AKILLI TASARIM KONFERANSLARI II

KOPERNİK DEVRİMİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK…

Mustafa Ajlan ABUDAK

İlk bakışta Kopernik, astronomik sistemi temelden sarsacak bir şey yapmış değildi. Sadece Güneş’i evrenin ortasına yerleştirmişti. Ne var ki, öldüğü yıl basılan eserinde ulaştığı sonuçlar, Ortaçağ inanç ve düşünce sisteminin çöküşünü başlattı.

Kopernik (1473–1543) geçmiş çağlarda birkaç örneği olan, ama bizim karmaşık modern dünyamızda eşine rastlamayı pek ummadığımız evrensel dehalardan biridir. Din adamı, devlet adamı, bilgin, hukukçu, sanatkâr, şair, hekim, ekonomist, matematikçi, astronom -o, bunların hepsiydi; ama onun asıl tutkusu- eğer “tutku” bu denli ılımlı ve ince bir düşünür için yerinde bir sözse- matematiksel astronomiydi. 1473’de Polonya’nın Torun kentinde doğmuştu. Önce Cracow Üniversitesi’nde, daha sonra Bolonya (Bologna) ve Roma’da uzun süren bir öğrenim döneminden sonra, 1506’da 33 yaşındayken Frauenburg Katedrali rahipliğini üstlenmek üzere ülkesine döner; 1543’te ölünceye kadar çeşitli etkinliklerini sürdürür; ama, onu sürekli uğraştıran şey, kafasında oluşturduğu astronomi sistemini yetkinleştirmektir.

Bu sistem neydi? Bilindiği gibi, Kopernik’in yaşadığı dönemde insanlar, yerküreyi, çevresinde yıldız ve gezegenlerin döndüğü, küresel evrenin tam ortasında sabit bir yer sayıyorlardı. Buna göre, göksel cisimler (Güneş, Ay, tüm gezegen ve yıldızlar) kürelerle bağlıydı ve hareketleriyle, dolaylı olarak, kürelerin nasıl hareket ettiğini gösteriyordu. Belli bir gezegenin (Örneğin Mars’ın) hareketindeki düzensizlik, her birinin kendine özgü yarıçapı, ekseni ve dönme hızı olan pek çok kürenin hareketinin sonucuydu. Kürelerin kendileri görünmediğinden onların sayı ve özelliği görünen göksel cisimlerin hareketlerinden çıkartılıyordu. Böylece astronominin başta gelen sorunu, görünen hareketlerin, düzgün hareket eden kürelerin ne tür bir kombinezonundan oluşabileceğini bulmaktı. Gökteki tüm cisimlere ilişkin olan bu sorun, astronomları 1400 yıl boyunca uğraştıran başlıca sorundu.

Şimdi, bu görüş çok kez sanıldığı gibi ne basit bir tahminin, ne de aptalca bir önyargının ürünüydü. Antikçağ’ın ilk döneminde böyle herkesin kabul ettiği bir sistem yoktu; hatta sistemin özünü oluşturan nokta (yerkürenin evrenin merkezinde sabit konumu) bir araştırma ve tartışma konusuydu. Görünüşe bakılırsa, yerkürenin sabit olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Ancak kimi düşünürler (en başta MÖ 1. yüzyılda yaşayan Sisamlı Aristarchus) yerkürenin kendi ekseni çevresinde dönmekle kalmadığını, aynı zamanda, Güneş’in etrafında dolaştığını, gökteki hareket görüntülerinin ise yerkürenin bu hareketinin bir sonucu olmaktan başka bir şey olmadığını ileri sürmüşlerdi. Ne var ki, MS 2. yüzyılda İskenderiyeli Batlamyus (Ptolemy) tüm sorunu inceler; özellikle yerkürenin döndüğü olasılığı üzerinde dikkatle durur; ama sonunda, kendisine kesin görünen, o zamanki bilgi düzeyi düşünülürse gerçekten akla yakın gelen birtakım nedenlere dayanarak bu olasılğı reddeder. İşte bundan sonradır ki, yer-merkezli sistem herkesçe kabul edilir. Ancak sistemin göksel cisimlerin hareketlerinde gözlenen düzensizlikleri karşılamak için durmadan eklenen yeni küreler nedeniyle giderek içinden çıkılmaz bir karmaşıklığa büründüğünü görmekteyiz.

