İLK AKILLI TASARIM KONFERANSI ARDINDAN

AT

Mustafa Ajlan ABUDAK

Geçtiğimiz (24 Şubat) Cumartesi İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen “Yeryüzünde Yaşamın Kökeni” konferansı, oldukça başarılı geçti. 500 civarında izleyici, soğuk ve yağışlı havaya rağmen hem konferansa katıldı, hem de yaklaşık dört saat süren programı baştan sona ilgiyle izledi. Bunu takip eden internetteki tartışmalarda ise gene üzülerek gördüm ki aynı kısır döngüler Akıllı Tasarım konusunda yaşanmakta.

Akıllı Tasarım hareketi içinde 1998’den beri varım. Özetle sunu söylemem lazım: Ne Akıllı Tasarımcıları desteklediğini söyleyenler ne de Darwinci evrimciler Akilli Tasarımın ne olduğu hakkında doğru bir özet bilgiye sahipler. Tanımlamalar sürekli genelleyici, indirgemeci ve bilgiden yoksun. Fanatizmin kucağında akılların kantarı Demokles’in kılıcı olmuş kelle alıyor…

Tümdengelimci algılamalara itiraz olarak şunu söylemeliyim ki, nasıl Darwinciler içinde birçok kol var, örneğin  Neo-Darwinciler ve Klasik Darwinciler gibi kollar ve farklı kabuller var. Akıllı Tasarım içinde de buna benzer bir yapılanma vardır. Söylenmesi gereken en temel şey Akıllı Tasarımcılar “evrim”e bilimsel gerçek gözüyle bakmaktadır. Sadece bunun Darwinci mekanizmalarca açıklanamayacak denli girift ve karmaşık olduğunu söylemektedirler. Doğal süreçlerin canlılarda ayan beyan fark edilen tasarımı gerçekleştirmesine “bilimsel”olarak imkân yoktur. Fakat Darwinin evrim kuralı işe yaramaz ve de baştan sona yanlış bir teori asla değildir…

 

Sadece yöntem kısmı ateist felsefenin ve materyalizmin kurbanı olmuştur. Darwin’in alet çantası bugünkü donanımlarla dolu olsa, kitabında tavus kuşu ve gözden bahsederken kullanmaktan çekinmediği tasarım olgusunu tamamıyla ortaya koyacağından da çoğu Akıllı Tasarımcının şüphesi yoktur.

Yaradılışçı cephe de zannediyor ki, klasik yaratılışçı tezlerin bilimsel detayları Akıllı Tasarım Teorisinin oluşum amacıdır. Daha da kötüsü panteizm ile ilişkilendirecek kadar neyin ne olduğu üzerinde fikir sahibi değiller. Darwinci evrimciler ise yaratılışçılardan daha da fanatik ve dogmatik biçimde “kendilerinden beklenmeyecek denli” hissi ve partizan konuşmalarla 100 yıllık Heackel formasyonu ile bilimsellik ve modernlik naraları atıyorlar. Bu iki uç noktanın ortak yanı her iki tarafın da “sürekli mucizelere inanıyor” olması. Bir taraf olgusal mucizelere inanmakta, diğer taraf ise matematiksel mucizeleri bilim sanmakta. Oysa bu kavram oldukça özel ve de “nadir” olan sıradışılıkları anlatır. Gelin mucizelerin Darwinci çevreler için neyi ifade ettiğini  Neo-Darwincilerin fikir lideri Sir Richard Dawkins’in kaleminden öğrenelim:

Şans, talih, rastlantı, mucize. Bu bölümün ana konularından biri mucizeler ve mucizeyle neyi kastettiğimiz. Benim tezim, genelde mucize dediğimiz olayların doğaüstü olmadığı, gerçekleşme olasılığı çok düşük, olasılık dışı doğal olaylardan oluşan bir yelpazenin bir parçası olduğudur. Başka bir deyişle, eğer bir mucize oluyorsa, bu müthiş bir rastlantının gerçekleşmesidir. Doğal olaylarla mucizeler arasında kesin bir ayrım yapılamaz. Bazı olaylar üzerinde düşünülmeye değmeyecek kadar olası dışıdır, fakat bunu hesaplamadan bilemeyiz. Hesaplamayı yapabilmek içinse, ne kadar süre verildiğini bilmeliyiz; daha da genelde olayın gerçekleşmesi için kaç fırsatın ortaya çıktığını bilmeliyiz. Sonsuz zaman, sonsuz fırsat verildiğinde, her şey mümkündür. (1)

