HOLİSTİK ÖĞRENME SÜREÇLERİ : BİYOLOJİK VE SOSYAL EVRİM

Mustafa Ajlan ABUDAK

Bu makalemiz adından da anlaşılacağı üzere holistik bir bakış açısıyla biyolojik ve sosyal evrimde öğrenme kavramını ele alacak. Evrimsel iz düşümleri de  teleolojik deliller ışığında irdelenecek. Tüm bu bağlantıların salt tesadüften çok daha derin anlamlar taşıdığını anlamak için, ilk olarak sosyolojik bir kavram olan öğrenmenin tanımını ile başlamak yerinde olacaktır. Tamamıyla kabul edilmiş bir tanımı olmamasına karşın, öğrenmenin içeriğiyle ilgili genel bir uzlaşma vardır. Bir çok farklı tanımlaması katkısıyla genel bir çerçeve çizilmek istenirse, öğrenmeyi şu şekilde tanımlayabiliriz ;

Organizmanın yaşamını sürdürebilmesi için çevresindeki değişmelere başarılı olarak uyum sağlaması gerekmektedir. Etkin uyum sağlama öğrenmeyle mümkündür. Duruma uygun tepkiyi verme, çevreye nasıl uyum sağlanması gerektiğini öğrenme, yaşamın sürdürülebilirliği bakımından kritik öneme sahiptir.

İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine hemostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.

Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır. Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi öğrenmenin insanın kökeninde niçin gerekli bir süreç olduğunu ortaya koymaya başlayabiliriz. [1] İnsan davranışlarının kaynağı da çoğunlukla öğrenilmiş davranışlardır. Örneğin, yürüme, konuşma…

Dil, “insanın kökeni” araştırmaları içerisinde, evrim sürecinde belki de metafizikle bilimin yollarının en keskin kesiştiği alan olagelmiştir. Çünkü en temelinde tüm ilahi dinler  söze yani dile dayanır.  Evrim içinde de dil insanı diğer tüm canlılardan ayıran en önemli yeti olarak, düşüncenin manifestosudur. Burada sorgulayan bir bakış açısıyla evrim ve tasarım argümanını iç içe ve birbirini tamamlayan yönleriyle incelemeye çalışacağım.

Çoğu tahminlere göre, günümüzde 5000 dolaylarında dil konuşulmaktadır. Princeton Üniversitesi arkeologlarından Clifford Geertz’in şu sözleri ilginçtir:

Biz insanlarla ilgili en önemli gerçeklerden biri, hepimizin dünyaya bin çeşit yaşam sürdürmemize elveren doğal bir donanımla gelmemize karşın, sonuçta ömrümüzü bunlardan ancak birini yaşamış olarak tamamlamamızdır. Kunduzlar bent yaparken, kuşlar yuva kurarken, arılar balözü toplarken, babunlar toplumsal gruplar oluştururken ve fareler çiftleşirken temelde hep, genlerine kodlanmış bilgilere dayalı öğrenme yetilerine göre davranırlar. Öte yandan insan, barajlar ya da sığınaklar yaparken, besin ararken, toplumsal örgütler kurar ya da eş seçerken, bilgi akış çizelgelerine (flow charts), planlara kodlanmış bilgilere, avcılık deneyimlerine, ahlak kurallarına, estetik değerlere, kısacası belirli bir kalıba girmeyen yeteneklerin kavramsal yapılarına göre hareket eder. [2]


Şimdi bilimsel olarak dilin akademisyenlerce nasıl algılandığına bakalım. Burada 2 önemli okul vardır. Başta ünlü dil bilimci Noam Chomsky’nin savunduğu süreksizlik okulu (discontinuity okulu); dili, insansı maymunların beyinleriyle doğrudan hiçbir evrimsel ilintisi olmayan ve insana özgü bir yeti olarak görür; öte yandan süreklilik okulu (continuity school) yandaşlarına göre dil, insansı maymunlara benzeyen atalarımızdan kaynaklanarak sonuçta genetik açıdan en yakın akrabamız olan insansı maymunların temel iletişimsel ve zihinsel becerilerine yansıyan sürekli zihinsel evrimin (cognitive continuum) bir parçasıdır. [3]

Süreklilik okuluna göre, durum alet yapımının neden olduğu gittikçe çoğalan karmaşık teknolojik ilerlemelerin, davranış biçimlerini değiştirdiğine bunun da sözcük dizimine (syntax) ve daha geniş bir sözcük dağarcığına sebep olan bilgi alış verişine dayandığıdır.