Kopernik’in duyarlı matematik kafasını rahatsız eden şey de işte sistemin aldığı bu karmaşıklıktı. 15. yüzyıla gelindiğinde, “görüntüleri karşılamak için” eklenen kürelerin sayısı sekseni aşmıştı; ama gene de gözlenen düzensizliklerin tümünün açıklandığı söylenemezdi. Tüm işlerinde yetkin olan Tanrı’nın böylesine çirkin bir evreni yaratabileceği Kopernik’e son derece aykırı geliyordu. Bu nedenle o, çoktan saygınlığını yitirmiş yerkürenin döndüğü düşüncesine yönelir; bu teorinin gözlenen göksel hareketleri daha iyi açıklayıp açıklamadığını görmek ister. Çok geçmeden bunun olanaklı olduğunu görünce, yaşamının son otuz yılı boyunca daha basit yeni bir sistem oluşturmak için çalışmaya koyulur; bir an durmaksızın notlar alır, düşüncelerini eline geçen kâğıt parçalarına, kitap kenarlarına, hatta duvarlara kaydederek, açıklama gücü Batlamyus (Ptolemy) sisteminden daha yüksek, üstelik küre sayısını otuza indiren daha basit sistemini kurmayı başarır. Çalışmasının tüm öyküsünü Latince kaleme aldığı De Revolutionibus Orbium Caelestium (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine) adlı büyük yapıtında veren Kopernik’in kitabının ilk nüshasının yatağında ölümle pençeleştiği son günlerinde eline geçtiği söylenir.

Kopernik’in kitabını, engizisyonun kovuşturmasından korktuğu için yayımlamayı geciktirdiği pek çok kez söylenmişse de, bunu kanıtlamak mümkün olmamıştır. Tam tersine, sistemin bir özetini ölümünden yıllarca önce Commentariolus adlı yapıtına koyduğunu, 1540’da öğrencisi Rheticus’a kitabını bastırması için izin de verdiğini biliyoruz. Kaldı ki, yaptığı çalışma hem Papa tarafından, hem de Roma Kilisesi Yüksek Şurası üyelerince yakından bilinmekte ve beğenilmekteydi. Gerçekte Kopernik’i alıkoyan şey, alay konusu olmaktı. O dönemde yerkürenin sabit durduğu o denli açık bir gerçekti ki, tersini savunmak aptallığın da ötesinde gülünç olmak demekti. Kopernik, gülünç olmayı göze alamayacak denli duyarlı bir kişiydi. Bu yüzden sistemini uzun süre yalnızca anlayışına güvendiği dostlarına açmakla yetinmişti.

Peki öyleyse, kurduğu sistem neden ölümünden yüz yıl geçtikten sonra dünyanın tanık olduğu en sert entelektüel çatışmalardan birinin merkezi oldu? Nedenini hemen belirtelim: Görünüde basit ve zararsız olmasına karşın, etkisi yönünden Ortaçağ düşüncesine ölüm darbesi indirmişti getirdiği sistem! Ortaçağ anlayışının bir bütün oluşturduğu olgusunu bilimin değişik ve çok kez birbirinden kopuk sayısız kollara bölündüğü günümüzde anlamak son derece güçtür. Bizim astronomi, fizik, kimya, teoloji, psikoloji, fizyoloji vb. diyebildiğimiz konular o zaman bir tek sistem içinde kaynaşık toplanmıştı. Astronominin en dış küresinin üstünde teolojiye ait küre yer alıyordu. Yıldızlar şimdi bildiğimiz gibi uzak gaz kitleleri değil, insanların kişiliklerini etkileyen, bir ölçüde alınyazılarını belirleyen göksel varlıklardı. Gezegenlerin yerküreye benzer özellikleri vardı. İnsan bedeni küçük ölçekte evreni temsil ediyordu. Örneğin, bizim “madde” dediğimiz her şey Ortaçağ düşünürlerine göre dört elementin (toprak, su, hava ve ateşin) değişen ölçülerde karışımından oluşuyordu.

