header image
 

Ockhamlı’nın Usturasında Paradigma ve Tümevarım

Mustafa Ajlan ABUDAK

Bilimsel Teorilerin Yapısı Üzerine 

Dünyanın ve canlıların fiziksel yapısı üzerinde yapılan deneyler, bize yalnızca neyi bilmediğimizi gösterir. Mantıksal olarak, kesinlik olanaksızdır. Bilim olarak adlandırdığımız olgunun temelinde ise deney yatar. Deney bize gerçekliğin nesnel yapısının açıklar. Belirli bir konuya ilişkin yeterli miktardaki deneyle doğruyu bulabilir ve doğa yasalarının mantıksal temelini oluşturan kanıtlanabilir ve nesnel kuramlar ortaya koyabiliriz. Koyabilir miyiz?

Kesinlikle hayır. Ancak bu, bilimsel ilerleme kuramını ilk kez ortaya atan Francis Bacon’dan sonra üç yüz yıl kadar egemen olan ‘‘deneysel yöntem” inancıydı. Bacon’un önerisinin ana yapısı şuydu; bir bilim adamı bilinebilir ve bilinemez arasındaki sınırda bulunan bir konuyu ele alır. Denetim altında konumları çok iyi gözlenmiş ve denetlenmiş ölçümlerini yapar, bir başka deyişle ‘‘ laboratuar”ında ”deney” yapar.

 Yeterli sayıda deneyin ardından bazı noktaları ortaya çıkarmaya başlayacaktır. Daha sonra bilim adamı, bu noktaları, mantıksal olarak gözlemlerini açıklayan hipotezin doğruluğunu güçlendirmek için kullanacaktır. Bu yeni ve güçlenen hipotez insan bilgisine yeni ufuklar ekleyecek ve bilim adamı daha ileri düzeylerdeki deneylerle bunu sağlamlaştıracaktır. 1

Ockhamlı’nın Usturasını Kullanmak

Ockhamlı William 1285-1347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Ockhamlı’nın usturası, gereksiz spekülasyonları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan, O’nun geliştirdiği bir tutumluluk ilkesidir. Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.

Ockhamlı’nın bu ilkesi, hem modern bilimin, hem de felsefenin önemli ilkelerinden biri olarak geniş kabul görmüştür. Bu ilke sayesinde “zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanları” ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız izahlarla uğraşmaktan korunuruz. Bu ilkenin usturadan söz etmesinin nedeni, bilimsel olarak gereksiz ve varsayıma dayalı olanı kopartıp atmaya yaramasıdır.  

Bunların tümü açık ve mantıksal görünmektedir. Öyleyse yanlış nerededir? Önce Bacon’ın ortaya koyduğu ilkeye bakalım. Getirdiği öneri bilimin hayali kavramlara ve duygulara yer vermeden deney ve gözlemle doğruyu bulabileceğin yönündedir. Bunu ‘‘ampirik yöntem” olarak adlandırabiliriz.  2

Tümevarım Yöntemi Üzerine

 Carl Hempel‘e göre “Bütün kuzgunlar siyahtır!”

Bu önermeyi iki şekilde ispatlayabiliriz:

a) Çok sayıda kuzgun görüp, hepsinin de siyah olduğunu tespit ederek,

b) Siyah olmayan şeylerin, aynı zamanda kuzgun da olmadığını görerek.

Bilinen şu ki çok sayıda siyah kuzgun ve yine çok sayıda siyah olmayan, aynı zamanda kuzgun da olmayan cisim vardır. Siyah olmayan tüm cisimler incelenmeden bu fikre varamayız. Kırmızı cisimler için bu uygulama yapılmamışsa “bazı kuzgunlar kırmızı yâda beyaz ” da olabilir. Bu sebeplerden Hempel paradoksu, “Tümevarım”ın itibarını sarsmıştır. 3

Kuş gözlemcisi örneğini ele alalım. Örnekte kişi tüm ömrünü kuzgunları gözlemlemekle geçirebilir. Gördüğü her kuzgun siyahtır, milyonlarcasını görmüş olabilir. Öyleyse, gözlemlerine dayanarak, bütün kuzgunların siyah olduğunu bir mantıksal önerme olarak ortaya koyabilir mi? Hayır, yapabileceği tek şey gördüğü tüm kuzgunların siyah olduğunu söylemektir. Gerçekte, göreceği bir sonraki kuzgunun siyah olacağı tahmini doğru çıkabilecektir ama henüz bunu kanıtlamış değildir ve deneyleri geleceği gösteremediği için hiçbir kesinlik temeli yoktur. ‘‘Ampirik”  gözlemlerden kaynaklanan ‘‘ bütün kuzgunlar siyahtır ” saptaması nesnel bir doğrudan çok, kuşları gözleyenin gördüklerine dayanan öznel bir görüştür. Gözlemci, gerçekte tümevarım yöntemini kullanmıştır. Gözlemsel olarak öyle gideceğini hissediyor ya da sanıyor. Ancak kuzgunları sonsuza dek gözlemlemeyi sürdürebilseydi, her an kıyıda köşede bir beyaz kuzgun olabileceği için, tüm kuzgunların siyah olduğunu söyleyemeyecektir.

Bu, Bacon tarafından açıklanan bilimsel, ampirik yöntemin bir örneğidir. Gerçekte, mantık terimleriyle belirtecek olursak, mantıksal yapıya tümevarımın mantıkdışı ve öznel bir süreci sokulmadığı sürece ampirik yöntemin olgusal önermeler (gerçeğe ilişkin sözler) getirmesi mümkün değildir. Ne kadar gözlem yapılırsa yapılsın, bir ampirik önermenin doğruluğu kanıtlanamaz. Kendisi doğrulanamayınca da, buna dayanan çözümler ‘‘bilim” in nesnel gerçekliğinden uzakta sisli bir mantığın içinde yürüyor demektir.

Bu paradoksla ilgili kısmi çözümler ve detaylı  bilgi için; http://en.wikipedia.org/wiki/Raven_paradox

Bilim insanları, bir yandan aralarındaki tartışmalar kızışırken bir yandan da bu konuları tartışmasını, incelemesini felsefecilere bırakma eğilimini göstermekteler. Büyük düşünür Hume, ‘‘fizik yasaları” nın destekleyici gözlemlerin mantıksal sonucu olmayan genel ifadelerden öteye gitmediğini söylenişti; oysa bilim insanları hiç bu türden felsefi kaygılar duymaksızın deneylerini sürdürmüşlerdi, çünkü bilim ‘‘verimli”ydi. Başka bir deyişle, bilim, nesnel gerçekliğe dinsel inançlardan ya da manzara resimlerinden daha fazla yaklaşıyordu ve bunu da ötesinde yarattığı sonuçlar teknolojide yararlı ilerlemeler sağlamıştır.

Sir Karl Popper’in bilimsel yöntem kuramı bilim felsefesinde bir dönüm noktası oldu. Popper’in kuramının dayandığı öncül şuydu: bir milyon siyah kuzgun mantıksal olarak ‘‘ tüm kuzgunlar siyahtır” yargısına götürmez, ama yalnız bir beyaz kuzgunun görülmesi mantıksal olarak ‘‘ kuzgunların tümü siyah değildir” yargısına götürebilir. Kısacası ampirik genellemeler mantıksal olarak doğrulanamaz, ama mantıksal olarak çürütülebilirler.

Popper’in kuramına göre bilimsel yöntem şudur: bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, doğası gereği geçici niteliktedir. Bir bilim insanı deney yapacak ve gözlemlerine dayalı ampirik genellemelerde bulunacaktır, ardından bu genellemeler bir kuram biçiminde ortaya koyulur. Temel olarak Popper’in metodolojisinde kuramın açık ve tam olarak ortaya konması çok önemlidir. Kuzgun örneğimizde ‘‘ tüm kuzgunlar siyahtır, o halde beyaz kuş bir kuzgun değildir ya da yanlış tanımlanmıştır” demek, bilimsel olarak yanlış olacaktır. Bir kuram ortaya konduktan sonra bilim çevreleri tümevarımla destekleyici kanıt bulma yolunu değil, tam tersine deneysel koşullar içersinde çürütmeye çalışma yolunu izliyorlar. Bilim tarihi, en büyük ilerlemelerin, bu yöntem kullanıldığında gerçekleştiğini söylemektedir.

Bu durum eski kuram kısmen çürütüldükten sonra ortaya çıkan yeni kuramın açıklama açısından da açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaran bir tarzda ve rasyonel bir biçimde açıkladığında bir önceki hipotezin bilgi açısından daha zenginleştiğini göstermektedir.

Daha Zengin Kuramlar

Konuyu son bir örnekle bağlamak üzere, ampirik gözlemlerin sonucu olan bir hipotezi ele alalım. Su 100°C.ta kaynar, eğer Bacon’ın yönetimiyle çalışırsak o zaman hiç zorlanmadan deney koşullarını yeniden sağlarsak yine suyun 100°C.ta kaynadığını göreceğiz. Acaba hipotezi kanıtlamış sayılır mıyız? Hayır. Bilgimiz ilerledi mi? Hayır. Fakat kuramımızı sınadığımızı ve yanlış olduğu ortaya koyduğumuzu bir düşünün. Örneğin atmosfer basıncının göreli olarak daha düşük olduğu bir yerde bir kaba su koyduğumuzu düşünelim, bir süre sonra suyun daha düşük bir derecede kaynadığını göreceğiz. Hala suyun 100°C.ta kaynadığını ve bunun belli koşullarda böyle olduğunu söyleyebiliriz. Gözlemimiz yardımıyla buna bir ekleme daha yapar başka koşullarda daha düşük bir derecede kaynadığını da söyleyebiliriz. Bundan sonra, kuramımızı, yeni deneylerimizle yeni bir hipotez oluşturma yönelik araştırmalara başlarız; bu hipotez eski kuramımızı içermekte, ama daha fazla bilgi taşımaktadır. Öte yandan bu yeni hipotezde çürütülmeye açıktır.

Ne var ki, en yetkin kuramlarda (Evrim) çatlaklar her zaman olacaktır. Kimi zaman bu can sıkıcı kusurların düzeltilmesi kuramsal yapının yeniden kurulmasına yol açmakta, (Darwinizm) sonra bu yeni yapıda da çatlaklar olduğu görülmektedir. (Yeni-Darwinizm) Bilimsel süreç böyle devam edecektir.  4

Bir Teori Olarak Darwinizm Değerlendirilmesi

Türlerin evrimi bilimsel bir gerçektir. Fakat kesin mekanizması hala bilinmiyor. Canlıların ortak bir atadan ya da yapı taşını teşkil eden bir bilgiden,  başka bir değişle ortak bir kökenden çeşitlendiklerine dair bulgular oldukça kuvvetlidir. Örneğin, tüm canlıların DNA analizleri canlılar arasındaki benzerliklerin sanılandan daha büyük olduğu anlamına gelmektedir. Oysa doğal seçim teorisine göre, organizmanın yapısal özellikleri ve onun davranışı evrim süreci içinde doğal ayıklanma yoluyla ortaya çıkmaktadır. Her davranışsal fenotip, çevresel şartlar ve genotip arasındaki etkileşimin sonucudur. Bu Darwinizm için başka bir sorundur fakat eğer bu yapılar kör tesadüf eseri oluşamayacaklarsa bunların oluşumuna tersine mühendislik göz atarsak, tüm bilginin tıpkı bilgisayar yazılımları gibi köken olarak aynı ama farklı amaç ve görevler için ayrı ayrı derlendiğini düşünebiliriz.

Bunun açıklanmasında doğrusal bir yaklaşımı savunan Darwinizm evrimsel süreçleri tamamen doğanın eline teslim ederek, yaratıcı gücü aslında kendisinin de yaratıldığı açıkça gözlenen bir sisteme ithaf etmiştir. Bu yaklaşımın sebebinin bilimsel kaygıdan çok ideolojik bir yaklaşım olduğu Richard Dawkins gibi Yeni-Darwincilerin söylemlerinden de rahatlıkla gözlemlenebilmektedir. Fakat türler arasında farklılıklar ve hayatın karmaşıklığı, evrimin Darwin ve sonra Yeni Darwinciler tarafından önerilen açıklamalarının çok ötesinde bir özelleşme ve komplekslik içerdiği göstermektedir. Darwinizm görünürde çok küçük değişiklikler olan adaptasyonlara açıklık getirebilirken türleşme ya da yapıların karmaşıklığı hususunda sisli bir ideolojik paradigmadan başka bir anlam taşıyamamaktadır. Bu çıkmazları açıklarken de kör tesadüfün sonsuz olasılığından başka kullanabileceği bir yöntemi de yoktur.

Burada Darwinizm için sorun Richard Dawkins’in değindiği gibi tasarlanmış gibi görünen yapıların nasıl tasarlanmadığını açıklamak ya da gerçekten tasarlanmamış olduğunu ortaya koymaktır. Çünkü belirli bir ön kabulle bilim yapmanın gereği olarak evrim sürecini açıklarken yapılması gereken budur.

Tasarımın varlığı tersine mühendislik denilen bir süreçle indirgenerek izlenebilirken, tasarlanmamış olduğu iddiası bunun aksine indirgenemez yapılarla karşı karşıya kalmaktadır. Tüme varım mekanizması Darwinizm için her basamakta farklı yüzlerce sorunu ortaya çıkarmaktadır. Kısacası yaşayan organizmaların tasarlanmış olduğu iddiası indirgenerek kendini tersine mühendislik uygulamasına benzer bir çıkarımla rasyonelleştirebilirken tasarlanmamış olduğu iddiası indirgenemeyerek kendini geçersiz kılmaktadır.

 Tersine mühendislik (Reverse Engineering, RE) bir aygıtın, objenin ve ya sistemin; yapısının, işlevinin ve ya çalışmasının, çıkarımcı bir akıl yürütme analiziyle keşfedilmesi işlemidir. Bu yöntem, genellikle orijinalinden kopyalamadan onunla aynı şeyi yapan yeni bir alet ve ya yazılım yapmaya çalışır ve sıklıkla bir şeylerin (örneğin; makine ve ya mekanik alet, elektronik komponent, yazılım programı gibi) parçalarına ayrılması ve çalışma prensiplerinin detaylı şekilde analizini içerir. 5

Yukarıda değindiğimiz üzere ampirik genellemeler mantıksal olarak doğrulanamaz, ama mantıksal olarak çürütülebilirler. Darwinizm de yüzleştiği en önemli çıkmaz budur…

Darwin’in doğal seçme kuramının üç temel gözlemden türetilebileceği söylenebilir. İlki bütün türlerde sayılarını üreme yoluyla arttırma açısından büyük bir potansiyel olmasıdır. İkincisi, bazı türlerin yaşamayı sürdürememeleri ve yok olmalarıdır. Üçüncüsü ise bütün organizmaların kendi aralarında farklılık göstermesi ve bu farklılıkları katılım yoluyla sonraki kuşaklara aktarılmasıdır.

Darwin, kuramının formüle etmek için bu gözlemleri kullanmıştır. Kuram farklılaşma, rekabet, üreme ve katılım ilkeleriyle açıklanabilen sürekli bir evrim sürecine dayanır. Kuramda, verili herhangi bir tür içinde farklılaşmanın kendiliğinden ve rastlantısal olarak ortaya çıkacağı öne sürülmektedir. Bazı farklılaşmalar hayvanın ya da bitkinin yaşamasına yardımcı olurken, bazıları da onu engelliyor. Örnek olarak küçük bir memeliyi alalım bütün diğer organizmalar gibi, bu da diğerleriyle rekabet içindedir. Yiyecek elde etmesi, saldırganlardan korunması, bir eş bulmak için yarışması gereklidir. Ele aldığımız memelide, ona olağan üstü güçlü bacaklar sağlayan bir farklılaşma olduğunu varsayalım. Türün diğer üyelerinden daha hızlı ve daha uzun koşabilecektir. Onu öldürmek isteyen diğer hayvanlardan kaçabilecektir. Avını daha hızlı ve daha başarılı bir biçimde izleyebilecektir. Kısaca, türün diğer üyeleri üzerinde seçici bir avantajı vardır. Kurama göre, bu hayvan doğal üreme süreci ve katılım yoluyla özelliklerini yavrularına aktararak varlığını sürdürme açısından daha fazla avantaja sahip yeni bir memeli türünün kurucusu olabilir.