Evren Big Bang yani Büyük Patlama denilen bir hiçlik anından meydana geldi, yani yoktan. Buna batılılar “ex nihilo” demekteler. Evren sıfır hacimli bir noktadan bugünkü haline geldi. Peki, bu ne demek? Bu evrenin yaratılmış bir “varlık” olduğunu göstermekte. Bir başlangıcı olduğunu da göstermekte. Bunu oluşturan neden evrenin dışında, ondan öte, hiç bir şeye benzemeyen, benzetemeyeceğimiz bir etmen güç. Tüm ilahi kutsal metinler evrenin yoktan var edildiğine atıfta bulunur, oysaki 100 yıl öncesine kadar bilim dünyası bu gerçeği bilmiyordu. Evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve var olacağını savunuyordu.”steady state“. Oysa Büyük patlama ile ilgili veriler (fon radyasyonu vs) giderek artınca ve bu patlamanın gerçekliğini ayan beyan ortaya koyunca, ister istemez evrenin başlangıcı fikrini kabul etmek zorunda kaldılar.

Dawkins yukarıdaki şu saptamalarıyla aslında her şeyi ortaya koymakta:

Başka bir deyişle, eğer bir mucize oluyorsa, bu müthiş bir rastlantının gerçekleşmesidir. Sonsuz zaman, sonsuz fırsat verildiğinde, her şey mümkündür…

Bu mucizelerin, sonsuz zaman ve sonsuz fırsat gibi kavramsal ifadeler olması bile yeterince acıklıdır. Büyük Patlama var olduğuna göre bir başlangıcı ve bir sonu olan evrenden ve zamandan bahsetmek zorundayız. Elimizdeki matematiksel çıkarımlar olasılıkların nesnel sınırlarını açıkça göstermekte. Dünyamızdaki biyolojik çeşitlilik için ise, bırakın sürekli entropisi artan şu anki evrenimizi, o kavramsal sonsuz evrende bile (hem de mesela varsayalım ki entropisi olmasın) Darwinci mekanizmaların her farklı tür için farklı patikalarda trilyonlarca kez ayrı ayrı tekrar etmesi ve işlemesi gerekir. En nihayetinde şu sorular vicdanlarımızda yanıtını bulacağımız sorulardır : “Bilimsel verilere rağmen” mucizelere inanan kim? Hayatın gerçek kökenindeki tasarımı anlamaya çalışan kim?

Şimdi bir de genel bir biçimde duruma  göz atalım:

Rönesans ile birlikte Avrupa’da  ortaçağ Kilisesinin karanlık skolastik (yobaz) öğretilerinden kurtulan Avrupalı elitler, dini bir kenara bırakınca sosyal hayatlarında oluşan bu boşluğu bilim (positivism ve naturalism) ile doldurmaya çalıştılar. Çünkü yaşam boşluk kabul etmez. Aydınlanma denen bu devir, bilimi dinin toptan reddiyesi için amaca uygun kullanmıştır. Newton’la beraber iyice kendisini kabul ettiren mekanik evren anlayışı yani ezelden beri var olan evren düşüncesi aslında yeni değildi. Atomcu okul antik çağdan beri Trakyalı Helen felsefeciler (Epikür ve Demokritos gibi) arasında yaygındı ve maddenin ezelden beri var olduğuna inanıyorlardı. Rönesans ile birlikte eski Yunan ve Roma kaynaklarını yeniden ele alan Avrupa bunları yerel dillere çevirerek her yere matbaanın keşfi ile yaymıştı. Böylece eski öğretiler makyajlanmış kimliği ile Avrupa’da dine karşı bir kamplaşmanın merkezi haline geldi. Buna pozitivist felsefe, yani bilimi hayatın açıklanmasında yegâne kaynak gören düşünce sistemi dendi. Bu görüş, her şeyin nedenini formülleştirmeye ve bilimsel dille açıklamaya kendini adamıştır. Bu akıma daha sonra Romantizm ile birlikte doğaya ve Avrupa’nın eski pagan günlerine dönüşü simgeleyen “Natüralizm” katılmıştır. Natüralizm de “doğanın mutlak yaratıcı güç olduğunu” söyleyerek güya bilim önderliğinde hayatı açıklamaya çalışmıştır.