Gelelim bir başka bilim adamının yapısal burgularla ilgili söylediklerine; beynin evrimi üzerine hatırı sayılır çalışmalar yapmış olan Kaliforniya Üniversitesi nörologlarından Hary Jerinson;

Dilin gelişiminde beşeri iletişim açısından alet yapımı ne denli önemli olursa olsun, dilin kökenleri oldukça farklı bir şeyle ilintili olmuş olabilir.” demektedir.

Jerinson’a göre evrimsel gelişim sürecince beyinler türün günlük yaşamına uygun düşen bir iç dünya yaratabilecek biçimde evrimleşe gelmişlerdir. Söz gelimi, amfibilerde görme duyusu, o dünyaya yönelik temel bir unsuru oluşturur; sürüngenlerde aynı işlevi, keskin bir koku alma duyusu üstlenmiştir. İlk memelilerde işitme duyusu ayrıca önem kazanmıştı; primatlarda, karışık bir duyusal donanım dış dünyaya ilişkin eksiksiz bir zihinsel model oluşturabilir. Jerison’a göre, insan bunlara apayrı bir boyut eklemiştir:

Dil ya da daha açık bir deyişle, kendi kendini irdeleyip sorgulayabilen düşünme ve imgeleme yetisi. Böylesine bir yeti ile donatılmış olan insan beyni, karmaşık pratik ve toplumsal sorunlarla baş edebilecek bir iç dünya yaratır.

Beynin hacmindeki büyümeyi gitgide gelişen teknolojik yetkinliğe bağlayan diğer temel görüş, Jerison’a ‘‘pek inandırıcı gelmemektedir, çünkü alet yapımı için pek az bir beyin dokusuna gereksinim vardır.’’ Buna karşılık

Basit, anlamlı bir söz üretebilmek için oldukça büyük bir beyin dokusu gereklidir. [4]

Paradigmaya göre , Dil ve Düşünme nedir?

20.Yüzyıl’ın başlarında önemli bulguları değerlendiren antropoloji bilimi, insanın evrimini araştırırken Homo Sapiens‘ten önceki türler olan Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Neanderthalensis gibi erken dönem insanlarının gırtlak (larenks) gelişimlerinde konuşma ile ilgili mutasyonlar gördüler. Daha kolektif bir yaşam süren Erectus ve Neanderthal gibi türlerde gırtlak bölümü, örneğin Pythecanthropus türüne göre çok daha gelişmişti. Kolektif (sosyal yardımlaşmaya dayalı) yaşam, gelişmiş bir iletişim gerektirmekteydi ve basit içgüdüsel sesler bu etkili iletişim için yeterli değildi.

Gelişmiş çok sayıda ses ancak gırtlak ve akciğerlerin gelişimi ile mümkündü. Evrimleşen akciğerler gırtlağa gelişmiş sesleri çıkarması için yeterli havayı sağlayana değin kafatası da evrimleşti ve inceldi, konuşma merkezlerini besleyecek çok sayıda sinirin geçebilmesi için yeterli bir açıklık oluştu, ses telleri ve damak ise ‘‘konuşmaya uygun şekilde mutasyona’’uğradı.

Bu bir itiraf olabilir mi ?

