüş bağlamında başlaması Darwinizmin çok önceden beri konusu.Oparin’den tutunda meşhur şövalyeniz R.Dawkins’in ”kör saatçi’ sine kadar (kitabınbaşlangıcını kendi kendini kopyalabilen silikon kum taneciklerinden hayat oluşturmaya adamıştır.önermeside neden olmasın :) hemen hemen bu konuyla ilgili her metinde bu tip hikayeleri görmüş olmanız gerekliydi.

    Bence bu sitedeki makalelerimi bile doğru düsürt okumamışsınız, Darwimcilerin materyalist kökeni yazımı zahmet olucak okuyun.Bennett ve Dawkins’in itiraflarıda var orda, ama sanırım onlarda size hipotez bağlamında fikir gibi gelir.Scoptoma gerçekten kurtulunması zor bir durum.

    İyi günler..

  28. Sayin Mustafa arkadasim,
    Ben sizden acik ve somut birsey istiyorum. Tartismanin merkezini biryere cekmiyorum, tam tersi tartismanin ve sizin iddianizin ozune iliskin bir sorun oldugu belirtip bunu aciklamanizi istiyorum. Dogma, 100 yillik paradigma, scoptoma gibi seylere hic gerek yok.

    “Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için kabul etmek istediği, cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.”

    Bunu nereden cikarttiniz diyorum. Shapiro nerede itiraf etti diyorum. Specifik bir konu hakkindaki fikir yurutmesini sizi alip genellestiriyorsunuz, ve bir bilim insaninin itiraf etmesinden bahsediyorsunuz!

    Ve ayrica, bu tur tartismalar yeni degil, birbiri ile celisen, ustunluk kurmaya calisan onlarca hipotez var. Ve herkes Shapironun yaptigi gibi kendi hipotezlerini destekleyip digerlerini elestiriyor. Sirf bu bile, dogma, paradigma gibi iddialarin temelsiz oldugunu gostermeye yeter. Fakat bu tartismalardan cimbizla birseyler cikartip, onu baglamindan søkup soylenmemis seyleri soylenmis gibi gostermek dogru degil.

    Ikincisi ben bir sablonun siarcisi degilim. Dikkat cekmek istedigim sorunu fark etmek icin de illaki darwinist olmaya gerek yok.

    Ortada bilim yapan insanlar var, hipotezler ortaya atan, laboratuvarlarda somut deneyler ile bunlari desteklemeye/curutmeye calisan ve bunu temel bilimsel kriterlere uygun olarak yapip birde ustune makaleler yazan insanlar var. Eminim Shapironun en az 70-80 tane makalesi vardir. Birde hic bu islerle ugrasmayan, fakat yapilan calismalarin orasindan burasindan birseyler cikartmaya calisanlar var. Hatta bazilari daha da ileri giderek acikca yaptiklari alintilarda zorlamar ile degisik anlamlar cikartiyor, iddia edilmemis seyleri iddia edilmis gibi gosteriyor. Ortalama okuma yilinin 3,5 oldugu, temel bilimsel literature erismek anlaminda ingilizce bilgisi kisitli bir ortamda bunlar daha da onem kazaniyor kanimca.

    Neyse ki cok az kaldi, 5-10 yil sonra soz konusu tartisilan mekanizmalarin nasil oldugu ortaya cikacak, oyle bir doyma noktasina ulasmis gibi var olan bilgi birikimi. Ozellikle molekuler biyoloji + bilgisayar alaninda yapilan son calismalar guclu bir sekilde onu gosteriyor. O zaman bu creationistci iddia sahipleri daha kabul edilebilir bir noktaya cekilecekler. Su son zamanlarin hype intelligent-design cilarinda da(bilim/universite kaynakli degil think-thank urunu) gorulen “esneme” biraz daha guclenerek, “tamam evrim dogru ama bunu, ilk elden (belki big-bang) tasarliyan yine tanri” iddiasina gelecekler. Su anda biriken muazzam bilginin karsisinda sadece mekanik anlamda “evrim”i kabul etmeye basladilar, fakat, origin ve tur olusumunda diretiyorlar. O yuzden zaten neo-creationists deniyordur muhtemelen.

    Bu konuda on yillar once kalp nakli konusunda yapilan tartismalara bir goz atmanizi tavsiye ederim. Tamammen ayni tarz tartismalar, ayni tarz mantik yurutmeler, materyalizm den dem vurmalar. Ozellikle o donem ulkemizin din insanlarinin tavrini incelemek bugunku daha “sofistike” tartismalara isik tuttuguna inaniyorum. Hangi mekanizmalarin, hangi durtularin ve kaygilarin bu tartismalara yon verdigi cok acik ortada ve bugune cok benziyor. Iste burada bir paradigmadan bahsedebiliriz. Bir teselsül, egilmez bir paradigma ariyorsak buralarda ve gunumuzdeki uzantilarinda bulabiliriz. Nitekim paradigma diyorsak, zincirin onceki halkalarina da bakmamiz gerekiyor. Bilim dunyasinin boyle bir paradigma icersinde olmadigi gun gibi ortadadir. Temel bilimsel kriterlere uyduktan sonra newtonu bile yere serebilirsiniz cok kisa surede. Ve bunlar cokca oldu ve hala olmaya devam ediyor/edecek. Bugun elinizde veri olduktan sonra bilim dunyasindaki istediginiz her turlu seye karsi cikabilirsiniz, bu gayet aciktir. Fakat hicbir arastirma programiniz olmadan, somut veriler olmadan, herhangi bir topluluk bile olmadan, hristiyan cematinin ve yahudi destekli think-thanklerin verdigi paralarla reklam yaparsaniz, arkanizda 1 yada iki tartismali makale ile cikip “irreducible complexity” gibi gulunc seyler derseniz onunuzde duvarlar ve paradigmalar gormeye meyilli olursunuz. George.W.Bush gibi derin dusunceli bir adam da bunlari ders olarak cocuklarimiza okutalim der.

  29. Mustafa bey,

    Yaşamın cansız maddelerden oluşumu yani abiogenezin evrim teorisiyle bir ilgisi yoktur. Evrim teorisi yaşamın ortaya çıkmasından sonrası için geçerlidir. Dawkins bir ateist olarak elbette bu konudaki görüşleri dile getirecektir ve birçok model içinden en fazla aklına yatanı ve delilleri en kuvvetli olanı savunacaktır. Bunda garip birşey yok. Ama bu demek değil ki abiogenez evrim teorisinin bir parçasıdır. Yok böyle birşey Mustafa bey. Bu konuda ne kendinizi kandırın ne de başkalarını kandırmaya çalışın. Evrim teorisini savunan kişilerin bu konuda düşünceleri olabilir, size göre ateistik düşünceler olabilir ama bu abiogenezi evrim teorisinin bir parçası yapmaz. Cansız maddelerden canlı oluşumuna kadar abiogenezdir ama daha sonrasını evrim teorisi açıklar. Canlıların türleşmesi ile ilgilidir evrim teorisi, yaşamın nasıl başladığıyla ilgili değil.

    Bari bu konuda yaratılışçılardan ayrılın ve biraz objektif olun. Sadece evrim teorisine saldırmak için böyle temelsiz bir argümanı desteklemeyin.

  30. Sayın Da Vinci (Barış Bey cevap sizede karşılık içeriyor)

    Daha baştan çuvallamışsız yine, olmuyor açıkcası size yakıştıramıyorum.(Gerçekten saygı duyduğum için).Ben sizi ciddiye alarak detaylıca evrime değil neden Darwinist yorumuna karşı olduğumu açıklıyorum.Siz ısrarla (ezberden olacak) evrim= Darwinizm diyorsunuz.” Sadece evrim teorisine saldırmak için böyle temelsiz bir argümanı desteklemeyin.” Bir kere bu sizin benim yorumlarımı doğru düzgün okuma zahmetine katlanmadığınızı gösteriyor.

    İkincisi ”Evrim teorisini savunan kişilerin bu konuda düşünceleri olabilir, size göre ateistik düşünceler olabilir ama bu abiogenezi evrim teorisinin bir parçası yapmaz”

    Bir parçası yapmasına gerek yok ki ben sadece aynı düşünce merkezinin aynı sonuçlara (birbirini zorunlu olarak gerektiren ama direk alakası yok görünen) ulaşmak için attığı taklalardan (hipotezleri) bahsediyoruz.Atesit birinin (Dawkins) kitaplarında hayatın başlangıcı ile ilgili mekanik-naturalist çıkarımları deneylemi oldu sayın Da Vinci? Yoksa Darwinci söyleme adapte edebilmek için mi öyle söylendi? Yada tesadüf , kanıtlar bizi oraya mı götürüyor ?(Barış bey bunu sever sanırım kanıtlar ve tesadüf:)

    Barış Bey, Californiyalı bir demokrat edasıyla yorumunu kaleme almış.Tebesümle okudum sağolsun.Teknoloji ilerledikçe zor durumda olan Darwinism olduğunu bilmeyenlerde varmış dedim.Bundan 20 yıl önce tartışılmayan Darwinci önermeler, hipotezler artık tartışılır oldu.Bulunan fosiller(son 10 milyonluk gibi) şemaları altüst etti, evrimin ezberine nagasakiye dün atılmış bomba gibi düştü.Moleküler biyoloji verilerince hakemli Science dergisinin Haziran sayısında o çok meşhur yüzde birlik şempanze-insan genom benzerliği tarih oldu.(yüzde 6,4 sadece yer diziminde eğer protein kodlayan network bölgeler hesaba katılırsa %17,4 )sayın barış okuyamamış herhalde.Mitleri,efsaneleri zaman geçtikçe elinden alınanlar kim görülüyor hemde kendi öz kaynakları ifşa ediyor.Fakat teoriyi destekleyenler bi haber.Son bir kez deneyselliğin everestlerinde dolaştığı hissedilen Barış Beye vede Size açıklamaya çalışayım, (anlaşılacağından umudum olmasada) neden benim acımdan Darwinizm bilimsellik maskeli bir söylem haydi bakalım;

    Evrim Teorisi’nin (madem öyle ezberden olsun Evrim teorisi= Darwinizm ), kendisinin dışındaki yaklaşımlardan daha doğru olup olmadığını anlamak için, onu, diğer görüşlerden ayırt eden unsurların neler olduğunu iyice tespit etmek gerekmektedir. Evrim Teorisi’nde, kendiliğinden türeyen basit bir canlıdan veya canlılardan diğer bütün canlıların; bir canlı formunun diğerine değişmesi yoluyla oluştuğu savunulmaktadır. Burada altı çizilmesi gerekli nokta, Evrim Teorisi’nin, istisnasız bütün türlerin, başka bir türden oluştuğunu iddia etmesidir. Türlerin tamamen sabit olup hiç değişmedikleri fikri özellikle Linnaeus ve takipçileri tarafından savunulmuştur. Buffon, Linnaeus’un düşündüğünden daha az sayıda kökensel türün başta yaratıldığını, diğer türlerin bu türlerden değişerek oluştuklarını söyledi. Mendel ise melezleşme yoluyla yeni türlerin oluşumunu Evrim Teorisi’nin alternatifi olarak gördü. Evrim Teorisi’ne karşıt fikirleri savunan biyolojinin bu en ünlü isimlerinin görüşlerine karşı, bu teorinin doğruluğunu göstermek için türlerin sabit olmadığını, türlerde bazı değişiklikler bulunduğunu göstermek yetmeyecektir. Fakat bir türden diğerine değişim olurken, kanadı olmayan bir sürüngenin kanadının çıkıp da yeni bir tür oluştuğu veya memeli olmayan bir canlının memeli başka bir türe dönüştüğü gösterilebilirse; Evrim Teorisi’nin diğer görüşlere göre daha üstün olduğu ispatlanabilir. Görüldüğü gibi bir türün içinde farklılıklar olması, hatta birbirine çok yakın iki türün ortak bir atadan veya atalardan melezleşme veya değişim yoluyla oluştuğunun iddia edilmesi; Evrim Teorisi’ni savunanları diğer görüşlerin sahiplerinden ayırt eden özellik değildir. Canlılar dünyasında küçük değişimlerin (mikro mutasyonların) gözlenmesinin Evrim Teorisi’nin delili olduğu söylenemez; ancak bir türden önemli ölçüde farklı bir türe, cinse, familyaya veya takıma geçişi sağlayacak büyük değişimlerin oluştuğu; bunun gerek bir anda gerekse küçük değişimlerin birikmesiyle mümkün olduğu gösterilebilirse, Evrim Teorisi’ni diğer görüşlerden ayırt eden iddialarının delilinin bulunduğu söylenebilir.