İşte bu öğretiler en nihayetinde 19.yy sonlarına doğru Lamarck ve Mendel gibi biyologların kuramları ışığında genetiğin ve dolayısıyla biyolojinin sosyal hayata girmesi ile sonuçlandı. Darwin bu kuramları Beagle adlı gemi ile Galapagos adalarına ziyareti sırasında edindiği tecrübelerle birleştirerek canlıların ilkel formlardan evirildiğini söyledi. Aslında Darwin genel olarak doğru da söyledi. Şöyle ki; gerçekten de canlılar daha iyi olmak için gelişmeye muhtaçtır. Bu hem sosyal olarak hem de biyolojik olarak böyledir. Çünkü yaşam taksonomik olarak yapılanmış sosyal yapımızda, biyolojik yapımızda ve her türlü yaşamsal popülasyonda hiyerarşik düzene sahiptir. Bu, düzenin ilk şartıydı. Bunu anlamak için de Darwin en üst yapıdan başlamış ve hikâyesini onunla temellendirmeye çalışmıştı, yani insandan ve onun evrimsel sürecinden. Bu sebeple bulduğu gerçeği perişan etmişti, yani evirilmeyi, gelişmeyi. Çünkü gördüğü tasarımı o günkü bilimsel kabule uyarlayamaz ise sosyal olarak başarısızlığa uğrayacağını biliyordu. Bunun için de zekâsını en iyi uyarlamayı oluşturmak için kullanmıştır. (Elektron mikroskobu yoktu kabul ediyorum, ama illa deterministik natüralizmi pozitivizmle harmanlamaya da gerek yoktu, hem de bilim adına)

Anlaşılan Darwin bir düzenin farkına varmıştı ama içerisinden çıktığı Avrupa maalesef  bu algısını Evrenin dışında bir yaratıcıya ithaf etmesini engelliyordu. Buna paradigma diyoruz, yani hakim olan baskın anlayış (ve ne yazık ki bazı ülkelerde hala bu böyle).  O yıllarda Avrupa’daki hâkim anlayış dinleri insan uydurması “masallar” olarak kabul ediyordu. Buna binaen Darwin’in çabası faydacı açıdan çok da garip gelmez.

Darwin ne yaptı peki? Kolay yolu seçerek farkına vardığı gelişim sürecini tamamen mekanik güçlerin gerçekleştirmiş olması gerektiğini söyledi. Bunun için de bir mekanizma önerdi: Doğal seçilim. Bu mekanizma canlıların popülasyonlarında en güçlü olanların ayakta kalacağı, yaşamaya devam edeceği, daha üretken olacağı, bunun tersi olan dayanıksız bireylerin ise yaşam koşulları tarafından elimine edileceği şeklinde idi. Yani güçlü olan kazanır ya da büyük balık küçük balığı yer denilebilecek orman kanunlarını hayatı açıklamak için tek ve yegane kaynak olarak almıştı. Elbet bu düşünce onun canlılar arasında olması gereken temel benzerliklerden yola çıkarak bambaşka bir hikâye anlatmasına da olanak veriyordu. Buna Darwinci evrim diyoruz (Darwinizm). Darwinci evrimin yukarıda sözünü ettiğimiz evrimsel gelişmeden farkı bu gelişmeyi tamamen doğanın kör, bilinçsiz ve rastlantısal güçlerine devretmiş olmasıdır. Bunun sosyal sonuçları en az bilimsel sonuçları kadar yıkıcı olmuştur. Nazi Almanyası Sosyal Darwinizm ilkelerinin yılmaz savunucusuydu ve bu, 52 milyon insanın hayatına mal olan bir savaşla sonuçlandı. Darwinizmin etkilediği diğer alan olan sosyal etik ise Avrupa’nın ahlaki sorunlarının temelinde yatan nedendir.

Oysa tek hücreli Flagella’dan bakıldığında “reverse engeneering” yapan insanoğlunu bile hayrete düşüren indirgenemez yapılar var. İndirgenemez yani yaşamsal olarak alt hiyerarşik gruba atılamayan yapılar. Bir öncülü ya da doğrusal Darwinci evrime göre A,B,C sırasını takip edecek bir önceki soy ağacı olmayan yapılar. Peki, Kambriyen dönemi biyolojik Big Bang’i ve 300 den fazla “indirgenemez yapı” dendiğinde Darwinci evrimciler yine klasik natüralist dogmalarına mı sarılacak yoksa fosil kayıtları, kireç taşları ve de mamut dişleri oratoryosunu mu seslendirecek? Yâda belgesel kanallarında Hominid (insanımsı) ailesinin bir günü nasıl geçirdiğine dair animasyonlarla mı daha bilimsel olacaklar?