Bu gelişimin sonucunda dili icat eden insan, çok daha önemli bir gelişimin eşiğine geldi. Daha önce tıpkı hayvanlar gibi görsel ve işitsel kavramlarla düşünen insan, dil kodları olan kelimeler ve şablonlar ile düşünmeye başladı. Böylece kavramların arasında dil aracılığı ile yeni bağlar kurdu ve soyut düşünme yeteneğini kazanarak kavramların arasında çok daha hızlı işlem yapmaya başladı. Doğal becerilerini ve deneyimlerini diğer insanlara dil sayesinde öğretti ve daha kolektif bir yaşam biçimine kavuştu. Dil, insanoğlunun uygarlaşmasını sağlamakla kalmamış, onun zekâsının doğada daha önce görülmemiş şekilde parlamasını sağlamıştır. Kültür dediğimiz insanlık birikimi, dil kullanan ve iletişim kuran insanın sosyalleşme sürecinin ürünüdür.

Dış Dünyayı anlamamızı sağlayan yani makro evreni incelerken kullandığımız bu dil mikro evreni incelerken de kullanılır mı? Hayır, mikro evrende genetik dil dediğimiz dili kullanmaktayız. Bu genetik dil dört harflidir, yani DNA üzerinde dört çeşit nükleotid bulunur. Bunlar A,T,G,C ‘dir. Yeryüzünde 20 çeşit aminoasit vardır.

DNA’nın  Dili

Genetik bilgi bir dil gibidir. Biz alfabemizdeki harfleri bir araya getirerek kelimeleri, sonra da kelimeleri birleştirerek cümleleri, sonra paragrafları ve kitapları yazarız. DNA’da ise:

Alfabe sadece 4 harften ibarettir.
Her harf baz veya nükleotid denilen kimyasal bir molekülü temsil eder.
Kodon adı verilen genetik kelimeler bu harflerden oluşmuştur.
Diğer dillerden farklı olarak genetik dilde bütün kelimeler (kodonlar) sadece 3 harften müteşekkildir.
Bu kelimeler bir araya gelerek genler adını verdiğimiz cümleleri oluştururlar.

Bütün cümleler bir araya gelerek genetik bilginin tamamını içeren bir kitabı yani genomu meydana getirirler. Ortalama 100 trilyon hücreye sahibiz. Bu hücrelerin her birinde birer tane DNA molekülü vardır. Bu moleküllerden “sadece bir tanesinin” içinde 3 milyar farklı konuda bilgi bulunur. Bu bilgiler toplam 1 milyon sayfalık bir seri kitap oluşturabilirler. 1 milyon sayfalık kitap yaklaşık 1000 cilttir. Bu 1000 ciltlik eserin sayfalarını yan yana uzatabilsek, uzunluğu Kuzey Kutbu’ndan Ekvator’a kadar uzanabilir. Bu 1000 ciltlik eser 24 saat hiç durmadan okunacak olsa, eserin tamamlanması 100 yıl sürer.  Bu muazzam bilgi, tek bir tırnağımızda, saçımızın tek bir telinde veya kolumuzun üzerindeki herhangi bir tüyde bulunan “tek bir DNA”ya aittir.

1000 ciltlik bir kütüphane, nasıl bir tüycüğü meydana getiren tüm hücrelerde ayrı ayrı paketlenmiş, niçin bizleri oluşturan “tüm diğer hücrelerin” içine sığdırılmış olabilir ? Böyle bir işlemi gerçekleştirebilecek herhangi bir yapay teknoloji var mıdır? Bu muazzam bilginin sadece tesadüflerin eseri ve amaçsız olarak  hücrelerin içine yerleşmiş olması akla yatkın bir sonuç çıkarımı mıdır? Moleküler ve atomaltı seyiye indirgendikçe niçin daha da karmaşıklaşmaktadır ? Hücre içinde sıkıştırılmış bu bilgi paketleri açıldıkça nasıl ve niçin  yapay tasarımları aşan bir teknolojiyi sergilemektedirler ?  Genomun niçin bir dili vardır? Hayat var olmak için niçin dile ihtiyaç duymuştur ? Dil mi canlılığı var ve anlamlı kılmıştır..? Söz ve varlık…

DNA’mızdaki  dili çözmeye kendini adayan Proje İnsan Genom Projesidir.

