header image
 

KUTLU TESADÜFLER EVRENİNDE BİLİNÇ

Bu makale son zamanlarda okuduğum birkaç önemli belgeyi sizle paylaşmaktan ibarettir. İlk önce elbette nedir bu insani ilkeler diye makalemize kısa bir giriş yapmak gerekli görünüyor. Wikipedi’deki kısa tanımıyla insani ilkeler; Fizik ve kozmolojide kısaca hayatı destekleyen bir tek evrenin var olduğunu söyler eğer bu başka türde evrenler var olsaydı biz zaten var olup bunları şu anki gibi gözlüyor olamayacaktık. Diğer bir tanımla insanı evrenin kendi varlığı ile ilintili bir zorunluluk olarak kabul eder. Profesör Roger Penrose Kralın Yeni Usu adlı önemli eserinde (mutlaka okunmasını nacizane tavsiye ederim) çok ilginç bir bilimsel çıkarımda bulunur;

Bilinçlilik, bir bütün olarak evren için ne kadar önemlidir? içinde yaşayan bilinçli yaratıkları olmaksızın evren var olabilir miydi? Fizik yasaları, bilinçli yaşamın var olması için özellikle mi tasarımlanmıştır? Evrende, uzayda ya da zamanda, belirli yerimiz ile ilgili özel bir şey var mı? İnsansıl (antropik) ilke ola­rak bilinen görüşün yanıt aradığı sorulardan bazıları bunlardır. Çeşitli insansıl ilkelerden (bkz. Barrow ve Tipler 1986) en açıkça kabul edilebilir olanı, evrende bilinçli (veya ‘zeki’) yaşa­mın uzaysal-zamansal (spatio-temporal) yerini savunur. Bu za­yıf İnsansıl (antropik) ilkedir. Bugün yeryüzünde (bilinçli) yaşa­mın var olması için koşulların nasıl böylesine uygun olduğunu açıklamak için kullanılır. Çünkü, koşullar böylesine elverişli ol­masaydı, başka bir zamanda başka bir yerde yaşardık. Bran-don Carter ve Robert Dicke, fizikçileri uzun yıllar düşündüren bir konuyu çözümlemek için bu ilkeyi başarıyla uyguladılar. Konu, (çekim sabiti, protonun kütlesi, evrenin yaşı, vb.) fiziksel sabitler arasında bulunduğu gözlenen çeşitli ve ilginç sayısal ilişkilerle ilgiliydi, ilişkilerden bazılarının salt şimdiki çağ için geçerli olması şaşırtıcıydı; öyle ki, rastlantıyla, çok özel bir çağ­da yaşıyor görünüyorduk (aşağı yukarı birkaç milyon yıllık bir çağda!). Daha sonra, Carter ve Dicke, bunu şöyle açıkladılar: Çağımız, Güneş gibi, asal dizi yıldızları denilen yıldızların ya­şam süreleriyle çakışmaktaydı. Bir başka çağda, evrende, söz konusu fiziksel sabitleri ölçmek için etrafta bilinçli yaşam bulu­namazdı. Bu nedenle, rastlantının gerçekleştiği zamanda bilinç­li yaşam var olduğu için, rastlantının bu çağda gerçekleşmesi zorunluydu!

Güçlü antropik ilke daha da ileriye gider: Salt evrendeki uzaysal-zamansal konumumuzla değil, aynı zamanda olası evrenlerin sonsuzluğu içindeki yerimizle de ilgileniriz. Şimdi, fiziksel sabitlerin ya da fizik yasalarının, bilinçli yaşamın var olabilmesi için neden özellikle tasarımlanmış olduklarına iliş­kin sorulara yanıtlar önerebiliriz. Fiziksel sabitler ya da ge­nel fizik yasaları farklı olsaydı, bu evrende değil, başka bir evrende yaşıyor olurduk! Bu savları savunan güçlü insansıl il­ke, bence, oldukça kuşku uyandıran bir yaklaşıma sahip; göz­lenen gerçekleri (yani, parçacıkların kütlelerinin açıklanma­dığı ve gözlemlenenden farklı değerlere sahip olmaları duru­munda yaşamın, belki de olanaksız olduğu, vb. ileri sürülen parçacık fiziği kuramlarında) açıklayacak yeterince iyi ku­ramları olmayan kuramcıların zorlamayla yöneldikleri görüş­ler izlenimini veriyor. Öte yandan, zayıf insansıl ilke, nasıl kullanıldığına çok dikkat edilmesi koşuluyla, bana kusursuz görünüyor. (1)