Peki Batıdaki dezenformasyon neden hala aynı hikayeyi gerçekmiş gibi anlatıyor yada anlatabiliyor? Darwin 80 senelik insan ömrünün izafiyetini kullanarak, hikayesi 5 milyon yıllık (primatlar için) bir sürece göre işlediğinden, mutasyon gibi son derece zor oluşan koşulun doğal seçilim ve popülasyon genetiği ile tüm yaşam varyasyonunu oluşturabileceğini resmetmek istemiştir. Oysa Darwin mekanizmaları ancak adaptasyonu açıklayabilir. Richard Dawkins‘in biomorphları gibi simülasyonlarda bile Darwinci algoritma “fatal error” (ölümcül hata) verir. Çünkü olasılığın bile kendi içinde bir düzeni vardır. Bunu azcık ileri seviye bilgi işlem (computing) makalesi okuyan herkes bilir. Hele ki network ağları ile uğraşan bir NT iseniz ne demek istediğimi çok daha kolay anlayacaksınız. İnsan zekâsı bile İnternet omurgasındaki sunucuları birbirine bağlamak için inanılmaz bir zekâ ortaya koymak zorundadır. Bu bir kere kurulup haydi herkes yoluna denilecek bir süreç de değildir. Sürekli kontrol, tanzim ve düzeltme gereklidir. Durum böyle iken kumsaldaki silikon yapıların doğal şartlarda birbirini kopyalamasının şiirsel hikâyesini anlatarak DNA gibi bir “most efficent fabric in the world”u, yani dünyanın en etkin yaşam fabrikasını açıklayabileceğinizi düşünmek ancak Dawkins ve yandaşlarının hüsnü kuruntusu ve inançlarından ibarettir.

Batı medyasında sürekli propagandası yapılan, materyalizm ve ateizmin silahı olarak kullanılan Darwinizm üzerindeki şüpheler giderek artmaktadır. Çünkü bilim yerine siyasetin (materyalizm) ve de  felsefi bir düşüncenin (ateizm) oyuncağı olmuştur. Bunların ispat odası Darwinizm’dir. Batı elitleri daha sonra siyasi olarak da Marx ve Engels’in kuramının işlemediğini görmüştür. Komünizm için Tanrı fikrini dışlayan Darwinci evrim, kapitalizm için ‘güçlü olan ayakta kalır ilkesi’ni piyasa ekonomisi için kullanmak amacıyla sözde bilimsel dayanak teşkil etmiştir. Darwinizm bu sosyo-ekonomik sömürü cephesinin son sığınağıdır. Materyalizm tripodunun en sağlam kabul edilebilecek ama en son ayağı. Bilimin söylemi üzerinden gerçekleri tüm medya gücü ile çarpıtabildiğinden uzun ömürlü olmuştur. Fakat artık miladını doldurmak üzeredir.

Darwin teorisi tıpkı Newton fiziğinin yerini Einstein’a ve onun da yerini Kuantuma bırakması gibi bilimdeki konumunu tasarıma bırakacaktır. Bugün görecelik ve kuantum birlikte kullanılarak uzay-zamanda yeni sonuçlar elde edilmektedir. Peki, tasarım olgusu evrime dâhil edildiğinde bilimin kaybı ne olur? Kazancı ne olur? Umudumuz odur ki tasarım bilimi içine düştüğü materyalizm dini kisvesinden azat edecektir. Son 30 senede ortaya çıkan genetik bulgular teoriyi köklerinden sarsmıştır. Nasıl mı? Canlılığın en temel formları olan tek hücreli bakterilerde bile var olan ‘’tasarım’’ günümüz F1 araçlarındaki yüksek teknolojiyi bile geride bırakmaktadır. Bir örnek ile açıklayayım. Bacterium Flagella adlı Akıllı Tasarımın en bilinen örneklerinden biri tek hücreli bir kamçılı hayvandır. Bunun kamçısındaki motor düzeneği bugün mühendislerin araba yapmakta kullandıkları ile neredeyse aynıdır. Esas ilginç olan, bir motorun saniyedeki dönüş hızı (rotate per minute-rpm) motorun “gelişmişliğinin göstergesi” olarak kabul edilir. F1 takımlarından Williams, BMW tasarımı motor ile dakikada 19.000 dönüş barajını geçen ilk İnsan yapısı motordur. Oysaki 3 milyar yıllık tasarım olan Flagella’nın motorunun dönüş hızı ortamdaki asit baz dengesine binaen dakikada 20.000 dönüştür.