Bu noktadan hareket eden bir kişi, kaplanların güçlü ve çevik olduğunu, bu niteliklerinde arzu edilir nitelikler olduğu öne sürerek, tüm memelilerin neden kaplan olmadığını sorabilir. Bu soruyu yanıtlayabilmek için yukarıda ele aldığımız memelinin daha farklı bir özellikle doğduğunu varsayalım. Bu farklılaşma onu daha küçük ve daha ürkek yapmış olsun. Bunun seçici bir dezavantaj oluşturduğu ileri sürülebilir mi? Her zaman değil. Çünkü bu özelliklere sahip memeli küçük deliklere girebilir ve sinerek düşmanlarından kurtulabilir. İlk örneğimizdeki memeli düşmanlarından kaçarak kurtulabilirken, ikinci örneğimiz de saklanarak kurtulur.

Karşı Çıkışlar

Klasik Darwinizmin bu ana ilkeleri çoğu bilim adamınca kabul edilmekle birlikte, doğal seçme kuramını türlerin kökenini tam olarak açıklayıp açıklayamadığı konusunda bilim adamları hala bazı kuşkulara sahiptir. Modern moleküller biyologların çoğu Darwinizmin evrimin içinde yer aldığı araç olarak bireysel canlı üzerinde çok fazla yoğunlaştığını ileri sürmektedir. Etkisi giderek artan bir kuram da yaşamı sürdürme dürtüsünü organizmanın kendisinde değil bu organizmanın genelinde var olduğunu öne sürmektedir.

Ne Kuş Ne De Balık

Darwinizme yönelik bir başka karşı çıkış da, hayvan fosilleri dizisinde evrim süreci açısından boşluklar bulunduğu öne sürülmektedir. Eğer evrim yavaş yavaş adım adım ilerleyen tarihsel bir süreçse ne kuş ne de balık olan ara türlere ait fosillerin bulunması beklenir. Ama durum farklıdır. Fosiller, türlerin hemen hemen aynı zamanda ve oldukça kısa bir süre içerisinde ortaya çıkma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Ancak çok az sayıda türde hayvan fosilleşmiştir. Bu nedenle balık türelerin yaşamış olmakla birlikte fosil bırakmamış oldukları düşünülebilir.

En son karşı çıkış uyumun elde zaman içinde şansa bağlı olarak gerçekleşmiş olmasının olanaksız olduğu yönündedir. Bu karşı çıkışı yanıtlamak daha da zordur. Bütün görebildiğimiz, olası pek çok gelişme yolunun varabileceği son noktadır. Başka hangi seçeneklerin var olduğu bilinemez. Bununla birlikte bazı türler çevrelerine öylesine tam uyum göstermişlerdir ki, bu uyum eldeki zaman içinde rastgele mutasyonlarla gerçekleşmiş olduklarından kuşku duyulması yersiz sayılmaz.  6

Darwinizm ve Deneme Yanılma Mekanizmalarında Olasılıkların Olasılığı

Darwinizmin,  kendi evrim sürecinde açıklayamadığı ya da henüz var olan ilerlemeyle açıklanamamış çatlakları oldukça fazladır. Darwinizm son yarım asırdır bu çatlakları mutasyonun tür içinde adaptasyon oluşturan etkilerine sığınarak çözmeye çalışmıştır. Sınırlı olarak faydalı olabilen (bakteri direnci ve adaptasyonlar) mutasyon mekanizması türden türe geçiş gibi geniş ölçekli bir yapılanmada, acaba canlılarda bugün gözlemlediğimiz tüm karmaşık biyolojik yapıları, tesadüfî deneme-yanılma tipi olasılık temelinde oluşturabilecek denli büyük bir kapasiteye sahip midir?

Temel matematik bilgisi ve olasılığın yapısal gücüne dayanarak neyin olası neyin olasılık dışı olabildiğini kısaca tanımlamaya çalışalım. Bunun için deneyselliğin sınırlarında olasılığın ne ifade ettiğini kısaca inceleyelim;

New York Üniversitesi kimya Profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro’nun yaptığı hesap bizlere bir fikir verebilir. Darwinist bir evrimci olan Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeşit proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini hesaplamıştır (İnsan vücudunda ise yaklaşık 200.000 çeşit protein vardır). Elde edilen rakam, 10 40.000‘de bir ihtimaldir. 7

Temel olarak Yeni-Darwinizm canlılarda gözlemlenen karmaşıklığın açıklamak için çevreye bağlı oluşan mutasyonların içinden avantaj sağlayanların doğal seçilim mekanizmasınca bireye kazandırıldığı ve daha sonra kalıtımla ileriki nesillere aktarıldığını ileri sürer. Yaygın kabule göre mutasyonlar amaçsız ve yönlendirilmemiş oluşumlardır. Eğer kısaca tanımlarsak;

Değişinim ya da Mutasyon, canlının genetik bilgisinde meydana gelen ve nesilden nesile aktarılan kalıtsal değişmelerdir.

Bireyin, kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasının sağlayan genetik şifre, herhangi bir nedenden dolayı (X ışını, radyasyon, ultraviyole, bazı ilaç ve kimyasallar, ani sıcaklık değişimleri vb. maddelerle) bozulabilir. Bu durumda DNA’nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Bir gen mutasyona uğradıktan sonra kararlı hale gelir ve tekrar eski haline dönmek için herhangi bir eğilim göstermez. Mutasyonlar, kalıtsal materyalin normal kombinasyonunu değiştirmeyen, kalıtsal yapıda meydana gelen bütün değişikliklerdir. Mutasyon terimi genel olarak,

Kromozom yapısının değişmesini,

Kromozom sayısının değişmesini,

Genlerdeki değişiklikleri kapsar. .  8

Özellikle canlının yapısı karmaşıklaştıkça oluşacak mutasyonun yararsız durumdan giderek zararlı hatta ölümcül sonuçlar ortaya çıkarabilme olasılığı o denli artmaktadır. Mutasyonun gözlenebilen bir etki olmadan ortaya çıkması çok az gözlenen bir olgudur. Daha çok çevreden gelen kimyasal ya da fiziksel etkiler nedeniyle olur. Mutasyonlar yazıldığı kadar kolay oluşmayan süreçlerdir.

Bir dış etkinin mutasyona yol açabilmesi (mutajen olması) için hücre içine girip etkinliğini gösterebilmesi gerekir. Örneğin Güneş’in morötesi ışınları, girim gücü düşük olduğu için yalnızca deri hücrelerinde somatik mutasyona yol açabilirken, girim gücü yüksek olan X ışınları ya da atom bombası ışımaları, tohumsal mutasyona yani nesilden nesile aktarılabilen mutasyona yol açabilen çok güçlü etkenlerdir. 8

Öyleyse oluşması doğa koşullarının kendi içersinde bile belirli bir karmaşıklığı gerektiren bu mekanizma, üstelik canlı yapılardaki karmaşıklıkta büyüdükçe aynı oranda oluşması ve yapının işleyen mekanizmasının yok olma olasılığının o denli artırırken, aynı zamanda  evrimin açıklanmasında Yeni-Darwinizmin temel güçlerinden biri olmaktadır. Öncül hiçbir amacı ya da yönlendirilmiş bir içeriği olmadığı iddia edilen mutasyon süreçleri, doğa içersindeki kapasitesiyle, bizlere olasılığın sisli krallığında, hayatı açıklamakta insan aklına neyi ifade edebilmektedir?

Darwinizme göre mutasyon genom içersinde belirli bir zaman diliminde giderek düzen artırıcı, organizasyonu çoğaltıcı ve entropiyi artırırken bir yandan da azaltıcı, doğal seçilimin de katkısıyla çoğunlukla yapıcı ve kalıcı olabiliyor. O halde evrimsel ilerlemeleri doğal seçilim mekanizmasının güdümüyle meydana getirirken, acaba olasılığın hangi sınırlarında sebep-sonuç ilişkisine göre bunları gerçekleştirebiliyor? Yoksa bilim adına olasılığın doğa içersinde herhangi bir nesnel sınırı yok mu?

Şimdi bilebildiğimiz bilgiye dayanarak, somut bir olay üzerinden olasılığın dünya koşullarında insan aklına nasıl hitap ettiğini resmetmeye çalışalım. Bugün DNA’larımız içerisindeki şifrelenmiş bilginin deşifre edilişini/derlenmesini anlamak için Dünyanın en büyük araştırmalarından biri olan İnsan Genom Projesini yürütülmektedir. Bu proje 10 yılı aşkın muazzam bir çalışma sonucu nihayetinde genomumuzun oluşturan harfleri eksiksizce yazabilmeyi başarmıştır. İnsanoğlunun tüm biyolojik yapısının ve işlevlerinin tam bir haritası ve şifre çözümünü amaçlayan bir araştırmadır. İnsanlarda yaşamın temeli olan kimyasal reaksiyonları kontrol eden 50 binden fazla enzim vardır. Bu enzimlerin oluşumuna yol açan ve görevleri ile alakalı detaylı bilgiyi içeren bu yapılar yaklaşık 3,2 milyar nükleotidden meydana gelir. Bu tip bir veri yığını iddia edildiği gibi şifrelenip DNA içersine gömülmesi ve bilginin organizasyonu sağlayacak şekilde yönlendirilmeden oluşturulması olasılıklar dâhilin de mümkün müdür? Bu iddiayı yönlendirilme/organizasyon ve şifre/deşifre konusunda herkesin anlayabileceği daha basit bir örnekle inceleyelim. Bunun için de II. Dünya Savaşı’nda bilgisayarın oluşumunun yolunu açan Enigma örneğinden yola çıkalım. Enigma şifresi gibi tasarlanarak oluşturulmuş ve şifrelenmiş bir veri dizgesini çözmek için hangi bilinçli deneme-yanılma müdahaleleri gerekliydi? Bilgi içerikli bir yapının olasılık temelinde, içerdiği veri örüntüsünün ne anlama geldiğini ortaya koymak için sadece kör deneme-yanılma ve bunların veriyi sağlayıp sağlamadığına dair akıl yürütmeyle,  olasılık dairesi içersinde neyi başarabiliriz?

‘‘Gönderici ve alıcı fiş paneli kablo bağlantılarında, karıştırıcıların sırasında ve bu sıraya bağlı konumlarında, yani hepsi anahtarı belirleyen bu özelliklerde uyum sağladıkları sürece, mesajı kolaylıkla şifreleyebilir ve deşifre edebilirler. Oysa anahtarı bilmeyen bir düşman telsizcisi ele geçirdiği şifre metni çözmek için 10.000.000.000.000.000 olası anahtarın her birini tek tek kontrol etmek zorunda kalacaktır. Bunu daha anlaşılır bir çerçeveye oturtmak isterse, bir şifre düzeneğini bir dakikada kontrol edebilen inatçı bir kripto analistin tüm ayarları kontrol edebilmesi için evrenin yaşından daha çok zaman ihtiyacı olacaktır. Aslında bu hesaplamada halkanın kendisini de hesaba katmış olsaydım olası anahtar sayısı daha büyük olacaktı ve Enigma’yı çözmek daha uzun bir zaman alacaktı.” 9

Darwinizm için DNA’daki süreçler ile yukarıdaki süreç arasında benzer bazı ilişkiler vardır. Yukarıdaki süreç ile Darwinizm arasındaki önemli fark bugün DNA’daki şifreyi çözmeye çalışan biz bilinçli varlıklara karşın Darwinizmin DNA’daki bilginin, diziliminin ve organizasyonunun ihtimaller ve mutasyonun yukarıda bahsedilen son derece kısıtlı yetisi ile gerçekleşmiş olabileceğine olan inaçlarıdır. Yukarıda şifreyi yapan da şifreyi çözmeye çalışan da bilinçli varlıklardır. Sürece bu bilincin dolaylı katılımıyla yani sadece deneme-yanılma ve kontrol ile iştirak edilmektedir. Burada ayrıca şifreleme dizgesini çözmeyi değil mekanik süreçle şifre içeriğinin ortaya çıkarılmasının ne kadar ‘‘zaman” alacağı bahsi üzerinde durulmuştur. Bahsi geçen şifre de büyük olasılıkla 1 sayfa askeri metnin şifrelenmesinden ibarettir.

Oysa DNA’mızın içerisindeki bilgi yaklaşık 1 trilyon disk’lik bilgi içermektedir. Bir sayfalık şifrelenmiş bir metin bile anlam için bir bilince zorunlu olarak gerek duyuyorken, doğa içersinde bahsedilen bir trilyon disklik şifrelenmiş bilginin bir anlam yani canlılığa şekil verecek biçimde dizilimi ve derlenip şifrelenmesi, ayrıca deşifre edilebilmesi kör tesadüfün dinamik kuvvetlerince meydana getirilmesi mümkün müdür?  Ockhamlı’nın usturasında Tasarım mı yoksa Darwinizm mi, evrimi en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan teorilerdir? Bunlardan hangisi bilimsel olarak sonsuz varsayıma dayalı olandır ?

Bu soruya doğadaki canlılığı gözlemleyip verilen eski bir cevap şöyledir ;

Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü. 10

Aklın rehberliği kuramsal sonsuz olasılıklar içersinde neyi aydınlatabilir? Yönlendirilmemiş güçler hayata dair her şeyi meydana getirebilir mi? Rastlantısallık yaşamın ve aklın kaynağı olabilir mi? Bu soruların kesin yanıtları belkide yoktur. Olası yanıtlar, olasılıklarla olasılık dışılığın, bilimle ideolojinin, hayalle gerçeğin ayrıldığı insan zihninin, vicdanıyla arasındaki muhasebesinde cevap bulabileceği kişisel çıkarımlardır…

Kaynakça;

1.Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi Cilt 2 s.376

2.Caner Taslaman Big Bang ve Tanrı s.110

3. http://www.paradokslar.com/anasayfa.htm (matematiksel paradokslar)

 4.Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi Cilt 2 s.376

5. http://tr.wikipedia.org/wiki/Tersine_mühendislik

6.Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi Cilt 2 s.352

7.Necat Kutlu, Big Bang Teorisi ve Evrenin Yaratılışı, s. 36-7 Düşünce Yayınları, Mart 2004

Alıntının yapıldığı kaynak- Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, New York, Summit Boks, 1986, s.127

8. http://tr.wikipedia.org/wiki/Mutasyon

9. Simon Singh, Eski Mısır’dan Kuantum Kriptolojisine Gizlilik Bilimi; Kod Kitabı, 1999 s.168,  2004 Klan yayınları

10. (1) William Paley, Natural Theology; or, Evidences of the Existence and

Attributes of the Deity, 12th ed. (London: J. Faulder, 1809), p. 1.-3

~ yazan: Mustafa Ajlan ABUDAK Kasım 18, 2007.

30 Yanıt to “Ockhamlı’nın Usturasında Paradigma ve Tümevarım”

  1. Güzel bir çalışma olmuş tebrikler.

  2. MAA şöyle demiş:

    Ockhamlı’nın usturasında Tasarım mı yoksa Darwinizm mi, evrimi en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan teorilerdir? Bunlardan hangisi bilimsel olarak sonsuz varsayıma dayalı olandır ?