    Darwin’in hayvan yetiştiricileriyle ilgili gözlemleri Evrim Teorisi’nin ayırt edici bir delilini sunmaz.1 Çünkü hayvan yetiştiricileri, daha çok süt veren bir ineğin veya daha iri bir koyunun nasıl yetiştirildiğini gösterebilmelerine karşın yeni bir hayvan türünün oluşumunu gerçekleştirememişlerdir. Aynı şekilde yeni Darwincilerin üzerinde en çok deney gerçekleştirdikleri sirke sineği (Drosophila) ile ilgili deneylerde de yeni bir cins elde edilememiştir.2

    Yeni bir cinsin oluşumuna dair bir gözlemin olmadığını, Evrim Teorisi’nin en önemli teorisyenleri de kabul ederler: Yeni bir cinsin oluşumu uzun tarihsel bir süreci gerektirdiği için, bunun gözlemlenmesinin mümkün olmadığını söylerler.3 Teori adına dile getirilen bu savunma, yeni türlerin veya türlerin altında birleştiği cinslerin, familyaların, takımların oluşumunun gözlemle-nememesinin teoriyi yanlışlamak için yeterli sebep olmadığının dile getirilmesinden öteye geçememektedir. Oysa Evrim Teorisi’nin, Mendel veya Buffon gibi biyologların ileri sürdüğü alternatiflerden daha tutarlı olduğunun iddia edilebilmesi için muhakkak farklı yeni türlerin, cinslerin, familyaların diğer türlerin değişmesi sonucu oluşabildiğine dair delile ihtiyaç vardır. Çünkü Evrim Teorisi’ni, kendisinin dışındaki canlıların orijinine yönelik biyolojik yaklaşımlardan ayırt eden nokta budur. Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterlere uyan bir teori olması için, onun yanlışlanamayacağını söylemek yetmez, önemli olan bu teorinin ayırt edici iddialarını doğrulayan olguları göstermektir. “Andromeda galaksisinde zürafalar yaşamaktadır” diye bir önerme kurarsak bu önermeyi de kimse yanlışlayamaz; oysa bu önermenin bilimsel kriterlere uygun olması için yanlışlanamaz olması yetmez, bu önermeyi destekleyecek delillere ihtiyacımız vardır. Bu yüzden, Ernst Mayr’ın, Evrim Teorisi’ni savunmak için; evrimin uzun bir süreçte gerçekleştiği için gözlenemeyeceğini söylemesi, bu teorinin olgusal destekten yoksun olduğunun bir itirafı olarak anlaşılmalıdır.

    Charles Darwin, tümüyle Baconcı ilkelere bağlı bir şekilde çalışmalarını gerçekleştirdiğini söylemiştir.4 Baconcı ilkelere göre bilimsel metot tümevarıma dayanmalıdır; tikel bir veya birkaç olgudan tümevarmakta acele edilmemelidir. Tikel olguların bir araya getirilmesi ile aşamalı bir şekilde tümevarıma ulaşılmalıdır. Darwin’in açıklamaları, bilgi teorisinde (epistemolojisinde) ve bilimsel metodolojisinde olgusallığı ve tümevarımı benimsediğini göstermektedir, Baconcı ilkeleri takip ettiğini söyleyerek de bu seçimini göstermiştir. Oysa yeni bir cinsin oluştuğuna dair tek bir gözlem bile mevcut olmaması, Darwinci yaklaşımı zora sokmaktadır. Halbuki Baconcı metodun doğru uygulaması için birçok farklı türün ve cinsin evrim ile oluştuğu gözlendikten sonra, bu gözlemlerden hareketle bütün türlerin evrimleştikleri söylenebilir. Tür içi varyasyonların varlığı veya birbirlerine yakın türlerin ortak atadan oluştukları ve birbirlerine değiştikleri; Evrim Teorisi’ni kabul etmeyen birçok düşünürün de benimsediği olgulardır. Birçok teist, Kutsal Metinler açısından da bu fikre sıcak bakabilir. Üç tektanrılı dinde de bütün insan ırklarının beyazı, siyahı, pigmesi, kızılderilisi ile tek bir çiftten (Adem ile Havva) yaratıldığı görüşü hâkimdir. Kuran’da, Nuh’tan sonraki insanların bedenen daha gelişmiş olduğu geçmektedir (7 Araf Suresi 69); bu da insan türünün ilk çiftten sonra sınırlı da olsa bir değişim geçirdiği fikrine dinlerin yabancı olmadığını gösterir.

    (Yukarıdaki son cümleler şunun için ; sizin bahsettiğiniz hayatın başlangıcı sorununda” Evrim teorisini savunan kişilerin bu konuda düşünceleri olabilir, size göre ateistik düşünceler olabilir. demenize atfen birilerininde teistik düşünceleri olabilir pekala bilimlede uyuşabiliri göstermek için kondu.Fakat sizin söyleminizde bana göre atesit olursa bilimselliğine gölge düşmeyen durum size göre teist olursa sonuç çıkarımı acısından bilimsel olamıyor.Bunun adı nedir ? :)

    Evrim Teorisi’nin, türlerin özel yaratılışına veya kökensel türlerden (cinslerden, familyalardan) diğer türlerin yaratıldığı fikrine karşı olgusal destek sağlaması için mutlaka bir cinsten, familyadan veya takımdan diğerine dönüşümü gösterebilmesi gerekir. Olguculuğa dayanan bir bilgi anlayışı bu tip bir sürecin gözlemlenmesini, Baconcı ilkeler ise gözlenen süreçlerin çeşitliliğini ve tümevarım metodunun naif bir şekilde uygulanmamasını gerektirir. Oysa Ernst Mayr gibi en ünlü evrimcilerin belirttiği gibi bu sürecin gözlemlenmesi mümkün değilse, olgusalcı ve tümevarımcı bir bilimsel metot ve bilgi teorisi açısından Evrim Teorisi’nin gerekli desteği olmadığı söylenmelidir. Evrim Teorisi’ni doğrulayan (verification) olgular mevcut değildir, bu yüzden hiçbir tikel doğrulaması olmayan bu teorinin, birçok tikel önermeden tümevarıma ulaşmayı tavsiye eden Baconcı metodoloji açısından bilimselliğin kriterlerini karşılaması mümkün değildir.

    GÖZLEM, DENEY, ANALOJİ VE EVRİM TEORİSİ

    Darwin, teorisini doğrulayacak olguları gözlemleyip tümevarıma ulaşamadığı için, bunun yerine tür içindeki değişimlerle, türden türe değişimler arasında analoji (benzerlik) kurmuştur. Örneğin hayvan yetiştiricilerini gözlerken, yetiştiricilerin damızlıkları seçme suretiyle çiftleşmeleri sağlamalarıyla, türün daha verimli hayvanlarının elde edilebileceğini tespit etti.5 Darwin’in teorisini ortaya koyarken çok önem verdiği bu gözleminde iki analoji vardır. Birinci analoji, hayvan yetiştiricileri (yapay seleksiyon) ile doğa (doğal seleksiyon) arasında kurulmuştur. Ikinci analoji ise, bir türün içindeki ıslah faaliyeti sonucu oluşan değişim ile bir cinsten diğer cinse değişim arasında kurulmuştur. Analojinin bilimsel metot açısından kabul edilebilir bir akıl yürütme olduğunu ve Darwin’in birinci analojisinin doğru olduğunu kabul etsek bile, ikinci analoji yine de sorunludur. Darwin, analojik yaklaşımıyla şu şekildeki bir çıkarıma inanmamızı beklemektedir:

    1.Türlerin içinde bazı değişiklikleri gözlemliyoruz.

    2.Demek ki bir cinsten, familyadan ve takımdan diğer bir cinse, familyaya ve takıma geçiş de mevcuttur.

    Bu iki önermeden gözleme, yani olgulara dayanan önerme birinci önermedir. Oysa Darwin’in iddia ettiği gibi teorisinin Baconcı ilkelere dayanması için ikinci önermede ifade ettiği olguların gözlenmesi gerekirdi. Evrim Teorisi’ne karşı çıkanların bile kabul ettiği birinci maddede ifade edilen değişim, rakip teorilerce de savunulduğu için, Evrim Teorisi’ni destekleyen olguların bulunduğunu göstermez. Ispinoz kuşlarının gagasının değişimi veya ineklerin daha çok süt vermesinin sağlanmasındaki değişim ile analoji kurularak; kuşların kanatlarının oluşumu veya memelilerin sütle yavrularını beslemelerinin evrimle oluşumu savunulamaz. Var olan organların farklılaşması ile canlının yepyeni organlar veya özellikler kazanması arasında çok büyük fark vardır. Günden güne değişen hava durumu yüksek ve alçak basınç alanlarıyla açıklanabilir. Ancak mevsimler arasındaki hava durumu farkını, günlük hava değişimlerine neden olan faktörler ile analoji kurarak açıklamaya kalkarsak hata yaparız. Mevsimlik hava değişimleri için astronomik olaylar gibi diğer faktörlerin ele alınması gerekmektedir.6 Türlerin yeni organlar kazanmaları gibi değişiklikler yapı değişikliğiyken, bir organın büyüklüğünde (ispinoz kuşları) veya renginde (pulkanatlı güveler) veya verimliliğindeki (hayvan yetiştiricilerinin yetiştirdiği ineklerde) değişiklikler dereceli değişikliklerdir. Darwin’in derece açısından farklı değişikliklerle yapı açısından farklı değişiklikleri açıklaması bilimsel açıdan meşru bir analoji olamaz.

    Jeremy Rifkin, Evrim Teorisi’nin bilimsel metodoloji açısından sorunlu olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: “Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanılacak, şaşılacak bir durum vardır. Bir düşünce ki, bilimsel olduğunu söylüyor ama bilimsel ölçüme elverişli olamıyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucuları, hayatın başlangıcı ve gelişimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar!… O halde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim görüşü kişisel bir inanç meselesi olmalıdır. Teori hakkında söylenebilecek en iyi şey, onun, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ne kanıtlanabilen ne de yanlışlanabilen bir inancı temsil ettiğidir.”7

    Bilgi teorisindeki yaklaşımları açısıdan olguları ve tümevarımı bilimsel bilginin kaynakları diye kabul eden bir yaklaşımı savunanlar, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karşılamadığını kabul etmek zorundadırlar. Birçok ünlü felsefeci, gözlemsel verilere dayandırılmadan Evrim Teorisi’nin savunulmasındaki soruna dikkat çekmişlerdir. Bunlardan biri olan Wittgenstein şöyle demektedir: “Örnek olarak Darwin teorisi hakkında yapılan yaygarayı ele alalım. Teoriyi destekleyen ve ‘Tabii ki’ diyen çevreler vardır, bir de ‘Tabii ki hayır’ diyen çevreler vardır. Hangi mantıkla ‘Tabii ki’ denilebilir? Tek hücreli organizmaların zamanla daha karmaşık organizmalara dönüştükleri ve memeli hayvanlardan insanlara kadar geliştikleri düşüncesi savunuluyor. Peki, bu süreci gözlemleyen biri var mı? Hayır. Peki, bu süreci şu anda kimse gözlemliyor mu? Hayır. Yapılan gözlemler bir damla suyun kızgın bir taşa damlatılması gibi. Buna rağmen binlerce kitapta bu teorinin akla en yatkın çözüm olduğu yazmaktadır. Insanlar çok zayıf kanıtlara rağmen bu teorinin doğruluğundan emin. ‘Bilmiyorum, bu ilginç bir hipotez ama daha fazla güçlendirilmesi gerekir’ gibi bir tutum savunulamaz mıydı? Bu, nasıl herhangi bir şeye ikna olunabileceğini gösteriyor. Sonunda cevapsız kalan sorular unutuluyor ve kişiler bunun mutlaka böyle olduğuna kanaat getiriyorlar.(mesela Barış Bey örnek olabilir)

    not;Bu Konuda son söz sizlerin olsun değerli Darwinciler, kendinizi daha bilimsel hissetmenize yardımcı olabilir…

    Saygılarımla.