İnsan Genom Projesi

İnsan Genom Projesinin son hali,”İnsanlığın Kitabı’nın daha önce düşünülenden daha harika, muhteşem ve sırlarla dolu” olduğunu göstermektedir. İnsanın DNA dizi analizini yapmak için yaklaşık 20 laboratuarda yüzlerce bilim adamı 10 yıldan fazla çalışıyorlar. Bu proje için 16 kurumdan oluşan uluslararası bir konsorsiyum ile Dr. Craig Venter’in başkanlık ettiği Celera Genomics firması çalışıyor. Haziran 2000 yılında uluslararası İnsan Genome Projesinin liderleri bir yıl sonra insan genomunun ilk müsvedde halini tamamlayacaklarını açıkladılar. Şubat 2001’de ise Science ve Nature dergilerinin özel sayılarında projede ulaştıkları son durum ve analizleri yayınladılar.

İnsan Genom Projesinin amaçlarından bazıları şu şekilde özetlenebilir:

İnsan genomunda bulunan genleri belirlemek
DNA’yı oluşturan yaklaşık 3 milyar temel çiftinin dizisini belirlemek
Elde edilen bilgiyi veri bankalarında saklamak
Data analizleri metot ve araçlarını geliştirmek
Genler ve fonksiyonları arasındaki bağlantıların bulunması
Genlerin kromozomlarda nasıl bir bütün halinde çalıştıklarının tespiti
Genetik hastalıkların temeli ve sebeplerinin tespiti

Dr. Venter’in takımının Science dergisinde yayınlanan yazısında, insanların düştüğü iki hatadan bahsediliyor. Birincisi determinizim, yani insandaki bütün özelliklerin genlerine bağlı olduğu fikri; diğeri ise indirgeme; yani şimdi bütün insan genlerinin bilindiği düşüncesi. Bilim adamları genlerin fonksiyonlarının ve aralarındaki ilişkilerin anlaşılması aşamasının daha başında olduklarını belirtiyorlar. Değişik canlılarda DNA ve gen sayısı belirleyicidir. Her organizmada belli sayıda kromozom ve belli uzunlukta DNA bulunur. Bazı organizmaların DNA büyüklükleri şöyle sıralanabilir:

Organizma Genom Büyüklüğü (Mb)

Esherichia coli (bir bakteri) 4.64
Saccharomyces cerevisiae (maya hücresi) 12.1
Drosophila melangoster (meyve sineği) 140
Triticum aestivum (buğday) 17000
Pisum sativum (bezelye) 4800
Mus musculus (fare) 3300
Homo sapiens (İnsan) 3000

Tablo1. Değişik organizmaların DNA uzunlukları (Mb= mega (106) baz )

Bu tablodan da görülebileceği gibi bir farede veya buğdayda bile insandan daha uzun DNA bulunuyor. Bu da DNA’nın uzun olması ile organizmanın karmaşık olması arasında her zaman doğru orantı olmadığını gösteriyor. Organizmaların gen sayıları karşılaştırıldığında ise yine benzer bir manzara ile karşılaşıyoruz. Dr. Venter; insanda 50 000 ile 140 000 gen bulunacağını tahmin etmelerine karşın şimdiye kadarki çalışmalara göre sadece 26 000–40 000 civarında genin tespit edilmesinin bilim adamlarını çok şaşırttığını belirtmiştir. (Gen sayısının tespitinde kullanılan metotlara göre farklı sayıda gen tespit edilmektedir. Şimdiki bilgi ve teknoloji ile ancak kesin olmayan yaklaşık sonuçlar elde edilebilmektedir.) Maya hücresinde 6000, meyve sineğinde 13 000, bir tür solucanda 18 000, bir tür bitkide 26 000 gen bulunmasına karşın insan hücresinde çok daha karmaşık olması nedeniyle daha fazla sayıda gen olması bekleniyordu. Bu kadar az sayıda gen ile insan bedenindeki karmaşık yapı nasıl sağlanıyor, bu hala çözülmeyi bekleyen önemli bir sır. Bilim adamları insan bedenindeki karmaşıklığın sırrının DNA veya gen sayısında değil, DNA’daki kontrol genlerinin davranışlarında gizli olduğunu belirtiyorlar. [5]

Kontrol genleriDemek ki her süreç kontrol edilebildiğinde ya da rasgele seslerden oluşan kelimeler belli bir dizgede olabildiğinde bir anlam elde edebilmekteyiz. Makineler örneğinde olduğu gibi entropiye karşı bir Akıl tarafından dizelenen kod, inorganik yapılara bile ‘‘öğrenme’’ yetisi kazandırabilmektedir.