”Neden, hiçbir şey yok değil de var? Yunan flozofları bu düşüncelerle oynadılar. Kuşkusuz, Yunandan önceki antik toplumlarda bu düşüncelerle oynadılar. Tüm düşünceler Tanrı fikrine saplanır. Tanrı fikrinin dışında kalan pek az cevap vardır. Bunların çoğu da kısırdır döngüdür, biz burada olduğumuza birşey var ve bir neden-sonuç zinciri birinci nedeni destekler ve birinci neden hiçbir şey olmaksızın olamaz. Soru soruyu getirir, bu defa da neden bir şey var diye sorarız, sonra da neden hiçbir şeyden birşey türeyemez?

Yeni fizik bu soruya kendi cevabını insani ilke doğrultusunda verir. Neden sorusunu ‘ben’ cevabıyla karşılar. Stephen Hawking şöyle anlatır: “Biz kainatı olduğu gibi görüyoruz, çünkü eğer bizim gözlemlediğimizden farklı birşey olsaydı, biz burada olup onu gözlemleyemezdik.” Kainat biz burada olalım diye böyle. Farklı bir şey olsaydı biz burada olamazdık. Hiçbir şey bizim gözlemlediğimizden farklı değil. Bizim soru soruyor olmamız, bizim varlığımız, Kainatı burada olduğu gibi yapıyor. O öyle olduğu için biz biziz.

Bu cevap da kısır döngü ile flört ediyor. Ama fizikçilerin konu hakkında konuşmayı reddeden felsefecileri bir kenara bırakıp, konuşmalarını görmek eğlendirici. Yine de cevap zayıf çünkü kainatta az rastlanır bir olguya dayanıyor: niçin sorusunu sorma yeteneği olan bizlerin varlığına.

Kainat önümüzde bir halı gibi açılsa bile, biz burada çok yeniyiz - biz ortaya çıkalı bir milyon yıl ancak oldu. Oysa kainat onbeş milyardır burada - onbeş milyar önce Bing Bang’le ortaya çıktı. Ya biz ortaya çıkmadan önce aptal bir şey, aptal bir yaratık veya gelişgüzel bir atom ya da yıldız grubu aynı soruyu “Neden bir şey var?” sorusunu sormuş olsaydı ne olacaktı? Belki de kainat bizim için değil, daha henüz evrimleşmemiş akıllı birileri için açılacak.

İnsani cevabın, kainat’ın trilyon, katriliyon dallı evrim ağacıyla başı dertte. Çünkü kainat pek çok biçimde açılabilir. Bir dal ya da bir yol bize Big Bang’den dünyayı getirdi. Başka dallar bizimki gibi hayat biçimleri ile sonuçlanabilir. Diğer başkaları öyle başka hayat biçimleri, akıllı hayat biçimleri, ile sonuçlanabilir ki, bu akıllı yaratıkları biz görsek de duysak da tanıyamayabiliriz. Şu anda bile bize bağırıyor olabilirler. Genişleyen kainatta hayat, tavlı zengin toprakta biten otlar gibi bitebilir. Hayat, genişleyen kainatın ilk aşamasında ibaret de olabilir. Gençlikten yaşlılığa geçerken yıldızların çoğu üzerlerinde su tutabildikle bir kaç milyar yıllık bir “su penceresi” aşamasından geçerler. Kaldı ki, matematik bize çok büyük sayıda kainatların olabileceğini, olduğunu ya da olmuş olduğunu söylemektedir. Bunların pek çoğunda niye-birşey var sorusunu soracak akıllı bir şey ya da yaratık sorabilir ve insani ilke doğrultusunda cevaplayabilir. Bu soru tıpkı bizim kainatımızın var olması gibi onların kainatlarını da vareder. Böyle bir dünya var: bizimkine eşit bir kainat ama içindeki insan sayısı hatta molekül sayısı bizimkinden bir tane daha az. Niye tek bir dünya olsun? Niye biz bu kadar şanslı olalım?

İnsani ilke tek bir dünyayı açıklamaya çalışırken içi akıllı dünyalarla dolu bir Pandora’nın kutusunu açıyor. Ve neden bir soru sormanın veya beyin sahibi olmanın ya da beyine benzer şeylerin dünya çizgisi bulduğunu daha hala anlatmıyor. Dünya çizgisini seçmenin ya da ahmakları budamanın mekanizmasını vermiyor. Bu durumda kainat burada çünkü bu kaya ya da bu yıldız burada da diyebiliriz çünkü kainat onun burada olacağı şekilde açılmasaydı o burada olmazdı. Şu halde insani ilke iddiasının geçerli olması için akıllı nesnelere gerek yok. Birşeyler olsun yeter. Dünya tek bir şey için açılabilir. Niye bir şey için açılır? Bizim için açıldığı gibi açılır. Peki neden o öyle? Çünkü biz buradayız. Ve saire.