İşte bu gibi gerçeklerle yüzleşmeye dayanamayanlar insanları daha farazi bilgiler olan ve üzerinde spekülasyon yapılması çok daha kolay olan paleantropoloji ile, yani fosil bulgularıyla aldatmaya çalışmaktadırlar. İnsana ait Darwinci  fosil kaydındaki eksikler o kadar çoktur ki var olması gereken ara formların eksikliği yüzünden her bulunan şempanze iskeleti bile bir umut olmuştur. Bu sebeple zaten insanın çok kötü de olsa bir soy agacı hayal meyal varken şempanzelere dair soy ağacı maalesef yoktur. Her bulunan fosil abartılarak manşetlerden verilir, sonrasında ise Toumai fosili gibi aslında çarpıtılmış gerçeğin ta kendisi olduğu ya da Piltdown adamı gibi bir maskaralık olduğu ortaya çıkar.

Benim içinde bulunduğum kol da “common descent”i yani ortak atayı destekler. (Aynı habitatta yaşam genelde ortak kodların minimum varyasyon derlemesi ile oluşur. Solucan ve insan DNA’sı yüzde 70 benzemektedir). Karşı oldukları şey Darwin mekanizmalarının sadece “small scale” yani küçük değişiklikler yapabilecek mekanizmalar olduğudur. Türden türe geçişler için bu mekanizmalar geçersizdir. Nedeni de bu geçiş için tahmini evrimsel sıçrama olan 800 bin yıl içersinde bile mutasyonun durmadan ve doğal seçilim yasasının her an işlemesi gerektiğidir. Ayrıca geçersizlik tanımı, deneme yanılmada ilk hamlede bulmasını bile kabul etsek de olasılık dairesinin evrendeki atom sayısını aşması yada 10 üzeri 50 yani matematik dilinde “imkansız” olasılıkların her türde her nesilde her seçilimde ve üst yapıda ayrı ayrı tekrarlanmasının zorunlu olmasındandır.

Genom çalışmaları genetik algoritmaların  tahmin edilenden de “karmaşık” ve gelişmiş olduğunu göstermektedir. Mesela sinir uçlarının veri iletimindeki optimizasyonu doğal seçilim ve mutasyon mekanizmalarının kabiliyeti ile açıklanabilecek olgular değildir.  Bir meyve sineğini bile yoğun kontrollü mutasyon ile ancak kafadan dört bacaklı ve uçma yetisini de kaybetmiş hale getirebilen Darwinci zihniyet genetik yapı ve moleküler biyoloji alanında açık bir çıkmaza sürüklenmektedir. Aslında bel bağlanılan rastlantısallık bile evrenin kapalı termodinamiğinden ayrı işleyen bir yapı olamaz. Bu nedenle düzensizlik artacağından sistem, sistem içi bir akılla “düzenlense” bile eninde sonunda entropisi kendisini homojenleştirir. Bu nedenle bu şekilde bir düzenleme kabul ediliyorsa (ki başka akli yolu yoktur), bunu evrenin dışında bir akıl yada düzen sağlayıcı güçle açıklayabiliriz.

Akıllı Tasarım nedir peki?  Tüm bu evrim serüveninin aslında bir Akıl ve Yaratıcı tarafından kontrol edildiği, her anın her basamağın “precise” yani kesin olarak derlendiği, düzenlendiği ve hayatın çeşitliliğindeki bilginin kaynağının tek olduğunu göstermektir. Bu teklik, kaynak kodu diyebileceğimiz tüm canlı DNA’sındaki ortak genetik dildir. Aynı kod harfleri ile bu denli çeşitlilik ancak ve ancak üstün bir zekânın doğaya müdahalesi ile olabilir. Bunu Yaratılışçıların yaptığı gibi mucizeler diyerek geçiştirmiyoruz. Elbet hayatın kendisi bir “mucizedir” fakat bunu anlamak istemek ise son derece insani ve akli bir istektir. Tasarımcı yada Yaratıcının ismi konusu ise tamamen kişiye özeldir. Bilimin görevi ad koymak değil fact (gerçek) ortaya koymaktır. Dini olarak kabulüm, Allah her şeyin mutlak yaratıcısı, var edenidir. Buna Hiristiyanın teslis inancı ile bakması, bir Çinlinin Buda demesi, bir Kızılderilinin ulu manitu demesi sadece onları bağlar. Din kişiye özel bir durumdur ve sosyal içeriklidir. Bir formüle, bilimin sağlamasına ya da doğrulamasına ihtiyacı da yoktur. İnanç ile bilim genelde ayrı alanlarla ilgilenir. Biri sosyal hayatı düzenlemeye diğeri ise biyolojik düzenin nasıl oluştuğunu anlamaya yarar. İkisinin elbet belli noktalarda yolları kesişir. Bu durumda uyuşmazlık ya da zıtlık değil aksine Büyük Patlama örneğinde olduğu gibi bir uyum söz konusudur. Şu anki bilim bize giderek daha keskin biçimde şunu göstermektedir (Robert Jastrow’un “God and the Astronomers” (Tanrı ve Astronomlar) adlı kitabındaki şu ilginç yorumunu aktaralım):