    Kaynak http://www.evrim.gen.tr/articles.asp?id=4

  31. Mustafa bey,
    Ben hala israrliyim bahsettigim konuda. Tartismayi baska yerlere goturmektense sizin iddianizi aciklamanizi ve kaynagini gostermenizi diliyorum. Sahsen cok onemli buluyorum bu konulari. Bilim dunyasinda bagiran cagiran bir suru bilim insani var, yazi ve iddialarinin baglamdan kopartilip baska sekilde kullandigi icin. Bu boyle surdukce yeni tartismalar acmanin bir faydasi olmaz bilgilenmemiz acisindan. Shapiro yorumunuz ile ilgili sorun oldugunu dusundugum seye acikcasi cevap vermediniz daha. sizinle bilgi teorisi uzerine tartisabilirim, fakat zemine iliskin bu tarz onemli seyleri es gecmek bilimsel namus ve adabima 180 derece ters. O yuzden israr ediyorum.

    Ikncisi ben Californiali bir demokrat degilim. Fakat bu bilimle alakasiz think-tank ler hakkinda soylediklerimde bir yanlislik oldugunu, yada uydurma oldugunu gosterirseniz birak demokrati, floridali bir repuplican olmayi kabul edecegim.

    Ucuncusu su meshur “darwinciler øldu bitti” sehir efsanesi. Boyle birsey yok Mustafa bey! Bilimsel camiada artik paradigma yada tutuculukla aciklanmiyacak denli guclu bir konsensus var. Millet bunlari birakip isine bakiyor tikir tikir. Sahsen biyoloji alaninda onemli bir universitede calisiyorum ve zerre kadar bahsettiginiz seyleri gozlemliyemiyorum. Tam tersi var. Kendi alanim olan informatic de evrimci sureclerler ile ilgili insanlarin basarili calismalarindan baska birsey goremiyorum. Ve dunyanin heryerinde bu boyle.

    Derdimi aciklamak babinda asagidaki iki linki karsilastirin lutfen. Ne demek istedigimi anliyacaksin. Ve bu tarz seylerle cok cok cok fazla karsilasiyoruz.

    (bahsettigim sorunlu okuma)
    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=432280

    (orjinal metin)
    http://www.time.com/time/magazine/article/0,9171,1541283-1,00.html

    Iste bu tarz seyler ile “Bilim adamlarından evrime büyük darbe” denebiliyor sizin yaptiginiz gibi. Maalesef bu tarz binlerce ornek var. creationists olsun, onlarin yeni hali intelligent-designcilar olsun bizim yerli versiyonlari olsun, tam bir carpitilmis bilgi kirliligi var. Bu kirlilikten kurtulmadikca saglikli bir tartisma zemini olmaz!

  32. Sayın Barış Bey

    Israrınızı anlıyorum fakat halihazırda sizin gibi eğitim almış birinin ilk olarak genelleyici davranması çok garibime gidiyor.Çünkü birincisi yorumları dikkatli okumuyorsunuz.Evrime asla karşı değilim,hatta evrimciyim demekte hiç bir sakınca görmüyorum, hiç bir zamanda görmedim. (Da Vinci Bey bunu 1.5 seneye yakın süredir bilir.) Önden yüklemeli evrim teorisi yada tasarımcının olduğu bir tasarım fikri (Tasarım yanılsaması şeklinde Dawkins adlandırır bunu) benim için geçerlidir.Darwinci evrimin naturalistik-mekanik ön kabulü rasyonelleştirmek için çarpıtıldığını düşünüyorum.Darwin mekanizmaları bir işleve sahip değil demiyorum aksine sahiptir fakat hayata bugün tanık olduğumuz kompleksliği ve giriftliği oluşturmak için yeterli değillerdir.Diyorum.Bunu yaparkende en temel bilim dili matematiğin olasılık hesaplarını şiar ediniyorum (matematikten çok anlıyorumda demek değil bu) Fakat eğer evrende herhangi birsüreç için (bir protein oluşması gibi)10 üzeri 78 de bir bir(evrendeki ”tahmini” madde) olasılık tan bahsediliyorsa bu benim aklımın yettiğince imkansızlık anlamına geliyor.sizin için ne ifade ettiği sizi bağlar.

    Birde tüm bilim dünyasında konsensüs var deyip işin içinden çıkmak çok hazırcılık ve bilimsel bir yaklaşım değil.İşte siz cevap verdiğim yorumlardan bir örnek sundum.Yeni bulunan fosil (üzerini tıklayın ilgili habere gidin) Roger Lewin ,Leakley gibi antropologlarca üzerine kitap yazılan bilindik Lucy şemasını nasıl altüst etti.Var olan konsesüsü nasıl yıktı.Demek ki bilimsel gelişmenin önü bir konuda konsensüs var diye bırakılmıyor.Sürekli değişim (evrimin doğasında olduğu gibi) bilim adamlarınca (bilnçli ve yönlendirilmiş bir şekilde)inceleniyor.Size bahsettiğim yüzde birlik Science makalesinide mailinize pdf şeklinde yolluyorum.Çarpıtma olmadan okuyun diye :)

    Sonuçta konsensüs evrimin varlığı konusunda ise buna şüphe yok ama sizin bahsettiğiniz konsensüs atesit-materyalist bir konsesnsüs bilimin evrim konusunda taraf olduğu, yaratılışcılıkla aynı ön kabule dayanan konsensüs.Hipotezi oluşturan fikir(inanç yada inançsızlıkla) yola çıkarak o gerçeğin delillerini bulmaya gayret etmek.Haklı olduğunuz bir konu Yaratılışcıların AT içindede finanasal acıdan güçlü olmaları ve bizim gibi front-loadingcilerin sesinin fazla gür çıkamaması.Fakat birileri kendi amaçları için bilimi kullandığı için AT nin bilimsel çıkarımlarını, eleştirilerini yok saymak Darwinizm sözde araştırdığı öz olan değişime karşı direnmektir.Statik bir dünya algısının tezahürü olarak, gerçeğin bir ucundan (doğal seçilim,mutasyon) yakalayıp bu gerçekliği kendi emelleri(ateizm-naturalizm) alet edenler bence Yaratılışcılardan bile daha büyük kötülük yapmaktadırlar bilim camiasına.Bilimin bir taraf olması bize gerçeğin tüm resmini sunmasın gerekmiyor.Sizinde bu konuda aynı fikirde olduğunuzu düşünüyorum.Bilim süreçlere ad koymaktan çok sdoğal süreçleri açıklamakla ilgilenmelidir.

    Son olarak çarpıtma söyleminize şu karşılığı vereyim.Ben İngilizce öğretmeniyim ve 27 yaşındayım.Biyoloji alanında liseden beri, bir meraklının ötesinde ilgi duyarak sürekli öğrenen biriyim.Nasıl ki, sizin profesyonelliğinize saygın varsa ve söylediklerinizi değerlendiriyorsam.Sizde benim çevirdiğim makalenin ingilizcesini konuya benden terimsel açıdan daha vakıf biri olarak tekrar çevirin.Bende burda yayınlayayım.Yaptığım çarpıtmaları kırmızı punto ile yazarsınız.Ben bu metinleri bir ard niyet göstermeden çeviriyorum.Ard niyetim olsa baştan Darwincilerin makalelerine ağırlık vermem.Yaptığım çıkarımların da zorlama değil aksine metnin işlenişine binaen (allegorilerin bile açıklandığını düşünürsek) son derece doğal çıkarımlar olduğu kanaatindeyim.Sizin de bu tip bir kanaat taşımanızı beklemiyorum.Benim çıkarımıma katılmama hakkınız elbette var, fakatkendinizin çıkarımını ‘yegane gerçek’ miş gibi lanse etmeye ve karşı tarafı gayri bilimsel diyerek niteleyip itham etmeye hakkınız yok.Bu şekilde davrandığınız için sanırım sizin yorumlarınız bilimsel bir savunmadan çok, konu üzerindeki inancını savunan biri izlenimi veriyor.

    İyi çalışmalar…

  33. Mustafa bey,

    Sizin de sorununuz diğer AT’cilerle aynı. “Darwinizm” diye bir canavar yaratmışsınız kafanızda. Mustafa Akyol ile Akıllı Tasarım ve ‘Darwinizm Canavarı’ üzerine başlıklı yazımda Mustafa Akyol’un darwinizm canavarı üzerine yazmıştım biraz. Sizin de kafanızda oluşmuş bir darwinizm canavarı var. Darwinizmin abiogenezle bir ilgisi olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğer öyle düşünüyorsanız bence yanılıyorsunuz? Ne evrim teorisinin ne darwinizmin ne de evrim düşüncesinin abiogenezle bir ilgisi yok.

    Açıkçası sizin oluşturduğunuz hayali bir terime saldırmanız beni pek ilgilendirmiyor.

  34. Sayın Da Vinci

    Sizin sorunuzun diğer ağabeyleriniz(Dawkins,Dennett etc) gibi bir nedene bağlı olduğunu bende çok iyi biliyorum.Bakın Hayatın başlangıcı konusunda diğer bir kitap yazarı felsefeci ateist Darwinci Dennett sizle aynı düşündüğü halde abiogenesis ile teoriyi nasıl kucaklaştırmaya çabalıyor.Yani ilgi kurmaya çalışan ben değilim bizat sizin Darwinci(yada ateist) söylem sahipleriniz;

    Moleküler biyoloji mikroskobundan baktığımızda, sadece oldukları yerde durup etkide bulunmak yerine, eylemlerde bulunabilecek kadar karmaşık olan ilk makro moleküllerde, eyleyiciliğin (faillik, eylemde bulunma özelliği) doğuşuna tanık oluruz. Onların eyleyiciliği, bizimki gibi tam anlamıyla gelişmiş bir eyleyicilik değildir. Onlar ne yaptıklarını bilemezler. Oysa biz, çoğunlukla ne yaptığımızı gayet iyi biliriz. Biz insan eyleyiciler, en iyi halimizde –ya da en kötü halimizde-lehine ve aleyhine olan gerçekleri bilinçli olarak ölçüp bitirdikten sonra, yönelmiş eylemeler gerçekleştirebiliriz. Makro moleküler eylemcilik ise farklıdır; makro moleküllerin yaptığı işlerin gerekçeleri vardır, ama makro moleküller bu gerekçelerin farkında değildirler. Bununla beraber, onların eyleyicilik türü, bizim eyleyicilik türümüzün tohumlarının yetişebileceği tek zemimdir.(1)

    Aslında Dennett, bu kendi kendini kopyalan robotlar analojisinden gönderimde bulunarak tüm canlıların cansız maddelerin kopyalama güdüsünden mütevellit gelişmiş kopyalar yâda ‘daha yeni sürümler olduğumuzu’ ima etmeye çalışmaktadır.Dennett’e dönelim;

    Şimdi de tamamen ne yaptığını bilmeyen ‘kontrolsüz’ doğal süreç içersindeki makro moleküllerin yaptıkları eylemlerin gerekçelerinin farkında olmadan bu eylemleri bilinç eylemler gibi gerçekleştirebilme yeteneğinin varlığından söz edilmektedir. İşin en ilginç yönü, bu bilinçsiz eyleyicilerin bizim bilincimizi oluşturan yapıtaşlarının mimarları olarak görülmesidir. Bu kurguda ciddi alınabilecek tek şey bu moleküllerin bu gerçeklerin farkında olmadıkları ve olamayacaklarıdır.