Örneğin, sıvılarda su, katılarda toprak elementi ağır basıyordu. Aynı şekilde insan kişiliği de “hümor” denilen dört şeyin değişik ölçülerde karışımından oluşuyordu. Öyle ki, karışımda ağır basan “hümor”un türüne göre, kişileri duygusuz, huysuz, iyimser ya da üzgün diye dört gruba ayırma olasılığı vardı. Elementler maddesel dünya için ne ise “hümor”lar da ruhsal dünya için oydu. Aradaki koşutluk o derece ileriydi ki, Shakespeare’in bir oyununda Antonius, Brutus’u şöyle niteler: “Elementler onda öylesine karışmıştı ki, doğa ayağa kalkıp tüm dünyaya şöyle seslenebilirdi: ‘İşte bir insan!’” Bu dünyada, ya da daha sonra, insanın başına gelen hiçbir şey yoktu ki, evrensel sisteme bağlı olmasın. Yerleşik astronomik sisteme bir kez dokundunuz mu tüm düşünce sistemini alt üst etmiş olurdunuz. (1)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş’nin desteği ile 12 Mayıs Cumartesi günü Cemal Reşit Rey konser salonunda Din-Bilim-Felsefe temalı konferanslarının ikincisi düzenlendi. Konferansın temel noktası içinde yaşadığımız evrenin ne kadar özel bir şekilde inşa edildiğini anlamak için insanlığın Aydınlanma çağından beridir ne yaptığı ve içinde yaşadığı bu harikulade düzeni nasıl açıklamaya çalıştığıydı.

Konferansın konuşmacıları Akıllı Tasarım teorisinin Amerika’daki en büyük iki resmi kuruluşundan biri olan Discovery Enstitüsünden Araştırma Bölümü başkanı Prof. Bruce Gordon, aynı enstitünün önemli evren bilimcilerinden Prof. Dr. John A.Bloom, Akıllı Tasarımın Türkiye’deki en önemli sesi olarak gazeteci yazar Mustafa Akyol, yapımcı ve yazar kimliğiyle Ümit Şimşek ve Zaman Gazetesinin önemli köşe yazarlarından Ali Bulaç beylerdi.

Mustafa Akyol ev sahibi olarak açış konuşmasında, Aydınlanma çağının başı olarak nitelendirilen Kopernik Devrimini yeniden düşünülmesinin, çağımızın bir gerekliliği olduğunu belirterek konferansı başlattı. Akyol, Türk aydınlarının günümüzde geçersizleşmiş bu argümanı (Kopernik devriminin dini dışladığı) hala nasıl salt gerçekliğin bir ifadesi olarak kullanabildiğini, Türk medyasından birkaç örnekle gösterdi. Kopernik’in bulgularının Kilise’nin evren algısını yıkarken bizim evrenin merkezinde değil kıyısında bir yerlerde olduğumuzu ortaya çıkarması ile aslında özel olmadığımızı mı ima etmişti? Yoksa bu bulgu bizim gerçektende çok özel olduğumuzu m göstermekteydi?
İkinci konuşmacı Prof. Bruce Gordon Akyol’un giriş konuşmasında özet olarak bahsettiği büyük patlama teorisini hazırladığı oldukça detaylı bir sunumla açıkladı. Bunu yaparken İslam’ın düşünce okullarında Kelam görüşünün ne olduğundan, nasıl şekillendiğinden, bu görüşe karşı hangi düşünce akımlarının oluştuğundan bahseden çok aydınlatıcı bir giriş konuşması yaptı. Daha sonra Gazali’nin Kelam görüşünün mantıksal olarak evrenin bir başlangıcı olması gerektiği çıkarımının nasıl bilimsel verilerle ispatlandığından bahsetti.

Daha sonra büyük patlamayı destekleyen kanıtları bir bir açıklayarak, büyük patlama teorisine alternatif olarak ileri sürülen sicim evren, çoklu evrenler modellerinin neden çıkmazda olduklarını ve neden büyük patlama karşısında geçersiz kaldıklarını bilimsel veriler ve basit analojilerle dinleyicilere açıkladı. Yaptığı karşılaştırmalar ve özet bilgiler kozmolojinin materyalistleri nasıl zor ve içinden çıkılması güç duruma soktuğunu göstermekteydi. Sonuç olarak, bu veriler ışığında dünyadaki en ünlü materyalist-ateist filozof olan Antony Flew’in artık evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmemenin bilimsel olamayacağını söylemesi ortada apaçık duran tasarım ve gayesel evren gerçeğinin canlı bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Üçüncü konuşmacı olarak Biola Üniversitesinden Prof Dr. John Bloom özel bir gezegen olarak dünyanın evrendeki konumunu insani ilkeler (Anthropic Principles) adı verilen değerlerle açıkladı. Konuşmasında 30 kadar çok özel değerin, Dünyada canlığın oluşması için nasıl bir arada olması gerektiğini açıkladı. Evrenin aslında popüler kültürce bilim-kurgu dizi ve filmlerde (Yıldız Savaşları-Uzay yolu vs) gösterildiği gibi canlı dostu bir yapı içermediğini, tam tersine canlılığın bilinen evrende oluşması için çok harikulade koşulların varlığının zorunlu olduğunu, evrenin herhangi bir yerinde basit olarak ta olsa canlılıktan bahsetmek için hangi koşulların gerektiğini aktardı. Bunu yaparken Hubble gibi teleskopların gözlemlediği sistemlerde hangi tip galaksinin içinde kaç adet uygun güneş sisteminin olabileceğinden bunların kaçının uygun kuşakta olabileceğinden, bunların kaçının da gezegene sahip olabileceğinden veriler ışığında bahsetti. Canlılık için bu indirgemelerin bile yeterli olmayacağını, gezegenin doğru kütle- yoğunluk değeri ile ait olduğu sistemin yıldızına da belli bir uzaklıkta olması gerektiğini sunumunda grafiklerle gösterdi.

