header image
 

Akıllı Tasarım Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Yazan: Mark Hartwig

ARN Network

Akıllı Tasarım nedir (AT) ?

Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?

Akıllı Tasarımın biyolojiyle ilişkisi nedir?

Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?

Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz?

Bunun için kriterleriniz nelerdir?

Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?

Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?

Moleküler bulgular ne diyor?

Embriyoloji ne diyor?

Homoloji ne diyor?

AT doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?

“Akıllı Tasarım”, “Bilimsel Yaratılışçılık” ın diğer adı değil midir?

Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?

—————————————

Akıllı Tasarım nedir (AT)?

Akıllı Tasarım, ancak akıl ürünü olabilecek, doğadaki modeller üzerindeki çalışmadır...”

William A. Dembski

Sadece ‘tasarım’ ya da ‘tasarım tartışması’ olarak ta adlandırılan ‘tasarım teorisi’, doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür. Bu görüş aslında uzun zamandır vardır. Kökeni antik çağa kadar dayanan tasarım teorisinin en bilinen modeli, 1802’de “saatçi” tezini ileri süren teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir. Paley’in mantığı şudur:

“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. (1)

Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” (2)

Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.

Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.

Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.

Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.

Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık, anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)

ARN Tavsiyeleri

Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:

Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski

Mere Creation: Science, Faith, & Intelligent Design edited by William A. Dembski

Rhetoric & Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.

For those who are interested in the problem of pain and the role it played in Darwin’s life and work, see:

Darwin’s God: Evolution and the Problem of Evil. Cornelius G. Hunter

Kaynakça

(1) William Paley, Natural Theology; or, Evidences of the Existence and

Attributes of the Deity, 12th ed. (London: J. Faulder, 1809), p. 1.

(2) Paley, p. 3.

(3) William A. Dembski, Intelligent Design (Downer’s Grove, Ill: InterVarsity, 1999), p. 106.

Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?

Bir önceki sorumuzu yanıtlarken Akıllı Tasarım modelinin, öncülerine göre çok daha nitelikli, anlaşılır, nesnel ve somut bilimsel delillere dayalı olduğunu özellikle belirtmiştik. Teori, öznel bir yaklaşımla canlılardaki amaç ve mükemmellik gibi saptaması güç özellikleri bulmaya çalışmaktansa, nesnel bir yaklaşımla canlıların özgün ve karmaşık yapıdaki apaçık özelliklerini keşfetmeye çalışmaktadır.

Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.

Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln’ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor.

FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFORTHONTHISCONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY…

Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?

İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;

Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.

Ancak arkadaşımız bize aşağıdaki harf dizilimini gösterseydi, bu durumda ona inanabilirdik.

ZOEFFNPBINNGQZAMZQPEGOXSYFMRTEXRNYGRRGNNFVGUMWORNBWIGBBCVHPUZMWLONHATQUGOTFJKZXFHP…

Neden? Çünkü gördüğümüz dizilimden dolayı. İlk dizilim modeli anlaşılabilir bir modeldir; diğer bir deyişle, bir anlam ve mesaj içeren İngilizce bir cümledir. Ancak, ikinci dizilim anlaşılabilir bir harf dizilim modeli değildir çünkü harfler anlamlı bir kelime ve ya bir ifade ve ya bir bütün oluşturacak biçimde değil tesadüfen yan yana gelmişlerdir.

Artık ‘özgün ve karmaşık yapı’ tanımlamasını anlayabiliriz. Eğer bir tasarım teorisyen bir harf diziliminin özgün olduğunu söylüyorsa, o harf diziliminin anlaşılabilir bir modele uyduğundan bahsediyordur. Ve bu teorisyen, dizilimin karmaşık olduğunu söylüyorsa, o halde nesnenin meydana çıkabileceği ya da sonuçlanabileceği pek çok farklı yol olduğundan ve herhangi özel bir sonuca tesadüfen varılabilme olasılığın da neredeyse imkânsız olduğundan bahsediyordur.

Böylece Gettysburg’ün cümlesinde bir tasarım olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu cümle hem özgündür hem de karmaşıktır. Bununla birlikte, ikinci dizilimde böyle bir tasarım görmüyoruz. Karmaşık olmasına rağmen, anlaşılabilir bilindik bir harf dizimine sahip değildir. Bunun yanı sıra, arkadaşımız bize “Blue” ifadesindeki gibi bir harf dizilimi göstermiş olsaydı, o zaman bu ifadenin özgün olduğunu ancak karmaşık olmadığını söyleyecektik. İfade özgündür çünkü belli bir modele uymaktadır. Ancak ifade, harf sayısı çok kısa olduğundan ve böyle kısa bir harf dizilimini tesadüfen elde edebilme olasılığı kısmen de olsa mümkün olduğundan, karmaşık değildir. “Blue” ifadesindeki 4 harf bize, Getsyburg cümlesindeki 143 harf kadar çok dizilim olanağı ve çeşitliliği sağlamaz.

Şimdi, başka bir örneği ele alarak biraz daha ayrıntıya inelim.

Şimdi, kubbesi olan bir futbol stadyumunda olduğunuzu hayal edin. Stadyum gayet iyi aydınlatılmış olsun. Ve siz çevreye şöyle bir göz atarken 3 farklı hedef merkezi fark ediyorsunuz, tıpkı bir hedef tahtasının tam ortasındaki hedef merkezi gibi. Bu hedef merkezlerinden biri tepenizdeki kubbenin ortasına çizilmiş olsun. Diğer ikisi ise türbinlerdeki herhangi 2 farklı koltuğa çizilmiş olsun. Biraz daha dikkatle baktığınızda, koltuklardan birine çizili hedefin tam ortasına saplanmış bir ok olduğunu görüyorsunuz.

Siz oka bakarken Kelime oluşturma oyunu (Scrable)arkadaşınız stadyuma giriyor ve selam vererek yanınıza geliyor ve şöyle diyor:

Marifetimi fark ettiğini görüyorum, onu sadece birkaç dakika önce yaptım. Işıklar kapalıyken stadyuma girdim ve birkaç tur etrafımda döndükten sonra elimdeki oku fırlattım. Işıkları açtığımda gördüm ki hedefi tam on ikiden vurmuşum. Doğruyu söylemek gerekirse aynı şekilde birkaç ok daha attım ve her defasında hedefi yine tam on ikiden vurmayı başardım.

Arkadaşınızın bu hikâyesi hakkında ne düşünürdünüz? Bir önceki örneğimizde olduğu gibi duruma şüpheyle yaklaşmaz mıydınız? Bilirdiniz ki böyle bir hedefi bu koşullarda (koşullar uygun olsa bile fark etmez) vurma ihtimali neredeyse imkânsızdır. Bırakın art arda birkaç kez vurmayı bir kereye mahsus dahi olsa hedefi tutturmak çok düşük bir ihtimaldir.

Ancak, düşük olasılık bir yana, duruma şüpheci yaklaşmanız için başka sebepler de var. Eğer arkadaşınız oku attığını ancak her hangi bir hedefi tutturamadığını ve okun her defasında başka bir noktaya saplandığını söylemiş olsaydı, bu durumda ona inanabilirdiniz. Peki neden? Çünkü ok, böyle bir durumda, hedef olarak tanımlanabilecek belli bir noktaya saplanmamış, tesadüfen başka bir noktaya saplanmış olacaktı.

Bu örneğimizden sonra artık, özgün karmaşıklığın daha başka örneklerini ve daha geniş tanımlarını verebilecek durumdayız. Özgün karmaşıklık, tesadüfen meydana gelme olasılığı oldukça düşük her hangi bir nesne yahut hadise aracılığıyla tanıtılmıştır ve gayet anlaşılır bir örnekle karşılaştırılmıştır. Günümüz tasarım teorisine göre, doğada veya daha geniş anlamıyla evrende yüksek derecede özgün ve karmaşık yapılara sahip olan varlıklar, bilinç ve akıl sahibi bir tasarlayıcının varlığına işaret etmektedir.

ARN Tavsiyeleri

The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities. William A. Dembski

Intelligent Design. William A. Dembski

Akıllı Tasarım’ın Biyoloji ile İlişkisi Nedir?

Daha önce de gördüğümüz gibi, akıllı tasarım (AT) teorisinin en temel iddialarından biri, organizmanın tamamen karmaşık ve bilgiye dayalı yapısının üstün akıl sahibi bir güce ya da varlığa işaret ettiği idi.

O halde, canlılar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onların tesadüfe dayalı bir dizi doğal süreç sonucu oluştuğu kanısındansa gerçekte birer tasarım ürünü olduklarını o kadar kolay kavrayabiliriz. Tuhaf ama, akıllı tasarım karşıtlarının çoğu ister istemez bu gerçeği kabul etmektedir. Örneğin; Oxford üniversitesi biyologlarından Richard Dawkins biyolojiyi şöyle tanımlamaktadır; Biyoloji, belli bir amaç üzere tasarlanmış izlenimi veren karmaşık yapıdaki canlıların çalışmasıdır“. (1)

Benzer şekilde, biyoloji dergisinin son basımında, önde gelen biyologlardan Bruce Alberts ve Ulusal Bilim Akademisi başkanı şöyle yazmıştır:

Hücreyi çoğu zaman ciddiye almadık. … Aslında hücre, bütün olarak ele alındığında ve yakından incelendiğinde, ciddi teknolojik donanıma ve bölümleri arası karmaşık bir iletişim ağına sahip, büyük protein makinelerinden oluşan bir fabrika izlenimi vermektedir. … Peki, neden hücrenin temel işlevsel faaliyetlerini oluşturan protein merkezlerini protein makineleri olarak tanımladık? Çünkü onlar tam anlamıyla birer makine gibidir; sanki insanoğlunun mikroskobik dünyayı keşfetmek için yaptığı, işleyen parçaları arasında kusursuz bir uyum olan, çalışan birer makine! … (2)

Elbette, Dawskin ve Alberts gibi biyologlar, canlılığı tasarlayan bilinç sahibi bir kaynağın varlığına inanmaktansa, canlıların apaçık tasarımının birer yanılsama olduğuna ve her şeyin tesadüflere dayalı doğal süreçler sonucu ortaya çıktığına inanmayı tercih etmektedirler. Mesela Dawkins, Paley’in saatçi çıkarımını red etmekte ve saatin aslında bir doğal seleksiyon(1) sonucu ortaya çıktığını iddia etmektedir.