    Şimdi de Dennett’in ”asıl sorununun ” ne olduğunu görelim;

    Araştırmamızın bu düzeyinde keşfettiğimiz eyleyiciliğe benzer şeyde, ”bize yabancı ve hafif itici gelen bir şey var”; ortada amaca yönelik telaşlı bir koşuşturmaca olmasına rağmen, ‘evde kimse yok’. Mükemmel bir şekilde tasarlandıkları ve yaptıkları şeyden hiç haberdar olmadıkları anlaşılan moleküler makineler, şaşırtıcı marifetler sergiliyor. (2)

    Sanırım benim bir şey eklemememe gerek yok. Darwinci Evrimin bilim adamlarının, en önemli sorunu kendilerine ”hafif itici gelen” bu süreçlerin, bir bilincin etkin veya dolaylı müdahalelerinin sonucu oluş olmasının, onlar için asla kabul edilemeyecek kadar dinsel inanışa gönderimlerde bulunan söylemler olmasındandır.

    Sizinkinin farklı olmaması zaten şaşırtıcı değil …

    Kaynak;

    1. Daniel C. Dennett, Aklın Türleri-bir bilinç arayışına doğru-Varlık/Bilim, sayfa 31
    2. Daniel C. Dennett, Aklın Türleri-bir bilinç arayışına doğru-Varlık/Bilim, sayfa 32

  35. Mustafa bey,

    İşinizi koalylaştırayım. Sizin için darwinizm ile ateizm aynı anlamda olduğuna göre bundan sonra darwinizm kelimesini kullanmayın direk ateizm yazım. Evrim teorisi için darwinizm kelimesini kullanmayın ve sadece evrim teorisi deyin. Oldu mu? Böylece anlam kargaşası aşılmış olur.

    Dawkins’in veya Dennett’ın düşünceleri önemli değil. Önemli olan abiogenezin evrim teorisinin bir parçası olmadığı gerçeğidir. Dennett veya Dawkins’in ne dediği hiç önemli değil.

  36. Sayın Da Vinci

    Ben Darwini yada öngördüğü mekanizmaların geçerliliğini değil bunların ateizmin amacına uygun bir rasyonelleştirme entrümanı olarak kullanılmasına karşıyım.(yegane tek açıklama olabileceğinede) Darwinin kendisininde hayatı boyunca kendini agnostik olarak tanımlaması zaten bu zorlama naturalist söylemin, ondan daha çok onun takipçileri ve hayranlarınca (Huxley,Engels,Marx) oluşturuldğunu göstermekte.Rönesansla beraber ortaçağın öcünü almak isteyen akademik çevreler Darwinizmi Lamarck’tan daha amaca uygun bulup onun söylemini Kliseye karşı kullanmışlardır.Bu yapay Batı sorunundan etkilenen sizin gibi insanlarımız içinde kendi kişisel görüşlerinin rasyonelleştirilmesi ise Darwinizme arka dayayarak olmaktadır.(sizin bloglraınızda açıkca görüldüğü gibi) bu sebeple ”İşinizi kolaylaştırayım. Sizin için darwinizm ile ateizm aynı anlamda olduğuna göre bundan sonra darwinizm kelimesini kullanmayın direk ateizm yazın” söylemi aslında kendiniz içim ipso facto bir durumu bana yamamaya çalışmaktır.Esas itibariyle sizin için durum öyle.”Ateist” Darwincilerin neden sürekli ”straw man argument” çevresinde iddialarını savunduklarına harika bir örnek olmuş yorumunuz bu açıdan da teşekkür ederim…

  37. İlahi Mustafa bey. Ben de tam da sizin için “straw man argument” kullanıyorsunuz diyecektim ama vazgeçmiştim. Ama zaten anlattığım şeyin o manaya geldğini siz anlamışsınızdır. Kafanızda darwinizm diye bir canavar yaratıp buna saldırmayı amaç edinmişsiniz.

    Mustafa bey şunu kabul edin bu evrende olan herşeyin fiziksel bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Yani doğaüstü bir gücün varlığı veya olabileceği bilimsel olarak tespit edilmemiştir. Bu sebeple elbette bilimsel metod için doğaüstü açıklamalar kullanılamaz. Yani “evrim olmuştur ama doğaüstü birşey bunu tasarladığı için böyle oluş olabilir ancak” demek biraz komik oluyor bana göre. Yani böyle birşeyin olabileceğine ve olduğuna dair hiçbir veri yok. Sadece bazı şeylerin olamayacağını iddia ediyorsunuz ve “eğer bunlar olamıyorsa burada başka bir zeka, bir güç olmalı” diyorsunuz. Bu “god of the gaps” değildir de nedir? Birşeyin nasıl olabileceğini anlamıyorsunuz, yolunu bulamıyorsunuz ve “bu olmuş olamaz o zaman bu akıllı bir varlık tarafından tasarlanmış olmalı” sonucuna varıyorsunuz. Bunun güneş tutulmasını anlamayan eski insanların bunu tanrının işi olarak görmesinden ne farkı var? Buna da sizin de çok iyi bildiğiniz gibi “argument from ignorance” deniliyor.

    “Naturalism vs. Theism”, işte sizin için bütün mesele bu değil mi Mustafa bey?

  38. Daha ne diyeyim ben Mustafa Bey,
    Tirnak icine alarak defalarca cok somut bir sekilde aciklamanizi istedim siz hala ceviriden bahsediyorsunuz. Ben ingilizce yeteneginizden degil, yorumlarinizdaki zorlamadan bahsediyorum. Ortada cok acik, atifta bulunan makalede bulunmayan iddialar var. Eger soylediginiz gibi profesyonellige ve emege sayginiz varsa yorumunuzu duzeltir ve okurlarinizdan ozur dilersiniz. Baska diyecek birsey bulamiyorum, israrla 3-4 defa ustune basa basa aciklama istedim cunku.

    Genelde bu tur tartismalara girmiyorum, cunku sizler bir misyonun pesindesiniz, ikna etmek mumkun degil. Fakat ulkemizde hurafe denecek seyler koca koca insanlar tarafindan ciddiye alindigini gordukce bosveremiyorum. Bilgi kirliligi var maalesef.

    Bir defa kritik yapma yonteminiz yanlis. 3-5 kisinin etrafindan donerek evrim olgusunu ele aliyorsunuz. Dawkings kimmis?(buralarda ogrendim) populer bilim tuketimi ve onun aktorleri ayri birsey, onlarca farkli disiplinde gece gunduz calisma yapan insanlar farkli birsey. Bu isin onde gideni arkada gideni yok. “Surunun basindakini vururum gerisi dagilir” mantigi burada islemiyor, surunun basi yok cunku.

    Yada cokca gorulunen “misquotes”, yanlis yapilmis alintilar. Sadece sizin yukaridaki yorumunuzda 4-5 tane cok onemli alinti/cikarim hatasi var. Onde gelen AT cilerin neredeyse hepsi yapiyor(futursuzca). (Da Vinci nin bir blogunda bir video denk geldi, konferansda yine bir AT ci milleti aptal yerine koyuyor, birisi cikip ozur dilettiriyor herkesin onunde. Pasa pasa ozur diliyor tabi.) kendilerini destekliyen bilimsel bir veri olmadigi icin baska bilim insanlarinin sozlerini carpitarak destek bulmaya calisiyorlar.

    Birde dun karsilastirma icin verdigim linklerde goruldugu gibi bir propaganda mevcut. Nedir bu propaganda: “Bilim adamlari evrimin sacma oldugunu gosterdi!!!” minvalinde ilerliyen seyler. Dunde soyledim, bilim dunyasinda bu konuda tam bir konsensus var. Peki siz bugun ne dediniz? “konsensuz var diye birsey dogru mu?” diye soruyorsunuz. Sorunu gorebiliyormusunuz? Ben bir iddiaya cevap veriyorum, siz sozumu alip baglamdan kopartip nerelere goturuyorsunuz. Benim demek istedigim bu propagandalarin yanlis oldugu ve iddia edildigi gibi bir cozulmenin olmadigi.(Neler ile ugrasiyoruz)

    Iki cephe var. Bilim dunyasi, birde turlu cesitleri ile tasarimcilar. Bilim dunyasi belli. Digerleri ne yapiyor peki? Hayatinda tekbir bilimsel katkisi/cabasi olmamis insanlar bilim cephesinin urettigi bilgilerden tirtiklayarak/carpitarak bir kampanya yurutuyor. Bakiniz su yaratilis Atlasi safsatasina. Icindeki malzemelerin cogu oradan buradan kaynak belirtmeden calinmis seyler. Artik isleri de iyice zorlastigi icin satafatli kavramlarin arkasina siginarak “bilimsel” gorunmeye calisiyorlar fakat parlak cilalari dokuluyor. Daha once de soyledim, bu kisilerin arkasinda milyon dolarlik ne idugu belirsiz enstitulerin olmasida zaten manidar. Siz onemli oldugunu dusunmuyorsunuz ama bence gosterge olmasi acisindan cok onemli. Hangi zihniyetin destekledigini, hangi motivasyonlarla islerin yurudugunu gostermesi acisindan..

    Evrimin teorisinin ne oldugunu bilmiyorsunuz hicbiriniz. 99% unuz konunun hicbir sekilde uzmani degilsiniz, yanlis anliyorsunuz, ondan bundan yapilan alintilarla bu alanda bilgi ureten ve destekliyen bilim insanlarinin 99.99% una karsi cikiyorsunuz, uzmanmis edasiyla konusarak. Neresinden basliyayim bilmiyorum, komik olasilik hesaplarindan mi?,birseyin bilimsel kriterlere uygunlugunu sinama konusundaki acik yanilginiz mi?

    Isi temelden yanlis anliyorsunuz. Evrim bir olgu olarak kabul ediliyor, bir teori degil. Sayisiz baska olgu ve gosterge ile uyumlu olarak. Konsensus derken ben bundan bahsediyorum. “It’s a fact!”. Ayni tepemizdeki gunes kadar, yaydigi isi ve isik kadar gercek olarak kabul ediliyor. Bunu aciklayan mekanizmalarin teorisi olsun olmasin. Bu cok onemli bir ayrim ve tasarim taifesi bilerek bu durumu gormezlikten geliyor. Sizler israrla hicbir kanit yok desenizde, bu olgu tum disiplinlerdeki bilgiler ile mantikli ve uyumlu bir sekilde ilerliyor. Sadece 1-2 kanit degil muazzam bir bilgi deryasi soz konusu. Ve isin garip tarafi bu bilgi uretiminin basindaki insanlarin 99.9999% da buna katiliyor. Gidin bi molekuler biyolog bulun bakalim ne diyecek. (Tabi bu size gøre dogmatik, sirf kutsal kitaplarin anlatimina uymuyor diye karsi cikmak ise bilimsel) Yani ortada gercek olarak kabul edilen bir olgu, ve bunu aciklamaya calisan bir teori var. Evrim teorisi evrimi “isbatlamaya” calismiyor, onu “aciklamaya” calisiyor, tum verilere uyumlu olarak. Yani Evrim teorisinin orasi burasi yanlislansa bile bu evrim olgusunu degistirmeyecek. Ki ayrica boyle birsey oldugu gibi de bu teori benzeri teoriler gibi ilerliyecektir, her asamada aciklayiciligi guclenerek. Gorunen sey her zaman ki pattern e uyuyor. Bisiler ortaya cikiyor, dini inanclarindan dolayi insanlar buna karsi cikiyor ama eninde sonunda kabul etmek zorunda kaliyorlar. Tarih bunun ornekleri ile kayniyor. Evrim olgusunun kabulu konusunda da farkli birsey olmasi icin en ufak bir sebep yok. Yalan ve dolan ile fazla dayanamaz bu iddialar. (Yalan deme hakkini kendimde goruyorum, cunku her dokundugumuz seyde acikca tahrifatlar ortaya cikiyor).