    Ockham’ın usturasının “açıklayıcı ilke” sayısıyla hiçbir ilgisi yok. Kabul ve varsayımların sayısıyla ilgili. Açıklayıcı ilkesi az olanın çok olana göre tercih edilmesi diye birşey yoktur Ockham’ın usturasına göre. Kabul ve varsayım sayısı az olanın tercihi vardır.

    Evrim konusuna geldiğimizde ise tasarım argümanı tasarımcının varlığı gibi devasa bir kabule sahiptir. Evrim teorisinde ise herşey doğa yasalarına bırakılmıştır ve doğaüstü bir şeyin varlığının kabulüne gerek yoktur. Evrim teorisi temelde rasgele mutasyonların varlığına ve doğal seçilime dayanır. Mutasyonların kendiliğinden doğaüstü bir müdaheleye gerek olmadan gerçekleştiği bilinen bir gerçektir. Yani bu bir kabul değildir. Doğal seçilimin varlığı da aynı şekilde doğada gözlemlenebilmektedir. Doğal seçilim bir kabul değildir. Evrim teorisinin tek kabulu canlılığın varlığıdır. Evrim teorisi yaşamın ortaya çıkışını açıklamadığı için bir canlı olmaksızın işe yaramaz. Canlılık ortaya çıktıktan sonra tüm evrimin doğal yollarla oluşabileceğini söyler ve bunun nasıl olduğunu açıklar. Tasarım ise evrimin gerçekleşmesi için tasarımcının varlığı varsayar. Şimdi bu duruma Ockham’ın usturası ile baktığımızda tasarımın ustura ile kesilip atılması gerekir.

    Ayrıca birşeyi daha belirteyim. DNA şifreli değildir. DNA açık metindir. Şifrelenmiş birşey yoktur DNA’da. Düz metindir. Belli bir anahtar kullanılarak şifrelenmez ve okunurken de o anahtara göre deşifre edilmez. Bu nedenle Enigma ile kurduğunuz analoji “hatalı analoji” olmaktan ileri gidemiyor.

  3. Sayın Da Vinci

    Tasarım sadece sizinde değindiğiniz gibi Tasarımcıya ihtiyaç duyuyor evrimi açıklamak için oysa Darwinizm sırasıyla Mutasyon, Doğal seleksiyon ve Kalıtıma ihtiyaç duymakta.Tasarım olgusal olarak tasarımcıyla sizin tümevarımla tökezlediğiniz her alanı kavramsal olarak açıklayabiliyor. Bunu yaparkende bu gün teknolojimiz için bizimde kullandığımız tersine mühendislik eylemlerinden yararlanıyor.Biz bir tasarımın arkasında mühendis yok tasarımcı yok demiyoruz. Bunu söyleyebilmek için benimde sınırlı işlevliklerini kabul ettiğim (siz sınırsız bir işevsellik mekanizmasını savunuyorsunuz sanki bu mekanizmalar kanun ve herşey onlara uyuyor.Entropi ile karıştırmayalım :) varsayımsal olasılıkları kullananıyorsunuz.Doğru dürüst ve ön yargısız çalışan bir akıl için, evrimin gerçekleşmesinde Tasarımcının varlığının varsayımsal kabulü, (ki sadece tek bir olasılıktır) sonsuz olasılıklara gömülmüş, ne kadar gözlem yapılırsa yapılsın, doğruluğu kanıtlanamamış, kendisi doğrulanamayınca da, buna dayanan çözümler ‘‘bilim” in nesnel gerçekliğinden uzakta sisli bir mantığın içinde yürüyen bir anlayıştan daha rasyoneldir. Bu sisin mağduru olan sizin gibiler için yani din ve dinle ilişkilendirilebilecek herşeye karşı alerjisi olan insanlar için tüm bu olasılıklar olasıdır ve kabul edilebilir.En nihayetinde amaç ve çıkış noktanız Tanrı anlayışınıu reddidir. Buna yol açabilecek en küçük bir ima sizin gibiler için tiksindiricidir. Makalenin sonunda da dediğim gibi;

    ”Aklın rehberliği kuramsal sonsuz olasılıklar içersinde neyi aydınlatabilir? Yönlendirilmemiş güçler hayata dair her şeyi meydana getirebilir mi? Rastlantısallık yaşamın ve aklın kaynağı olabilir mi? Bu soruların kesin yanıtları belkide yoktur. Olası yanıtlar, olasılıklarla olasılık dışılığın, bilimle ideolojinin, hayalle gerçeğin ayrıldığı insan zihninin, vicdanıyla arasındaki muhasebesinde cevap bulabileceği kişisel çıkarımlardır…”

    Bu sizin vicdanınızın işi bizi ilgilendirmez sadece acıyarak tanık olabiliriz.

    Not:Ayrıca birşeyi daha belirteyim. DNA şifreli değildir. DNA açık metindir.Bu nedenle Enigma ile kurduğunuz analoji “hatalı analoji” olmaktan ileri gidemiyor. demişsiniz ben şifre analojisini çok kullanıldığı ve okuyanların genel anlamda anlamsı için yaptım.Bakalım akademisyenler ne yapmış?

    http://scholar.google.com.tr/scholar?hl=tr&lr=&q=DNA+%C5%9Fifresi&btnG=Ara

    Saygılarımla..

  4. Evrim konusuna geldiğimizde ise tasarım argümanı tasarımcının varlığı gibi devasa bir kabule sahiptir.

    Hayır, Tasarım Teorisi tasarımcının varlığını ön kabul olarak kabul etmez.Temel argüman, tasarımın olduğudur.
    Tasarımcının varlığı bir sonuç, çıkarımdır.Ortada amaçlı bir tasarım varsa Tasarımcısı da vardır.

    Evrim teorisinin tek kabulu canlılığın varlığıdır.

    Evrim teorisinin de bir kabulü olduğunu söylüyorsunuz.Akıllı Tasarım’ın da bir ön kabulü olduğunu iddia ediyorsunuz.İkisinin de 1 adet kabulü varsa, neden AT’ın atılmasını istiyorsunuz?
    Ayrıca AT’ın kabulü sandığınız şey kabül değildir.Çıkarım ya da sonuçtur.Tasarım varsa tasarlayan da vardır.Biraz mantık biliyorsanız, p => q (p ise q’dur) önermesinde, p kabul, q ise sonuçtur.Burada Tasarımcının varlığı p değil q’dur.

    DNA şifreli değildir. DNA açık metindir.

    Şifrenin ne olduğunu bilmiyorsunuz galiba. DNA bir şifredir. Şu okuduğunuz yazı da, farklı alfabeler, hiyeroglifler, bilgisayar diliyle yazılanlar,komutlar vb. de birer şifredir. …ATGCGCCGTCATGCAAT… diye giden metin belli bilgilerin şifrelenmesidir. DNA’ya açık metin diyorsunuz da yukarıdaki A, T, C ve G sembollerinden oluşan parçadan ne anlıyorsunuz? :)

  5. @MAA

    MAA şöyle demiş:

    Tasarım sadece sizinde değindiğiniz gibi Tasarımcıya ihtiyaç duyuyor evrimi açıklamak için oysa Darwinizm sırasıyla Mutasyon, Doğal seleksiyon ve Kalıtıma ihtiyaç duymakta.

    Kalıtım diye birşey yok mu? Mutasyonlar yok mu? Doğal seleksiyon yok mu? Bunlar kabul veya varsayım değil ki. İlahi Mustafa bey.

    Tasarım olgusal olarak tasarımcıyla sizin tümevarımla tökezlediğiniz her alanı kavramsal olarak açıklayabiliyor.

    Ona bakarsanız yaratılışçı görüşe göre de sadece tanrı varsayımı ile herşey açıklanabiliyor. O zaman onu seçelim ve bunlarla uğraşmaktan kurtulalım. “God did it”. Ne kadar da kolay öyle değil mi? Herşey bir anda açıklanmış oldu.

    Biz bir tasarımın arkasında mühendis yok tasarımcı yok demiyoruz. Bunu söyleyebilmek için benimde sınırlı işlevliklerini kabul ettiğim (siz sınırsız bir işevsellik mekanizmasını savunuyorsunuz sanki bu mekanizmalar kanun ve herşey onlara uyuyor.Entropi ile karıştırmayalım :) varsayımsal olasılıkları kullananıyorsunuz.

    Kimse sınırsız bir işlevsellikten bahsetmiyor. Mutasyonların hiç yoktan yani sıfırdan İK bir yapıyı oluşturamayacağını akıl başında herkes kabul eder. Zaten kimse de aksini iddia etmiyor. İK yapıların ufak değişimlerle adım adım mutasyonlarla oluşabileceğini iddia ediyoruz. Yoksa mutasyonlara sınırsız bir işlevsellik yükleyip bir anda hokus pokus ile İK bir yapı ortaya çıkabilir diyen bir bilim adamı yok. Hokus pokus bilim adamlarının değil teologların, teleologların iddiasıdır.

    Doğru dürüst ve ön yargısız çalışan bir akıl için, evrimin gerçekleşmesinde Tasarımcının varlığının varsayımsal kabulü, (ki sadece tek bir olasılıktır) sonsuz olasılıklara gömülmüş, ne kadar gözlem yapılırsa yapılsın, doğruluğu kanıtlanamamış, kendisi doğrulanamayınca da, buna dayanan çözümler ‘‘bilim” in nesnel gerçekliğinden uzakta sisli bir mantığın içinde yürüyen bir anlayıştan daha rasyoneldir.

    Tek bir olasılık olması onu daha rasyonel veya muhtemel kılmaz. Önemli olan o olasılığın değeridir. Aslında buradaki konu bir olasılık konusu da değil. Eğer tasarımın olduğu gösterilebilirse veya olmasının mutlaka gerekli olduğu gösterilebilirse tasarımcının varlığı kabul edilebilir. Bunlar olmadan tasarımcının varlığının kabulu hiçbir bilimsel temele dayanmayan, test edilemeyen, yanlışlanamayan haliyle de geçersiz bir varsayımdır.

    Sizin mantığınızla tasarımcı yerine Allah’ın varlığını kabul ederek işe giren biri en güzel çözümü bulmuş olur. Sadce tek bir kabul ile tüm soruların cevabını bulmuş olur. Böyle bir kabulün bilimsel bir ortamda kabul edilemeyeceğini gördüğünüzü umuyorum.

    Ayrıca nesnel gerçeklikten falan bahsedip sonra tasarımcının varlığını rasyonel göstermeniz biraz komik olmuş.

    Bu sisin mağduru olan sizin gibiler için yani din ve dinle ilişkilendirilebilecek herşeye karşı alerjisi olan insanlar için tüm bu olasılıklar olasıdır ve kabul edilebilir.

    Peki bunları olası kabul eden birçok teist, dindar bilim adamlarına ne diyorsunuz? Bizi alerjik olmakla suçluyorsunuz (ki böyle birşey yok) da onlar için ne diyeceksiniz?

    En nihayetinde amaç ve çıkış noktanız Tanrı anlayışınıu reddidir. Buna yol açabilecek en küçük bir ima sizin gibiler için tiksindiricidir.

    Ne amaç ne de çıkış noktam tanrı anlayışının reddidir. Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm. Mesela tasarımın kanıtlanması bunun için yeterli olabilir. Benim hiçbir şeye karşı alerjim veya önyargım yok. Ben bilimsel verilere göre karar verir ve hareket ederim.

    Bence asıl sizin için tiksindirici olan şey evrenin ve yaşamın oluşumu için bir tasarımcıya veya bir tanrıya ihtiyaç olmadığı düşüncesidir. Böyle olduğunda teistik görüşleriniz salt inanca dayalı olacak ve entellektüel olarak kendinizi boşlukta hissedeceksiniz. İşte sizi korkutan ve çekindiğiniz şey bu.

    Bu sizin vicdanınızın işi bizi ilgilendirmez sadece acıyarak tanık olabiliriz.

    Demek ki duygularımız karşılıklıymış.

    …ben şifre analojisini çok kullanıldığı ve okuyanların genel anlamda anlamsı için yaptım.Bakalım akademisyenler ne yapmış?

    Kimsenin sizin bahsettiğiniz gibi bir şifre mekanizmasından bahsetmediğini görüyoruz. Siz kriptoloji ile analoji kurdunuz. Oysaki DNA’da kripto yoktur.

    @TasarımGerçeği

    TasarımGerçeği şöyle demiş:

    Hayır, Tasarım Teorisi tasarımcının varlığını ön kabul olarak kabul etmez.Temel argüman, tasarımın olduğudur.
    Tasarımcının varlığı bir sonuç, çıkarımdır.Ortada amaçlı bir tasarım varsa Tasarımcısı da vardır.

    O zaman “Güzel bir çalışma olmuş tebrikler.” diyeceğine “Mustafa bey yanlış yoldasınız, tasarımcının varlığını kabule gerek yoktur” diyecektiniz.

    Bu arada asıl mesela zaten bilinçli bir tasarımın olması gerekliliğinin kanıtlanmasıdır. Eğer bu kanıtlanırsa haliyle tasarımcının da varolması gerektiği sonucuna varılır. Ama Mustaf beyin bu yazıdaki amacı Ockham’ın usturasını kullanarak tasarım ile evrim teorisinin evrimi açıklama bakımından karşılaştırılmasıydı. Sanırım siz asıl olayı anlamadınız. Bunu Mustafa beyle aranızda hallederseniz daha iyi olur.

    Evrim teorisinin de bir kabulü olduğunu söylüyorsunuz.Akıllı Tasarım’ın da bir ön kabulü olduğunu iddia ediyorsunuz.İkisinin de 1 adet kabulü varsa, neden AT’ın atılmasını istiyorsunuz?

    Çünkü evrim teorisinin kabulu evrimin açıklanmasında kullanılan bir kabul değil. Yani evrimi işleyişiyle alakalı bir kabul değil. Bir önkoşulu ifade ediyor. İlk canlı olmalı ki evrim olsun. Daha sonrası için evrim teorisinin bir kabulu yok. Diğer taraftaki durum böyle değil.

    Ayrıca AT’ın kabulü sandığınız şey kabül değildir.Çıkarım ya da sonuçtur.Tasarım varsa tasarlayan da vardır.Biraz mantık biliyorsanız, p => q (p ise q’dur) önermesinde, p kabul, q ise sonuçtur.Burada Tasarımcının varlığı p değil q’dur.

    Elbette bilinçli bir tasarım varsa tasarımcı da vardır. Daha önce de belirttiğim gibi bu yazının konusunu ve yazıda sunulan argümanı anlamamışsınız. Neye dayanarak “Güzel bir çalışma olmuş tebrikler.” dediğinizi anlamak mümkün değil.

    Şunu da belirteyim ki asıl konu zaten bilinçli bir tasarımın olup olmadığıdır. Ben olmadığını iddia ediyorum siz olduğunu iddia ediyorsunuz. Ama yazıyı okumuş olsaydınız konunun bu olmadığını görmüş olurdunuz.

    Şifrenin ne olduğunu bilmiyorsunuz galiba. DNA bir şifredir. Şu okuduğunuz yazı da, farklı alfabeler, hiyeroglifler, bilgisayar diliyle yazılanlar,komutlar vb. de birer şifredir. …ATGCGCCGTCATGCAAT… diye giden metin belli bilgilerin şifrelenmesidir. DNA’ya açık metin diyorsunuz da yukarıdaki A, T, C ve G sembollerinden oluşan parçadan ne anlıyorsunuz? :)

    Mustafa beyin verdiği Enigma örneğinde belli bir anahtara göre şifrelenen ve daha sonra o anahtara göre deşifre edilen bir metinden bahsediliyor. DNA’da böyle bir şifreleme mekanizması yoktur. DNA’daki veriler açıktır. Belli bir anahtarla şifrelenmiş değildir. DNA’daki bilgi bir dil gibidir. Belli dizilimlerin belli anlamları vardır. Ama bu dizilimler şifreli değildir. Yani ne görülüyorsa odur. Belli bir anahtara göre deşifre edilip yeni oluşan dizilime göre anlamlandırılmazlar.