Karmaşık özelleşmiş bilgi’ (KÖB) görüşü, bu iddiayı test etmek için bir yol sunmaktadır. Bunun nasıl çalışabileceğini görmek için, gelin insanın görmesiyle ilgili süreçlerden birini kısaca mercek altına bir alalım. (Eğer bu size çok teknik bir konu gibi geliyorsa, temel noktaları kaçırmadan bu kısmı okumayabilirsiniz.)

Işık, retinada bulunan ve görme hücreleri olan koni hücrelerine çarptığında, bu hücreler algıladıkları ışığı hemen elektrik sinyaline çevirerek ilgili sinir hücrelerine iletirler. Bu sinir hücreleri de aldıkları elektrik sinyalini beynin görme merkezine doğrudan doğruya iletirler. Peki, nasıl olup ta ışık elektrik sinyaline çevrilmektedir?

Işık yokken, koni hücreleri her hangi bir elektrik sinyali üretmez, böylece nötr durumda iken sodyum iyonlarının özgürce hücre içine girmelerine ve hücreden çıkmalarına izin vermektedir. (Bir iyon, bir atomun ya da atomlar gurubunun elektrik yüklü halidir). Koni hücreleri bunu hücre zarında bulunan belli proteinler aracılığıyla başarmaktadır. İyon kanalı olarak adlandırılan proteinler, bir kapı gibi görev yapmakta, böylece sodyum iyonlarının hücre içerisine girişlerini denetlemektedir. Yine, başka bir protein türü de bir pompa gibi çalışmakta ve içeri girmiş sodyum iyonlarını hücreden dışarı çıkarmaktadır.

İyon kanalları, cGMP olarak adlandırılan başka bir biyomoleküle cevaben de açılıp kapanmaktadır. İfadesi kolay olsun diye bu biyomoleküle ‘opener’ diyelim. Opener, iyon kanalının kapısına dayandığında kanal kapısı açılır ve artı yüklü sodyum iyonlarının hücre içine girmesine izin verir. Opener içeri girer girmez kapı hemen kapanır ve böylece diğer iyonların girişini bir süreliğine engeller.

Aslında, iyon kanalı kapısına dayanan daha pek çok opener molekülü vardır. Ancak, bu kapıdan geçecek olan iyonlar özenle seçilerek içeri alınır. Sonuç olarak, kanal sürekli olarak açılıp kapanmakta ve gerekli iyonların girişlerini ve çıkışlarını denetlemektedir.

Ancak, ışık hücreden içeri girdiğinde durum değişmektedir. Işık, bizim tetikleyici (gerçek adı ‘11-cis-retinal’ dir) diye adlandırdığımız bir biyomoleküle çarpar. Bu çarpma ile birlikte tetikleyici, hücrede kademeli bir kimyasal reaksiyon başlatarak biçim değiştirir.

Tüm bu reaksiyonlar sonucu, opener artık engellenir ve hücre içine alınmaz, sodyum iyonları da artık hücreden içeri giremezler. Pompalar da mevcut sodyum iyonlarını hücre dışına çıkarırken bir elektriksel sinyal meydana gelir. Bu sinyal yeterli güce ulaştığında, hücre içinde ani bir elektriksel tepkime patlak verir. Hemen sonra başka bir kademeli reaksiyon, iyon kanallarının işlemesine tekrar müsaade ederek, tetikleyici ve opener moleküllerini asıl hal ve görevlerine geri çevirir.

Şimdi, sizce bu sistem tasarlanmış mıdır, yoksa tamamen doğal süreçler sonucu tesadüfen mi ortaya çıkmıştır?

Darwinistler, bu sistem dâhil diğer bütün biyolojik sistemlerin doğal seleksiyon sonucu aşama aşama ve tesadüfî genetik başkalaşımlar ile oluştuğunu söylerdi. Diğer bir değişle, var olan sistemlerin sadece, kendilerinden önceki sistemlerin zamanla değişikliğe uğrayarak gelişmiş halleri olduklarını ileri sürerlerdi.

Darwinistlerin aksine, tasarım teorisini savunanlar ise sistemin, özelleşmiş karmaşık yapıda olduğunu, bu yüzden doğal seleksiyon sonucu zamanla kendiliğinden ya da tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkmış olamayacağını söylerdi.

Peki, hangi taraf haklı? Aslında, her iki taraf ta söz konusu sistemin karmaşık yapıda olduğunu kabul etmektedir. Yani, sistemin belli pek çok parçasının olduğu ve tüm bu parçaların belli bir uyum içinde birlikte çalıştıkları, her iki taraf tarafından da kabul edilmektedir.

O halde, asıl soru şudur: Karmaşıklık bir yana, sitemler nasıl olup ta özelleşmiştir? Özelleşmişlikten kasıt nedir? Sağlıklı bir şekilde işleyen bir sistemin meydana gelebilmesi için ne denli geniş bir donanım gerekmektedir?

Bu soruları cevaplamanın bir yolu, sistemi yakından incelemek ve nasıl çalıştığını görmektir. Bir düşünün, eğer bu sistemden proteinleri ve diğer biyomolekülleri çıkaracak olursanız, sistem ne kadar iyi çalışır? Yahut çıkarmasanız bile, moleküllerin yapısında ve işleyişinde her hangi bir değişiklik yapacak olursanız, sistem orijinal halindeki gibi sağlıklı çalışır mı? Eğer tüm bunlara rağmen sistem hala çalışıyorsa, o halde sanıldığı gibi özelleşmiş değildir ve büyük olasılıkla da, Darwinistlerce iddia edildiği gibi sistem, doğal seleksiyon sonucu, zamanla kendiliğinden oluşmuştur. Ancak, sadece çok küçük değişiklikleri kaldırabiliyorsa, o halde sistem son derece özelleşmiştir ve tesadüf ürünü olması da imkânsızdır.

Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

Bilim dergisinde yayınlanan bir çalışma bu durumu daha da büyüleyici kılmaktadır. Bir araştırma gurubu, sıradan bir organizmanın yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için kaç genin gerekli olduğu sorusuna yanıt aramış ve bu konuyla ilgili ciddi bir araştırma yapmıştır. Bir organizmanın genlerini onun birer parçası olarak düşünürseniz, bilim adamları bu organizmayı, yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi koşuluyla, ne kadar küçük parçalara ayırabileceklerini öğrenmek istemiştir.

Bilim adamları bunu kısmen de olsa başarmışlardır. Neticede, Mycoplasma genitalyum diye adlandırılan ve bilinen en basit yapıda olan bir organizma ortaya çıkmıştır (her ne kadar yeni keşfedilen Nanoarchaeum equitans bu kategoride yeni bir bölümü teşkil ediyor olsa da). Organizmanın genetik kodu yaklaşık 580,000 harf uzunluğundadır ve tam tamına 480 protein üreten gene artı 37 RNA türüne sahiptir. Çeşitli protein kodlayıcı genleri çıkardıktan sonra bilim adamları, bu bakterinin 265′ten 350′ye kadar olan genlerinin, laboratuar şartlarında olmak koşuluyla, bakterinin yaşayabilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için temel olduğu sonucuna varmışlardır.

Peki, sizce bu tasarlanmış bir sistem midir? Evet, öyle görünüyor. Ancak, buradaki asıl husus, özelleşmiş karmaşıklığın çalışmalarımızda rehber olmak amacıyla bize, belli bir standart sağlıyor olmasıdır.

ARN Tavsiyeleri

For further study of intelligent design and biology see the following resources:

Darwin’s Black Box The Biochemical Challenge to Evolution. Michael J. Behe

İndirgenemez karmaşıklık: Darwin’in Teorisine Biyokimyavi bir İtiraz. Michael J. Behe

Kaynakça

[1] Richard Dawkins, The Blind Watchmaker (New York: W.W. Norton & Company, ), p. 1.

[2] Bruce Alberts, “The Cell as a Collection of Protein Machines: Preparing the Next

Generation of Molecular Biologists,” Cell, 92(February 8, 1998): 291.

Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?

Günümüz evrim teorisinin pek çok güçlü delil tarafından desteklendiğini sık sık duymaktasınız. Ancak, teoriyi desteklediği var sayılan bu delillerin hepsinin de aslında hiç te etkili deliller olmadığını göreceksiniz, tabi eğer evrim teorisi kesinlikle doğrudur gibi bir düşünceniz ya da ön yargınız yoksa.

Yönlendirilmemiş evrimi destekleyenlerin ileri sürdüğü bu delil türlerini daha iyi anlayabilmek için, yukarıda değindiğimiz ‘Özelleşmiş Karmaşıklık Nedir?’ sorusunu temel alarak, daha önce vermiş olduğumuz stadyum örneğine bir geri dönelim.

Arkadaşınızın, attığı okların hedefleri vurmasıyla ilgili açıklamasına itiraz ettiğinizi ve bunu kanıtlamasını istediğinizi varsayın. Bunun üzerine arkadaşınız size şöyle diyor:

“Madem inanmıyorsun gel öyleyse sana nasıl yaptığımı göstereyim”.