    Ayni sekilde, gunesin icersindeki tepkimeleri 100% aciklayamadik diye gunesin isisini inkar etmiyecegimiz gibi. Yani bilim insanlari evrimi bu duzeyde algiliyor, bunu artik ogrenin. Bunun boyle olmasida artik mevcut bilginin karsisinda bunun “apacik” olmasi. Ortada her boyutta isleyen bir degisim sureci, ve bunu olgu olarak kabul edip aciklamaya calisan insanlar var. Bunun bazi tasarimci kimseler tarafindan ayirt edildigi goruluyor, cunku artik “evrimi bizde kabul ediyoruz” noktasina geldiler. O kadar acik ve artik gozlem ile gosterilen evrim olgusuna karsi cikamiyacaklarini biliyorlar. Onun icin evrimi kabul edip “irreducable complex” gibi seylerle ugrasiyorlar.

    Birsey daha belirtmek istiyorum Mustafa bey, amator olarak ilgilendiginizi soyluyorsunuz. Peki amator olarak ilgilenen insanlar ne zaman koca bir disiplini inkar etmis temelsiz nedenlerle?
    Amator olarak ilgilenen insanlar ne zaman

    İtiraflar Darwinci cepheden ardı ardında geliyor. New York Üniversitesinin ünlü bilim insanı R.Shapiro dünyaca saygın bir hakemli dergide bugünkü paradigmayı temellerinden sarsabilecek bir yazı kaleme almış.

    gibi iddialarda bulunmaya basladi kaynagini acikca gostermeden???

    Yada yoldasiniz Mustafa Akyol gibi “Darwinizm’e Meydan Okuyan Bilimsel Hareket”(peh peh peh!) gibi sunmalar. Pek bana amator uslubu gibi gelmedi. Adindaki “bilimsel” etiketi yuzunden bircok insana can suyu gibi geldi ama nafile.

    Bir onceki yorumumda verdigim linkler(*) hakkindaki dusuncenizi de merak ettim acikcasi?

    (*)Da vinci’nin bir blogunda gordum zaman gazetesi linkini.

  39. Barış Bey,

    Siz makaleden anlamak istemediğiniz yada anlamak işinize gelmediğinden yada anlamak istediğiniz gibi anlamak yüzünden anlaşmamız elbette imkansız.Sizinle aynı şeyleri tartışmak sizin sürekli ”i am above all has been true” yaklaşımınız sebebiyle bıkkınlık verdiğini belirtmeliyim.Harun Yahya ya adanmış bir blogculuk yada onu tüm şekliyle destekleyen bir blogculuk asıl misyon sahibi olmaktır.Bulundukları kurumları bir hegemonya merkezi görüp, değirmenin başında suyu tutmak herşeye karşı direnmek esas misyonculuktur.Sizi, yada herhangi birini akıllı tasarımcı yada önden yüklemeli evrimci fikre dahil edeyim de mutlu olayım diye bir gayretim olamaz.Kısır Döngünüz içinde bilimizie devam edin.Bırakalımda makaleyi okuyanlar kendi kararlarını versinler.

    Saygılarımla…

  40. Sayın Da Vinci,

    Bir önceki makaleden çok önce sizin ”strawman” yaptığınızı yazdım.Elbette okuma zahmetine katlanmadığıunızdan es geçmişsinizdir.Sizi kendi komedinizle başbaşa bırakayım.NG gibi hakemli dergiyi örnek veriyoruz olmaz Shapiro diyoruz o öyle dememiş Dennett ,DAwkins diyoruz onlarda kim deyip durmak ama işinize geldiğinde Dawkinsten dem vurmak.İstediğini kabul etmek ,istediği bilim adamına(genelde düşünceyle paralel olana) değer vermek , değer verdikleri işine gelmeyen şeyler söylediyse banane demek vs…açıkcası sizinle tartışmak gerçekten zaman kaybı oluyor.Scoptomanın ileri düzeyindesiniz.(Barış Bey yoldaşınız sizden aşağı kalmaz)Yinede yazdığım makalelerin altına misyonunuz gereği yorumlarınız sürdürebilirsiniz.Farklı bakış acısı evrim algısına ancak zenginlik katar.

    Saygılarımla..

  41. Refere ettiginiz makaleye yorum yapmiyoruz Mustafa bey. Varmis gibi gosterdiginiz seylerin kaynagini gostermenizi istiyorum sizden. Bu kadar basit. Ustune basa basa soz konusu makalede olmadigini soyluyorum. Bunun yorum ile alakasi yok. Ve isime gelip gelmemesi ile ne alakasi var ki? Yok diyorum oyle birsey. bu 4-5. girisimim, hala gosteremediniz. Sonra dileyen herkes diledigi gibi yorumlasin ile olmuyor. Eger yazilmis seyler uzerinde bu kadar belirsizlik olursa tartismak elbette anlamsiz. Ben somut olarak sunu sunu demedi hicbiryerde oyle birsek yok diyorum. Sizden “hayir bak surada acik acik soyle diyor” demenizi beklerdim. Bu isin yontemi budur. “out of context” seylerle bir yere variriz, ama lutfen emek,caba ve ter doken insanlarin urunlerine-calismalarina biraz saygi gosterin ve bunu bilim olarak adlandirmayin.

    Neyse, gelis gidis zorla blog actiracaksiniz bana. Sirf yapilan tahrifatlari koysam bir dunya malzeme cikar.

    Saygilar.

  42. Mustafa bey,

    İçinde olduğunuz durumu üzülerek izliyorum. NG için hakemli dergi deme gafletinde bile bulunduysanız daha neler yapabileceğinizi tahmin ediyorum. Shapiro’nun yazısıyla ilgili çevirinizi okumadım, orijinalini okudum. Ama Barış bey çevirinizi okumuş ve yaptığınız hayal ürünü yorumları görmüş. Ben sizin bunu yaptığınızı daha önce defalarca görmüştüm. Bu seferkine dayanamayacağım için hiç okumadım bile çevirinizi. Belki çeviri de çok birşey yoktur ama yazıdan çıkardığınız yorumlar kesinlikle “kel alaka” oluyor. Bunu daha önce defalarca gördüm. Şurada şu yazı var şunlar anlatılıyor diyorsunuz, gidip bakınca hiç alakasız şeyler görüyoruz. Demekki bu huyunuzdan birşey kaybetmemişsiniz.

    Yeni hokus pokusunuzun adı da front-loading. Bununla ilgili birşeyler yazsanızda içindeki çelişkileri, mantıksızlıkları, tutarsızlıkları ortaya koysak. Bekliyoruz Mustafa bey. Heralde daha çok bekleyeceğiz. Mike Gene abinizin kitabından iyice okuyup öğrenin de ona göre anlatın.

  43. Sayın Da Vinci

    Çevridğim bir Front-Loading makalesi vardı.Oldukça ayrıntılı ama size birşey fayda etmez sanırım.Çünkü sadece siz bilimselsiniz ha pardon birde barış Bey gerisi yalan.Sizin beklemenize gerek kalmasın diye bloga yorumsuz ekleyeceğim nasipse.Barış Beyede yeni blog acma işinde başarılar dilerim:)

    Sayın Da Vinci NG ile ilgili gaf mı ?:)

    http://www.nationalgeographic.com/research/grant_application.html

    Sizlerle uğraşmak gerçekten ”zaman kaybı” son olarak makaleyi ekleyeceğim sizin seviyesizleştirmeye başladığınız yorumlarınıza en iyi cevap bu detaylı makale olucaktır.Sizde her zamanki gibi Talk origins’ten link verir daha bilimsel hissetmeye devam edersiniz…

    Kararı makaleleri okuyanlar versin diyelim…

  44. Ben asgari bilimsel namus, adab ve emege saygidan bahsediyorum. Seviyesizleştirmeye calismadim. Israrla yorumunuzdaki iddialarin somut kaynagini gostermenizi istedim. Ben israr ettikce siz “en bilimsel sizsiniz” minvalinde suclamalara girisiyorsunuz. Bu kadar acik secik ortada iken hersey, birde bunun uzerine “sizlerle ugrasmak zaman kaybi” demeniz cok anlasilir degil.

    Not:NG peer-reviewed, yani hakemli bir yayin degildir, eger tartistiginiz o ise.

  45. Insan beyni sabahin korune kadar calisinca tuhaflasiyor, akla olmadik seyler geliyor. Bu tuhafligin sonucu sizlerle paylasmak istiyorum.

    http://www.google.com/trends?q=intelligent+design%2C+darwin&ctab=0&geo=all&date=2004&sort=0

    http://www.google.com/trends?q=intelligent+design%2C+evolution&ctab=0&geo=all&date=2004&sort=0

    Hani tum dunyada AT muthis yayiliyor, bilim dunyasinda firtinalar kopartiyor ya, iste bu iddialarin sayilara yansimasini goruyoruz :)

    Sadece “intelligent design” diye arattigimizda da muthis sonuclar cikiyor. O kadar mantikli ki bu design isi, penetration gucu google un sunucularini bile zorluyor.

  46. Mustafa bey,

    Yine aynı şeyi yapmışsınız. Verdiğiniz linkte ne var? NG’in “peer-reviewed scientific journal” olduğunu mu söylüyor?

    Wikipedia’daki List of scientific journals maddesine bakın bakalım NG var mı?

    Peer-reviewed olmasını bıraktım Science magazine olarak bile geçmiyor NG. Scientific American ve New Scientist ise “Science magazine” olarak geçiyor çünkü onlarda da peer-review yok yani “Scientific journal” değiller.

    Zaten 1999’da Archaeraptor’u Nature ve Science kabul etmediği halde NG’nin hiç sorgulamadan üzerine atlaması ve rezil olması NG’nin ciddi bir bilim dergisi olarak kabul edilmemesi için yeterlidir diye düşünüyorum. NG’yi neden bu kadar ciddiye aldığınızı anlamıyorum. NG’ye bir bilim haber dergisi olarak bakılabilir en fazla. Ama çok fazla ciddiye almamak gerekir.

    Hakemli bir dergi olmadığı çok açık tartışmasız bir gerçekken nasıl bunun aksini iddia edebiliyorsunuz anlayabilmiş değilim. Gerçekten çok ilginç.

    Front-loading ile ilgili yazınızı merakla bekliyorum. Sakın ola es geçmeyin.

  47. Hayır yaynlanan makalelerin kabul edilebilmesi için gerekli maddelerden ;

    Eligibility;

    Applicants are expected to have advanced degrees (Ph.D. or equivalent) and be associated with an educational organization or institution. Independent researchers or those pursuing a Ph.D.-level degree may apply, but awards to non-Ph.D. applicants are rare.

    As a general rule, ”all applicants are expected to have published a minimum of three articles in peer-reviewed scientific journals.”

    Demiş bu benim bilimselliğim için yeterlidir.Burda Berkeley’de ki bohem bilim adamalrına yayın yapmıyorum.(sizinde blogunuzda öyle bir kaygı taşıdığınızı düşünmüyorum.)Size Scientific Americandan da makale yolluyorum.Herkesin bildiği şey diyorsunuz.Pes dedim o yüzde birlik miti belkide Türk elitisyen medyanın en çok kullandığı argümanlarda biri.Propaganda malzemesi. Hakemli dergi demek zaten Darwinci olmadan asla demek gibi bir şey ama NG gibi saygın kurumlar bunu aşabiliyor.Çünkü o haberi Science yada Nature yayınlaması ”yayın politikaları” gereği imkansızdır.