Dünyaya ait diğer koşulların oluşması ve insan gibi akıllı canlı yapıların var olması için hangi çok özel koşulların hepsinin bir arada olması gerektiğini anlattı. Bunları yaparken içinde insandan başka bir akıllı canlılığın olabileceği başka bir gezegen olmasının bilinen evren içinde olma olasılığını ünlü Oxford’lu teorik fizikçi ve matematikçi Prof. Roger Penrose’sun 10 üzeri 123 hesaplamasını temel alarak gösterdi. Bu sayı bile materyalistlerin dayandıkları argümanları temelinden yıkmaya yetecek denli büyük bir gerçeği ifade etmekte olduğunu açıklamış olmaktadır.

Dördüncü Konuşmacı Yapımcı ve yazar Ümit Şimşek bir fiil yaratmanın ardında gizlenen gerçeği felsefi sorularıyla irdeleyerek açıkladı. Bunu yaparken doğadaki bal arılarının, insanın, timsahın gözlerinin her birindeki yapısal tasarımı örnekledi. Bunlardan daha iyisi olabilir miydi? Yada bunlar olması gerektiği gibiler miydi? Peki, öyle iseler buna karar veren kimdi?

Beşinci konuşmacı olan Ali Bulaç, materyalist paradigmanın yayılmasında en büyük etkiye sahip olan felsefi akım pozitivizmin ve bu düşüncenin ön kabulüyle yapılan bilimin ne olduğunu, nihayetinde de bunların Türk aydını üzerinde oluşturduğu derin etkiyi bir söyleşi tadında dinleyicilere aktardı. Pozitivizmin insanın aklının her şeyi açıklayabileceğini inancının nasıl çağımızda kendi bilimsel taşeronu olan materyalist bilimin verilerince yıkıldığına tanık olduğumuzu açıkladı. İnsan aklını her şeyi açıklayabileceği hurafesi ile geçen Aydınlanmanın aslında insanlığı nasıl ahlaki bir çöküntüye sürüklediğinin ancak günümüzde ortaya çıkmaya başlayan, Batıdaki toplumsal hezeyanlarda görüldüğünü belirti. Bu akım, Türk aydınını da kendine özgü bir şey üretemeyen taklitçi ve statükocu duruma nasıl soktuğunu toplumsal birkaç örnekle açıkladı.

Son olarak, Mustafa Akyol kapanış konuşmasında 1900’lü yıllara kadar hakim paradigma bizlerin evrende salt şansın yardımıyla var olan akıllı canlılar olduğumuzu dikte ettiğini, bizlerin buna yine bilimin verilerinin ön yargısız yorumları ile artık karşı çıktığımızı belirtti. Kopernik devrimini kendince sahiplenen bu anlayışta göre evren sonsuzdan beri vardı ve bizde maddenin içselliğinin zaman içersinde salt şansın müdahalesi sonucu ortaya çıkan yapıtlarıydık. Newton’un mekanik evren anlayışı da bu kanıyı güçlendirmişti sanki. Oysa Einstein’ın bulgularını yorumlayan bir başka papaz Belçikalı LeMaitre evrenin bir başlangıcı olduğunu ileri sürmüştü. O zamanlar Einstein bile buna gülüp geçti hatta kendi görecelik formüllerine kozmolojik sabit adında ek bir formül ekleyerek sonsuzdan beri var olan evren paradigmasına uygun söylemini sürdürdü.(daha sonrada bunu bilimsel hayatındaki en büyük hata olduğunu kabul etti.) Oysa 1929’ların başında Amerikalı Astronom Edwin Hubble yıldızlarda kırmızıya kayma denilen olguyu keşfetti. Bu ne demekti? Evren genişliyordu. Peki, bu da ne demek ti? Evrenin bir başlangıcı olmalıydı…