Eline bir yay alıyor ve “Bu nedir?” diye soruyor.

Siz de, “Yay mı?” diye karşılık veriyorsunuz.

Arkadaşınız, “Evet doğru, yay!” diyor.

Ve sonra sizi tam ortasında okun saplı bulunduğu hedefe götürerek soruyor, “Şimdi, söyle bakalım bu nedir?

“Hedef mi?”

“Evet! Ok saplanmış bir hedef” diye karşılık veriyor.

Son olarak sizi ışık düğmelerinin olduğu panele götürüyor ve stadyumun ışıklarını bir açıp bir kapıyor.

Ve şimdi de arkadaşınız tüm bu olanları size şöyle özetliyor: “Sana önce yayı sonra da hedefe saplanmış olan oku gösterdim. Bunun yanı sıra, sana stadyumun ışıklarını açıp kapayabileceğimi de gösterdim. Bana inanman için daha başka kanıtlara ihtiyacın var mı?

Arkadaşınızın sunduğu kanıtlar anlattığı hikâye ile oldukça tutarlı. Ancak sorun şu ki aynı kanıtlar daha pek çok muhtemel açıklama için de geçerli olabilir. Örneğin, arkadaşınız stadyuma girmiş, ışıkları açmış, hedefe yürümüş ve oku hedefe kendi eliyle tutturmuş olabilir ki bu çok büyük bir olasılıktır.

İşte, yönlendirilmemiş evrimi desteklemek adına ileri sürülen kanıtlar da arkadaşımızın hikâyesi adına ileri sürdüğü bu kanıtlardan daha güçlü ve belirleyici değildir.

Örneğin; 2000 yılının Haziran ayında açıklanan, insanın gen diziliminin çözüldüğüne ilişkin haberi takiben, Nobel ödülü bulunan David Baltimore, New York Times gazetesine şöyle bir demeçte bulunmuştur; “Bu keşif aslında, zaten beklenen ancak tartışmalı olan bir gerçeği doğrulamaktadır: genlerimiz, şu meyve sineklerininkiler ile, solucanlarınkiler ile ve hatta bitkilerinkiler ile yakın benzerlik göstermektedir. … Gen dizilimimiz, hepimizin aynı basit kökenden türemekte olduğunu ve diğer canlılarla olan genetik benzerliklerimizi ortaya koymaktadır. Bu durum yaratılışçılık düşüncesinin sonu olmalı, ancak bu olmayacak”.

Böyle bir kanıt hiç te güçlü ve belirleyici bir kanıt değildir, tabi eğer sizin, meyve sinekleri, solucanlar, insanlar vs gibi organizmalar sadece yönlendirilmemiş sebepler sonucu meydana gelmiştir gibi bir düşünceniz ya da peşin bir hükmünüz yoksa. Ancak, bu tam da sözünü ettiğimiz şeydir.

Aslında, günümüz evrim teorisini çürüten sistematik deliller vardır. Paleontoloji, embriyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve genetik alanlarıyla ilgili pek çok araştırmacı son yıllarda, yönlendirilmemiş evrim anlayışını temelinden çürütecek pek çok sistematik kanıt bulmuştur.

Bu kanıtların bir kısmını gözden geçirmek için kademe kademe gelişecektir. Bu arada, daha fazla bilgi için bu bölümün sonundaki kitaplardan ve videolardan yararlanabilirsiniz.

Ayrıca, eğer teknik bilgi ve birikiminiz varsa, bu kitaplarda bahsi geçen orijinal kaynaklara da bir bakmanız da fayda vardır. Yazılı bilimsel kaynaklara baktığınızda, yazılı kaynaklarla insanlara anlatılanlar arasında büyük bir fark ve uyuşmazlık olduğunu göreceksiniz.

ARN Tavsiyeleri

Daha detaylı bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz.

Kitaplar

Icons of Evolution: Science or Myth? Jonathan Wells

Evolution: A Theory in Crisis. Michael Denton

Darwin on Trial. Phillip Johnson

Görseller

Icons of Evolution. Cold Water Media, 2002.

A Critique of Darwinist Icons. ARN, 2002.

Unlocking the Mystery of Life. Illustra Media, 2002.

Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz? Bunun için kriterleriniz nelerdir?

Yönlendirilmemiş evrim ya da teori denildiğinde, canlılık çeşitliliğinin doğal süreçler sonucu kendiliğinden ve tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkıp yaygınlaştığı iddiası anlaşılmalıdır. Esasen, biri çıkıp tüm bu çeşitliliğe bazı olası yönlendirilmemiş açıklamalar getirmeye çalışabilir. Bu durumda, böyle olası açıklamaları nasıl değerlendirirsiniz? Açıklamaları değerlendirirken göz önünde tutacağınız kriterleriniz nelerdir?

Aslında, bizim burada ilgili olduğumuz soru, muhtemel ya da akla yatkın olan her yönlendirilmemiş teoriyi ret edebilir miyiz edemez miyiz sorusu değil. Bizim ilgili olduğumuz soru şudur; Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu? Bu soru, bilim dallarını, delillerle desteklendiği iddia edilen teorilerle sınırlandırmaktadır. Böylece muhtemel, akla yatkın ve ileri sürülebilir görülen teoriler kapsam dışı bırakılmakta, sadece delillerle desteklendiği iddia edilen teoriler kapsama alınmaktadır.

Kanıtlarla iyi desteklendiği zannedilen teori, Darwin’in evrim teorisidir.

Bu teori, Harvard paleontolojisti ve bilim tarihçisi olan Stephen Jay Gould tarafından ikna edici bir şekilde özetlenmiştir. Gould’a göre, Darwin teorisi 3 temel gerçeği ve bir sonucu içermektedir. Bahsi geçen gerçekler şunlardır: “İlk olarak, bütün canlılar devamlılığını sürdürebilmek için yeterli olandan daha fazla üremektedirler. İkinci olarak, bir türe özgü bütün canlılar birbirinden farklılık göstermekte, yani kendi içlerinde çeşitlenmektedir. Son olarak, bu çeşitlenme üreme yoluyla nesilden nesile aktarılmaktadır”. (1)

Bu gerçeklerden, diye devam eder Gould, doğal seleksiyon süreci çıkarımına kolayca varabiliriz. Diğer bir değişle, en istendik özelliklerini gelecek nesillerine aktarabilen canlılar yaşam çevrelerine daha iyi uyum sağlayacaklardır ve gittikçe gelişip güçleneceklerdir. Ve bu da, bir sonraki gelecek nesillere de yine aynı istendik özelliklerin aktarılması demektir. Böyle nesiller arttıkça, söz konusu istendik özellikler zamanla daha da gelişecektir ve neticede daha istendik, bir öncekinden daha gelişmiş bir nesil ya da tür ortaya çıkacaktır. Bu gelişim, zamanla o türün tamamını kapsayıncaya kadar böyle devam edecektir.

Günmüz Darwinizmi ki ayrıca neo-Darwinizm olarak ta bilinmektedir, Darwin’in orijinal teorisine, istendik türlerin tesadüflere dayalı genetik mutasyonlardan türediğini de eklemektedir.

Yönlendirilmemiş evrimi desteklediği ileri sürülen bulguları tartışırken, bu FAQ temel olarak neo-Darwinizm üzerinde yoğunlaşacaktır. Tabi yeri geldikçe diğer bazı görüşlere de değinilecektir.

Kaynakça

[1] Stephen Jay Gould, “Introduction,” in Carl Zimmer, Evolution: The Triumph

of an Idea (New York: HarperCollins Publishers, 2001), p. xii.

Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?

Neo-Darwinizm’e göre hayat, kademe kademe çeşitlenmektedir. İstendik mutasyonlar doğal seleksiyon sonucu nesilden nesile gelişip biriktikçe, bu durum yeni doku ve organlar ortaya çıkarmaktadır. Bu süreç sonucu zamanla, türler öyle farklılaşır ki birbirlerine ya da bir önceki nesillerine ya da atalarına nerdeyse hiç benzemezler. Bu tür bir değişim sık sık sınıflandırma; diğer bir değişle, soy ağacı olarak tasvir edilmektedir.

Neo-Darwinistler, fosil bulgularının teorilerini desteklediğini ileri sürmektedirler. Örneğin; Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisi, Evrim Öğretisi ve Bilimin Doğası şunu belirtmektedirler; “Fosil kayıtlarında bulunan türlerin gelişimi evrim için güçlü deliller sağlamaktadır.” (1)

Delil olarak ise, fosil bulgularında rastlanan farklı evrimsel geçiş örnekleri olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin; kara memelilerinin zamanla balinalara, maymunların insanlara dönüştüklerinin delilleri olduğunu, ayrıca bu fosillerde yine, sürüngenlerin çene kemiklerinden memelilerin işitme sistemlerinin ortaya çıktığı vs gibi bulguların da olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte, yazılı bilim, fosil bulgularının neo-Darwinizmi katiyen desteklemediğini göstermekte ve her zaman neo-Darwinistlerin açıklayamadığı bir şey olduğunu özellikle belirtmektedir. Fosil bulgularına göre canlılık, asla kademe kademe bir gelişim sergilememiştir. Tam tersine deliller, canlılığın bir anda ortaya çıktığını ve çıktığı zamandan bu zamana değişmeden hep tutarlı kaldığını göstermektedir: Fosil türleri bir anda, bütün bir yapı ve bütün bir vücut içinde ortaya çıkmışlardır. (2)

Aynı durum türler düzeyinin ötesinde de geçerlidir. Paleontolog Robert L. Carroll şöyle belirtmektedir: ” Büyük ölçekli evrimin en çarpıcı özellikleri, başlangıçlarından yakın zaman sonra, nesillerin hızla birbirlerinden ayrılarak farklılaşmasıdır. Bu durum, uzun vadede canlıların temel vücut yapılarında da görülmüştür. Yaşam yolları ise korunmuştur. Peki, kaybolan nedir? Kaybolan, Darwin tarafından ileri sürülen pek çok ara geçiş formlarıdır, yani nesilleridir…” (3)

Bu özellik, Paleontologların 530 milyon yıl önce başladığını belirttikleri bir olaya, “Kambriyen Patlaması” denilen mutlak bir sonuca ulaşmaktadır. Sadece 5 - 10 milyon yıl öncesinde ki bu jeolojik dönemin aniden başladığı dönemdir, fiilen her hayvan grubu (filum) aniden belirmiştir. Ve belirme kaynağı ise belirsizdir. Yani, bu canlıların nerden ve nasıl geldikleri bilinmemektedir. Bu durum ise Darwin teorisini temelinden çürütecek çok güçlü bir kanıt arz etmektedir. Netice itibarıyla, türlerin ne ara formları ne de bir başlangıç yeri ve noktası vardır. (4)

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature

of Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), p. 3.