    Ayrıca,size Dawkins’tende söz ediyorum.Siz(Darwinciler) Dawkinsten alıntılar veciz söler yaparken iyi o itiraf ederken işe gelmeyen yerler varsa kötü ee pis kaka.En nihayetinde işinize nasıl gelirse o şekilde yorumluyorsunuz.O kurumlardanda makale çevireceğim (Bu sefer dikkatim azami ölçüde olacak merak etmeyin)
    bakalım ozaman nasıl yorumlayacaksınız?Aslında görünen köy misali bir soru bu…

  48. Barış Bey

    Paradigmanın elindeki tüm güçle AT uğraşması onu bir tehlike olarak algıladığını gösteriyor.Tüm peer-review tekeli kiminelinde ? sizin bu linklemeniz şu analojiyi hatırlattı suyun başında olan sahibinden daha çok suyu kullanma hakkı kimin olabilir?Bu danışıklı döğüsün bir örneği okadar yinede o az istatislik bile AT’nin tüm sindirilme çabalarına rağmen mücadelesine devam ettiğinin kanıtı.

    Mesela, son makalemdeki örnekte indirgenemez karmaşıklığa cevap verilmesinin zorunluluğundan ortaya çıkmış.Artık görmezden gelinemeyecek kadar sıkı argümanlarla geliniyor.(zahmet edipde Mike Gene sitesinide bir gezin )

    Size blogumda Flagella ile ilgili makaleyi (Prof.Namba) okuyun derim.Evrimci bilim adamının imalarına dikat edin.(olmadı orjinalinden okuyun herşeyi çok bilen iki kafadarsınzı nede olsa) )Sonra formula 1 araçlarını düşünün daha sonrada Darwinin olası patikalarını ve çok araştırmacı olduğunuz için Journal of Molecular Evolution yayınında bu yapıyı araştırın.(Bende gerekli bilgi var bulamazsanız haber verin)üzerine kaç makale yazılmış öğrenin.Bu tip yapılar ne kadar araştırılmış bakın.Sonra video oyunlarınıza devam ederiz.

  49. Mustafa Bey,
    Kesinlikle haklisiniz. Bilim camiasi ID ve uzantilarini cok tehlikeli olarak goruyor. Cunku ortada cok acik bir sekilde carpitmalarin bilimsel pratik olarak gosterilmesi var. Ve bunu bilerek, planli ve programli yapiyorlar. Ortada cok somut kriterler olmasina ragmen bilimsel surecleri degil arkalarindaki saibeli kurumlarin para destegi ile “bilimsel” fikir yayiyorlar. Cunku hedef kitleleri acisindan amaclarina ulasiyorlar. Karmasik , bol teknik terim iceren, ozellikle karmasiklastirilan ifadelerin arasinda sizin gibi ingilizce ogretmenleri ve musbet bilimlerle kisitli ilgisi olan insanlarin kaybolacagi, “woow” dedirtecek etik disi yayinlar yapiyorlar. Bunu bilerek yapiyorlar. Cunku o kadar duzgun cumle kurabilen insanlar, bilerek o kadar seyi es gecemez. Aptalliklarindan degil yani. Bilim dunyasi, peer-review surecinin bunlara karsi komplo kurmasi iddianiz tamamen bos. Somut hicbir veriniz yok boyle bir komploya dayanak olacak. Cunku gerekceler herkese acik/public olarak veriliyor, nedenleri tek tek sayiliyor. Oyuncak degil bu isler. Kurallari acik ve net olarak cizilmis bir surectten bahsediyoruz. Soyledikleriniz o yuzden dayanaksiz.

    Bu kitlelerin bilgisizligini kullanmalarina bir ornek ile aciklamak istiyorum.

    Surekli bir sekilde evrime karsi one surulen bir “kanit” var.
    Termodinamige atifta bulunan entropy kaniti. Heryerde bunu one suruyorlar, ama kendi kanallarindan.
    Nedir bu iddia? Termodinamigin ikinci yasasina gore evrende duzenden duzensizlige giden, karmasiktan basite dogru gitmek gibi bir egilim var. Ve buna gore evrimin ongordugu gibi basit yapilarin daha karmasik yapilara dogru evrildigi savi dogru degil.Cunku cozulmeye giden bir ortamda nasil olurda evrimin gosterdigi gibi daha karmasik yapilar ortaya cikar? Bu termodinamik ile acik bir celiski!

    Bakiniz, bilimsel bir yasadan yola cikiyorlar, o yasanin soylediklerini baz alarak bir sonuca variyorlar. Hersey gayet bilimsel gorunuyor. Bu “kaniti” da alip, behe nin dedigi gibi “ne gerek var zaman alan hakemli dergilere, kitap basarim daha cok kisiye ulasirim”(kriterleri daha cok kisiye ulasmak, bilimsel tenkit degil) diyerek her yerde yayinliyorlar. Isi ingilizce olan, (ve goruluyor ki) gerekli bilimsel donanimi sahip olmiyan siz de kalkip bunu bilimsel diye kabul edip onun uzerinden evrim teorisinin yanlisligini gostermeye calisiyorsunuz mesela. (ornegin bir fizikcinin bunu yapmiyacagi sanirim gun gibi ortada)

    Fakat bu “kaniti” bir makale haline getirip peer-review surecine sokarsaniz daha ilk gunde elinizde patlar. Neden mi?
    Az biraz termodinamik bilgisi olan bir insan, termodinamigin “kapali sistemler”e atifta bulundugunu bilir ve soz konusu iddialarin gun gibi “ACIK sistem” olan dunyaya uygulamanin en hafif deyimiyle cahillik olacagini soyler ve yanina da yol gostermesi acisindan bir iki kelam eder. Ornegin gunes gibi devasa bir enerji kaynagindan surekli bir sekilde isi ve isik alan dunyamizi kapali bir sistemmis gibi gosterip uzerinde termodinamik yasalariyla oynarsaniz kiciniza tekmeyi basarlar, ve normalde bu fikirleri “bilimsel”mis gibi orada burada yayinlamazsiniz. Ama bilimsel namus ve etik bu cevrelerde olmadigi icin bugun heryerde bu iddialara “bilimsel” etiketi ile karsilasabiliyoruz. Tum bu anlattiklarim yuzunde bilim insanlarinin hemen hemen hepsi karsi cikiyor gerekli donanimlari olduklari icin, ve gerekli donanimi olmiyan insanlar ise pesinden surukleniyor kisisel inanclarindan dolayi. Bilim dunyasinda bir dogma var demek, o yuzden pek saglam temellere basmiyor. Tum universitelerdeki insanlari beyni yikanmis insanlar surusu olarak gostermeniz icin epeyce milyon dolarlar harcamaniz gerekiyor ogretmenim.

  50. Barış Sevim Bey

    Lütfen ricam adam gibi bu yorumu bari sonuna kadar okuyun.Ben sizin ve DA vincinin bloglarındaki yorumlarda oldukça fazla seviyesizlik gördüğümden dikkat ederseniz bloglarınıza yorum bile yapmıyorum. .Hakarete varan sözleri her iki taraf olarak (Yaratılışcı-Darwinci) gösteriyor.Bu son yorumunuzda maalesef adap sınırlarını zorlayan cinsten.İşin kötüsü ”schola” yani okul temelli akademik söylemin ne derece dogmatik olabileceğinide gösteriyor.Kendini en doğru sayan akıllar yerlerini diğerlerine bırakır sözünün Darwinizm için eninde sonunda gerçekleşecek son olduğunu düşünüyorum.

    İkinci olarak ben sizi samimi bulmuyorum (DAvinciyi ise buluyorum) şöyle ki siz benim size karşılık verdiğim yorumları bile okuma zahmetine katlanmadığınızdan bir diyalog kurmak imkanszı.Ayrıca makaleden yada çeviriden cımbızla çekilen bir noktadan, makalenin özü dışında (mesela benim o yorumu nerden yaptığım gibi) çıkıp konuyu saptırmaktaki yılmaz gayretiniz(Sayın Da Vincide bunu arada kullanmaktan çekinmiyor.) Size benim içinde o çoğunluk güruhun fikrinin neden bir alet çatası olarak Darwinizmin atesit-materyalist-naturalist-positivist söylemce yani kısaca atom okulu söylemince kullanıldığı uzun uzun açıkladım.(bu bizim AT olarak çıkarımımız) Bu çıkarımı destekleyecek binlerce yazılı basın örneği (Darwinizm proragandası ve yahut onlarca Darwinci sahtekarlığı halihazırda mevcut.Piltdown nebraska vs…)

    Şimdi son olarak bilimsellik kriterlerine göre Darwinci evrim neden böyle (üstteki yorumlarımda çok daha uzun açıklaması mevcut) anlatmaya gayret göstereyim son kez.Varsa bu yazdıklarıma ve yukardakilere itirazınız bu kelimeler üzerinde olsun benim nasıl neyi yorum olarak çıkardığım değil..

    Darwin’in hayvan yetiştiricileriyle ilgili gözlemleri Evrim Teorisi’nin ayırt edici bir delilini sunmaz.1 Çünkü hayvan yetiştiricileri, daha çok süt veren bir ineğin veya daha iri bir koyunun nasıl yetiştirildiğini gösterebilmelerine karşın yeni bir hayvan türünün oluşumunu gerçekleştirememişlerdir. Aynı şekilde yeni Darwincilerin üzerinde en çok deney gerçekleştirdikleri sirke sineği (Drosophila) ile ilgili deneylerde de yeni bir cins elde edilememiştir.2

    Yeni bir cinsin oluşumuna dair bir gözlemin olmadığını, Evrim Teorisi’nin en önemli teorisyenleri de kabul ederler: Yeni bir cinsin oluşumu uzun tarihsel bir süreci gerektirdiği için, bunun gözlemlenmesinin mümkün olmadığını söylerler.3 Teori adına dile getirilen bu savunma, yeni türlerin veya türlerin altında birleştiği cinslerin, familyaların, takımların oluşumunun gözlemle-nememesinin teoriyi yanlışlamak için yeterli sebep olmadığının dile getirilmesinden öteye geçememektedir. Oysa Evrim Teorisi’nin, Mendel veya Buffon gibi biyologların ileri sürdüğü alternatiflerden daha tutarlı olduğunun iddia edilebilmesi için muhakkak farklı yeni türlerin, cinslerin, familyaların diğer türlerin değişmesi sonucu oluşabildiğine dair delile ihtiyaç vardır. Çünkü Evrim Teorisi’ni, kendisinin dışındaki canlıların orijinine yönelik biyolojik yaklaşımlardan ayırt eden nokta budur. Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterlere uyan bir teori olması için, onun yanlışlanamayacağını söylemek yetmez, önemli olan bu teorinin ayırt edici iddialarını doğrulayan olguları göstermektir. “Andromeda galaksisinde zürafalar yaşamaktadır” diye bir önerme kurarsak bu önermeyi de kimse yanlışlayamaz; oysa bu önermenin bilimsel kriterlere uygun olması için yanlışlanamaz olması yetmez, bu önermeyi destekleyecek delillere ihtiyacımız vardır. Bu yüzden, Ernst Mayr’ın, Evrim Teorisi’ni savunmak için; evrimin uzun bir süreçte gerçekleştiği için gözlenemeyeceğini söylemesi, bu teorinin olgusal destekten yoksun olduğunun bir itirafı olarak anlaşılmalıdır.