  6. Sayın Da Vinci şöyle saçmalamış ;

    ”Kalıtım diye birşey yok mu? Mutasyonlar yok mu? Doğal seleksiyon yok mu? Bunlar kabul veya varsayım değil ki. İlahi Mustafa bey.”

    Bir kez daha okumak ve anlama mahsunu olduğunuzu gözler önüne sermişsiniz.Makalemde hepsine ayrı ayrı değinilmekte.

    ”Ne amaç ne de çıkış noktam tanrı anlayışının reddidir. Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.”

    Bu sizin için olasılıklar dahilince olmayan bir şey, hatta sizin için bile dedim, yani sonsuz olasılıklara iman etmiş birine! Bugüne değin yaptığınız yorumlar, sizin iflah olmaz bir fanatik Darwinci olduğunuzu kanıtlamıştır. Kör saatçinin müridinin birşey görmesini bekleyende yok! En azından ben beklemiyorum.Bu söyleminize kendinizin bile inanmadığını biliyorum.Dileyen google sayesinde Da Vincinin din anlayışı (içindeki derin nefreti) ve söylemleri ile ilgili yeterince saçmalık bulabilir.

    ”Bence asıl sizin için tiksindirici olan şey evrenin ve yaşamın oluşumu için bir tasarımcıya veya bir tanrıya ihtiyaç olmadığı düşüncesidir. Böyle olduğunda teistik görüşleriniz salt inanca dayalı olacak ve entellektüel olarak kendinizi boşlukta hissedeceksiniz. İşte sizi korkutan ve çekindiğiniz şey bu.”

    Bu sizin anladığınız manada elbette ihtimal dahilindedir.Fakat sizin asıl hastalığınız yada entelektüel açmazınız bir ön kabulünüz olmadığı yönündeki saplantınızdır.Caner Taslaman bu hastalığın teşhisini olabilecek en açık ve detaylı bir şekilde yapmış ;

    ‘Natüralizm’ (doğacılık) ifadesine yüklenen her anlamda doğa-dışına ve bunun sonucu olarak tasarım deliline karşı bir dışlayıcılık vardır; çünkü tasarım delili, gözlenen doğadan hareketle, bu doğanın, doğa-dışı Tasarımcısı’na yükselir. Natüralizm, materyalizm ve ateizm ile kardeş bir görüştür. ‘Materyalizm’ sadece maddenin var olduğunu, madde dışında hiçbir varlığın (cevherin) bulunmadığını savunur; ‘ateizm’ ise Tanrı’nın var olmadığını savunan bir görüştür. Günümüz ateistlerinin büyük çoğunluğunun materyalist olduğu ve bu iki ifadenin adeta birbirine özdeş anlamda kullanıldıkları söylenebilir. ‘Natüralizm’ ifadesi ise genelde bu iki görüşle özdeş anlamda kullanılsa da bu ifadenin kimi kullanımlarında farklılıklar olabileceğini belirtmekte fayda vardır. Felsefî natüralizm (philosophical naturalism), birçoklarınca ontolojik natüralizm (ontological naturalism) ve metafizik natüralizm (metaphysical naturalism) olarak da anılır; bu görüşe göre, ‘doğa’ dışında hiçbir varlık yoktur, bu görüşün tamamen materyalizme ve ateizme özdeş olduğu söylenebilir. Diğer yandan metodolojik natüralizm (methodological naturalism) ve bilimsel natüralizm (scientific naturalism) ile bilimin metodunun ne olması gerektiğine dair bir iddiada bulunulur. Buna göre, ‘doğa’nın içindeki sebepler dışındaki sebeplerle ‘doğa’ açıklanamaz; örneğin evreni tasarlayan bir Tasarımcı’nın varlığına gönderme yapmak yasaktır. Metodolojik natüralizm, doğa-üstü bir gücün varlığına dair bir iddiada bulunmaz; Tanrı’nın varlığı veya yokluğu üzerine bir bildirimde bulunmaz ama Tanrı yokmuşçasına doğayı ele alır.

    Bana göre, felsefî natüralizmi ‘aktif ateizm’ olarak sınıflamak, metodolojik natüralizmi ise ‘pasif ateizm’ olarak sınıflamak yerinde olacaktır. Metodolojik natüralizm, felsefî natüralizmi kesin olarak doğru kabul ederek doğa-dışının var olmadığı iddiasında bulunmasa da metot olarak felsefî natüralizmi doğruymuş gibi kabul eder. Günümüzde bilime hâkim olan paradigmanın metodunun bu olduğu söylenebilir; bu yüzden fizik ve biyoloji kitaplarında Tanrı’ya atıf yapılmaz. Newton’un yazdığı bir kitabı, günümüzde, bir fizik öğretmeni ders kitabı olarak yazmış olsaydı; bu kitabın ders kitabı olması herhalde yasaklanırdı. Hatta Darwin’in en meşhur eseri olan ‘Türlerin Kökeni’ni, bugün bir biyoloji öğretmeni yazmış olsaydı; herhalde bu kitaptaki Yaratıcı’ya atıflar çıkartılmadan, bu kitap ders kitabı olarak okutulamazdı.

    Metodolojik natüralizmin neden mevcut paradigmanın yöntemi olduğunu anlamamız için, siyasetin bilim ve eğitim sistemiyle olan ilişkisini de irdelemek gerekir. Bu ilişki, Kilise ile siyasal sisteminin önemli etkileşimlerinin olduğu Batı’ya ait bir tarihsel sürecin ürünüdür; bu tarihsel süreçten yalıtılarak günümüzdeki siyasetin, bilim ve eğitim sistemiyle olan ilişkisi anlaşılamaz. Bu tarihsel süreci anlamak ise, sadece bu paradigmanın oluştuğu Batı dünyasındaki bahsedilen ilişkiyi anlamak için değil, Batı-dışı dünyayı anlamak için de önemlidir. Çünkü bilimin ve eğitim sisteminin nasıl organize olacağına, metotlarının ne olacağına dair Batı’da oluşmuş paradigma, Batı’ya mahsus kalmamıştır; dünyanın geri kalanınca bu paradigma transfer edilmiştir ve dünyanın geri kalanındaki bilimin ve eğitim sisteminin organizasyonu ve metotları da bu yüzden Batı’nın tarihi ile ilişkilidir. Bütün dünyada oynanan futbolun ortak kurallarının olmasının sebebi, her ülkenin birbirlerinden bağımsız olarak aynı kuralları bulmuş olmaları olmadığı gibi; günümüz dünyasında birçok ülkenin eğitim sisteminde metodolojik natüralizmin hâkim olmasının sebebi de her bir ülkenin birbirlerinden bağımsız olarak, bu yöntemin uygulanmasının en doğrusu olduğuna dair vardıkları sonuç değildir. Batı’dan transfer edilen bilim ve eğitim sisteminin paradigması bir paket halinde dünyanın her yerine ulaşmış, bu paket, teknolojik geriliklerinin yıkım ve komplekslerini yaşayan ülkelerce, analitik bir değerlendirmeye tabi tutulmadan benimsenmiştir.

    Aslında metodolojik natüralizmin teizm için çıkardığı problemler yüzeysel bir bakış açısıyla hemen fark edilmemektedir. Bir teist ve ateistin Londra-İstanbul arasındaki mesafeyi hesaplarken matematiğe veya haritacılığa başvurmalarında bir farklılık gözlemlenmeyecektir; bir teist ve bir ateist doktorun gözün veya kalbin fonksiyonlarını belirlerken biyolojiye başvurmalarında da bir fark gözlemlenmeyecektir; bir teist ve ateist astronomun Ay veya Güneş tutulmalarının oluş vaktini belirlemeleri ile ilgili hesaplamaları ve teleskobu kullanım tarzlarında da bir fark gözlemlenmeyecektir. Tanrı’nın varlığına veya yokluğuna dair herhangi bir yargı açıklanmadan, bahsedilen konularda, hem teist hem de ateist bilim insanlarının hiçbir farkı olmayabilir. Modern bilimin başarısı olan köprüler, ulaşım araçları, ameliyat teknikleri, gen teknolojisi, bilgisayar, internet gibi tüm ürünlerin hiçbirinin ‘metodolojik natüralizm’in bilimin metodu olarak benimsenmesiyle alakası yoktur. Fakat sorun, özellikle evrenin ve canlıların kökenine dair araştırmaların sunum ve yorumlarında ortaya çıkar. Örneğin evrenin kökenine dair Big Bang Teorisi’nin ve canlıların kökenine dair Evrim Teorisi’nin yorumlarında bu sorunu gözlemleyebiliriz.

    Birazdan görüleceği gibi canlılar dünyasında tasarım delilinin sayısız delili vardır, fakat metodolojik natüralizme göre doğal sebepler dışında bir sebebe atıf yapmak; tasarımın, bir Tasarımcı’yı gösterdiğini söylemek yasaktır.

    Teizmin ateizmden en önemli farklarından biri, evrendeki oluşumların ve canlıların Bilinç’in, Bilgi’nin ve Kudret’in ürünleri olduğunu savunmakken; ateizm bunları, tasadüfî bir süreçteki oluşumların ürünü olarak görür. Metodolojik natüralizme göre, Tasarımcı’nın varlığı veya sıfatlarının, dünyanın veya canlıların tasarımı gibi olgulardan temellendirilmeye kalkınması bile yasaktır. Ama bilimin objektif bir uğraş olduğuna inanılıyorsa, olması gereken tavır, baştan tasarımdan Tasarımcı’ya yükselmeyi yasaklamak yerine; mevcut olguların gerçekten de Tasarımcı’nın varlığını gösterip göstermediğine objektif bir şekilde yaklaşmak olmalı değil midir?

    Aslında içinde bulunulan durum çok ilginçtir: Baştan ‘metodolojik natüralizm’ bilimin yegâne yöntemi olarak ilan edilerek, Tanrı’nın (Tasarımcı’nın) varlığının bilimsel verilerden çıkarsanan sonuçlarla desteklenmesi yasaklanmakta, sonra ise Tanrı’nın varlığının bilime aykırı olduğu söylenerek Tanrı’nın yokluğunu iddia eden felsefî natüralizmin ve ateizmin savunması yapılmaktadır. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Önce zencilerin ateizm müsabakalarına girmesi yasaklanmakta, daha sonra zencilerin atletizmde başarısız olmaları, yasaklı oldukları müsabakalara bakarak kararlaştırılmaktadır. Zencilerle ilgili örnekteki saçmalığı hemen anlayacak birçok insan, ne yazık ki, Tanrı’nın varlığından bahsedilmesini yasaklayan bilimsellik iddiasındaki bir anlayışla, Tanrı’nın varlığına (tasarım delilinin doğruluğuna) dair hiçbir delil olmadığını savunan bilimsellik iddiasındaki bir anlayışın farkını anlayamamakta; bu ikisini birbirine karıştırmaktadırlar. Bu tip sebeplerden dolayı, bence metodolojik natüralizmin ‘pasif ateizm’i, felsefî natüralizmin ‘aktif ateizm’inden, birçok zaman, teizm açısından daha tehlikelidir. Çünkü felsefî natüralizmin ve ateizmin apaçık Tanrı’yı inkârlarında teistler tavırlarını ona göre alırlar, karşı cephenin evreni ve canlıları bu şekilde yorumlamalarının sebebinin ateizmlerinden kaynaklandığını rahatça anlayarak savunmaya geçebilirler. Oysa felsefî natüralizmi ve ateizmi peşinen (apriori) gerçekmiş gibi kabul eden metodolojik natüralizmin, evreni ve canlıları yorumlayışında bir fark yoktur; Tanrı’yı yok kabul etmekle, Tanrı yokmuş gibi kabul ederek yapılacak evren ve canlılar üzerine yorumda bir fark olmayacaktır. Fakat metodolojik natüralizmin tehlikesi, bazılarının bu yöntemi objektif zannetmesi ve başka türlüsünün mümkün olamayacağını düşünmeleridir.

    Eğer bilim objektif bir uğraş olacaksa, bilimin bize sunduğu verileri değerlendirirken, neden natüralizm gibi doğa-dışının varlığını baştan reddeden bir metodu veya felsefeyi benimseyelim? Ortaçağda olduğu gibi “Peşinen Tanrı’nın varlığını kabul edip bilimsel araştırmalarınızı yapın” demenin yanlış olduğu anlaşılınca “Peşinen Tanrı yokmuş gibi bilimsel araştırmalarınızı yapın ve sonuçları ona göre değerlendirin” demek mi gerekiyor? Neden, Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu peşinen kabul etmeden, bilimsel verilerin bizi götüreceği yere kendimizi bırakmıyoruz? Bilimin amacı doğruyu bulmaksa, neden bilimin neyi söyleyip söyleyemeyeceğini baştan belirleyerek bilimsel aktiviteyi sınırlıyoruz?1 Tasarım delili, evren üzerine araştırmalarımızın bizi bilinçli, kudretli bir Tasarımcı’ya (Tanrı’ya) ulaştırdığı iddiasındadır. Sonuçta bu kanıtlama şekli, evren ve canlılar üzerine bilgisizliğimizdeki açıkları Tanrı’ya imanla doldurmaya, yani ‘boşlukları doldurarak Tanrı’ya’ (God of the gaps) ulaştırmaya çalışmaz; tam tersine, evren ve canlılar üzerine bilgimizi (bilimsel verileri) değerli kabul eder ve bu verilerden yola çıkarak sonuca ulaştırır. Olması gerekli objektif tavır, evren ve canlılar üzerine bilgilerimizin -teizmi veya natüralizmi peşinen kabul etmeden- gerçekten de bizi bu sonuca götürüp götürmediğini değerlendirmektir. Bence, böylesi objektif bir tavır, bizi, tasarım delilinin güvenilirliğine ve modern bilimin bize sunduğu verilerin bu kanıtı güçlendirdiğine ulaştıracaktır. Bu bölümde bu yaklaşımın doğruluğu gösterilmeye çalışılacaktır; evrende ve canlılar dünyasında bu kanıtı destekleyecek veri o kadar çoktur ki, hiç şüphesiz bu kitapta bu konuya ayrılan yer, buna göre çok dardır.