[2] Stephen Jay Gould, “Evolution’s Erratic Pace,” Natural History, 86 (May 1977): 14.

[3] Robert L. Carroll, “Towards a new evolutionary synthesis,” Trends in Ecology and Evolution 15 (2000): 27-32.

[4] Douglas H. Erwin, “Early introduction of major morphological innovations,” Acta

Palaeontologica Polonica 38 (1994): 281-294; Douglas Erwin, “Macroevolution is more than

repeated rounds of microevolution,” Evolution & Development 2 (2000): 78-84.

Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?

Neo-Darwinizmin savunucuları evrime fiilen tanıklık edilebilineceğini savunmaktadırlar.

Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisinde yazarlar şöyle belirtmektedir, “Yeni bir türün, doğal seleksiyon sonucu, önceki türlerinden meydana gelmesi binlerce yıllık bir zaman gerektirmektedir, bu yüzden bir insanın evrim sürecinin tamamını fiilen gözlemlemesi imkânsızdır, ancak çok küçük bir kısmını gözlemleyebilir. Fiilen görülebilecek bu küçücük gözlem bile bizim, geçmişten günümüze evrim mekanizmalarının işleyişi ile ilgili görüşlerimizi doğrulamaktadır. Örneğin, yakın bir zaman önce, birbiriyle yakından ilişkili pek çok türün evrimsel süreçler sonucu ortak bir atadan geldikleri keşfedilmiştir. Kuzey Amerika’da yaşayan şeffaf kanatlı 2 böcek türü, Chrysoperla carnea ve Chrysoperla downesi, bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. İlk böcek ailesi, Chrysoperla carnea, geçici ormanlık alanlarda yaşar. Rengi, yazları soluk yeşil olmakla birlikte, kışları kahverengidir. İkinci tür ise, Chrysoperla downesi, her mevsim yeşil kozalaklı ağaçlar arasında yaşamaktadır ve rengi bütün yıl boyunca hep koyu yeşildir. Bu iki tür hem genetik hem de morfolojik olarak çok benzerdir.” (1)

Günümüz evrim teorisini desteklediği ileri sürülen diğer bazı örnekler şunlardır: Bakterilerde ilaca karşı direnme gücü, HIV ve Plasmodium falciparum (sıtmaya sebep olan bir parazit), sivrisineklerde böcek ilaçlarına karşı direnç, ispinoz gagalarının ortalama büyüklüklerindeki değişmeler ve pulkanatlıların renklerindeki değişmeler.

Bununla birlikte, eleştiriler göstermektedir ki konu, mutasyonun ya da doğal seleksiyonun küçük değişiklikler meydana getirip getiremeyeceği değildir. Konu şudur; evrim mekanizmaları yeni dokular, organlar, sistemler yahut vücut tasarımları oluşturabilir mi?

Oxford Üniversitesinden biyolog Keith Stewart Thomson, şöyle belirtmektedir: “Hiç kimse tatmin edici bir şekilde sayılamayacak denli küçük bir popülâsyonda bu tür bir mekanizma gösterememiştir… Küçük değişiklikler büyük değişiklikleri oluşturmak için bir araya gelebilir ki aslında bu çok saçmadır ve imkânsızdır.” (2)

Thomson’ın bu sözü akıllara, daha önce de değindiğimiz, Kambriyen patlamasını getirmektedir. Ancak, diğer bir problem de genetik biliminden gelmektedir. Canlıların farklı vücut yapılarının her türlü düzenini meydana getiren ve denetleyen genler, en başından günümüze kadar hiç değişmeden olduğu gibi kalmıştır - ve bu genler farklı vücut yapılarına ve uzuvlarına sahip pek çok canlı türü tarafından paylaşılmaktadır. (3). Mesela, meyve sineklerinin uzuvlarını meydana getiren ve bunların gelişimini denetleyen genler farelerin, denizkestanelerinin ve dikenli solucanların uzuvlarını denetleyen genlerle büyük benzerlik göstermektedir. Bu benzerliğe rağmen, bu canlıların ve uzuvlarının ortak bir atadan gelmedikleri, bugün çeşitli bilimsel bulgu ve kanıtlarla desteklenmiştir ve bilim dünyasınca da bilinmektedir. Bu durum, evrimi destekleyen biyologlar için çok büyük bir darbe olmuştur.

Eğer biri çıkar da denetleyici genlerin ortak bir atadan geldiğini ileri sürerse bu, böyle genlerin denetledikleri yapı ve uzuvlardan önce ortaya çıktığı anlamına gelir. (4)

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature of

Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), pp. 17-18.

[2] Keith Stewart Thomson, “Macroevolution: The Morphological Problem,” American Zoologist 32 (1992): 106-112.

See also George L. Gabor Miklos, “Emergence of organizational complexities during metazoan evolution: perspectives

from molecular biology, palaeontology and neo-Darwinism,” Mem. Ass. Australas. Palaeontols. 15 (1993): 7-41.

[3] Neil H. Shubin and Charles R. Marshall, “Fossils, genes, and the origin of

novelty,” in Deep Time (The Paleontological Society, 2000), p. 325.

[4] One could argue that the genes controlled some unknown feature in

the ancestral organism. But that is sheer speculation.

Moleküler bulgular ne diyor?

Günümüz evrim teorisini savunanlar şunu iddia etmektedir, moleküler biyolojinin evrim teorisini desteklemek için ileri sürdüğü deliller çok güçlüdür. Bu delillerin sayısı her geçen gün artmaktadır ve gelişmektedir.” (1)

Bilim ve yaratışçılık adlı derginin yayınında, Ulusal Bilimler Akademisinden yazarlar şöyle demektedir: “DNA’yı oluşturan nucleotide’leri sıralama yetisi gelişmiştir. Ayrıca artık, canlıların evrimsel geçmişini tekrar yapılandırabilmek için genlerin kullanımı da mümkündür. Mutasyon sayesinde, bir geni oluşturan nucleotide’lerin sırası zamanla aşama aşama değişmektedir. İki organizma birbiriyle ne kadar yakından ilişkili ise onların DNA’sı arasında o kadar az fark olacaktır. İnsanoğlunda ve diğer canlılarda 10 binlerce gen olduğundan DNA, her bir organizmanın evrimsel geçmişi hakkında muazzam miktarda bilgi içermektedir.” (2)

Farklı tür moleküler bilgilerden yararlanılarak düzenlenen evrimsel kayıtların, fosillere ve morfolojiye (anatomik yapılara) dayalı kayıtlarla uyuştuğu ve paralellik gösterdiği iddia edilmektedir.

Bu iddia tabi ki gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bilimsel çevrelerce bilinmektedir ki moleküler kayıtlar fosil kayıtlarıyla büyük bir uyuşmazlık içerisindedir. Doğayla ilgili yazılan bir makalede, dünyanın en tutulan bilimsel dergilerinden birinde, bilim yazarı Trisha Gura, kemiklerin ve moleküllerin gerçekten en doğru evrimsel kayıtları sağlayıp sağlamadıkları üzerinde uzun soluklu bir tartışma yürütmüştür.

Gura şöyle bildirmektedir, “Moleküller ve morfoloji arasındaki anlaşmazlıklar yaşam boyu sürmüştür. Belki en şiddetli anlaşmazlıklar omurgalı hayvanların sistemleri üzerinde olmuştur ki bu, moleküler biyologların itiraz ettikleri, fosil iskeletleri, kemikler ve canlıların yumuşak dokuları üzerinde yapılan çalışmalara dayalı bir gelenektir. (3)

Moleküler kayıtlar birbirleriyle bile çelişmektedir. Biyolog Michael Lynch şunu gözlemlemiştir, “Başlıca canlı ve hayvan ırklarıyla ilgili phylogenetik (evrimsel) ilişkiler açıklaması, farklı gen temeline dayanan analizler ve farklı araştırmalara temel olan aynı genler phylogenetic dallanma da oldukça farklı özellikler gösteriler. Bu durum tamamen havada kalan ve somut hiçbir desteği olmayan bir konudur.” (4)

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, 1999, p. 20.

[2] Ibid., p. 18.

[3] Trisha Gura, “Bones, molecules… or both? Nature 406 (2000): 233.

[4] Michael Lynch, “The Age and Relationships of the Major Animal Phyla,” Evolution 53 (1999): 323.

Embriyoloji ne diyor?

Darwin, teorisini destekleyen en güçlü delillerin embriyolojiden geldiğini düşünmektedir. (1)

Bu deliller, biyolog Ernst Haeckel tarafından çizilen ve omurgalı hayvanların embriyolojik gelişimini tasvir ettiği ileri sürülen bir dizi çizimle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu resimlerde, başlangıçta embriyoların her biri özdeş görünmektedir. Ancak, embriyolar geliştikçe görünümleri de birbirlerinden hızla farklılaşmaktadır ve her bir embriyo git gide kendi sınıfına özgü şekli, görünümü almaktadır.