Evrim içerisinde canlının ya da biyolojik yapının iç dengesinin korunumu duplikasyonlar sonucu oluşan mutasyonlarca bozulur. Fakat bu yapılırken orijinal gen kompleksi bozulmaz. Gen duplikasyonu sırasında faydalı-işlevsel yapılar türetilebileceği gibi yansız yapılarda oldukça fazla sayıda türetilebilir. Ard arda dizilmiş bu yapılar hataya daha meyillidir. Mutasyona sürecinde de daha sık rastlanırlar. Burada oluşan çiftlemenin her halükarda mutasyon sonucu bir denge bozmasıdır. Bu denge bozulumu yapının ya da genomun yeni çözüm üretmesini zorunlu kılabilir.

Tasarım Matrisi adlı kitapta yine yazıldığı üzere ;

Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yol da korunup çoğaltılabilir. Bu önden yüklemeli tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur.

Benzer bir durumu insanın bilişsel gelişimi içinde de var olduğunu görürüz. Ünlü İsviçreli psikolog Jean Piaget’in bilişsel kuramı da öğrenmenin etkin bir şekilde gelişimini denge-dengesizlik-yeniden denge kurma süreciyle açıklar. Genetik epistemoloji ve bilişsel gelişim alanında çığır açıcı çalışmalar yapmış olan Piaget, çocukta düşünce ve dil gelişiminin bir süreklilik içinde değil de, evrelerden ge­çerek oluştuğunu ve birey çevre ilişkilerinde etkin bir şekilde yapılandığını ortaya koy­muştur.

Piaget, insanların doğuştan getirdikleri iki temel eğilim olduğu düşüncesindedir: Örgütleme ve uyum sağlama…Örgütleme, süreçleri sistematik ve tutarlı sistemler haline getirme ve bu amaçla birleştirme, koordinasyon sağlama, fikirler ve eylemleri birleştirme eğilimidir. Başka bir ifadeyle karşı karşıya olduğumuz kavram ve olayları birbirleriyle tutarlı bütünler haline getirmeye çalışırız. Biyolojik süreç nasıl homeostasis şeklinde denge kurmaya çalışıyorsa, aynı şekilde zihin de dengelenmeye ulaşmaya çalışmaktadır. Uyum sağlama ise, çevreye uyum sağlamayı ifade eder. İçinde bulunduğumuz çevreye uymaya çalışırız. Piaget, nasıl yiyecek yiyerek yiyeceği bedenimize katmaya çalışıyorsak, çocuğun da aynı şekilde bilgiyi zihnine katmaya çalıştığı düşüncesindedir. Adaptasyon nörolojik ve fiziksel olgunlaşmayı takip eden istekli hareketlerle birlikte refleksif hareketlerin kullanımıyla başlar. Adaptasyon süreci, akomodasyon ve asimilasyon arasında karşılıklı etkileşime bağlıdır. Akomodasyon ve asimilasyon arasındaki etkileşim, kişisel ihtiyaçlar ve çevrenin istekleri arasındaki dengenin sonucudur.[6]

Bütüncül bakışla mikro düzeyde ve makro düzeyde evrim ” ilerlemeyi ” içkin şekilde destekler ve barındırır. Çevreye göre en uygun çözümler sağlanır ve genetik olarak aktarılır.  Evrimin değişimleri bir gelişim çıktısına dönüştürmek için, moleküler ve bilişsel seviyelerde neredeyse aynı yöntemi kullanması  oldukça düşündürücüdür. Gelişim,  evrimsel süreçler içerisinde sanki aynı dili  kullanmıştır...