    Teizm açısından asıl sorunun Evrim Teorisi olduğu kanaatinde değilim. Bu yüzden, tasarım delili ifadesi yerine, genelde Amerika’da kendilerini tamamen Evrim Teorisi’ne karşı konumlandıran ‘akıllı tasarım’ (intelligent design) hareketiyle özdeşleştirilmemek için ‘akıllı tasarım’ ifadesini pek kullanmamaya çalıştım.(Maalesef Caner Beyde burda front-loading destekcilerinin varlığını bilmiyormuş gibi gözüküyor) Bence, asıl sorun, natüralist felsefeye hizmet eden şekilde Evrim Teorisi’nin kullanımıdır. Pekâlâ, teizmle ve tasarım deliliyle uyumlu bir Evrim Teorisi anlayışı olması da mümkündür. Fakat natüralizm ile uyumlu bir tasarım delili olamaz; çünkü doğanın müdahale almayan kapalı bir sistem olduğunu savunan natüralizme karşı doğanın tasarımlanmış olduğunu savunan tasarım delilinin zıtlıkları tanımlamalarından başlayarak ortaya çıkar. Bana göre, teizm ile ateizm arasındaki asıl zıtlık, Evrim Teorisi ile türlerin bağımsız yaratılışı arasında değil; fakat natüralizm ile tasarım delili arasındadır. Teistlerin ayrı mezhepleri, ayrı dinleri olabilir; Evrim Teorisi’ni kabul eden teistler olduğu gibi, reddeden teistler de vardır. Fakat tüm bu farklı fikirlere rağmen, hatta metodolojik natüralizmi bilimsel bir yöntem olarak benimseyen teistlere rağmen, hiçbir teist, felsefî natüralizmi benimseyemez; felsefî natüralizmin, bütün teistlerin ortak düşmanı olduğu söylenebilir. Evrim Teorisi’nin bu tartışmada önem kazanma sebebi, natüralizmin hizmetçisi yapılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

    Birçok kişinin zannettiği gibi, önce Evrim Teorisi’nin doğruluğu gösterilmiş, sonra da canlıların doğa içinde kalınarak açıklanmasının mümkün olduğundan yola çıkılarak natüralizm temellendirilmiş değildir. Tam tersine, doğa içinde kalınarak tüm varlığın açıklamasının yapılabilmesi için, yani natüralizmin doğru olabilmesi için, salt doğa içinde kalarak açıklamalar yapan bir Evrim Teorisi anlayışının doğru olması gerektiği anlaşılmış ve Evrim Teorisi doğru kabul edilmiştir. Sonuçta iki tane önkabul vardır; Evrim Teorisi’nin doğruluğu gösterilmeye çalışıldığında, natüralizm önkabulüne başvurularak Evrim Teorisi’nin alternatifsiz olduğu söylenmektedir; bu ‘alternatifsizlik’ sadece (bir önceki bölümde görüldüğü gibi) natüralizmin doğa-dışının varlığını peşinen reddeden anlayışı benimsenirse mümkündür. Natüralizmin doğruluğuna, canlıların tasarımlanmış olduğundan yola çıkılarak itirazlar getirilince ise, bu iddia, Evrim Teorisi’nin canlıları sadece doğa içinde kalarak açıklayabileceği ile savuşturulmaya çalışılmaktadır; sanki Evrim Teorisi’nin gerçekliği natüralist önkabulden bağımsız bilinebilirmiş gibi! Bu kısırdöngülü mantık üç maddede şöyle gösterilebilir:

    1- Materyalist bir Evrim Teorisi sayesinde canlılar, sadece doğa içinde kalınarak açıklanmaya çalışılmaktadır (natüralizm).

    2- Natüralizmi bir önkabul olarak aldığımızda materyalist Evrim Teorisi alternatifsizdir/doğrudur.

    3- Evrim Teorisi sayesinde doğruluğu belli olan (1. maddeye göre) natüralizm sayesinde Evrim Teorisi’nin doğruluğu bellidir (2. maddeye göre).

    Bu kısırdöngülü mantığın bir cümleyle ifadesi ise şudur: “Materyalist bir Evrim Teorisi anlayışının doğruluğuna, muhtaç olan natüralizmin doğruluğuna, materyalist bir Evrim Teorisi anlayışı doğru olabilmek için muhtaçtır.” Tasarım delili, natüralizmin yanlışlığını gösterecek bir kanıttır; gözlem, deney, öngörüde bulunmak gibi bilimsel kriterlere dayanmayan, temelde ancak natüralist bakış açısıyla bilim yapıldığında alternatifsiz olabilen Evrim Teorisi’nin bu dayanağı tasarım deliliyle çöker. Daha önce görüldüğü gibi, ancak natüralist bir önkabul olursa, canlıların dış görünüm veya genlerindeki benzerlikler gibi olgulardan Evrim Teorisi’nin alternatifsiz olduğuna inanmak mümkündür. Sonuçta, tasarım delili Evrim Teorisi’ni değil natüralizmi (bu arada materyalist-natüralist bir Evrim Teorisi anlayışını da) yanlışlar, ama Evrim Teorisi de böylece tartışmaya açık bir hipotez statüsüne düşer.”

    http://www.evrim.gen.tr/articles.asp?id=5

    Son olarak verdiğim linkteki; http://scholar.google.com.tr/scholar?hl=tr&lr=&q=DNA+%C5%9Fifresi&btnG=Ara

    Akademik makalelerde de analoji olarak kullanılan şifre lafzı araştırma metinlerinin içinde açıklayıcı argüman olarak defalarca kullanılmış. Örneğin;

    ” İnsanın genetik şifresi deoksriboinükleik asit (DNA) denen ve çifte sarmal biçiminde dizilmiş bir yapıda saklı”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:LgPF7L9lNCkJ:yunus.hacettepe.edu.tr/~dugel/genomproje.pdf+DNA+%C5%9Fifresi

    ”Vücudunuz hücrelerden oluşmaktadır. Hücreleriniz,su,proteinler,DNA,şekerler ve yağlardan oluşmaktadır.DNA,proteinlerin yapımında kullanılan şifredir.”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:PgjUpsLsLwIJ:www.odew.net/cografya/odewnet183.doc+DNA+%C5%9Fifresi

    DNA insanın genetik şifresini içeren bir makromoleküldür. A-G-T-C (Adenin-Guanin-Timin-Sitozin) harflerinden oluşan kendine has bir alfabesi vardır. Bu harflerin her biri bir baza karşılık gelir.”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:cXq_viKPxXcJ:www.ztb.gov.tr/docs/temel_genetik_bilgiler.doc+DNA+%C5%9Fifresi

    Bu kadar açık bir şekilde verdiğimiz akademik metinlerdeki şifre benzetmesini siz ister kabul edin ister etmeyin bu anlatılmak istenenden bişey çıkaracak değildir.Zaten en açık söylemleri bile çarpıtma gücünüz sizin yegane tartışma güçünüzdür.

    Yukarıdaki açıklamalarda çizilen materyalist-naturalist-ateist bir altyapıya sahip bir zihnin , yarım yamalak entelektüellikle ve özellikle straw manlik (metnin içinden çımbızla bişey çekip ana konuyu saptırma) yapıp tüme varıma odaklı bir makaleyi, metin içersindeki bir analojiden, hemde tamamen kendi uydurması argümanla eleştirerek bişeyler yapmaya çalışması, son derece ”doğaldır”, ama bir o kadar içinde bulunduğu acziyetin ifşasıdır…

  7. MAA: Tasarım sadece sizinde değindiğiniz gibi Tasarımcıya ihtiyaç duyuyor evrimi açıklamak için oysa Darwinizm sırasıyla Mutasyon, Doğal seleksiyon ve Kalıtıma ihtiyaç duymakta.

    DV: Kalıtım diye birşey yok mu? Mutasyonlar yok mu? Doğal seleksiyon yok mu? Bunlar kabul veya varsayım değil ki. İlahi Mustafa bey.

    MAA: Sayın Da Vinci şöyle saçmalamış.

    Mustafa bey bırakalım da kimin saçmaladığına bu diyalogu okuyanlar karar versin.

    Bu sizin için olasılıklar dahilince olmayan bir şey, hatta sizin için bile dedim, yani sonsuz olasılıklara iman etmiş birine! Bugüne değin yaptığınız yorumlar, sizin iflah olmaz bir fanatik Darwinci olduğunuzu kanıtlamıştır.

    Eğer benim söylediklerimi kabul etmeyip benim ne düşündüğümü benden iyi bildiğinizi düşünüyorsanız ben hiç yazmayayım siz “Da Vinci” ismini kullanarak benim yerime yazın. Olur mu? Böylece hem kendiniz çalmış hem de oynamış olursunuz. Nasıl fikir?

    Kör saatçinin müridinin birşey görmesini bekleyende yok! En azından ben beklemiyorum.Bu söyleminize kendinizin bile inanmadığını biliyorum.

    Böyle garip yakıştırmalar sinir katsayınızın arttığını göstermekten başka birşeye yaramıyor. Ben de size tasarımcının müridi diyebilirim ama entellektüel bir tartışmada böyle kahvehanevari tabirleri kullanmayı aklımın ucundan bile geçirmem. Ama belli ki sizin belaltı vurma literatürünüz oldukça geniş.

    Tekrarlayayım eğer söylediklerime itibar etmeyip beni yalancılıkla, sahtekarlıkla (aslında düşünmediğim birşeyi düşünüyormuşum gibi gösterdiğimi söylüyorsunuz) suçlayacaksanız söyleyin de bir daha burada yazmayayım.

    Dileyen google sayesinde Da Vincinin din anlayışı (içindeki derin nefreti) ve söylemleri ile ilgili yeterince saçmalık bulabilir.

    Din konusu nerden çıktı sorması ayıptır? Ben ne demişim dikkatli bakın: “Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.” Genel tanrı kavramı ile din çok farklı şeylerdir. Ben tanrının varolması gerektiğine kanaat getirsem bile bu herhangi bir dine inanacağım anlamına gelmez. Benim dinlerin çelişkilerini, yanlışlarını, saçmalıklarını görmüş biri olarak bir olarak bir dine inanmak imkansız gibi birşey. Bir tanrının olması gerektiği sonucuna varırsam deist olurum. Dinler hakkında elbette iyi düşünüyorum ama düşmanca bir tavır sergilediğimi de düşünmüyorum. Dinlerin birçok zararı ve bazı yararları olabilir. İnanmak isteyen inanır ama benim dini bir inançla bir ilgim olmaz. Dini inanç için iman gerekir, tanrının varlığına ise bilimsel yöntemlerle ulaşılabilir. Arasından önemli bir fark var. Dinlerin doğru olduğunu gösterecek bilimsel bir veri veya mantıksal bir çıkarım olamayacağını düşündüğüm için teist olmam söz konusu olamaz. Ama akıl yürütme ve bilimsel yöntemle tanrının varolduğu sonucuna ulaşırsam deist olurum.

    Peki siz bilinçli bir tasarım olmadığına ve evrenin ve canlılığın oluşması için herhangi bir bilinçli dış müdaheleye gerek olmadğına yani herşeyin doğal yollarla kendiliğinden gerçekleşmesinin mümkün olduğuna kanaat getirirseniz teist görüşünüzden vazgeçer miiniz? Yoksa imanınız aynen sapasağlam ayakta durur mu?

    Bu kadar açık bir şekilde verdiğimiz akademik metinlerdeki şifre benzetmesini siz ister kabul edin ister etmeyin bu anlatılmak istenenden bişey çıkaracak değildir.Zaten en açık söylemleri bile çarpıtma gücünüz sizin yegane tartışma güçünüzdür.

    Mustafa bey cümleler içinde şifre geçmesi demek bunun sizin analoji kurduğunuz Enigma’daki gibi bir şifreleme yoktur. Eğer biraz kriptografiyle ilgilenmiş olsanız size önceki mesajımda açıkladığım şeyi anlardınız ve makalelerde geçen “şifre” kelimelerini DNA’nın Enigma’dakine benzer bir şekilde şifrelenmiş olduğu argümanını savunmaya devam etmezdiniz. Bakın çok kısa bir örnek vereyim.

    Türkçe düz metin: ALİ TOPU TUT
    Türkçe düz metnin şifrelenmiş hali (1): CVK HYGV BKS
    Türkçe düz metnin şifrelenmiş hali (2): agoghom5kv7bl8gmd2rmgkbn
    .
    .
    gibi…

    Belli bir algoritma ile şifrelenmiş (anahtarlı veya anahtarsız) bir metin karşı tarafa yollanıyor ve karşı taraf bu şifrelenmiş metni deşifre ediyor ve düz metne ulaşıyor. Kriptografinin temelinde bu vardır.

    DNA’da böyle bir şifreleme yoktur. Eğer var diyorsanız bu tip bir şifreleme olduğunu açıklayan bir makale getirmeniz lazım. Yoksa bir makale içinde “DNA” ve “şifre” kelimelerinin beraber kullanıldığı cümleleri göstermenizin hiçbir anlamı yok. Eğer burada açıkladığım gibi bir şifrelemeden bahseden bir makale getirirseniz zevkle incelerim.

    Yukarıdaki açıklamalarda çizilen materyalist-naturalist-ateist bir altyapıya sahip bir zihnin , yarım yamalak entelektüellikle ve özellikle straw manlik (metnin içinden çımbızla bişey çekip ana konuyu saptırma) yapıp tüme varıma odaklı bir makaleyi, metin içersindeki bir analojiden, hemde tamamen kendi uydurması argümanla eleştirerek bişeyler yapmaya çalışması, son derece ”doğaldır”, ama bir o kadar içinde bulunduğu acziyetin ifşasıdır…

    Mustafa bey, sizin gibi dehanın yanında “yarım yamalak entellektüel” gözükmek çok normal değil mi :)

    Aman straw man demeyin. Sizin kadar straw man arügmanı kullanıp bir de karşıdakini bununla suçlayan birini daha görmedim. Lütfen bu konuyu kapatın :)

    Metnin içindeki bir analoji dediğiniz şey yazınızda diğer kitap ve yazılardan yaptığınızalıntılar dışında argümanınızı yadandırdığınız temel nokta. İsterseniz yazınızı tekrar okuyun ve o örneğe gelirken yaptığınız açıklamalara ve örnek sonucunda vardığınız sonuçlara falan tekrardan bir göz atın. Ben size temel dayanağınız çürük diyorum. Siz ise bu analojiyi yazı içinde pek de önemi olmayan gereksiz bir ayrıntıdan ibaretmiş gibi göstermeye çalışıyorsunuz. Olmuyor Mustafa bey.

    Bu arada Taslaman’dan yaptığınız uzunca alıntya hiç girmeyeceğim. İçeriğinde o kadar fazla yanlış, straw man ve uydurma var ki içine girdimi çıkmak mümkün olmayacak gibi duruyor. Onun için onu bir kenara bırakıp sizin yazınıza dönelim.

    Hatırlatma yapayım. Yukarda koyu işaretlediğim yere net bir cevap bekliyorum. Bunu es geçmezseniz sevinirim.

  8. Sayın Da vinci

    Yetersizliğinizi saklamak için kelime oyunlarınızda işe yaramıyor.Fakat en nihayetinde okuyanların karar vermesine elbette yürekten katılıyorum.

    ”Tekrarlayayım eğer söylediklerime itibar etmeyip beni yalancılıkla, sahtekarlıkla (aslında düşünmediğim birşeyi düşünüyormuşum gibi gösterdiğimi söylüyorsunuz) suçlayacaksanız söyleyin de bir daha burada yazmayayım.”

    Ben dedim ki bu sözlerinizin inandırıcılığını test etmek isteyenler sizin sitelerde çeşitli yaratılışcılarla seviyesi düşük bir kahvehane ağzıyla yapageldiğiniz yorumlara ulaşabilirler.Dileyenler bu konuda istediğinden çok veri bulabilir.Sitenize bakmak bile yeterli.Ben sizin söylediklerinize değil yaptıklarınıza bakıyorum.Yazmazsanız kaybımız büyük olur :)

    Teizm din evrim ve felsefi girdileri hakkında Caner Bey yeterince Darwinciliği yerden yere vurmuş. Buna elbet somut bir karşılık mantıksal girdi filan vermenizi zaten beklemiyordum.Din üzerine yaptığınızı spekülasyonlar yorum metinleriniz içinde var olan kini saklamaya yetmiyor.Bu benim kişisel görüşüm dileyen size ait metinleri okur sizin iddianızın mı yoksa benim çıkarımımın mı doğru olduğuna karar verebilir.

    Wikideki straw man açıklamasına ait 5 maddeden ikincisi şöyle diyor ;

    Quoting an opponent’s words out of context — i.e., choosing quotations that are not representative of the opponent’s actual intentions.”