Darwin’e göre, ilk safhalardaki embriyolar arası büyük benzerlik onların ortak bir atadan türediklerini göstermektedir. Yeni organlar ve yapılar geliştikçe organizmaya eklenmektedir ve bu durum tüm embriyolojik gelişim süreci boyunca devam etmektedir. Sonuç olarak, her bir embriyonun evrimsel gelişim süreci ve evrimsel geçmişi fiilen gözlenebilmektedir…

“Haeckel’ın çizdiği embriyolar, Darwin’in teorisi için güçlü deliller sağlıyor gibi görünmektedir. Çünkü bu embriyolardan bazıları, evrimi ele alan hemen her çağdaş kitapta görülebilmektedir. (2)

Örneğin, Hücrenin Moleküler Biyolojisi adlı üniversite kitabının 3. baskısında, kitabın Nobel ödülü almış yazarları ve Ulusal Bilimler Akademisi başkanı şöyle belirtmektedir; “Farklı türlerin embriyoları gelişimlerinin ilk aşamalarında çoğunlukla birbirlerine benzemektedir, ancak onlar geliştikçe birbirlerinden farklılaşmakta ve bazen de evrim süreçlerinden geçiyor gibi görünmektedir.” (3)

Ancak, bilinmesi gereken önemli bir nokta vardır; Haeckel’in çizimleri yanlıştır. Çünkü bilimin gelişmesiyle birlikte bilim adamları artık şunu çok somut olarak bilmektedir; omurgalıların embriyoları gelişim süreçlerinin ta en başından beri birbirlerinden farklı görünmektedir. Örneğin, Haeckel insanların, tavukların, kurbağaların, kaplumbağaların ve balıkların embriyolarının, gelişimlerinin ilk safhalarında birbirlerine çok benzer göründüklerine ilişkin çizimler yapmasına rağmen, embriyolog Adam Sedgwick 1894 yılında, tavuklar ve ördekler gibi birbirleriyle akrabalık bağları bulunan türlerin bile embriyoları arasındaki farklılıkları daha gelişlimin ilk aşamasında hatta daha da öncesinde gösterip açıklayabileceğini söylemiştir. (4)

Bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki farklı türlerin embriyoları daha gelişimin ilk safhalarında birbirlerinden oldukça farklı görünmekte, ilerleyen safhalarda, Haeckel’in çizdiği kadar olmamakla birlikte, birbirlerine benzerlik göstermektedir ve sonra tekrar farklılaşmaktadırlar.

Maalesef, Haeckel’in çizimleri sadece yanlış değildir. 1997 yılında, uluslararası bir uzmanlar grubu bu çizimleri embriyoların gerçek fotoğraflarıyla sistematik bir şekilde kıyaslamıştır.(5)

Bu ciddi çalışma sonucu grubun açıklaması şöyledir; “Bu çizimlerin, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur ve bu çizimler biyolojideki en büyük aldatmacadır.” (6)

Kaynakça

[1] Charles Darwin, letter to Asa Gray, Sept. 10, 1860, in Francis Darwin (editor), The Life and

Letters of Charles Darwin, Vol. II (New York: D. Appleton and Company, 1896), p 131.

[2] Stephen Jay Gould, “Abscheulich! Atrocious!” Natural History (March 2000): 42-49.

[3] Bruce Alberts, Dennis Bray, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts & James D. Watson,

Molecular Biology of the Cell, Third Edition (NY: Garland Publishing, 1994), p. 33.

[4] Adam Sedgwick, “On the Law of Development commonly known as von Baer’s Law; and on the Signifi cance of

Ancestral Rudiments in Embryonic Development,” Quarterly Journal of Microscopical Science, 36 (1894): 35-52.

[5] M.K Richardson, J. Hanken, M.L. Gooneratne, C. Pieau, A. Raynaud, L. Selwood, and G.M.

Wright, “There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current

theories of evolution and development,” Anatomy & Embryology 196 (1997): 91-106.

[6] Elizabeth Pennisi, “Haeckel’s Embryos: Fraud Rediscovered,” Science, 277 (Sept. 5, 1997): 1435

Homoloji ne diyor?

Günümüzdeki tanımına göre Homoloji, “aile benzerliği” gibi bir şeydir. Homoloji, iki ya da daha fazla organizmanın birbirleriyle yakın ilişki içinde olduğunu gösteren bir benzerliktir, yani bu onların ortak bir atadan geldikleri anlamına gelmektedir.

Bilim ve Yaratılışçılık yazarları, Ulusal Bilimler Akademisi’nin bir yayınında şöyle bir açıklama yapmıştır: “Yaşam ortamları ve tarzları farklı olmasına rağmen, insanların, farelerin ve yarasaların kemikleri çarpıcı bir şekilde benzerdir. Bu türler arasındaki benzerlik, kol ve bacaklar da dâhil, vücudun her bir kısmında görülebilmektedir, ancak bir insan yazmakta bir fare ise koşmaktadır ve bir yarasa ise uçmaktadır. Fark sadece bu tür ufak ayrıntılardadır, ancak genel yapı itibarıyla ve birbirleriyle olan bağları açısından bu canlılar büyük ölçüde benzerdir.” (1)

Tüm bunlardan bilim adamları şöyle bir sonuca varıyor, “Böyle yapılar ve türler arası bu benzerlik en iyi şekilde ortak bir köken kavramıyla açıklanabilir.” (2)

Ortak bir atadan gelmenin sonucu ortaya çıkan türler arası benzerlikler, ortak bir atadan gelmenin dışında kalan diğer benzerliklerden farklıdır. Nitekim insanların ve ahtapotların gözleri birbirine oldukça benzemektedir, ancak bilim adamları bunların ortak atalarının böyle bir göze sahip olduklarını hiç te düşünmemektedirler. Böyle benzerlikler, adı üzerinde benzerliklerden başka bir şey değildir.

Ancak, ‘ortak bir ata’ düşüncesini desteklemek adına homolojinin günümüzdeki tanımını kullanmak oldukça havada kalan düz bir mantıktır. İki farklı organizmanın ortak bir atası olduğunu nasıl ve neye dayanarak söylerdiniz? Benzer bazı özelliklere sahip oldukları için böyle bir yaklaşımda bulunmak sizce ne kadar doğru? Peki, ya bu organizmaların yapılarının benzer olduğunu ya da türdeş olduğunu nasıl söyleyebilirdiniz? Çünkü her iki organizma da ortak bir atadan gelmektedir, öylemi?

Böyle dolambaçlı bir yaklaşımı bir kenarı bırakırsak, durumu daha gerçekçi ve somut ele alabiliriz. Eğer ortak bir atadan gelecek şekilde insanları, fareleri ve yarasaları üretebilen bir mekanizma olduğunu gerçekten bilseydik, o halde böyle bir iddia mantıklı olurdu. Tabi, mekanizma da sorgulanması gereken başka bir özel konudur.Böyle bir mekanizmanın yokluğunda, türler arası benzerliklere Darwinist bir açıklama getirilemez. Tüm bunlar bir yana, her gün birbirine benzer pek çok farklı marka araba görmekteyiz; bu durumda, biri diğerinden türemiştir diye bir çıkarımda bulunabilir miyiz?

Buna ek olarak şunu da söylemekte fayda vardır. Darwin teorisi diye bir şey çıkmadan önce biyologlar, homolog benzerlikler hakkında zaten pek çok şey biliyorlardı; ancak, türler arası benzerlikleri ortak bir ataya değil, salt aklın sonucu olabilecek ortak bir tasarıma dayatıyorlardı… (3)

Kaynakça

[1] National Academy of Sciences, Science and Creationism: A View from the National

Academy of Sciences, 2nd ed. (Wash., D.C.: National Academy Press, 1999), p. 14.

[2] Ibid.

[3] Alec L. Panchen, “Richard Owen and the Concept of Homology,” pp. 21-62 in

Brian K. Hall (ed.), Homology (San Diego: Academic Press, 1994)

AT, doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?

AT’ye göre doğa ile doğaüstü kavramları arasındaki kıyaslama, doğal kanunlar ile doğaüstü olgular yani mucizeler arasındaki kıyaslama değil, yönlendirilmemiş doğal sebeplerle yönlendirilmiş yani bilinçli sebepler arasında bir kıyaslamadır.

Bir matematikçi ve bilim felsefecisi olan William Dembski durumu şu şekilde izah etmektedir: “Doğa içinde veya dışında (ister doğal ister doğaüstü) bilinçli bir sebebin olup olmadığı, bilinçli bir sebebin çalışıp çalışmadığından ayrı bir sorudur.”

İnsanoğlunun eylemleri amaç dâhilindedir: “Akıl sahipleri olarak insanlar eylemde bulundukları her anda mucizeler oluşturmaz, bu yüzden akıl sahibi olarak bir tasarımcının da eylemde bulunması için ortada, doğa kanunlarını çiğnemesi gerektiğini düşünecek bir sebep yoktur.”

Diğer taraftan, herhangi bir şey mucizevî olarak ortaya çıkmış olsaydı bile hala üzerinde çalışılabilirdi. Örnek olarak gösterebileceğimiz kamçılı bakterinin kamçısıdır. Aslı ne olursa olsun kamçı, kamçıdır. Biz bu organı parçalarına ayırabilir, her bir parçasını inceleyebilir, onu bir şekilde değiştirebilir ve onun nasıl çalıştığını öğrenebiliriz. O, ister çok uzun zaman önce ister 2 saniye önce ortaya çıkmış olsun yine bunları yapabiliriz.