Matematik, biyotik ve sembolik  diller yaşamın var olması ve üretkenliğine aracılık eden amaçlı yapılardır. Genetikten matematiğe değin varlığa bilgi  tarafından anlam kazandırılmasıdır. Çünkü bilgi, entropinin hükümdarlığındaki bir evrende kendi kendine var olamaz, üretilemez, çoğaltılamaz. Öyle ki entropiyi artırarak entropiye karşı durabilen tek şey bilgi ve ondan kaynaklanan yaşamdır. Buna ister doğa deyin ister Tanrı deyin, isterseniz bilinemez deyin, bu gerçeği adlandırılması ancak sizin kendi kişisel felsefi seçiminiz den başka bir şey değildir.

Hassas değerlerin armonisi ile ayakta tutulan bir evrende var olan ‘‘ organize edilmiş ’’ bilgi paketlerinden oluşan yaşamın dili de , tıpkı diğer dillerin doğasındaki amaç gibi, bizlere bir şey anlatmak istemektedir. Biyolojik-Sosyal evrimimizin aynı denge dengesizlik ve yeniden denge şemasını kullanması da holistik bakıldığında aslında bize büyük gerçeği fısıldamaktadır.

Her değişim bir gelişim değildir ama her gelişim bir değişimdir…

Kaynakça

[1]. Öğrenme üzerine yazılmış çeşitli pedagojik yayın ve kitaplardan derlenmiştir.

http://web.kobiline.com/web/pisikoart/

[2]. Roger Lewin. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK yayınları sayfa 210 1.Basım Ocak 1998

[3]. Roger Lewin. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK yayınları sayfa 224 1.Basım Ocak 1998

[4]. Roger Lewin. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK yayınları sayfa 227 1.Basım Ocak 1998

[5].Genomes, T.A. Brown, BIOS Scientific Publishers, 1999.(Türkçesi için D.Deruni ye teşekkürler)

[6].Wikipedia ve Teung 1982, Tüzün 2000, Bacanlı 2006

İlginizi çekebilecek Eğitimin evrimi ve Holistik Düşünmce adlı  makalelerim ;

http://akillitasarim.wordpress.com/2011/05/30/egitimin-evrimi/

http://akillitasarim.wordpress.com/holistik-dusunce/

HOLİSTİK ÖĞRENME SÜREÇLERİ : BİYOLOJİK VE SOSYAL EVRİM” üzerine 5 düşünce

  1. Öğrenmenin şartlandırılmışlıkla yani öğretilerle oluştuğunu düşünüyorum.
    Çevremizin bizi bir şekilde hipnoz yaptığını ve ona göre öğrenme seviyemizin oluştuğunu düşünüyorum.

  2. Görünümü değiştirmişsiniz.Eskisi daha güzelmiydi acaba?Alışkanlıkları terk etmek zor oluyor.Neyse hayırlı olsun.

    • Klasik olucak ama bilindiği gibi değişmeyen tek şey değişimdir.:D Statükoyuda hiç sevmem gerektiğinde gelişimi sağlayan değişimlere hep açık olmak gerektiğini düşünüyorum.Bu tema değişikliği kanımca bunu sağladı. Aslına bakarsanız bende çok alışmıştım ama bazı okurlardan da temanın çok kötü ya da acayip olduğu yönünde eleştiri geliyordu. Fakat sevende çok seviyor. Ben öncellikle temanın işlevselliğine önem veriyorum.Bir önceki tema benim gibi parlak ekrandan muzadarip kişiler içindi ve sağdaki menüde yayımcılığım için yeterliydi. Bahar gelince artık 3. senesine giren blogumda bazı yenilikler yapmak gerektiğini düşündüm.Hazır eleştirilerde olunca bunu daha işlevsel ve yapıcı bir site haline getirmek için fırsat bilerek epey tema denedim .Kullanılan temanın hemen hemen tüm taleplerime karşılık vermesi ve renk uyumumdan da hoşnut kaldığımdan ötürü bunu seçtim.