Doğaya ne kadar çok bakarsak, yapılanmasında o kadar çok enformasyon görüyoruz. Yapılanma, enformasyondur. Bizim DNA’mız etten yapılmış enformasyondan ibaret. Beynimizdeki, omurgamızdaki ve kaslarımızdaki neural ağ enformasyon şifreler, depolar ve şifre çözer. Kültürlerimiz ve ekonomimiz enformasyon depoları ve akılarından ibarettir. 1940larda Bell laboratuarlarında Claude Shannon pure enformasyon teorisinin ilk yasalarını buldu. Dünya bu yasalara uyar gibi duruyor. Termodinamiğin entropisi soyut enformayon teorisinin entropisinin aynısıdır. Bir yüz, bir yıldız ya da galaksi kümesi gibi “pattern”ler, azami bilginin yerel noktası ya da asgari entropi ima eder. 1957′de Stanfordlu fizikçi E.T.Janes istatistiki kuantum mekaniği kuralının (Gibbs olasılık dağılımı) temel matematiği enformasyon teorisinin maximize edilmesinin sonucudur. Bunu kanıtlamak için ne bulgulara deneylere ne de Niels Bohr’a ihtiyacınız var. Bütün ihtiyacınız soyut enformasyon teorisidir.

Farz edelim ki hiç bir şey yok. Tek bir şey bile yok. Bunu nasıl yapacaksınız? Eğer sadece kelimelerle çalışacaksanız, eki Yunanlıların yaptığı gibi hiçbirşeyden oluşan birşey gibisinden muğlak fikirlere saplanırsınız. Ben küme anlamında hiçbir şey fazetmedim. Hiçbir şey olmayan bir küme nasıl bir kümedir? Biz buna boş set ya da null set deriz ve 0 diye yazarız. Peki öyleyse hiçbir şey ne? Ben neyin hiçbir şey olduğunu düşündüm? Dünyanın. Kainatın. Her şeyin “uzay”ının. Bunu X diye yazalım. Hiçbir şeyin olmadığını varsaymak, X’in boş set olduğunu söylemektir. X=0. Bu matematik dili. Bu formun nereye gidebileceğini görebiliyordum. Bu form matematik patlamasına gidiyordu.

Fuzzy entropi teoremi kainatın entropisi ya da saçaklılığı ya da muğlaklığı sıfır bölü sıfırdır, 0/0. 0/0, sıfıra eşit değildir. Ve iki sıfır birbirlerini götürüp bir yapmazlar. Bu terim tanımsızdır. Sıfırla bölünmez bölünürse matematik görülmedik şekilde patlar. Patlamaya neden olan faraziye hiçbir şeyin olmadığı faraziyesidir. Öyleye bu faraziyeyi reddetmek durumundayız. O halde bir şey var. Benim cevabım bu.

Bunu saçaklı küplerle de görebiliriz. Hiçbir şey yoksa, Artisto Buda ile çarpışır. Küpün köşeleri orta noktaya yürürler. Orta nokta köşelere genişler. Şekil de tek bir şeyin kaldığı duruma bakın. Fuzzy küp bir doğru parçasına indirgenmiştir.

0———————1/2——————-1

Son kalan bir şeyden hiç bir şeye gittiğinizde, bir şeyden hiçbir şeye gittiğinizde, doğru parçası bölünemeyecek kadar küçük bir noktaya çöker. Bu nokta, boyutları 0 olan fuzzy küptür. Bu noktada Aristo’nun A ya da A-değil köşesi %100 geçerli olup, Buda’nın %100 geçerli hem A hem de A değil orta noktasına çökmüştür. Yin-Yeng denklemi geçerlidir. Ama ikili mantığın A ya da A değili de geçerlidir. Bu nokta maddenin matematiği kendisiyle birlikte gömdüğü noktadır. Acayip olan yanı da budur. Bir şeyden hiç bir şeye gidiş, fiziki bir şeydir. Kainat son bir atom içerir sonra da hiç. Bu maddesel bir veridir. Bu cevaptan hoşlanmayabilirsiniz. Teknik bir şeyler ileri sürüp, reddetmek isteyebilirsiniz. Ama matematiği basittir. Hiçbir şey yoksa, matematik patlar. Bunun ne kadar ciddi olduğunu bilmiyorum. Ama bu iddiamın nasıl test edilebilineceğini düşünüyor olmanız hoşuma gidiyor.