Teknolojide bu, ‘ters mühendislik’ olarak adlandırılmaktadır. Aynı süreç biyolojide de kullanılır.

Idaho üniversitesinde bir mikrobiyolist olan Scott Minnich şöyle der: “Bu, aslında kürsüdeki herkesin yaptığı bir şeydir. Gerçek anlamda tasarılara sahip değiliz. Pek çok canlının DNA bilgisine sadece montajı açısından sahibiz. DNA’ yı yapısal olarak inceleyebiliriz, onu kısımlarına ayırabilir ve sonra tekrar birleştirmeyi deneyebiliriz, böylece nasıl çalıştığını anlayabiliriz.”

Bu ayrıca insan geni için de yapılabilecek bir çalışmadır. İnsan geninin keşfi bildirildikten hemen sonra, Ulusal Sağlık Kuruluşları eski başkanı olan Harold Varmus New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şöyle demiştir: “Önemli olan avucunun içinde DNA parçalarına sahip olmaktır ve onları bir şekilde nitelendirip değiştirerek nasıl çalıştıklarını anlayabilmektir. Asıl konu şimdi budur.”

Aynı şekilde, Varmus’un kullandığı bu mecaz bir saat için de geçerlidir. “Saati de parçalarına ayırabilir ve önünüze serebilirsiniz, daha sonra parçalarını tekrar birleştirmeyi deneyerek nasıl çalıştığını anlayabilirsiniz.”

ARN Tavsiyeleri

For further study on the important distinction between natural laws and naturalism see:

The Wedge of Truth. Phillip E. Johnson

Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy. Phillip E. Johnson

Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy; Debate at Stanford

University between William B. Provine and Phillip E. Johnson.

Akıllı Tasarım bilimsel yaratılışçılığın diğer bir adı değil mi?

Amerikan Sivil Özgürlükler Derneği (ACLU),Bilimsel Eğitim Ulusal Merkezi(NCSE) ve diğer kuruluşlar, Akıllı Tasarım teorisini bilimsel yaratılışçılığın bir başka şekli olarak göstermeye çabalamaktadırlar.

Örnek olarak, Burlington, Wash da lise biyoloji öğretmeni olan Roger DeHart, okulda öğrencilerine Akıllı Tasarım ile ilgili şeyler öğretmek istediğinde, ACLU’nun Washington şubesi onu ‘terkedilmiş ve yasal olmayan yaratılış teorisini sunmakla’ suçlamıştır. Buna benzer olarak, Bu kuruluşlar Akıllı Tasarımı ‘ mahkemelerde kaybeden yaratılışçıların sisli yüzü‘ olarak isimlendirmektedirler.

Her ne kadar Akıllı Tasarı teorisi yaratılışçı bakış açıları ile bazı açılardan uygunluk gösterse de ki, buna bilimsel yaratılışçılık teorisi de dâhildir, Akıllı Tasarımı oldukça farklı bir teorik durumu söz konusudur. Bu durum teorilerin temel önermeleri üzerinden daha kolaylıkla görülebilinir.

Yasal olarak, Bilimsel yaratılışçılık şu 6 temele dayanmaktadır;

. Evren, enerji ve hayat hiçlikten yaratılmıştır.

. Mutasyon ve doğal seçilim bugün gördüğümüz canlıların gelişimlerini tek bir organizmadan sağlayabilecek mekanizmalar değillerdir.

. Bitkilerin ve hayvanların ‘Yaratılmış türleri’ belirli limitlerde varyasyon gösterebilir.

. İnsan ve maymunların birbirinden değişik soy ağaçları vardır.

. Dünya jeolojisi kata tropik etmenlerle yani dünya genelini etkilemiş tufan ile açıklanabilir.

. Dünya aslında tahminlerden çok daha gençtir, 10.000 yıl kadar bir geçmişi vardır.(1)

Akıllı Tasarımın ise, iki temel önermesi vardır;

. Akıllı bir etmence oluşturulmuş oluşumlar vardır.

. Bu oluşumlar deneysel olarak ortaya çıkarılabilir.( Özelleşmiş kompleksliğe bakılarak)

Matematikçi ve Filozof William Dembski ‘ Bu son derece makul ve minimalist bir tutumdur. Yaratıcı ve onun yaratma eylemindeki niyetleri üzerine spekülasyona yer vermez.’

Bununla birlikte Akıllı Tasarımla bağdaşmayan başlıca iki genel görüş vardır.1) İnsan olmayan bir zekânın doğaya müdahalesi fikrini asla kabul edemeyen radikal natüralizm.2) Geleneksel teistik evrim.

İkinci görüşün, yani teistik evrim anlayışının Akıllı Tasarım ile örtüşmemesi ilk bakışta sürpriz gibi gelebilir, çünkü Teistik evrim Tanrının varlığını kabul eden bir yaklaşımdır. Bizim genelde Teistik evrim anlayışından algıladığımız, Tanrının yaratma faaliyetlerinin deneysel yolla fark edilebileceğini reddeder. Dembski’nin de vurguladığı gibi;

Teistik evrim anlayışı Darwin’in biyolojik dünyanın evrim resmini alır ve onu vaftiz eder, onu Tanrının yaratmada kullandığı yol olarak betimler. Bilimsel içeriğini çıkardığınızda, Teistik evrimin ateistik evrimden hiçbir farkı yoktur, her ikisi de yönlendirilmemiş doğal süreçlerin hayatın oluşumunda ve gelişimimde rol oynadığını belirtir.

Teistik evrim anlayışı, teizm ve evrimi oldukça garip bir şekilde birleştirir. Eğer Tanrı yaşamı amaçlarına uygun olarak Darwin’in kastettiği şekilde biçimlendirdiyse, o zaman Tanrının amacı kendi yaratılış erkini gizlemekten ibaret kalır. Teistik evrimin anlayışında, Tanrı gizli iş ya da eylemlerin efendisi olarak, onu deneysel olarak fark etmemiz için elinden geleni yaparak kaçan etkendir. Evrende bir tasarım olgusu hâlihazırda varsa demek olur ki biz bunu sadece imanın bize sağladığı algılayış sonucu anlayabilmekteyiz, yani Doğada tasarımı deneysel olarak fark edebileceğimiz hiçbir şey yok demektir.

Akıllı Tasarımın, bilimsel yaratılışçılık olarak kabul edildiğini ele alırsak, akıllı tasarım karşıtlarının federal mahkemeler davalarında çoğu kez her iki teoriyi de aynı kefeye koydukları görülmüştür.

( Frelier ve Tangipahoa Parish Okul Yönetimi davası)

Fakat Gonzaga Üniversitesi Hukuk bölümü Profesörü David DeWolf’a göre, bu bulgu hâkimin kararının teğet geçilmesinden ibarettir. DeWolf şöyle demektedir, davadaki ana konu, akıllı tasarım değil Tangipahoa Parish Okul Yönetimindeki din menşeli yapılanmanın evrimi yadsıyan emirlerinin varlığıdır.

Hâkimde, kabaca yaratılış teorilerinin genel bir portesini çıkararak, akıllı tasarımında kuşkusuz bu görüşün diğer bir adı olduğunu söylemiştir.

Hâkim evrim teorisini yadsıyanları mahkûm etmiş ve kararı temyiz mahkemesinin 5. oturumunda desteklenmiştir. Fakat Temyiz kararının gerekçelendirilmesinde akıllı tasarımın adı geçmemiştir.

DeWolf şöyle demektedir; Burada görülmektedir ki; ‘İşte! Gördünüz mü? Akıllı tasarım yaratılışçıların diğer yüzü’ demeniz için neden olabilecek geçerli bir kararın ortada olmadığıdır. Eğer otoritenizi bir davada tanık olarak gösterme cüreti gösterirseniz, hâkim büyük olasılıkla size deli olur ve onu var olan önermenin karşısında konumlandırmaya çabaladığınızı düşünür. Bu davada olan da budur.

ARN Tavsiyeleri

Intelligent Design in the Public School Science Curricula: A Legal Guidebook

David K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark E, DeForrest

Teaching the Origins Controversy: Science, Or Religion, Or Speech? David

K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark Edward DeForrest.

Law, Darwinism & Public Education: The Establishment Clause and

the Challenge of Intelligent Design Francis J. Beckwith

Notlar

[1] David K. DeWolf, Stephen C. Meyer and Mark Edward DeForrest, “Teaching the Origins

Controversy: Science, Or Religion, Or Speech?” Utah Law Review 39(1): 94.

Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?

Akıllı tasarımı savunanlar bugün hala azınlık durumundadır, ancak gün geçtikçe bu teoriye olan ilgi hızla artmaktadır. Özellikle, AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte, teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.

Örneğin; Elliot Sober, Wisconsin Üniversitesinde seçkin bir bilim filozofudur ve daha kısa zaman önce Amerikan Felsefi İşbirliği Merkez Bölge Başkanı idi. Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski’nin ‘Tasarım Çıkarımı’ adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.

Diğer bilim adamları da AT’in etkisi altına girmişlerdir. 2000 yılının baharında, yine seçkin düşünürler ve Nobel ödülü almış bazı bilim adamları, Texas’ın Waco eyaletindeki Baylor Üniversitesinde akıllı tasarımla ilgili bir konferansa katılmak üzere İsviçre ve Fransa gibi uzak ülkelerden yola çıkmışlardır. Hemen hepsi akıllı tasarıma şüpheyle yaklaşıyor olmalarına rağmen, konferanstan sonra, tasarımın çok ciddi şeyler ileri sürdüğünü ve ciddiye alınması gerektiğini düşünmeye başlamışlardır. Bunun yanı sıra, akıllı tasarım teorisyenleriyle de bilgi ve görüş alış verişinde bulunmaktan da büyük zevk almışlardır.