      Temanın işlevselliği çok önemli demiştik. Bu temanın sol yanında kategoriler ve etiketlere alfabetik olarak doğrudan ulaşabiliyorsunuz.Diğer temada bu bulut dene pek sevmediğim bir yolla mümkündü. Sağ taraf yine bağlantılar ve önemli adreslere ayrılmış durumda. Makaleler yazılırken yaptığımız alıntılar diğer temaya göre daha net şekilde makaleden ayrılabilmekte , ayrıca burada yine önemli gördüğüm kısımların ilgi çekici şekilde vurgulanması daha şık olarak gerçekleştirilebilmekte.Tüm bunlar iyi tarafları elbette olumsuz yanıda var, ilk başta söylediğim parlak ekrana sebep olucak olması ama bunuda sağ ve soldaki koyu gri yan kısımların azaltığını düzünüyorum. Kısaca olabilecek en işlevsel ve şık temayı amaca göre kullandım.Sitede yakında bir anketler makalem olucak orda sitenin bu yeni halinden memnun olup olunmadığınıda soruyorum, eğer memnuniyetsizlik çok olursa elbette değiştirmeyi düşünmekte yarar olur.

      Yorumunuz için teşekkür ederim..

  3. Mustafa bey kategori başlığı altındaki yaratılışcılık bölümünü inceledim.Fakat tüm yazıları yaratılışcılık karşıtı olarak seçmenize bir anlam veremedim.Evet yaratılış fikrini kabul etmeyebilirsiniz ama buda bu fikre taban tabana zıt sadece ateist site ve makaleleri almanızı bence gerektirmezdi.Bence bu yazıları alırken Allahın Halık isminin olduğunu ve bu isminde kainatta her zaman tecelli ettiğini hatırlamanız gerekirdi.Ayrıca başka bir yazınızda yaratılışcılığı doğma olarak görmenizde beni sizin hesabınıza üzdü.
    Evet bilimsel olalım,entellektüel olalım,bilgi dolu olalım ama varolan gerçekleride kriterlerini kimin belirlediği bilinmediği bir bilim anlayışı yolunda inkar yoluna gitmeyelim…Katılmayabilirsiniz
    Teşekkürler

    • Mustafa bey kategori başlığı altındaki yaratılışcılık bölümünü inceledim.Fakat tüm yazıları yaratılışcılık karşıtı olarak seçmenize bir anlam veremedim.

      Bir yanlış anlamayı düzeltelim.O kategorik sıralamayı ben değil WordPress kendisi yapıyor.Ben Yaratılışcılığa elbette karşıyım.Bu karşı duruş Darwincilerin yaptığı gibi yarı bilimsel-yarı din düşmanlığı şekilnde de elbette değil.Tamamen veilerin ışığında kendi düşüncemin ortaya konmasıdır.Ayrıca Yaratılışcılığın Darwin propagandasından daha çok dini inanışa zarar verdiğii kanatindeyim. Dini bir gönderimde bulunmamaya yayımcılığımın en başından beri özen gösteriyorum.Kendi subjektif din algılarımızı bilim üzerinden subjektif kanıtlamalara doğru gitmesi kanımca hem bilimin objektifliğine hemde dini süreçlerdeki gaybın bilininemezlik prensibine ters düşer.Bilim nihayi bir felsefi sonuç çıkarımı için zorlanamaz, bir sonuç çıkarımına ulaşmak bilimin asli görevi asla değildir. (Materyalist ya da Yaratılışcılık)