Teorik olarak test edebiliriz. Yapacağımız tüm maddeyi şey kainattan boşaltmaktır. Bunu nasıl yapacağımızı ya da boşaltılılarımızı nereye koyacağımızı ya da bu testi yaparken kendimizi nereye yerleştireceğimizi bilmiyoruz. Bu bir düşünce deneyi. Son atom ya da foton ya da madde topu boşlukta asılı kadar ve sonra kaybolur ya da hiç oluncaya kadar büzülür. Belki bir solucan deliğine kaçar ve ihtiyar kainatı bomboş bırakır. Bunu daha önce duymuş olmalısınız: Yerçekimi çöküntüsü.

İddiayı kainatın yerçekimsel çöküntüsü iddiayı test edebilir. Diyelim ki kainatın içinde Big Bang’den bu yana yavaşlamış, genişlemesini durdurmuş, kendi üstüne yığılan ve Big Crunch’a sıkışan yeteri kadar karanlık madde ya da neutron ya da herhangi türden parçacık ya da dalga var. Bu tamamıyla mümkündür. Pek çoğumuz hesabını bunun üzerine kuruyor. Kainatın genişlemeye devam etmesini ve sıcak ölümle yok olmasını istemiyoruz. Kainatın çökmesi için her bir metre küp uzaya üç elektron gerekir. Kütlesi olmayan yada minicik kütleli ve pek pek az elektrik yüklü hayalet benzeri yaklaşık 100 neutrino yeter.

Kainat Big Cruch’a yönelirse ne olur, kimse bilmiyor. O müstesna durumda fizik kanunları işlemiyor. Dolayısıyla şimdi bilim-dışı konuşuyoruz.

Gidip-gelen/sallanan kainat düşüncesi var. Big Crunch yerini yeni bir Big Bang’e bırakabilir ya da Bing Bang’in kendisi olabilir - büyür ve yeniden kendi üstüne çöker. Ya da kainat topu kendi kara deliğine çekilebilir. O kadar küçülebilir ki, bir solucan deliğinin boynundan başka bir kainata geçer, orada beyaz delik olarak pırtlar ya da büyük veya küçük bir bang ya da başka garip bir olay yaratır. Bu durumda eski kainat en azından son anında bir şeyden hiçbir şeye geçecektir. Ben bunu bir deney sayarım. Fizikçiler hali hazırdaki genişlemenin on milyar yıl daha süreceğini iddia ediyorlar. Bundan sonra Big Crunch’a çöküş bir on milyar yıl daha sürecek. Demek ki, iddiamın test edilebilmesi 20 milyar yıl sonraya kalıyor.

Vakum testi de yapılabilir. Vakum, ‘boş’ değildir. Vakum aktiftir ve quantum olanaklarıyla doludur. Belki onun bir parçanı temizleyip, etrafını duvar çevirebilir, kapalı bir hiçlik bölgesi yaratabiliriz. Balki bir kara deliğin etrafını çevirebilir bir kaç bin yıl süreyle onu olmayan maddeyle doldurabiliriz. Kim bilir?

Mesele bildiğimiz matematiğin olmaması durumunun nasıl bir şey olacağı meselesidir. Toplama ya da çarpma yapamazsınız. 2 sayısı 3 sayısına eşit olabilir. Rakam fikri kaybolabilir. Fizikçiler, fizik kanunlarının big crunch ya da kara delik de işlemeyebileceğini söylüyorlar. Fuzzy iddia, bu durumlarda matematiğin de işlemeyebileceğini söylüyor. Bu tuhaf bir iddiadır. Ve daha da tuhaf bir şey söyler.

Şöyle ki, belki de mantık, veriden/olgudan farklı değildir. Belki ikisi bağlantılıdır. Araştırmak istediğim nokta bu. Mantık ve olgu. Matematik ve şeyler. Bağlantılı. ” (2) Matematiğin izinde evreni algılamaya çalışan bizler için olgusal bilim bazen ne kadar da çaresiz kalıyor. Çoğu zaman aklın rehberliğini dileyen bizler, tasarımı salt akıla yada salt tesadüfe dayandırarak kendi ictihatlarımızı mı kutsuyoruz? Acaba beyinlerimiz görmek istediklerini mi görerek kendi sınırlarını rasyonelleştiriyor. Bilim felsefi bir red yada ikrar yerine varmak için mi var ? Yoksa bizi kanıtlar nereye götürüyorsa oraya gitmek için mi kullanılmalı ?