Konferansa katılanlar arsında olan, bir biyolog ve bilim filozofu Paul Nelson şöyle der, “Konferansa dünyaca ünlü bilim adamları geldiler, karşılıklı diyalog içerisinde çok iyi vakit geçirdiler, doğrusu gayet verimli bir konferanstı.”

Nelson der ki, “Kültürdeki ve bilimdeki muhalefete rağmen, akıllı tasarım hareketi hızla büyümeye devam edecektir.”

Ve Nelson şöyle devam eder, “AT bir gecede değiştirebileceğiniz türden bir şey değildir. Bu görüş, tutarlı bir şekilde ve emin adımlarla büyümekte ve dünya çapında yaygınlaşmaya devam etmektedir. Her geçen gün ise, farklı geçmiş deneyimlere ve görüşlere sahip pek çok insan bu görüşe riayet etmektedir. Öyle görünüyor ki, akıllı tasarımın küçük fidanı büyüyüp gelişmeye devam edecektir. …”

Çeviren: Tuğrul FİDANLAR

Orijinal metin ; http://www.arn.org/idfaq/id_faq.pdf


[1] Doğal seleksiyon, en genel anlamıyla, canlı ya da cansız her hangi bir varlığın olumlu yönde değişen en istendik yapısal farklılıklarının zamanla bir araya gelerek karmaşık bir sistem oluşturması, anlamına gelmektedir.

~ yazan: Mustafa Ajlan ABUDAK Ekim 27, 2007.

74 Yanıt to “Akıllı Tasarım Hakkında Sıkça Sorulan Sorular”

  1. @MAA

    Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.

    Vah zavallı Darwin vah. Demek bunları sevgili kızı öldüğü için yapmış. Yani teorisinin Beagle gezisindeki gözlemlerinin, daha sonraki araştırmalarının, gözlemlerinin ve deneylerinin falan aslında hiçbir önemi yok. Sevgili kıznın ölümü nedeniyle tanrıya kızgın olduğu için tanrıyı yok etmek için bu teoriyi ortaya koymuş. Akıllı tasarım nedir sorusuna cevap verirken böyle bir bölümün olması ne kadar da anlamlı :)) Bu arada Darwin biraz geç kalsaydı doğal seçilimi ortaya koyacak olan Wallace hakkında da birşeyler yazılsaydı bari. Onun da böyle açıklı bir hikayesi var mı acaba?

    Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur.

    Kerameti kendinden menkul dedikleri bu olsa gerek :)

    Bu serinin devamını merakla bekliyorum. Şenlik var şenlik. Mustafa bey bizi eğlendirmek için herşeyi düşünüyorsunuz. Çok teşekkürler :)

  2. Elbette Sayın Da Vinci ne demek Biz acıdığımız insanların gülmesini, mutlu olmasını isteriz… :))

  3. BEnde arada katlırsam kızmasınız herhalde :)) Çaylar bende, sizde bisküvi filan ayarlayın ;)

  4. Merhaba, yazı çok güzel ve açıklayıcı olmuş.Devamını bekliyorum.

    Yorumlara baktım da resmen geyik :).Antitasarımcılardan pek seviyeli bir yorum beklemiyoruz zaten.

    Bu siteye şu anda herkes giremiyor.Bence başka bir blog daha açın.Tüm yazıları koplayayın.WordPress bloglarına erişilemiyor.

  5. harika olmuş mustafa bey ellerinize sağlık

  6. konu hakkında gayri ciddi yorumlar neden? yazıda savunulanlara anti tez geliştirebilen arkadaşların yazılarını görsek; “nefsi çatışmaların yerini bilimsel keşifler alır diye düşünüyorum”

  7. Şöyle yazmış Dembski,

    “Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur.”

    Ölçülebilir, deney ve gözlemlerle sınanabilir olması nasıl mümkün olacak? Merak ediyorum. Özellikle canlılığın bir amaç güttüğünü bilimsel olarak nasıl gösteriyorlar?

    Bu arada evrimsel teori her şeyi tesadüflerle mi açıklıyor? Sıkça ileri sürülen bir argüman bu. Doğada ya bir niyet vardır, ya da her şey tesadüf eseridir. Ama ikisi de doğru değil. Akyol’un sitesinde çok dile getirdim, aşkın bir varlığı bilimsel olarak ortaya koyamazsınız.

    Ortada bir niyet varsa, aşkın bir varlıktan söz etmeliyiz. Ortada salt rastlantı varsa zaten birçok şeyi açıklamak mümkün olmaz. İkisi de bilimin savunduğu yaklaşımlar değildir. İkinci yaklaşım taa Antik Yunan’da kaldı. Bilim bir yöntemler bütünüdür ve bunu uygular. Ortaya çıkardığı sonuçlar maddi evrenin özellikleridir. Biz buna maddenin içkin özellikleri de diyebiliriz. Eğer ortada tasarım/düzen varsa -ki aksini iddia edemeyiz zaten- bu tasarımın/düzenin nasıl oluştuğunu açıklamak durumundayız. Sürecin nasıl işlediğini ortaya koymak durumundayız. Bilim bununla uğraşıyor zaten. Doğal olarak ortaya açıklayıcı bir hipotez atıyorsak, bu hipotezin de açıklanabilir olması gerekmektedir. Doğada bir amaç var diyorsak bu amacın ne olduğunu açıklamak durumundayız ki, doğadaki bu amacın doğada varolan düzeni açıkladığını kabul edebilelim. Yoksa kısaca doğadaki düzeni açıklayamadığımızı itiraf edelim.

    Evrim teorisi açıklamaya çalıştığı fenomeni açıklanabilir fenomenlerle açıklamaya çalışmaktadır. Niyet* gibi bazı açıklanmaya muhtaç kavramlara gerek duymamaktadır. Kuşkusuz ki evrim teorisi canlılığın tarihini eksiksiz anlatmıyor. Açıklayamadığı noktalar var. Bugünkü haliyle kuramda değiştirilmesi gereken noktalar var -ki bilimsel teorilerde sıkça olur böyle şeyler. Ama yine de açıklamaya çalıştığı fenomeni açıklamaya muhtaç başka fenomenlerle açıklama(!) tehlikesine düşmüyor.

    *Psikoloji bilimi insan davranışlarını açıklarken dahi tamamen niyetlere bağlı açıklamalarda bulunmaz. Oysa ki insanlar için niyetin ne olduğunu tanımlamak görece kolaydır. Doğada bir niyet, akıl, bilinç olduğunu iddia edenler bu kavramları açıklayabilmişler mi peki?

    selamlar

  8. Emre Bey

    AT’ nin içersinde iki ana kol var diyebiliriz.Birinci kol yaratılışcılara yakın olan, ortak ata fikrini benimsemeyen,adaptasyon dışında başka bişeyin olmadığını savunan ve ABD deki AT içersinde çoğunluğu oluşturan kısım.Bunların evangelist klise yapısıyla çok sıkı ilişkileri var.Amerikada new creationist da deniliyor.

    Birde evrimin var olduğunu,Darwin mekanizmalarının geçerliliğini, ortak atayı savunanan fakat bu süreçlerin ve verendeki tüm süreçlerin belirlenmiş bir şekilde yönlendirildiğini, var olan kanunların hayatın evrilmesi için tasarlandığını savunan front-loading evolutionist’ler var. Bunlar dini olmaktan çok felsefi olarak yakınlar AT ye .Teolojik manada belirli bir ortaklık var.Ben de bu grubun bir üyesiyim , bu görüşü destekliyorum.Michael Behe, Mike Gene gibi bilim adamları belirli ortak konularda bu görüşün içindedir diyebiliriz. (Gene AT ci değildir ama Evrimcilerden çok AT ye yakındır) Kısacası üstün bir aklın mekanik süreçleri optimize etmesi savunuluyor özet olarak söylemem gerekirse.

    Siz ; Ölçülebilir, deney ve gözlemlerle sınanabilir olması nasıl mümkün olacak? Merak ediyorum. Özellikle canlılığın bir amaç güttüğünü bilimsel olarak nasıl gösteriyorlar?

    demişsiniz işte Gonzalezin çalışmaları bunun başlangıçlarından biri oluşturuyor.Doğrudan bilimsel gözleme dayanıyor.Dünyanın Samanyolu içersinde çok özel bir konumda olduğunu GHZ üzerinden temellendiriyor.Hatta Güneş sistemi okadar mükemmel bir konuma sahip ki eğer orion kolunun başka herhangi bir yerinde olsak evreni teleskoplarla gözlemleme şansımız belkide hiç olmayacaktı, çünkü süpernovalardan galaksiye yayılan gaz ve toz bulutları sarmal kollarının şeklini oluştururlar. Eğer biz persius ta konumlansaydık mesela hubble teleskobunun ve hatta Hubble’lın kendisinin evrenle alakalı görebilecek bir gökyüzü olmayacaktı. Evrende bu gözlemi yapabilecek en iyi gözlemcilerin, gözlemin yapılabileceği en iyi yerde var olmuşsa, bu bilinen tesadüf açıklamalarının çok ötesinde bir durum sergiliyor demektir.Bunun sadece evrensel gözlem anlamında almayın .Güneş tutulmasındaki mükemmellik bile böyledir.Güneş sisteminde Güneş tutulmasının spektrumu çıkarabileceği tek seçenek Bizim sahip olduğumuz seçenektir.Başka ihtimal yokyur.Yani hem yerel hem evrensel olarak bilimsel gözlem için konumlandırılmış bir yapı vardır ve bu konumlandırma yanı zamanda hayatın var olabilmesi içinde önemli koşulları içermektedir.(Büyük b bir uyduya sahip olma,meteorlardan korunma, manyetik alan , gelgitler vs)

    AT yada bilimin geneli açısından bakarsak bize sadece verileri sunar burdan nereye gideceğimiz bizi ilgilendirir.Kimileri bu bulguların tesadüfi olarak böyle olduğu ve hatta herşeyin tüm aklın ve bilimin tesadüf sonucu ortaya çıktığını iddia edebilirler buna inanabilirler yada evrende var olan yapıyı gözlemledikçe Gonzalezin ulaştığı sonuçlara ulaşırlar.Bu felsefi seçimlerle alakalıdır bilimin kendisiyle değil..