    Charles Darwin, tümüyle Baconcı ilkelere bağlı bir şekilde çalışmalarını gerçekleştirdiğini söylemiştir.4 Baconcı ilkelere göre bilimsel metot tümevarıma dayanmalıdır; tikel bir veya birkaç olgudan tümevarmakta acele edilmemelidir. Tikel olguların bir araya getirilmesi ile aşamalı bir şekilde tümevarıma ulaşılmalıdır. Darwin’in açıklamaları, bilgi teorisinde (epistemolojisinde) ve bilimsel metodolojisinde olgusallığı ve tümevarımı benimsediğini göstermektedir, Baconcı ilkeleri takip ettiğini söyleyerek de bu seçimini göstermiştir. Oysa yeni bir cinsin oluştuğuna dair tek bir gözlem bile mevcut olmaması, Darwinci yaklaşımı zora sokmaktadır. Halbuki Baconcı metodun doğru uygulaması için birçok farklı türün ve cinsin evrim ile oluştuğu gözlendikten sonra, bu gözlemlerden hareketle bütün türlerin evrimleştikleri söylenebilir. Tür içi varyasyonların varlığı veya birbirlerine yakın türlerin ortak atadan oluştukları ve birbirlerine değiştikleri; Evrim Teorisi’ni kabul etmeyen birçok düşünürün de benimsediği olgulardır.

    Evrim Teorisi’nin, türlerin özel yaratılışına veya kökensel türlerden (cinslerden, familyalardan) diğer türlerin yaratıldığı fikrine karşı olgusal destek sağlaması için mutlaka bir cinsten, familyadan veya takımdan diğerine dönüşümü gösterebilmesi gerekir. Olguculuğa dayanan bir bilgi anlayışı bu tip bir sürecin gözlemlenmesini, Baconcı ilkeler ise gözlenen süreçlerin çeşitliliğini ve tümevarım metodunun naif bir şekilde uygulanmamasını gerektirir. Oysa Ernst Mayr gibi en ünlü evrimcilerin belirttiği gibi bu sürecin gözlemlenmesi mümkün değilse, olgusalcı ve tümevarımcı bir bilimsel metot ve bilgi teorisi açısından Evrim Teorisi’nin gerekli desteği olmadığı söylenmelidir. Evrim Teorisi’ni doğrulayan (verification) olgular mevcut değildir, bu yüzden hiçbir tikel doğrulaması olmayan bu teorinin, birçok tikel önermeden tümevarıma ulaşmayı tavsiye eden Baconcı metodoloji açısından bilimselliğin kriterlerini karşılaması mümkün değildir.

    GÖZLEM, DENEY, ANALOJİ VE EVRİM TEORİSİ

    Darwin, teorisini doğrulayacak olguları gözlemleyip tümevarıma ulaşamadığı için, bunun yerine tür içindeki değişimlerle, türden türe değişimler arasında analoji (benzerlik) kurmuştur. Örneğin hayvan yetiştiricilerini gözlerken, yetiştiricilerin damızlıkları seçme suretiyle çiftleşmeleri sağlamalarıyla, türün daha verimli hayvanlarının elde edilebileceğini tespit etti.5 Darwin’in teorisini ortaya koyarken çok önem verdiği bu gözleminde iki analoji vardır. Birinci analoji, hayvan yetiştiricileri (yapay seleksiyon) ile doğa (doğal seleksiyon) arasında kurulmuştur. Ikinci analoji ise, bir türün içindeki ıslah faaliyeti sonucu oluşan değişim ile bir cinsten diğer cinse değişim arasında kurulmuştur. Analojinin bilimsel metot açısından kabul edilebilir bir akıl yürütme olduğunu ve Darwin’in birinci analojisinin doğru olduğunu kabul etsek bile, ikinci analoji yine de sorunludur. Darwin, analojik yaklaşımıyla şu şekildeki bir çıkarıma inanmamızı beklemektedir:

    1.Türlerin içinde bazı değişiklikleri gözlemliyoruz.

    2.Demek ki bir cinsten, familyadan ve takımdan diğer bir cinse, familyaya ve takıma geçiş de mevcuttur.

    Bu iki önermeden gözleme, yani olgulara dayanan önerme birinci önermedir. Oysa Darwin’in iddia ettiği gibi teorisinin Baconcı ilkelere dayanması için ikinci önermede ifade ettiği olguların gözlenmesi gerekirdi. Evrim Teorisi’ne karşı çıkanların bile kabul ettiği birinci maddede ifade edilen değişim, rakip teorilerce de savunulduğu için, Evrim Teorisi’ni destekleyen olguların bulunduğunu göstermez. Ispinoz kuşlarının gagasının değişimi veya ineklerin daha çok süt vermesinin sağlanmasındaki değişim ile analoji kurularak; kuşların kanatlarının oluşumu veya memelilerin sütle yavrularını beslemelerinin evrimle oluşumu savunulamaz. Var olan organların farklılaşması ile canlının yepyeni organlar veya özellikler kazanması arasında çok büyük fark vardır. Günden güne değişen hava durumu yüksek ve alçak basınç alanlarıyla açıklanabilir. Ancak mevsimler arasındaki hava durumu farkını, günlük hava değişimlerine neden olan faktörler ile analoji kurarak açıklamaya kalkarsak hata yaparız. Mevsimlik hava değişimleri için astronomik olaylar gibi diğer faktörlerin ele alınması gerekmektedir.6 Türlerin yeni organlar kazanmaları gibi değişiklikler yapı değişikliğiyken, bir organın büyüklüğünde (ispinoz kuşları) veya renginde (pulkanatlı güveler) veya verimliliğindeki (hayvan yetiştiricilerinin yetiştirdiği ineklerde) değişiklikler dereceli değişikliklerdir. Darwin’in derece açısından farklı değişikliklerle yapı açısından farklı değişiklikleri açıklaması bilimsel açıdan meşru bir analoji olamaz.

    Jeremy Rifkin, Evrim Teorisi’nin bilimsel metodoloji açısından sorunlu olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: “Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanılacak, şaşılacak bir durum vardır. Bir düşünce ki, bilimsel olduğunu söylüyor ama bilimsel ölçüme elverişli olamıyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucuları, hayatın başlangıcı ve gelişimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar!… O halde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim görüşü kişisel bir inanç meselesi olmalıdır. Teori hakkında söylenebilecek en iyi şey, onun, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ne kanıtlanabilen ne de yanlışlanabilen bir inancı temsil ettiğidir.”7

    Bilgi teorisindeki yaklaşımları açısıdan olguları ve tümevarımı bilimsel bilginin kaynakları diye kabul eden bir yaklaşımı savunanlar, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karşılamadığını kabul etmek zorundadırlar. Birçok ünlü felsefeci, gözlemsel verilere dayandırılmadan Evrim Teorisi’nin savunulmasındaki soruna dikkat çekmişlerdir. Bunlardan biri olan Wittgenstein şöyle demektedir: “Örnek olarak Darwin teorisi hakkında yapılan yaygarayı ele alalım. Teoriyi destekleyen ve ‘Tabii ki’ diyen çevreler vardır, bir de ‘Tabii ki hayır’ diyen çevreler vardır. Hangi mantıkla ‘Tabii ki’ denilebilir? Tek hücreli organizmaların zamanla daha karmaşık organizmalara dönüştükleri ve memeli hayvanlardan insanlara kadar geliştikleri düşüncesi savunuluyor. Peki, bu süreci gözlemleyen biri var mı? Hayır. Peki, bu süreci şu anda kimse gözlemliyor mu? Hayır. Yapılan gözlemler bir damla suyun kızgın bir taşa damlatılması gibi. Buna rağmen binlerce kitapta bu teorinin akla en yatkın çözüm olduğu yazmaktadır. Insanlar çok zayıf kanıtlara rağmen bu teorinin doğruluğundan emin. ‘Bilmiyorum, bu ilginç bir hipotez ama daha fazla güçlendirilmesi gerekir’ gibi bir tutum savunulamaz mıydı? Bu, nasıl herhangi bir şeye ikna olunabileceğini gösteriyor.Çünkü arkasında ortaçağ skolastik kilisesine karşı duyulan kinin öç alırcasına aynı şekilde bir skolastiklikle ilahi Din kavramı üzerine uygulanışı var.Bilim hani taraf olmazdı ? Milyonlarca blim adamı yanılıyor olamaz? Bu tıpkı bana bir hint reklamını hatırlattı .Sizde duyuşsunuzdur kola sebebiyle yaşanan ölümleri.Reklamda hintli aktör ürünü gösterip şöyle diyordu.”Bir milyar Hintli yanılıyor olamaz”Fakat yaşanan ölümler bazı ”Hintlilerin” fena halde yanıldığını gösteriyor. Sizin akademsiyen kibirle söylediğinizin bunda pek bir farkı yok.Farklı olabilir miydi?

    ”Olmaz olmaz demeyelim olmaz olmaz” :) Darwinci veciz söz…

  51. Barış Sevim Bey

    Lütfen ricam adam gibi bu yorumu bari sonuna kadar okuyun.Ben sizin ve DA vincinin bloglarındaki yorumlarda oldukça fazla seviyesizlik gördüğümden dikkat ederseniz bloglarınıza yorum bile yapmıyorum. .Hakarete varan sözleri her iki taraf olarak (Yaratılışcı-Darwinci) gösteriyor.Bu son yorumunuzda maalesef adap sınırlarını zorlayan cinsten.İşin kötüsü ”schola” yani okul temelli akademik söylemin ne derece dogmatik olabileceğinide gösteriyor.Kendini en doğru sayan akıllar yerlerini diğerlerine bırakır sözünün Darwinizm için eninde sonunda gerçekleşecek son olduğunu düşünüyorum.

    İkinci olarak ben sizi samimi bulmuyorum (DAvinciyi ise buluyorum) şöyle ki siz benim size karşılık verdiğim yorumları bile okuma zahmetine katlanmadığınızdan bir diyalog kurmak imkanszı.Ayrıca makaleden yada çeviriden cımbızla çekilen bir noktadan, makalenin özü dışında (mesela benim o yorumu nerden yaptığım gibi) çıkıp konuyu saptırmaktaki yılmaz gayretiniz(Sayın Da Vincide bunu arada kullanmaktan çekinmiyor.) Size benim içinde o çoğunluk güruhun fikrinin neden bir alet çatası olarak Darwinizmin atesit-materyalist-naturalist-positivist söylemce yani kısaca atom okulu söylemince kullanıldığı uzun uzun açıkladım.(bu bizim AT olarak çıkarımımız) Bu çıkarımı destekleyecek binlerce yazılı basın örneği (Darwinizm proragandası ve yahut onlarca Darwinci sahtekarlığı halihazırda mevcut.Piltdown nebraska vs…)

    Şimdi son olarak bilimsellik kriterlerine göre Darwinci evrim neden böyle (üstteki yorumlarımda çok daha uzun açıklaması mevcut) anlatmaya gayret göstereyim son kez.Varsa bu yazdıklarıma ve yukardakilere itirazınız bu kelimeler üzerinde olsun benim nasıl neyi yorum olarak çıkardığım değil..

    Darwin’in hayvan yetiştiricileriyle ilgili gözlemleri Evrim Teorisi’nin ayırt edici bir delilini sunmaz.1 Çünkü hayvan yetiştiricileri, daha çok süt veren bir ineğin veya daha iri bir koyunun nasıl yetiştirildiğini gösterebilmelerine karşın yeni bir hayvan türünün oluşumunu gerçekleştirememişlerdir. Aynı şekilde yeni Darwincilerin üzerinde en çok deney gerçekleştirdikleri sirke sineği (Drosophila) ile ilgili deneylerde de yeni bir cins elde edilememiştir.2

    Yeni bir cinsin oluşumuna dair bir gözlemin olmadığını, Evrim Teorisi’nin en önemli teorisyenleri de kabul ederler: Yeni bir cinsin oluşumu uzun tarihsel bir süreci gerektirdiği için, bunun gözlemlenmesinin mümkün olmadığını söylerler.3 Teori adına dile getirilen bu savunma, yeni türlerin veya türlerin altında birleştiği cinslerin, familyaların, takımların oluşumunun gözlemle-nememesinin teoriyi yanlışlamak için yeterli sebep olmadığının dile getirilmesinden öteye geçememektedir. Oysa Evrim Teorisi’nin, Mendel veya Buffon gibi biyologların ileri sürdüğü alternatiflerden daha tutarlı olduğunun iddia edilebilmesi için muhakkak farklı yeni türlerin, cinslerin, familyaların diğer türlerin değişmesi sonucu oluşabildiğine dair delile ihtiyaç vardır. Çünkü Evrim Teorisi’ni, kendisinin dışındaki canlıların orijinine yönelik biyolojik yaklaşımlardan ayırt eden nokta budur. Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterlere uyan bir teori olması için, onun yanlışlanamayacağını söylemek yetmez, önemli olan bu teorinin ayırt edici iddialarını doğrulayan olguları göstermektir. “Andromeda galaksisinde zürafalar yaşamaktadır” diye bir önerme kurarsak bu önermeyi de kimse yanlışlayamaz; oysa bu önermenin bilimsel kriterlere uygun olması için yanlışlanamaz olması yetmez, bu önermeyi destekleyecek delillere ihtiyacımız vardır. Bu yüzden, Ernst Mayr’ın, Evrim Teorisi’ni savunmak için; evrimin uzun bir süreçte gerçekleştiği için gözlenemeyeceğini söylemesi, bu teorinin olgusal destekten yoksun olduğunun bir itirafı olarak anlaşılmalıdır.