Sitede yorum yazan değerli materyalist arkadaşlara akıl ve bilincin kaynağı ile ilgili birkaç makaledir sorular yöneltiyorum.Kendi görüşleri yada havarilerinin görüşleri bağlamında (Daniel Dennet , Dawkins) bir yanıt bekliyorum.Son olarak ‘’Akıl organisazyon ve Tasarım” adlı yazımın sonunda sorduğum soruları birkez daha tekrarlayayım;

Akıl potansiyel olarak madde içinde yoksa daha sonradan maddenin bilinen herhangi bir etkileşimle, olmayan şeyi çıkarması imkânsızdır. Lucretius‘un dediği gibi mekanik süreçler için hiçlikten hiçlik doğar. Çünkü potansiyelin gerçekleşmesiyle biz, geriye dönük nedensellik ilkesini gerçekleştirip bu potansiyelin canlı mekanik kanıtlarını oluşturuyoruz. Peki, bu çıkarımları yapmamız çok mu zorlama olur? Potansiyel olarak var olamayacak bir durum, daha sonradan rastlantının tüm olasılık gücünü kullanarak, aklı meydana getirmiş olabilir mi ? Yönlendirilmemiş bile olsa sürecin bizi nereye götürdüğü açıktır. Aslına bakılırsa tüm sorun ister yönlendirilmiş ister yönlendirilmemiş olarak adlandırılsın aklın rehberliği ile aklın izlerinin sürülmesidir. İster evren ortaya çıkmadan evvel, ister çıktıktan sonra yönlendirilmiş bir rastlantıyla, ister kör şansla olsun , akıl parçası olduğu bütünün içeriğinde mevcuttur ve onu ondan başka anlayabilecek bir yapıda yoktur. Bilimin hayatı anlama mücadelesinde, tümevarım ve tümdengelimin bize sağladığı tüm olanakların ‘‘birlikte” kullanılmasının bizlere daha geniş algı olanağı sunacağı ortadadır..

Konular tıpkı matematik gibi bilgi çalıları oluşturuyor. Her şey diğer bir şeyle bağlantılı. Bu kısa derlememden sonra tersinemezlik, kuantumu ve yeni fiziği inceleyeceğimiz bir başka makale gelecek. Şimdilik nihai sonuç için düşünsel ısınmalarımıza yetinelim. Sağlıcakla kalın…

1.Roger Penrose Kralın Yeni Usu ? -III. Us nerede? s.162

2. Alev Alatlı

~ yazan: Mustafa Ajlan ABUDAK Mart 24, 2008.

4 Yanıt to “KUTLU TESADÜFLER EVRENİNDE BİLİNÇ”

  1. mustafa bey

    ii de hemen hemen hiçbirşeye değinmemişssiniz yazı bana çok karmaşık geldi hiçbir şey anlamadım.. muhtemelen birçok insan anlamayacak niye böyle acayip bir felsefi dil kullandınız ?

    not:belkide ben çok yorgun olarak okuduğum için anlamamışımdır.

  2. Sağolun devamı gelecek biraz beyin fırtınası için bazı desteklediğim uç görüşleri yazdım.Sizin yorumunuzdan sonra 2 alıntının sonuna şu açıklamayı ekledim;

    Matematiğin izinde evreni algılamaya çalışan bizler için olgusal bilim bazen ne kadar da çaresiz kalıyor. Çoğu zaman aklın rehberliğini dileyen bizler, tasarımı salt akıla yada salt tesadüfe dayandırarak kendi ictihatlarımızı mı kutsuyoruz? Acaba beyinlerimiz görmek istediklerini mi görerek kendi sınırlarını rasyonelleştiriyor. Bilim felsefi bir red yada ikrar yerine varmak için mi var ? Yoksa bizi kanıtlar nereye götürüyorsa oraya gitmek için mi kullanılmalı ?

    Saygılarımla..

  3. devamınıda bekliyoruz… ille tribün olup slogan mı atacağız yani :)

  4. murats bey, Mustafa beyin alıntılama tekniğini nedeniyle anlayamadınız galiba ama yazının neredeyse tamamı alıntı. Kaynaklar da yazının sonunda belirtilmiş zaten.

Yorum Yapın