    Bu tamda sizin bu makalede sergilediğiniz tavır.Dediğim gibi makale tüme varıma adanmıştır.Bu açıkca ortadadır. Şifre analojisi, tüme varımla olgusal olarak bile alakalı değil sadece sizin iman ettiğiniz trinity (mutasyon+doğal seleksiyon+kalıtım) nin bilgi oluşturma sürecindeki zaaflarından birine örnek olarak verilmiştir. Buda olasılıkların ne kadar olasılık dışı olduğunu ima eden bir analojidir.İşte siz cevap vermek için asıl ana konu olan Tüme varım ve Darwinizm ilişkisi yerine bu şekilde bir yol izleyerek aslında açık olarak bir acziyet ifşasında bulunuyorsunuz.Hatta birde sıkılmadan şöyle diyebiliyorsunuz ;

    ”DNA’da böyle bir şifreleme yoktur. Eğer var diyorsanız bu tip bir şifreleme olduğunu açıklayan bir makale getirmeniz lazım. Yoksa bir makale içinde “DNA” ve “şifre” kelimelerinin beraber kullanıldığı cümleleri göstermenizin hiçbir anlamı yok. Eğer burada açıkladığım gibi bir şifrelemeden bahseden bir makale getirirseniz zevkle incelerim.”

    Google scholardan verdiğim akademik linkte onca raştırma içinde herhalde laf olsun diye şifre kelimesi kullanılmadı.Bunu yapan biliminsanlarının bilmediği ama sizin dehanızın bildiği birşeyler olmalı…Ayrıca DNA içinde şifreleme proteinlerin üretimi için RNA mRNA arasındaki ilişkilerdede benzer analojilerin sıklıkla kullanıldığı ortada.Fakat siz tüm makalenin içindeki bir analojiyi çekip onu üzerinden argüman inşa ederek yaptığınız straw manlik (maddeye ile sabit) yüzünden zaten tartışmanın beyhude olduğu bir insan profili çiziyorsunuz.

    Velhasıl makaleyi yorumları okuyanlar dediğiniz gibi karar versin.Verdikleri karara görede dünyayaı algılamayı sürdürsün.

    Not: Bende Caner bey’in alıntısı altından kalkabilecekseniz burada yorumunuzu yayınlamaktan sevinç duyarım…

  9. @MAA

    Yetersizliğinizi saklamak için kelime oyunlarınızda işe yaramıyor.Fakat en nihayetinde okuyanların karar vermesine elbette yürekten katılıyorum.

    Aramızda geçen diyalogu olduğu gibi aktardım ve bunun üzerine yorum yapmanın anlamsız olacağını, kelimelerin kifayetsiz kalacağını düşündüğüm için yorumu okuyanlara bırakalım dedim. Tabi siz muhteşem engin bilgi birikimizle bunu benim “yetersizliğime” bağlamışsınız. Yakışır. Ne diyeyim :)

    DV: Ne amaç ne de çıkış noktam tanrı anlayışının reddidir. Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.

    MAA: Bu sizin için olasılıklar dahilince olmayan bir şey, hatta sizin için bile dedim, yani sonsuz olasılıklara iman etmiş birine! Bugüne değin yaptığınız yorumlar, sizin iflah olmaz bir fanatik Darwinci olduğunuzu kanıtlamıştır. Kör saatçinin müridinin birşey görmesini bekleyende yok! En azından ben beklemiyorum.Bu söyleminize kendinizin bile inanmadığını biliyorum.Dileyen google sayesinde Da Vincinin din anlayışı (içindeki derin nefreti) ve söylemleri ile ilgili yeterince saçmalık bulabilir.

    DV: Tekrarlayayım eğer söylediklerime itibar etmeyip beni yalancılıkla, sahtekarlıkla (aslında düşünmediğim birşeyi düşünüyormuşum gibi gösterdiğimi söylüyorsunuz) suçlayacaksanız söyleyin de bir daha burada yazmayayım.

    MAA: Ben dedim ki bu sözlerinizin inandırıcılığını test etmek isteyenler sizin sitelerde çeşitli yaratılışcılarla seviyesi düşük bir kahvehane ağzıyla yapageldiğiniz yorumlara ulaşabilirler.Dileyenler bu konuda istediğinden çok veri bulabilir.Sitenize bakmak bile yeterli.Ben sizin söylediklerinize değil yaptıklarınıza bakıyorum.Yazmazsanız kaybımız büyük olur :)

    Ben ne demişim: “Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.” Siz de buna karşı çıktınız. Yani siz diyorsunuz ki ben tanrının olması gerektiğini gösteren bilimsel bir veriyle, delille karşılaşsam bile fikrimi değiştirmem ve eski görüşümde ısrar ederim. Ayrıca bunu görüşünüzü destekleyen sözlerimi de google’da arayan birinin bulabileceğini iddia ediyorsunuz. Bu muhteşem bir iddia oldu. Hayal dünyası böyle birşey işte. İnsan kendi kafasında kurduğu hayali bir dünya ile ilgili olarak kendinden emin bir şekilde konuşabiliyor. Ama hayal dünyası ile gerçek dünya arasında bu kadar fazla ilişki kurunca çelişkiler ve saçmalıklar acı bir şekilde ortaya çıkıyor. İsteyen herkes şimdiye kadar yazdığım tüm yazıları inceleyebilir ve Mustafa beyin hayal dünyasına dayandırarak oluşturduğu argüman doğru mu yanlış mı test edebilir.

    Teizm din evrim ve felsefi girdileri hakkında Caner Bey yeterince Darwinciliği yerden yere vurmuş. Buna elbet somut bir karşılık mantıksal girdi filan vermenizi zaten beklemiyordum.

    Mustafa bey bırakın bunları artık. Taslamana cevap verememek diye birşey yok. O kadar uzun bir alıntı yapmışsınız ki ona cevap vermek için en az onun kadar uzun yazmak lazım. Benim de onunla uğraşacak zamanım yok. Aradan birkaç şeyi seçip cevap versem diğerlerine niye cevap vermediğimi soracaksınız onun için hiç girmedim. Ama emin olun cevap verilemeyecek birşey yok Taslamanın herhangi bir yazısında. Özellikle de bilimle ilgili konularda çok zayıf kalıyor kendileri.

    Bu tamda sizin bu makalede sergilediğiniz tavır.Dediğim gibi makale tüme varıma adanmıştır.Bu açıkca ortadadır. Şifre analojisi, tüme varımla olgusal olarak bile alakalı değil sadece sizin iman ettiğiniz trinity (mutasyon+doğal seleksiyon+kalıtım) nin bilgi oluşturma sürecindeki zaaflarından birine örnek olarak verilmiştir. Buda olasılıkların ne kadar olasılık dışı olduğunu ima eden bir analojidir.İşte siz cevap vermek için asıl ana konu olan Tüme varım ve Darwinizm ilişkisi yerine bu şekilde bir yol izleyerek aslında açık olarak bir acziyet ifşasında bulunuyorsunuz.

    Yanlış başlangıç noktasından yola çıkarak tümevarım yaparsanız varcağınız sonuç da yanlış olur. Kullandığınız analoji açık bir şekilde hatalıdır. Bu “out of context” falan değil “context”in tam ortasında yer almakta. Ben daha ne diyeyim. Anlamak istemiyorsanız yapacak birşeyim yok.

    Google scholardan verdiğim akademik linkte onca raştırma içinde herhalde laf olsun diye şifre kelimesi kullanılmadı.Bunu yapan biliminsanlarının bilmediği ama sizin dehanızın bildiği birşeyler olmalı…

    Kelimelere bu kadar takılmanızı aslında bariz nedenlerle normal karşılıyorum. Şifre kelimesi geçmesi Enigma’daki gibi açıklamasını yaptığınız bir kriptografinin DNA’da olduğunu gösteriyor mu? Hayır. Daha neyin mücadelesini veriyorsunuz?

    Ayrıca DNA içinde şifreleme proteinlerin üretimi için RNA mRNA arasındaki ilişkilerdede benzer analojilerin sıklıkla kullanıldığı ortada.

    Ortada? Kerameti kendinden menkul dedikleri bu olsa gerek :)

    Fakat siz tüm makalenin içindeki bir analojiyi çekip onu üzerinden argüman inşa ederek yaptığınız straw manlik (maddeye ile sabit) yüzünden zaten tartışmanın beyhude olduğu bir insan profili çiziyorsunuz.

    Ben argüman falan üretmiyorum. Sizin argümanınızın tamamen yanlış bir analoji üzerine kurulu olduğunu gösteriyorum.

    Bende Caner bey’in alıntısı altından kalkabilecekseniz burada yorumunuzu yayınlamaktan sevinç duyarım…

    Ben cevap yazdıktan sonra sizin yayımlamama gibi birşey yapacağınızı zaten sanmam ama yukarda açıkladığım gibi buna zaman lazım. Belki kendi blogumda buna cevap olarak bir yazı yayımlarım. Ama işlerimin yoğunluğu nedeniyle kısa bir gelecekte böyle birşey olacağını sanmıyorum. Bu arada şunu belirteyim Taslamanın temel argümanları straw man üzerine kurulu. Kendi kafasına göre yaptığı tanımlara göre birşeyler üretiyor ve bunlar üzerinden argümanlar oluşturuyor. Dediğim gibi bunları açıkça göstermek için zaman lazım. Bende de bu aralar o yok veya en azından Taslamana cevap vermeye ayıracak zaman yok.

  10. Sayın Da Vinci

    Kendini inkar eden birisiyle neyi tartışa biliriz ki.( gerçi şiarı sürekli inkar olan birisiniz ama kendinizide inkar etmeniz mükemmelliyetçi bir tavır gibi görünmedi bana :) Din ve inanç konusunda ateizm forumlarında kendi sitesinde (kapananlar dahil) ateizm şövalyesi gibi gezip duran her yere yorum yetiştirmeye çalışan, bir nevi ateizm havarisi olma misyonu yüklenmiş birisiniz.Bana olan cevabınızda;

    ” Bir tanrının olması gerektiği sonucuna varırsam deist olurum. Dinler hakkında elbette iyi düşünüyorum ama düşmanca bir tavır sergilediğimi de düşünmüyorum.”

    Bir yoldaş sitede yorumunuzda şöyle buyurmuşsunuz;

    ”Bu arada Kuran’daki (sözde) mucizeleri çok iyi bilirim ben. Siz hiç kafanıza takmayın onları. Ayrıca Kuran’da elbette birçok hata, akıl ve mantık dışı veri ve saçmalık mevcut ama bunları bu sitede tartışmam.” yorum no. 89

    http://yaratiliscilaracevaplar.wordpress.com/2006/03/25/harun-yahyanin-sahtekarliklari-1/

    Ayrıca;

    Bu yorum bölümünde ”www.islamiyetgercekleri.org ” adlı siteyi linklemişsiniz. ve 92. yorumda ”Oraya linkini koyduğum siteler benim beğendiğim ve bu isteye gelenlere ziyaret etmelerini tavsiye ettiğim sitelerdir” demişsiniz.Beğeniniz neye düşman olup olmadığınızı açıkça ortaya koymaktadır. Şu an bu siteye ulaşılamıyor ama daha önce ulaşabilenler bu sitenin içeriğini bilirler ve dileyenler site ilgili bilgiyi şurdan edinebilirler. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=islamiyet+gercekleri

    ”Yani siz diyorsunuz ki ben tanrının olması gerektiğini gösteren bilimsel bir veriyle, delille karşılaşsam bile fikrimi değiştirmem ve eski görüşümde ısrar ederim. Ayrıca bunu görüşünüzü destekleyen sözlerimi de google’da arayan birinin bulabileceğini iddia ediyorsunuz.”

    Ben iddia etmiyorum.Buna gerek yok,ortada olan söylemleriniz zaten bunu gösteriyor.Bakalım daha önce ne demişsiniz ;

    ”Ne amaç ne de çıkış noktam tanrı anlayışının reddidir. Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.”

    Gelin bunu yapıp yapamayacağınızı ele alalım.Hiyerarşide daha önce epey sizin üzerinizde yer alan. Misyonu sizin gibi yerel değilde evrensel olan eski bir ateist Anthony Flew örneği ile açıklık getirelim. Tanrının var olmasını gerektiren deliller hakkında kendisi neler atıp tutmuş? Zaten güncel bilimsel araştırmalardan da haberdar oluyor olamaz sizin kadar öyle değil mi? Sizin havari olduğunuz yerde o sözün gelişi (eskiden) peygamber sayılırdı. Fakat herhalde sizin kadar büyük bir dehaya sahip değil ki bilimsel gerçekliğe gözünü kapamış yaşı geldiğinden bir ayağı çukurda olduğundan olsa gerek, aşağıdaki saçma sapan, bilimsel bir çıkarım olamayan sözleri söylüyor ;

    ”Flew, bu inanç değişikliğinin temelinde yatan bilimsel sebepleri şu sözlerle açıklıyordu:

    “Biyologların DNA araştırmaları, yaşam için gerekli düzenlemelerin neredeyse inanılmaz olan kompleksliğini ortaya koyarak, yaşamın temelinde bilinç bulunmuş olması gerektiğini gösterdi (1) . Artık, üreyebilen o ilk hücrenin naturalist evrime dayali bir açıklamasını oluşturmayı düşünmeye başlamak bile aşırı derecede zor bir hal almıştır”(2) . İlk canlının cansız maddeden evrimleştiği ve olağanüstü kompleks bir canlıya dönüştüğü iddiasının hiçbir geçerliliği olmadığına, kesin bir şekilde kanaat getirdim (3)”

    http://www.dipsizkuyu.net/forum/21-bilim-teknoloji/402-anthony-flewin-donusu.html

    Şimdi, ben böyle bir bilimsel bir delil göremiyorum diyeceksiniz.. :) Evet gerçekten dediğiniz gibi tanrı formüle edilebilirse ”belki” inanırsınız…

    Şifre analojisi linkini verdiğim scholarda, akademik olarak 186 metnin içinde benzer şekilde kullanılmış.Açık olan sizin genel algı dünyanızın çarpıklığı…

    http://scholar.google.com.tr/scholar?hl=tr&lr=&q=dna+%C5%9Fifresi&btnG=Ara

    ”Yanlış başlangıç noktasından yola çıkarak tümevarım yaparsanız varcağınız sonuç da yanlış olur. Kullandığınız analoji açık bir şekilde hatalıdır. Bu “out of context” falan değil “context”in tam ortasında yer almakta. Ben daha ne diyeyim. Anlamak istemiyorsanız yapacak birşeyim yok.”

    1.Makalenin çıkış noktası ve ana konusu şifre analojisi değil.Fakat bunu anlamaktan mahsun biri var karşımızda, bu analoji sonuç bölümünde açıklayıcı girdi olarak verildi.Makalenin temel vurgusu olan tümevarımın zayıf noktaları ile ilgili verdiğim açıklamaları es geçip ”choosing quotations that are not representative of the opponent’s actual intentions” yapan biri strawmanlik hakkında beni ve Caner Beyi suçlayabiliyor.Bu yüzsüzlüğe pes doğrusu…

    2. ”Belki kendi blogumda buna cevap olarak bir yazı yayımlarım. Ama işlerimin yoğunluğu nedeniyle kısa bir gelecekte böyle birşey olacağını sanmıyorum.” bu konuda aynı fikirdeyiz :))

    ” Dediğim gibi bunları açıkça göstermek için zaman lazım”

    Evet bencede :)) ama Caner Beye doğru dürüst bir cevap verebileceğinizi sanmıyorum.Varsa makale içindeki ana konuya itirazınız yada gerçek bir karşı yorumunuzu elbette görmek isteriz…

  11. @MAA

    Kendini inkar eden birisiyle neyi tartışa biliriz ki.( gerçi şiarı sürekli inkar olan birisiniz ama kendinizide inkar etmeniz mükemmelliyetçi bir tavır gibi görünmedi bana :)

    Bir de böyle boş boş atıp tutacağınıza neyi inkar ettiğimi bir gösterebilseniz çok hoş olacak :)

    Din ve inanç konusunda ateizm forumlarında kendi sitesinde (kapananlar dahil) ateizm şövalyesi gibi gezip duran her yere yorum yetiştirmeye çalışan, bir nevi ateizm havarisi olma misyonu yüklenmiş birisiniz.