… Aklın gücüne inanarak yaşamış bir bilim adamı için, serüven beklenmedik şekilde sona erer. O cehalet dağlarını tırmanmıştır; en yüce zirveyi fethetmek üzeredir, en son kayaya doğru kendini çeker ve tam o sırada, asırlardır orada oturan bir grup ilâhiyatçıyla karşılaşır…(2)

Akıllı Tasarımın amacı ise ne bu ilahiyatçılarla karşılaşmak nede cehalet dağlarının zirvesi olduğuna inanmaktır. Amaç; bilimin kabiliyetince hayatın kökenini sorgulamak ve hepimizin kendimize sorduğu o temel sorulara olası yanıtları kovalamaktır. Fakat söylemimiz illa bilim bunu yapacak yada yapmalı demek olmamalıdır. Kesişen alanlar varsa bunu bilimin araç olduğunu unutmadan ve kişisel inançlarımızı ona katmadan, gerçeklerin bizi götürdüğü yere kadar katkı yapabilmeliyiz. Bulunan gerçekler belki de hoşumuza gitmeyebilir ama Büyük Patlama gibi geçerliliği tüm bilim çevrelerinde kabul gören bir gerçek ise bunu soğukkanlılık ve akli olarak kabul edebilmeliyiz. (Çalışmalar, içerisinde sicim kuramı, parabolik evren, hiperbollar gibi bulunan gerçeği bulandırmak yada arzu edilen yöne yamamak olmamalıdır.) Bunu her üç anlayış için de söylemekteyim, yani Yaratılışçı, Darwinci ve Akıllı Tasarımcı bakış acısından. Bunun için de Darwin öncesi ve sonrası Batı’nın yaptığının aksine bilimi nihai “amaç” olarak değil gerçeğe yaklaşmamızı sağlayan “araç” olarak kullanmalıyız, kullanabilmeliyiz.

Paradigmalar daima körleştiricidir ve bilim Demoklesin kılıcı olduğundan her teorinin başı tehlikededir.

Reklamlar

3 thoughts on “İLK AKILLI TASARIM KONFERANSI ARDINDAN

  1. merhaba daha önce de makalelelrinizi okumuş oldukça da faydalanmıştım.Ben biyoloji mezunuyum.İstanbulda yapılan konferansları takip etmem mümkün mü?
    Beni haberdar ederseniz çok sevinirim.

  2. Sayın Gökben elbette mümkün.Blogumuzdan ve M.Akyol’un sitesinden bu konferanslar sizlere duyurulacaktır. Fakat belirli bir süre bu konfreansların 3.sünün olmaycağını söyleyebilirim.Öncelikli neden Sayın Akyolu’un konuya siyasete göre çok daha az zaman ayırabilmesi.Fakat 2010 yılı içersinde öncekilerden çok daha büyük bir konfreans yapılmasını istiyorum.(Kültür Bşkenti olayı)

    Facebookta akıllı tasarım ve yönlendirilmiş evrimsel patikalar adında grubumuz var.Üye olabilir ve katkılarda bulunabilirsiniz.Burdanda yazacağınız bloga uygun makaleleri yayınlayabiliriz.Sağlıcakla kalın..

  3. Sayın Abudak yaklasansaat.com sitesinde evrim ve canlılarla ilgili bir yazı yazmış ,sizin değerli görüşlerinizden dfaydalanıp, kaynak olarak da sizi göstermiştim .Eğer vaktiniz varsa okuyup fikirlerinizi ve eleştirilerinizi belirtirseniz çok sevinirim.Ayrıca bana hemen cevap yazmışsınız çok teşekkür ederim .Daha bu gün gördüm lütfen özrümü kabul edin.Hoşça kalın…
    http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilar/canlilar.asp

Yorumlar kapatıldı.