      Kişisel olarak ta dini bir yönlendirmeyi kendi haddimi aşmak olarak görürüm. Bir sonuç çıkarımımı din üzerinden (ister yaratılışcı-ister mateyalist) kutsamak bana oldukça ters geliyor. Bu bir seçimdir. Elbette bu tamamıyle gereksizdir demiyorum. Bunun dinler (teist dinler ve ateizm) üzerinden yapılması kanımca bilimin bir araç-amaç kısır döngüsünde yozlaşmasıyla sonuçlanıyor. Benim seçimin yukarıdaki gibidir.İnsanların kutuplaşmalar arasında gerçeği arama çabasının sektelendiğini ve son yazılarımda da değindiğim gibi işin belirli bir inançsal propagandaya döndüğünü gördüğüm için bilim adına rahatsızlık duymaktayım. Bizler verileri tartışır, bunun akli-felsefi iz düşümlerine göre daha üst kararlar verebiliriz. Buda seçimi yapan kişiyi ilgilendiren yine tamamen kişisel bir karardır, sonuçları onu bağlar. Onun dışında bu çıkarımı kimsenin paylaşması ve bunu onaylaması gerekmez. Bilim ister teist ister ateist isterse deist/panteist olsun herkesin evreni ve hayatı anlamak için kullandığı ortak akli dildir. Bu dilin belirli bir çıktıya göre işlemesi gerektiğini düşünmeye scoptoma diyoruz.Bir kişi nasıl bulutlara bakıp orda türlü canlının resmedilişini gördüğünü söylüyorsa verilere bakıp bu verilerin sadece ateizmi yada sadece teizmi desteklediğini söylemekte bence bir o kadar absürd bir sonuç çıkarımı olmaktadır.

      Burada yaptığımız iz sürmektir..algılarımız mutlak doğrudur demiyorum..öyle olması diğer olası cevaplara göre daha olasıdır fikrindeyim. Amacım teleolojinin evrenin evriminde kozmik-biyolojik-sosyal olarak nasıl içkin bir şekilde var olduğunu göstermektir. Bu yönlendirilmiş, süreçlerin nihai bir sonuca doğru her biri kendi lisanınca iletildiği ve birinin diğerini doğrudan ya da dolaylı etkilediği bütünsel bir ekolojik yaklaşım görüşümün temelini oluşturmaktadır. Hayata dair herşeyin anlamlandırmaya gayret ediyorum.Buna dair okumalarımı sizlerle paylaşıyorum. Bu konularda bu paylaşım, birilerine birşey göstermekten daha çok yapılan sonuç çıkarımlarımın hatalı kısımlarının sizler tarafından bana gösterilerek (bende bazılarını okuyucumlarım için yapabiliyorsam) daha ileri bir farkındalığa nasıl varabilirimin mütevazi çabasıdır. Bunun dışında buradan bana gelen maddi başka hiç bir katkı yoktur. Hatta bazı maddi işlerimin sekteye uğraması ve bana karşı kullanılması bile söz konusudur.

      Evet bilimsel olalım,entellektüel olalım,bilgi dolu olalım ama varolan gerçekleride kriterlerini kimin belirlediği bilinmediği bir bilim anlayışı yolunda inkar yoluna gitmeyelim…

      Bu konuda tüm dünyada büyük bir rahatsızlık var. Bilimin illa naturalist bir çıktı vermesinin bilim için deney-gözlem den bile önce gelmesi gibi akıl dışı durumlar söz konusu. Koca Profesörlerin bu kozmolojik sabitleri ile değişimi anlamaya çalışan kafalar olarak evrimi incelediklerini düşünürsek ve bunu üzerinden siyasi-felsefi propaganda ile toplumsal mühedisliğe de kalktıklarını düşünürsek rahatsızlığın büyüklüğü ve haklılığı anlaşılır. Sanırım bu tahakküm, okuyup yazan herkesin az çok çektiği bir sıkıntıdır. Her ne kadar materyalist-ateistler teleolojiyi ve olabilecek her türlü bilimsel imasını zorunlu olarak reddetseler de kendi içlerinde baştan tanımlanmış bir gayeye (ateizm) kendileride sahip. Son yazılarımızda bu konuda oldukça açık bilgilendirmelerde bulunduk.

      Bloğa yorumlarımızda herketsen ricam var olan verileri yine verilerin izindeki sonuç çıkarımlarına göre tartışmaya yönelik olmasıdır. Asıl ben teşekkür ederim..

Yorumlar kapalı.