    Charles Darwin, tümüyle Baconcı ilkelere bağlı bir şekilde çalışmalarını gerçekleştirdiğini söylemiştir.4 Baconcı ilkelere göre bilimsel metot tümevarıma dayanmalıdır; tikel bir veya birkaç olgudan tümevarmakta acele edilmemelidir. Tikel olguların bir araya getirilmesi ile aşamalı bir şekilde tümevarıma ulaşılmalıdır. Darwin’in açıklamaları, bilgi teorisinde (epistemolojisinde) ve bilimsel metodolojisinde olgusallığı ve tümevarımı benimsediğini göstermektedir, Baconcı ilkeleri takip ettiğini söyleyerek de bu seçimini göstermiştir. Oysa yeni bir cinsin oluştuğuna dair tek bir gözlem bile mevcut olmaması, Darwinci yaklaşımı zora sokmaktadır. Halbuki Baconcı metodun doğru uygulaması için birçok farklı türün ve cinsin evrim ile oluştuğu gözlendikten sonra, bu gözlemlerden hareketle bütün türlerin evrimleştikleri söylenebilir. Tür içi varyasyonların varlığı veya birbirlerine yakın türlerin ortak atadan oluştukları ve birbirlerine değiştikleri; Evrim Teorisi’ni kabul etmeyen birçok düşünürün de benimsediği olgulardır.

    Evrim Teorisi’nin, türlerin özel yaratılışına veya kökensel türlerden (cinslerden, familyalardan) diğer türlerin yaratıldığı fikrine karşı olgusal destek sağlaması için mutlaka bir cinsten, familyadan veya takımdan diğerine dönüşümü gösterebilmesi gerekir. Olguculuğa dayanan bir bilgi anlayışı bu tip bir sürecin gözlemlenmesini, Baconcı ilkeler ise gözlenen süreçlerin çeşitliliğini ve tümevarım metodunun naif bir şekilde uygulanmamasını gerektirir. Oysa Ernst Mayr gibi en ünlü evrimcilerin belirttiği gibi bu sürecin gözlemlenmesi mümkün değilse, olgusalcı ve tümevarımcı bir bilimsel metot ve bilgi teorisi açısından Evrim Teorisi’nin gerekli desteği olmadığı söylenmelidir. Evrim Teorisi’ni doğrulayan (verification) olgular mevcut değildir, bu yüzden hiçbir tikel doğrulaması olmayan bu teorinin, birçok tikel önermeden tümevarıma ulaşmayı tavsiye eden Baconcı metodoloji açısından bilimselliğin kriterlerini karşılaması mümkün değildir.

    GÖZLEM, DENEY, ANALOJİ VE EVRİM TEORİSİ

    Darwin, teorisini doğrulayacak olguları gözlemleyip tümevarıma ulaşamadığı için, bunun yerine tür içindeki değişimlerle, türden türe değişimler arasında analoji (benzerlik) kurmuştur. Örneğin hayvan yetiştiricilerini gözlerken, yetiştiricilerin damızlıkları seçme suretiyle çiftleşmeleri sağlamalarıyla, türün daha verimli hayvanlarının elde edilebileceğini tespit etti.5 Darwin’in teorisini ortaya koyarken çok önem verdiği bu gözleminde iki analoji vardır. Birinci analoji, hayvan yetiştiricileri (yapay seleksiyon) ile doğa (doğal seleksiyon) arasında kurulmuştur. Ikinci analoji ise, bir türün içindeki ıslah faaliyeti sonucu oluşan değişim ile bir cinsten diğer cinse değişim arasında kurulmuştur. Analojinin bilimsel metot açısından kabul edilebilir bir akıl yürütme olduğunu ve Darwin’in birinci analojisinin doğru olduğunu kabul etsek bile, ikinci analoji yine de sorunludur. Darwin, analojik yaklaşımıyla şu şekildeki bir çıkarıma inanmamızı beklemektedir:

    1.Türlerin içinde bazı değişiklikleri gözlemliyoruz.

    2.Demek ki bir cinsten, familyadan ve takımdan diğer bir cinse, familyaya ve takıma geçiş de mevcuttur.

    Bu iki önermeden gözleme, yani olgulara dayanan önerme birinci önermedir. Oysa Darwin’in iddia ettiği gibi teorisinin Baconcı ilkelere dayanması için ikinci önermede ifade ettiği olguların gözlenmesi gerekirdi. Evrim Teorisi’ne karşı çıkanların bile kabul ettiği birinci maddede ifade edilen değişim, rakip teorilerce de savunulduğu için, Evrim Teorisi’ni destekleyen olguların bulunduğunu göstermez. Ispinoz kuşlarının gagasının değişimi veya ineklerin daha çok süt vermesinin sağlanmasındaki değişim ile analoji kurularak; kuşların kanatlarının oluşumu veya memelilerin sütle yavrularını beslemelerinin evrimle oluşumu savunulamaz. Var olan organların farklılaşması ile canlının yepyeni organlar veya özellikler kazanması arasında çok büyük fark vardır. Günden güne değişen hava durumu yüksek ve alçak basınç alanlarıyla açıklanabilir. Ancak mevsimler arasındaki hava durumu farkını, günlük hava değişimlerine neden olan faktörler ile analoji kurarak açıklamaya kalkarsak hata yaparız. Mevsimlik hava değişimleri için astronomik olaylar gibi diğer faktörlerin ele alınması gerekmektedir.6 Türlerin yeni organlar kazanmaları gibi değişiklikler yapı değişikliğiyken, bir organın büyüklüğünde (ispinoz kuşları) veya renginde (pulkanatlı güveler) veya verimliliğindeki (hayvan yetiştiricilerinin yetiştirdiği ineklerde) değişiklikler dereceli değişikliklerdir. Darwin’in derece açısından farklı değişikliklerle yapı açısından farklı değişiklikleri açıklaması bilimsel açıdan meşru bir analoji olamaz.

    Jeremy Rifkin, Evrim Teorisi’nin bilimsel metodoloji açısından sorunlu olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: “Asgariden söylemek gerekirse, önümüzde utanılacak, şaşılacak bir durum vardır. Bir düşünce ki, bilimsel olduğunu söylüyor ama bilimsel ölçüme elverişli olamıyor. Gözlemlenemiyor, yeniden türetilemiyor, ölçülemiyor. Ama savunucuları, hayatın başlangıcı ve gelişimi konusunda onun yüce ve çürütülemez bir gerçek olarak görülmesini istiyorlar!… O halde, bilimsel gözleme dayanmayan bu evrim görüşü kişisel bir inanç meselesi olmalıdır. Teori hakkında söylenebilecek en iyi şey, onun, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ne kanıtlanabilen ne de yanlışlanabilen bir inancı temsil ettiğidir.”7

    Bilgi teorisindeki yaklaşımları açısıdan olguları ve tümevarımı bilimsel bilginin kaynakları diye kabul eden bir yaklaşımı savunanlar, Evrim Teorisi’nin bilimsel kriterleri karşılamadığını kabul etmek zorundadırlar. Birçok ünlü felsefeci, gözlemsel verilere dayandırılmadan Evrim Teorisi’nin savunulmasındaki soruna dikkat çekmişlerdir. Bunlardan biri olan Wittgenstein şöyle demektedir: “Örnek olarak Darwin teorisi hakkında yapılan yaygarayı ele alalım. Teoriyi destekleyen ve ‘Tabii ki’ diyen çevreler vardır, bir de ‘Tabii ki hayır’ diyen çevreler vardır. Hangi mantıkla ‘Tabii ki’ denilebilir? Tek hücreli organizmaların zamanla daha karmaşık organizmalara dönüştükleri ve memeli hayvanlardan insanlara kadar geliştikleri düşüncesi savunuluyor. Peki, bu süreci gözlemleyen biri var mı? Hayır. Peki, bu süreci şu anda kimse gözlemliyor mu? Hayır. Yapılan gözlemler bir damla suyun kızgın bir taşa damlatılması gibi. Buna rağmen binlerce kitapta bu teorinin akla en yatkın çözüm olduğu yazmaktadır. Insanlar çok zayıf kanıtlara rağmen bu teorinin doğruluğundan emin. ‘Bilmiyorum, bu ilginç bir hipotez ama daha fazla güçlendirilmesi gerekir’ gibi bir tutum savunulamaz mıydı? Bu, nasıl herhangi bir şeye ikna olunabileceğini gösteriyor.Çünkü arkasında ortaçağ skolastik kilisesine karşı duyulan kinin öç alırcasına aynı şekilde bir skolastiklikle ilahi Din kavramı üzerine uygulanışı var.Bilim hani taraf olmazdı ? Milyonlarca blim adamı yanılıyor olamaz? Bu tıpkı bana bir hint reklamını hatırlattı .Sizde duyuşsunuzdur kola sebebiyle yaşanan ölümleri.Reklamda hintli aktör ürünü gösterip şöyle diyordu.”Bir milyar Hintli yanılıyor olamaz”Fakat yaşanan ölümler bazı ‘erin” fena halde yanıldığını gösteriyor. Sizin akademsiyen kibirle söylediğinizin bunda pek bir farkı yok.Farklı olabilir miydi?

    Olmaz olmaz demeyelim olmaz olmaz” Darwinci veciz söz…

  52. Peki Mustafa bey. Sizin refere ettiginiz tum seyleri okudum ve benim bunlar uzerine COK acik olan sorularima cevap vermediniz. Digerlerini okudugum gibi bu yorumunuzu da okuyacagim.

    (Aklinizda bulunsun diye diyorum,cevabimda kaynak gosterme babinda 3-5 link olursa Akismet e takilabilir)

  53. mustafa bey şu son yorumunuz(cevap niteliğinde tabiki) tek kelimeyle harika bir yazı olmuş tebrikler

  54. hayatın başlaması için gereken kesin koşul, organik maddece zengin karışımların oluşumudur. ilkel dünyada mutlaka bunlardan sayısız kere oluşmuştu. burada bilinmeyen taraf ve gizemli olarak kabul edilen kısım sözkonusu organik çorbadaki moleküllerin ne tür bağlantılar ve gruplaşmalar oluşturdukları.
    parçadan bütüne doğru hareket pek aklıselim düşünce değil ama, burada niceliğin niteliğe dönüşümü gözönüne alındığında her şey yeterince açıklığa kavuşuyor.

  55. merhaba,
    Çok güzel bir blog yayımlıyorsunuz.Yeni keşfettim.21.yy da yaşadığımız için hem şanslıyız.Çünkü ‘nerden geliyoruz nereye gidiyoruz’ sorusuna cevap ararken elimizde inanılmaz bir hazine var.Umarım yeni yazılarla bu blogu genişletirsiniz.

    • Teşekkür ederim. Sizin katkılarınıza da açık bir günce bu…

Yorumlar kapalı.