    Mustafa bey benimle dalga mı geçiyorsunuz? Bunda ne var? Kendi düşüncelerimi yazmamdan daha doğal ne olabilir? Bu neden sizi rahatsız ediyor? Din veya tanrı havariliği yapanlara da aynı şekilde itiraz ediyor musunuz ki bunu burada kendiniz de yapıyorsunuz. Benim bu konulardaki düşüncelerimi açıkça bildirmem sizi neden rahatsız ediyor anlamış değilim. “Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.” diyen birisi bunları yapmaz mı diyorsunuz yoska? Derdinizi anlatırsanız sevinirim. Görüşlerimi aktarmamı engelleyen şey ne anlamıyorum.

    Bana olan cevabınızda;

    ” Bir tanrının olması gerektiği sonucuna varırsam deist olurum. Dinler hakkında elbette iyi düşünüyorum ama düşmanca bir tavır sergilediğimi de düşünmüyorum.”

    Orada “düşünüyorum” yerine “düşünmüyorum” olması gerekirdi. Yazım hatası yapmışım. Aslında cümlenin yapısına bakınca anlaşılıyor ama …

    Bir yoldaş sitede yorumunuzda şöyle buyurmuşsunuz;

    ”Bu arada Kuran’daki (sözde) mucizeleri çok iyi bilirim ben. Siz hiç kafanıza takmayın onları. Ayrıca Kuran’da elbette birçok hata, akıl ve mantık dışı veri ve saçmalık mevcut ama bunları bu sitede tartışmam.” yorum no. 89

    Yani? Sizce burada “Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.” sözümle çelişen birşey mi var sizce? Buradaki sorun ne sizce?

    Bu yorum bölümünde ”www.islamiyetgercekleri.org ” adlı siteyi linklemişsiniz. ve 92. yorumda ”Oraya linkini koyduğum siteler benim beğendiğim ve bu isteye gelenlere ziyaret etmelerini tavsiye ettiğim sitelerdir” demişsiniz.Beğeniniz neye düşman olup olmadığınızı açıkça ortaya koymaktadır. Şu an bu siteye ulaşılamıyor ama daha önce ulaşabilenler bu sitenin içeriğini bilirler ve dileyenler site ilgili bilgiyi şurdan edinebilirler.

    Site adı üstünde islamiyetin gerçeklerini anlatan bir sitedir. Gerçeklerin ifadesi bazılarına hakaret gibi gelebilir. Bunun düşmanlıkla falan ilgisi yok.

    Yine aynı şeyi soracağım. Burada “Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.” sözümle çelişen birşey mi var sizce?

    Gelin bunu yapıp yapamayacağınızı ele alalım.Hiyerarşide daha önce epey sizin üzerinizde yer alan. Misyonu sizin gibi yerel değilde evrensel olan eski bir ateist Anthony Flew örneği ile açıklık getirelim. Tanrının var olmasını gerektiren deliller hakkında kendisi neler atıp tutmuş? Zaten güncel bilimsel araştırmalardan da haberdar oluyor olamaz sizin kadar öyle değil mi? Sizin havari olduğunuz yerde o sözün gelişi (eskiden) peygamber sayılırdı. Fakat herhalde sizin kadar büyük bir dehaya sahip değil ki bilimsel gerçekliğe gözünü kapamış yaşı geldiğinden bir ayağı çukurda olduğundan olsa gerek, aşağıdaki saçma sapan, bilimsel bir çıkarım olamayan sözleri söylüyor ;

    İlk olarak şu Anthony meselesini çözelim. Mustafa Akyol’dan başlayan Anthony efsanesi. Anthony değil Antony. Bir ismi yazmak bu kadar zor olmamalı. Aman ne fark eder salla diyorsanız da siz bilirsiniz.

    Gelelim yazdıklarınıza. Sorması ayıptır hangi hiyerarşiden bahsediyorsunuz? Bilim ve felsefede kişilere dayalı bir hiyerarşi yoktur. Eğer bir bilim adamı bilimsel bir konuda saçmalıyorsa ve bunu hiçbir bilimsel geçmişi veya kariyeri olmayan sıradan bir insan ortaya koyabiliyorsa “ama o koskoca profesör sen ise sıradan birisin, bu nedenle onun dediği doğru olmalı” mı diyeceksiniz? Özellikle bilimde bu tip bir hiyerarşi kesinlikle söz konusu değildir.

    Mustafa Akyol ile Antony Flew üzerine bir tartışma başlıklı yazımı okuma zahmetine katlanırsanız Antony Flew’un bilimsel yetersizliğine dair kanıtları açıkça görebilirsiniz. Kendi sözleriyle bunu açıkça ortaya koymuş durumda. Benden istediğiniz şey Antony Flew’un yaptığı hatanın anısı yapıp olmayan kanıtlara dayanarak tanrının varlığı sonucuna varmam mı?

    Şimdi, ben böyle bir bilimsel bir delil göremiyorum diyeceksiniz.. :) Evet gerçekten dediğiniz gibi tanrı formüle edilebilirse ”belki” inanırsınız…

    Tanrının formülasyonuna flan hiç gerek yok. Çok basit açıklayayım. Eğer evrenin ve yaşamın bilinçli bir tasarım olmaksızın kendiliğinden oluşamayacağını gösteren bilimsel deliller görürsem bilinçli bir tasarımcı olması gerektiği sonucuna varırım. Bunu kabul etmekten de çekinmem. Ama şunu da hemen belirteyim, bu durum dinler hakkındaki görüşlerimde bir değişikliğe neden olmaz. Çünkü bilinçli tasarımcının varolmasıyla dinlerin uzaktan yakından bir ilişkisi yok.

    Şifre analojisi linkini verdiğim scholarda, akademik olarak 186 metnin içinde benzer şekilde kullanılmış.Açık olan sizin genel algı dünyanızın çarpıklığı…

    Mustafa bey hala aynı linki vererek DNA ve şifre kelimelerinin bir arada geçtiği dokümanları göstermeniz komediden başka birşey değil. 186 dokümanda DNA ve şifre kelimeleri geçiyor. Ama hiçbirinde sizin analoji kurduğunuz Enigma’daki veya herhangi başka bir kriptografi sistemindeki anlamıyla şifre olduğundan bahsedilmiyor. Bunu size söyledim eğer öyle birşey varsa o makaleyi gösterin dedim ama siz hala “şifre” kelimesine katılmış durumdasınız. Ben DNA ile şifre kelimelerinin bir arada geçtiğine karşı çıkmadım. Ben DNA’nın içinde kriptografi olmadığını söylüyorum. Bunun aksini gösteren bilimsel bir makale vermeyecekseniz lütfen bir daha aynı linki vermeyin. Anladık DNA ve şifre kelimelerinin bir arada geçtiği dokümanlar var. Ama bunların hiçbiri DNA’nın şifrelenmiş olduğu tezini desteklemiyor.

    1.Makalenin çıkış noktası ve ana konusu şifre analojisi değil.Fakat bunu anlamaktan mahsun biri var karşımızda, bu analoji sonuç bölümünde açıklayıcı girdi olarak verildi.Makalenin temel vurgusu olan tümevarımın zayıf noktaları ile ilgili verdiğim açıklamaları es geçip ”choosing quotations that are not representative of the opponent’s actual intentions” yapan biri strawmanlik hakkında beni ve Caner Beyi suçlayabiliyor.Bu yüzsüzlüğe pes doğrusu…

    Yazınızın temel arügmanında mutasyon+doğal seçilim+kalıtım dediğiniz şeyin ne kadar olasılık dışı olduğunu göstermeye çalışıyorsunuz. Bunun için de DNA’nın şifrelenmiş olduğunu söylüyorsunuz ve bunu bir analoji ile destekliyorsunuz. Yani bu analoji argümanınızın tam da temelini oluşturuyor.

    Ayrıca zaten yazınıza verdiğim ilk cevaba baklarsanız bu analojideki hataya cevabımın sonunda kısaca değindiğimi görürsünüz. Yani temel itirazım bu bile değildi. Ama sonuçta önemli bir hataydı ve değinmeden geçemezdim.

    Yüzsüzlük konusuna ise hiç girmeyeyim.

    Evet bencede :)) ama Caner Beye doğru dürüst bir cevap verebileceğinizi sanmıyorum.Varsa makale içindeki ana konuya itirazınız yada gerçek bir karşı yorumunuzu elbette görmek isteriz…

    Mustafa bey buna sadece gülüyorum. İlk okul çocukları gibi “yapamaz ki yapamaz ki” demeniz sadece komik. Başka yorum yapmayacağım.

  12. Sayın Da vinci

    Son yorumda yazdığım yorumdaki konular üzerinde gerçek karakter ve acziyetinizi gösterdiğiniz için teşekkür ederim…

  13. Elbette bilinçli bir tasarım varsa tasarımcı da vardır. Daha önce de belirttiğim gibi bu yazının konusunu ve yazıda sunulan argümanı anlamamışsınız.

    “Bilinçli bir tasarım varsa tasırımcı vardır” önermesi bilimsel bir önermedir.Mantıkta bunlar, p=>q şeklinde ifade edilir.Eğer tasarım varsa tasarımcı da vardır.Zaten AT teorisyenlerinin yapmaya çalıştığı Tasarım’ın varlığnı ispat etmek. Ki tasarımı tespit etmek oldukça kolaydır, fakat azcık dogmatik düşünceden bir an vaz geçmek gerekir.

    Agnostik olsaydınız belki tasarımın varlığının olabileceğine inanabilirdiniz. Fakat sizin ateizm gibi bir inancınız var,Ve bu, teizmle bağlantılı her şeye inanmanızı engelliyor. Ateizme iman ettiğiniz için tasarım fikri sizi bayağı rahatsız ediyor olmalı.

    Bu yazının konusunu anladım ayrıca.Boş konuşmayın bence.

    Neye dayanarak “Güzel bir çalışma olmuş tebrikler.” dediğinizi anlamak mümkün değil.

    Bu,kişisel bir görüştür.bir şeye dayanması mı gerekir? :) Güzel bir çalışma olduğunu düşünmüş olabilirim. Yazıdaki her görüşü katılıyorum gibi bir şey mi söyledim, ya da anlama problemininz mi var? “Güzel bir çalışma olmuş tebrikler” demem sizi rahatsız etmiş gâliba.

    Türkçe düz metin: ALİ TOPU TUT
    Türkçe düz metnin şifrelenmiş hali (1): CVK HYGV BKS
    Türkçe düz metnin şifrelenmiş hali (2): agoghom5kv7bl8gmd2rmgkbn

    Sizin anlamdığınız kendi okuyabildiğinizi düz metin zannetmeniz.Aslına bakarsanız, ilk verdiğiniz düz metin örneği de bir şifredir.Türkçe harfleri bilmeyen kişi nasıl anlayabilir ilk cümleyi? Ben ikinci verdiğnizi örnekteki gibi yazıp okuyorum diyelim, ilk örneği anlamıyorum. Şimdi hangisi düz metin? Düz metin dediğiniz DNA’dan ne anlayorsunuz? DNA’yı okuyabiliyor musunuz?
    Mustafa Ajlan bey’in verdiği linkte ki Akademik makalelerde hep “DNA şifresi” tabiri geçiyor. Bu kadar akademisyen de DNA’yı şifre olarak tabir ediyor.Hatanızı anlamakla bir şey kaybetmetsiniz.

    Önceki mesajımda demiştim: Tüm alfabeler, belirli dilde yazılanlar bilgiler BİRER ŞİFREDİR. Örneğin bilgisayar dili(1110010110001…) bir şifredir. Her sayı topluluğu bur karaktare simgeler.Bilenlen kolayca bunu okuyabilir. Hatta bu yazı bir bilginin şefrelenmiş hâlidir.

  14. @MAA

    Sayın Da vinci

    Son yorumda yazdığım yorumdaki konular üzerinde gerçek karakter ve acziyetinizi gösterdiğiniz için teşekkür ederim…

    İlahi Mustafa bey. Bakın bu gerçekten güzeldi. Sanırım tartışma burada bitti.

    “Bilinçli bir tasarım varsa tasırımcı vardır” önermesi bilimsel bir önermedir.Mantıkta bunlar, p=>q şeklinde ifade edilir.Eğer tasarım varsa tasarımcı da vardır.Zaten AT teorisyenlerinin yapmaya çalıştığı Tasarım’ın varlığnı ispat etmek.

    Ben de zaten bunu söyledim. Farklı birşey söylemedim.

    Ki tasarımı tespit etmek oldukça kolaydır, fakat azcık dogmatik düşünceden bir an vaz geçmek gerekir.

    İşte burada farklı düşünüyoruz. Çünkü bana göre bazı yapıların kendiliğinden oluşamayacağı görüşüne sıkı sıkıya bağlanmak ve bu yönde araştırma bile yapmadan bu görüş üzerinde ısrarcı olmak bence dogmatiktir. AT’cilerin iddialarının aksinin doğru olabileceğini düşünerek araştırma yapmıyorlar. Bilimin temelinde bu vardır. Kendi tezinizi çürütmeye çalışırsınız. Argümanınızın yanlışlanmasına neden olabilecek araştırmalar yaparsınız ve böylece hipotezinizi test etmiş olursunuz. AT’ciler kesinlikle böyle birşey yapmıyorlar. Onlar argümanlarını ortaya koyuyor ve bu argümanın doğru olduğunu iddia ediyorlar. Argümanlarınnı yanlışlığını gösteren bilim adamlarına ise tasarımın yılmaz bekçileri gibi karşı çıkıyorlar. Ama bilim adına yaptıkları hiçbir şey yok. Tek yaptıkları demogoji.

    Eğer dürüst bilim adamları bilinçli bir tasarımın olmasının mutlaka gerekli olduğu sonucuna varırlarsa bir tasarımcının da olması gerektiğini kabul ederler. Çünkü sizin iddiandaki gibi bilim dogmatik değildir.

    Agnostik olsaydınız belki tasarımın varlığının olabileceğine inanabilirdiniz. Fakat sizin ateizm gibi bir inancınız var,Ve bu, teizmle bağlantılı her şeye inanmanızı engelliyor. Ateizme iman ettiğiniz için tasarım fikri sizi bayağı rahatsız ediyor olmalı.

    Siz belli ki ateizmin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Size Mustafa Akyol, Richard Dawkins ve ateizm başlıklı yazımı önereyim. Orada ateizmin ne olduğuna ve ne olmadığına değindim.

    Benim asıl dikkatimi çeken kalın olarka işaretlediğim bölüm. Tasarımın teizmle ilgili birşey olduğunu mu iddia ediyorsunuz? Bundan ciddi misiniz? Bu sadece sizin kişisel görüşünüz mü? Çünkü tasarımın teizmle hiçbir ilgisi yoktur. Tasarımın bir dinle nasıl bir ilgisi olabilir. Bilinçli tasarımın varlığı deizmi doğru kılmaktan başka birşey yapmayacaktır. Teizmle hiçbir ilgisi yoktur.

    Ateizme iman ettiğim saçmalığına cevabı Mustafa beye verdiğim cevaplarda bulabilirsiniz. “Eğer tanrının varolması gerektiğini gösteren bilimsel bir delille karşılaşırsam fikrimi değiştiririm.” Sizce bu nasıl bir ateizme imanın ifadesidir? Yoksa siz de mi Mustafa bey gibi benim ne düşündüğümü benden iyi bildiğinizi düşünüyorsunuz?

    Bu yazının konusunu anladım ayrıca.Boş konuşmayın bence.