Akyol daha sonraları Büyük patlama modeli adını alacak bu teorinin, bugünkü materyalistleri nasıl bildiklerini sandıkları hakkında bir kaosa sürüklediğini ve elde edilen bulguların Samanyolulun bir köşesinde olan konumumuzun aslında gerçektende olması gereken yer olduğunun yapılan araştırmalarla kanıtlandığını belirterek, paradigmaların bulunan yeni veriler ışığında sorgulanması ve gerekiyorsa yeniden yapılandırılması gerekliliğini ifade etti. Bunu gerçekleştirmek içinde ön kabulsüz bilim anlayışına ihtiyacımız olduğunun üzerinde ısrarla durdu. Bugünkü bilimin önündeki en büyük engelin materyalist ön kabul olduğunu belirtti. Nasıl Kopernik devrimini materyalistler kendi dünya görüşünü rasyonelleştirmek için kullandıysa ve bugün bunu geçersizliği bilim tarafından açıkça kanıtlandıysa, artık diğer materyalist paradigmaların da bu sona yaklaştığının ısrarla kabul edilmemesinin altında bilimden çok daha başka nedenler aramak gerektiğini belirterek yaklaşık 4 saat süren ve soluksuz izlenen konferansı bitirdi.

Gelecekteki konferanslarda, Mike Gene, Jean Staune gibi benim için Akıllı Tasarımın asıl ağır toplarının konferanslara katılımını bekliyorum. ar Elbette M.Behe bir konferansa katılımı muhteşem ve sansasyonel olur. Bu bilim adamalarının argümanları ilahi direk gönderimler değil sadece var olan Evrim sürecinin en iyi şekilde tasarım argümanına dayanarak açıklanmasıyla ilgili. Zaten Behe ve Gene sonbaharda iki kitap çıkaracaklar ve eminim ki Darwin’in Kara Kutusu’ndan (Darwin’s Black Box) çok daha sarsıcı olacak Darwinizm için bu iki kitap. Hiç değilse Gordon, Nelson ve bizzat Mike Gene’den edindiğim izlenimler bu yönde.Kişisel olarak konferansın bana çok faydası oldu. Linguistic filolojik olarak AT’nin ciddi çalışmasının olduğunu bilmiyordum. Bay Gordonun rehberliği ve yardımıyla benimle aynı sonuçlara varan Joseph Poulshock gibi bilim adamlarının çalışmalarını öğrenmek ve edinmek benim için muhteşem bir kazanç oldu. İnşallah konferansa katılan herkes kendince benim kadar faydalanmıştır bu güzel konferanstan. Başta buna vesile olan Mustafa Akyol ve Kültür A.Ş yetkililerine minnet borçluyum. A akıl fırtınaları koparan nice konferanslar dileğiyle…

Kaynakça

1. http://www.mustafaakyol.org/archives/2007/05/post.php#comments

Sayın Ancazine teşekkürler…

Reklamlar

One thought on “AKILLI TASARIM KONFERANSLARI II

  1. Kimyasal ve moleküler alanda hayatın kökeniyle ilgili olarak 30 yılı aşkın bir süredir yapılan deneyler, yeryüzündeki yaşamın kaynağının çözümünden çok, sorunun daha iyi anlaşılmasına neden olmuştur.Bu alnda yapılan tarışmalar ve deneylerde görülüyor ki şans _ zorunluluğun (raslantı ve yasanın) yaşamın kökenini ve onun gelişip dallanmasını açıklamaya yetmez.Önyargısız bir şekilde bakıldğında elde edilen son kanıtlar yaşamın kökenine bir aklın müdahale ettiğini gösteriyor.

    Örneğin bin yılın dahileri arasında gösterilen Fred Hoyle şöyle demektedir.

    *Gerçeklerin sağ duyuyla yorumlanması şunu gösteriyor ki: üsütn bir zeka fizkle, kimyayla ve biolojiyle dalga geçmiş. doğada bahsedilmeye değer bir kör kuvvet yoktur.Gerçeklerden yola çıkarak hesaplanan sayılar bana o kadar büyük geliyor ki, bu neticeyi şüphelerimin ötesine koyuyor.*
    Hoyle, F. 1982. The Universe: Past and Present Reflections. Annual Review of Astronomy and Astrophysics: 20:16.

Yorumlar kapatıldı.