    Peki szie bir soru. Bu yazıda kullanılan Ockham’ın usturusı argümanının kullanılma amacı nedir? Neden yazının büyük bir bölümü bu ilkeye ayrılmış. Bu ilkenin ne anlattığını anladınız mı?

    Bu,kişisel bir görüştür.bir şeye dayanması mı gerekir? :) Güzel bir çalışma olduğunu düşünmüş olabilirim. Yazıdaki her görüşü katılıyorum gibi bir şey mi söyledim, ya da anlama problemininz mi var? “Güzel bir çalışma olmuş tebrikler” demem sizi rahatsız etmiş gâliba.

    Bir çalışmanın güzel olduğunu düşünmek için heralde birşeye dayanmak gerekir. Yani ben eğlence olsun diye güzel bir çalışma olmuş demem. Ama belli ki sizin için böyle birşeye gerek yok.

    Katılmadığınız şey yazının temel argümanı aslında. Mustafa bey diyorki AT evrimi ET’ne göre daha at kabul ile açıklar. ET’nin birçok kabulu varken AT’nin tek kabulü tasarımcının varolduğudur. Yukardaki tartışmalarımıza bakarsanız bunu görürsünüz. Bakın Mustafa bey ne demiş:

    Doğru dürüst ve ön yargısız çalışan bir akıl için, evrimin gerçekleşmesinde Tasarımcının varlığının varsayımsal kabulü, (ki sadece tek bir olasılıktır) sonsuz olasılıklara gömülmüş, ne kadar gözlem yapılırsa yapılsın, doğruluğu kanıtlanamamış, kendisi doğrulanamayınca da, buna dayanan çözümler ‘‘bilim” in nesnel gerçekliğinden uzakta sisli bir mantığın içinde yürüyen bir anlayıştan daha rasyoneldir.

    Bu zaten yazınnı temeli olan Ockham’ın usturası ile anlatılmak istenen şeydi. Siz yazının temelindeki argümana karşı çıkıyorsunuz ve “güzel çalışma olmuş” diyorsunuz. Bu sizin tercihinizdir tabiki ama bana biraz garip geldiğini belirtmek zorundayım.

    Sizin anlamdığınız kendi okuyabildiğinizi düz metin zannetmeniz.Aslına bakarsanız, ilk verdiğiniz düz metin örneği de bir şifredir.Türkçe harfleri bilmeyen kişi nasıl anlayabilir ilk cümleyi? Ben ikinci verdiğnizi örnekteki gibi yazıp okuyorum diyelim, ilk örneği anlamıyorum. Şimdi hangisi düz metin? Düz metin dediğiniz DNA’dan ne anlayorsunuz? DNA’yı okuyabiliyor musunuz?

    Hayır çok yanlış. Şifreleme çok farklı bir kavramdır. Eğer kriptografiyle biraz ilgilenmiş olsaydınız bunu anlardınız. Eğer bu konuda daha fazla konuşmak istiyorsanız lütfen kriptografiyle ilgili birşeyler okuyun ve öğrenin de ondan sonra iddialarda bulunun. Mesela dillerin diğer dillerin şifrelenmiş hali olduğunu düşünmeniz komik olmuş. Tekrar söylüyorum kriptografiyle ilgili birşey okuyun ve ondan sonra bu görüşünüzü tekrar gözden geçirin veya ben zaten biliyorum diyorsanız iddianızı destekleyecek bir kaynak gösterin.

    DNA’daki genler proteinlerin, enzimlerin dizlimini verir. Yani DNA’da ATCGTGC….TGACACTGC varken bu bir şekilde deşifre edilerek çok farklı bir dizilime dönüştürülere kullanılmaz, aynen kullanılır. DNA’ya baktığımızda da bunu direk görebiliriz ve gördüğümüz şeyin anlamını hiçbir deşifre işlemine sokmadan anlarız. Bu da DNA’nın şifrelenmemiş olduğunu gösterir. Şifrelenmiş bir metin ancak deşifre işlemi sonrası anlamlı hale getirilebilir.

    Mustafa Ajlan bey’in verdiği linkte ki Akademik makalelerde hep “DNA şifresi” tabiri geçiyor. Bu kadar akademisyen de DNA’yı şifre olarak tabir ediyor.Hatanızı anlamakla bir şey kaybetmetsiniz.

    Mustafa beyin linkini verdiği makalelerin hiçbirinde “DNA şifresi” tabiri geçmiyor. Hepsinde “DNA” ve “şifresi” kelimeleri bir yerlerde geçiyor. Ama hiçbirinde “DNA şifresi” geçmiyor. Heralde link tıklayıp da bakma zahmetine girmediniz böyle birşey söylediğinize göre.

    Hatayı kabullenme konusunda size katılıyorum. Bu şifre konusunda ısrar ederek kendinizle çeliştiğini ne zaman anlayacaksınız merak ediyorum.

    Önceki mesajımda demiştim: Tüm alfabeler, belirli dilde yazılanlar bilgiler BİRER ŞİFREDİR. Örneğin bilgisayar dili(1110010110001…) bir şifredir. Her sayı topluluğu bur karaktare simgeler.Bilenlen kolayca bunu okuyabilir. Hatta bu yazı bir bilginin şefrelenmiş hâlidir.

    Halk arasında nasıl teori kelimesi bilimsel anlamdaki teori gibi kullanımıyorsa kriptografideki şifre de halk arasında aynı anlamda kullanılmaz. Siz de burada bunu çok güzel gösteriyorsunuz. Daha önce de söyledim lütfen kriptografiyle ilgili birşeyler okuyun, şifreleme ve deşifre işlemleri nasıl yapılır biraz araştırın. Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıptır (hem de elinizin altında bilgiye ulaşma imkanı varken). Ama bilmediğin bir konuda biliyormuş gibi yorumlar yapmak daha da ayıptır. Lütfen bu tavsiyemi dikkate alın.

  15. Sayın Da Vinci

    Çok bildiğini zannedenlerin, ne denli az bildiğini ve açık olguları bazen anlamakta ne denli güçlük çektiğine güzel bir örneksiniz.Daha önceki yorumlarımdada değindiğim gibi inkar otomatınız kusursuz işliyor.Dikkat edilirse ne tümevarımdan, ne Karl Popper’dan nede Carl Hempel’den bahis var yorumlarınızda.Oysaki ana konu bir paradigma olan Darwinizmin Tümevarım ilkesi ile olan ilişkisi ve Darwinizmin bu sebeple yaşadığı acziyetler üzerinedir.Biz burda sizin algı dünyanızın çarpıklığını tartışmak zorunda kalıyoruz.Çünkü Straw man birisiniz…

    ”AT’cilerin iddialarının aksinin doğru olabileceğini düşünerek araştırma yapmıyorlar. Bilimin temelinde bu vardır. Kendi tezinizi çürütmeye çalışırsınız. Argümanınızın yanlışlanmasına neden olabilecek araştırmalar yaparsınız ve böylece hipotezinizi test etmiş olursunuz.”

    Bize bu suçlamayı yapan Darwinciler kendi teorilerinde tümevarıma dayalı bir varsayımla hareket ediyorlar.Bu yüzden de durum makalemde de değindiğim Kuzgun örneğindeki gibidir.

    Gerçekte, mantık terimleriyle belirtecek olursak, mantıksal yapıya tümevarımın mantıkdışı ve öznel bir süreci sokulmadığı sürece ampirik yöntemin olgusal önermeler (gerçeğe ilişkin sözler) getirmesi mümkün değildir. Ne kadar gözlem yapılırsa yapılsın, bir ampirik önermenin doğruluğu kanıtlanamaz. Kendisi doğrulanamayınca da, buna dayanan çözümler ‘‘bilim” in nesnel gerçekliğinden uzakta sisli bir mantığın içinde yürüyor demektir.İşte bu Darwinizmin sözde bilimselliğidir.

    Şu satırları okurken dogmatikliğin tavan yaptığı bir zihin için, kendi söylemi dışındaki herşeye kapalı olmanın hayat şiarı olabileceğine tanık oldum.

    ”Bilimin temelinde bu vardır. Kendi tezinizi çürütmeye çalışırsınız. Argümanınızın yanlışlanmasına neden olabilecek araştırmalar yaparsınız ve böylece hipotezinizi test etmiş olursunuz. AT’ciler kesinlikle böyle birşey yapmıyorlar. Onlar argümanlarını ortaya koyuyor ve bu argümanın doğru olduğunu iddia ediyorlar. Argümanlarınnı yanlışlığını gösteren bilim adamlarına ise tasarımın yılmaz bekçileri gibi karşı çıkıyorlar. Ama bilim adına yaptıkları hiçbir şey yok. Tek yaptıkları demogoji.”

    Esas demagoji, hayalere dayalı senaryolar, sahtekarlıklar kimin tarafından icra ediliyor son bir yüzyıldır tanık olmaktayız.Tasarlanmış olduğu tersine süreçle anlaşılabilen yapıları tümevarımla sadece ve sadece belirli bir ideolojik eksende olabileceğine gözü kapalı inanmak mı test edilebilirlik ? Yanlışlanabilirlik ? Karl Popper ne demişti;

    ” Sir Karl Popper’in bilimsel yöntem kuramı bilim felsefesinde bir dönüm noktası oldu. Popper’in kuramının dayandığı öncül şuydu: bir milyon siyah kuzgun mantıksal olarak ‘‘ tüm kuzgunlar siyahtır” yargısına götürmez, ama yalnız bir beyaz kuzgunun görülmesi mantıksal olarak ‘‘ kuzgunların tümü siyah değildir” yargısına götürebilir. Kısacası ampirik genellemeler mantıksal olarak doğrulanamaz, ama mantıksal olarak çürütülebilirler.”

    İşte bu yöntem Darwinizmi içten içe çürütmektedir.

    Birde şu straw manlliğiniz bıktırıcı hatta kendini beğenmişliğinizden bile usandırıcı.Tasarım Gerçeğine cevaben şöyle yazmışsınız;

    ”Hayır çok yanlış. Şifreleme çok farklı bir kavramdır. Eğer kriptografiyle biraz ilgilenmiş olsaydınız bunu anlardınız.”

    Siz herşeyden anlıyorsunuz değil mi?Bilimler üstü varlıksınız :))
    Anlamadığınızı ve nasıl bir çarpık algı sahibisiniz ortaya bir koyalım;

    ”Mustafa beyin linkini verdiği makalelerin hiçbirinde “DNA şifresi” tabiri geçmiyor. Hepsinde “DNA” ve “şifresi” kelimeleri bir yerlerde geçiyor. Ama hiçbirinde “DNA şifresi” geçmiyor.”demişsiniz…

    ”Bir canlı sistemin, DNA, RNA ve Polinükleoditler gibi şifre(bilgi) kodlanmış biyomoleküler(biyopolimerik) yapılarının incelenmesi.”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:vcgkKQwWTskJ:kutuphane.taek.gov.tr/internet_tarama/dosyalar/cd/4106/pdf/122.pdf+dna+%C5%9Fifresi

    DNA’nın şifresini bozanlara genotoksik karsinojenler,doğrudan DNA üzerine değil de mitozda etkili olanlara(mitotik ajanlar gibi) genotoksik olmayan (epigenetik)
    karsinojenler denilmektedir.

    DNA planınız gizli bir şifre gibidir.Amao kadar karmaşıktır ki bilim adamları bu şifreyi ancak 1940′lı yıllardan sonra,biraz olsun çözmeyi başarmışlardır.”

    DNA,proteinlerin yapımında kullanılan şifredir.

    ”Evrim basamaklarının en yukarısındaki insan ve diğer canlıların yaşam şifresi DNA molekülünde gizlidir.”

    ” Genetik sinyalin tanımlanması – Endonükleaz kesimi ile mutasyon saptanması sırasında PCR ile çoğaltılmış genetik sinyalin hangi şifreyi taşıdığı doğrudan dizi analizi (sekanslama) ile saptanabilir.”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:u1rXTMVT3IsJ:www.tfd.org.tr/van2006_%2520kitapcik.pdf+%C5%9Fifre+dna

    İnsanın genetik şifresi deoksriboinükleik asit (DNA) denen ve çifte sarmal biçiminde dizilmiş bir yapıda saklı”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:LgPF7L9lNCkJ:yunus.hacettepe.edu.tr/~dugel/genomproje.pdf+%C5%9Fifre+dna

    DNA insanın genetik şifresini içen bir makromoleküldür.”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:cXq_viKPxXcJ:www.ztb.gov.tr/docs/temel_genetik_bilgiler.doc+%C5%9Fifre+dna

    DNA’nın şifresini bozanlara genotoksik karsinojenler,doğrudan DNA üzerine değil de mitozda etkili olanlara(mitotik ajanlar gibi) genotoksik olmayan (epigenetik)karsinojenler denilmektedir.”

    http://64.233.179.104/scholar?hl=tr&lr=&q=cache:ypLGEGkqyM0J:www.gata.edu.tr/kutuphane/GTD/GTD_2004_46_01.pdf%23page%3D83+%C5%9Fifre+dna

    ve daha birçokları… yani DNA’nın içeriğine sadece avam değil akademsiyenlerde şifre diyor.Bu analoji yeterince yaygın. Gerçektende ortada yok dediğiniz gibi :))

    Demiş siniz ki ”Halk arasında nasıl teori kelimesi bilimsel anlamdaki teori gibi kullanımıyorsa kriptografideki şifre de halk arasında aynı anlamda kullanılmaz. Siz de burada bunu çok güzel gösteriyorsunuz.”

    Sağolun sizde Darwinistlerin ne kadar dogmatik ve sığ entellektüeller olduğunu….

  16. Hayır çok yanlış. Şifreleme çok farklı bir kavramdır. Eğer kriptografiyle biraz ilgilenmiş olsaydınız bunu anlardınız. Eğer bu konuda daha fazla konuşmak istiyorsanız lütfen kriptografiyle ilgili birşeyler okuyun ve öğrenin de ondan sonra iddialarda bulunun. Mesela dillerin diğer dillerin şifrelenmiş hali olduğunu düşünmeniz komik olmuş.

    :)) Bilmediğiniz konularda saçmalamanız çok komik.Gülmek için bi iki arkadaşı da çağırdım, kriptolojiden anlayan. :) Sizin kriptografi dediğiniz kriptolojiden farklı bir şeydir. Bence siz kriptolojiyle kriptografi’yi karıştırmısınız :). Kriptoloji nedir? Kriptoloji, şifre bilimidir. Çeşitli iletilerin, yazıların belli bir sisteme göre şifrelenmesi, bu mesajların güvenlikli bir ortamda alıcıya iletilmesi ve iletilmiş mesajın deşifresiyle uğraşır. DNA’daki şifre, alfabeler ve enigma bununla ilgilidir. Her konuda bilmişlik taslamadan önce biraz araştırın bence.
    Ben kriptoloji hakkında en az iki kitap okudum. Hâla boş konuşuyorsunuz…

    Bir dili çözme işi için kriptoloji bilmek gerekir.Çünkü bir alfabe şifredir.Bunu, bu konudaki araştırmcıların kitaplarında okudum.Bir örnek veriyorum, belki anlarsınız.Romen alfabesi, Arapça, Türkçe ve Hiyeroglif yazısında ‘1′ sayısı, farklı şekillerde yazılır.Bir düşünün.hangisi şifre?

    Hiyeroglif yazısını düşünün, bunu çözmek kolay olmamıştır.Ta ki Rosetta Taşı’na kadar. Çünkü bu taşta bir anlaşma metni üç dilde yazılmıştır.Bakın metin aynı.Bunlardan hangisini biliyorsanız onu okuyabilirsiniz.Oysa hepsini bilene hepsi açık metindir.Bilmediğiniz alfabe ise size göre değişik bir şifre.Aynı metinin farklı şifrelenmiş halleri…

    DNA da buna benzer.Akademik makalelerde de hep ”