    Selamlar…

    Duyuru: Bu çalışmanın(ATHSS) tam metnini düzgün bir yükleme (upload) sitesi bulduğumda pdf olarak vereceğim.

  9. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir.

    Bu iddianizi destekleyen tek bir ornek verebilirseniz, sayenizde belki biz de “kaybettigimiz ahlaki degerlere” yeniden kavusabiliriz.

  10. @MAA

    Yazıyı okurken buna hemen cevap vermek istedim. Yoksa Burada yazılan herşeyi incelediğim uzunca bir yazıyı (belki de birden fazla) kendi blogumda ileride yayımlamayı düşünüyorum. Belki arada çok bariz gördüğüm yanlışlar olursa –aşağıdaki gibi– burada kısaca belirtip geçerim. Baştan söyleyeyim burada tartışmaya girmeyeceğim.

    Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları’ böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda indirgenemez derecede kompleks, yani karmaşıktır.

    Burada söylenenlerin yanlış olduğunu daha önceki yazılarımda ortaya koymuştum. Tekrardan linklerini vereyim:

    1. Şu meşhur ‘indirgenemez komplekslik’
    2. Bakteri kamçısı (bacterial flagellum) üzerine

  11. Sayın Da Vinci

    Merakla bekliyoruz o yazıları.., inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz.Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.Sizin bloglarınızdaki açıklamaları ateist ideolojininin partizan düsturunda yazıldığı için olsa gerek genelde ciddiye almıyorum. Yorum yapmaya bile lüzum görmüyorum.Yaratılışcılardan temel mantık anlamında pek bir farkınız yok.Zaman kaybı olur.

    Sizin yazdığınız cevaplara binaen okuyuculara flagellum’un biyolojik yapısı ve özellikleri hakkında çok detaylı makalemizi öneririm;

    http://akillitasarim.wordpress.com/2007/06/29/flagellum-vs-darwin-nakavt/

    Bu noktadan sonra indirgenemez kompleks diğer yapılarında ”işlevleri” ve doğrusal darwinci süreçle oluşması için gerekenlerin irdelendiği Behe makalesi okunabilir;

    http://akillitasarim.wordpress.com/2007/10/01/molekuler-makineler/

    Daha sonra Darwincilerin nasıl Behe sayesinde daha önce araştırma yapmayı akıllarına bile getirmek istemedikleri (Journal of Molecular Evolution’da kitap yayınlanıncaya dek nedense araştırma yok ) bir konuda birden araştırmalar yaparak, birçok senaryo modelleme ve öneriler getirdiklerini ve neden çuvalladıklarını Mike Gene’nin makalesinden öğrenebilirler;

    http://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/indirgenemez-karmasikli-ve-darwinci-patikalar/

    Bu üç makale ile indirgenemez kompleksliğin gerçekten ne olduğunu anladıktan sonra makalelerinizde olası modellerin dayandığı Co-optionla ilgili Mike Gene makalesini aşağıdaki linklerden okuyabilirler vede sizin ‘’senaryolarınızın ”ne derece ikna edici olduğu ile ilgili bilgilenebilirler.

    http://www.idthink.net/biot/flag1/

    http://idthink.net/biot/flag2/index.html

    Herşey bir yana hayatın bu basit formlarında bile bizleri hayretler içersinde bırakan makinelerinin bugünkü teknolojimizin sınrıları ötesinde olması bile hayatın arkasındaki tasarım olgusunun ne kadar açık olduğunu göstermektedir.Son makalemizdede buna değindik Michale Behe kitabı çıkardığın 1996 senesinden bu yana en büyük bilimsel araştırma veritabanında flagella benzeri moleküler makinelerin bilimce nasıl ”keşfedildiğini” istatisliksel olarak göstermiş. Tasarım argümanı biyolojinin içeriğine yeniden girdiği 1990 yılların başından itibaren ;

    En küçük hayat formları onların proteinleri, DNA ,RNA ve hücre içi karmaşık aletlerini bilim dünyası bugüne değin nasıl araştırıyordu ? Şuan önümde Mike Gene‘nin kitabın The Design Matrix‘te yaptığı bir araştırmanın grafiği durmakta. Grafik PubMed veritabanında 1965′lerden 2005 değin yapılan bir araştırmayı gösteriyor. Araştırmada sayın M.Gene veritabanı içersinde ”moleküler makineler” tanımın bu yıllar arasında yapılan tüm akademik çalışmalarda ne kadar kullanıldığını araştırmış. 1965 yılından 85 yılına değin bu konuda nerdeyse bir kullanım, gönderme yada bilimsel araştırma yok. 86-90 yılları arası hafif kıpırdanmalar olmuş 40 küsur makalede bu terim kullanılmış. 1991′den itibaren ise roket fırlatılmış. 91 yılında 100 üzerinde makale bu konuya değinmiş daha sonra 96-2000 arası 200 üzerinde makale konuyla daha da çok ilgilenmiş. 2001-2005 arası ise roket hızını alamamış 613 hit almış moleküler makineler bilimsel literatür içirsinde .Moleküler makineler lafzının bugüne değin kayıtlı bilimsel araştırmalar içersinde aldığı hitin %90′nı 1991-2005 yılları arası ulaşılmış. (1)

    Buda bizlere gösteriyor ki ;

    ”Gerçekten de doğadaki tasarımlardan öğreneceğimiz çok şey var. Teknolojimiz ilerledikçe hayat içersindeki tasarımlardan ” daha çok ve etkin ” şekilde faydalanıyoruz. Zaten bunların tasarım olduğunuda ancak bu şekilde kavrayabiliyoruz. ”

    1.Mike Gene’nin The Design Matrix kitabı. Sayfa numarası 89-99 Makinelere Hoşgeldiniz adlı bölüm.

  12. @MAA

    Merakla bekliyoruz o yazıları.., inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz.Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.Sizin bloglarınızdaki açıklamaları ateist ideolojininin partizan düsturunda yazıldığı için olsa gerek genelde ciddiye almıyorum. Yorum yapmaya bile lüzum görmüyorum.Yaratılışcılardan temel mantık anlamında pek bir farkınız yok.Zaman kaybı olur.

    Zaten ben de senin algılama ve idrak sorunlarını gördüğüm için burada tartışmaya girmek yerine blogumda yazma yoluna gittim. At gözlüklerini çıkaramadığını defalarca gördüğüm için yanlışlarından dönüp doğruyu göstermek gibi bir derdim yok. Ufak tefek yanlışlarını gösterince kabul ediyorsun ama temel yanlışlarını gösterince bir anda at gözlükleri sonuna kadar kapanıyor. Mesela şu yukarda gösterdiğim alıntıda “Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz.” bölümünün tamamen uydurma olduğu ve bilimsel olarak yanlışlığı kanıtlanmış birşey olduğu gün gibi ortadayken “evet gerçekten de 50 değilmiş, mutlaka olması gereken 20 protein varmış” bile diyemiyorsun veya demiyorsun. Nedendir bilmiyorum. Aynı şeyi Gonzalez’in makale sayısında da yaptın tüm kariyeri boyunca sahip olduğu peer-reviewed makale sayısına sana deliliyle göstermiş olmama rağmen hâlâ 2001-2007 arası diye aktarıyorsun. Göz göre göre yanlışta ısrar ediyorsun. Dürüst bir insanın böyle yapmaması gerekir. Eğer ortada bariz bir yanlış varsa bile bile o yanlışı savunmak normal bir tavır değildir. Bu kişisel bir kanaat konusu değil. Direk nesnel gerçeklikle alakalı yukarda verdiğim iki örnek. Bunları görünce senin gözlerinin at gözlüğüyle kapanmış olduğunu söylemek haksızlık olmayacaktır diye düşünüyorum. Ortada yorum yapılacak birşey olsa tamam anlarım ama bunlar nesnel ve bilimsel verilere dayalı somut gerçekler. Bunlarda bile gerçekleri görmezden gelen birinin yoruma dayalı konularda neler yapabileceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.

    Bu arada blogumdaki yazıları ciddiye almayıp yorum yapmadığını söylemene de az gülmedi. İmtiyazlı Gezegenle ilgili yazılarıma (bu ve bu) yaptığın yorumları unutmuş gibi gördüm seni. Ayrıca yazılarımı “ateist ideolojininin partizan düsturu” ile yazdığımı söylemen bunu gerçek yapmıyor. Bu senin taktığın AT gözlüğünden kaynaklanıyor olabilir. AT’nin bilimsel yetersizliğini ve yanlışlarını tamamen bilimsel delillere dayanarak ve bilimsel kaynaklar çerçevesinde ortaya koyulmasını hep dini perpektiften görmen ve karşıdakini ateizm temelli argümanlarla suçlaman senin AT’ye olan tam imanının bir yan etkisi diye düşünüyorum.

    Bir de “inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz” demen ilginç geldi bana. Benim ne yazdığımı ciddiye almıyorsan neden böyle sabırsızsın anlamadım. Seni garip bir çelişki içinde gördüm.

  13. :)

    Klasik bir Da Vinci yanıtı olmuş.Neden hemen gösterelim;

    ”“Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz.” bölümünün tamamen uydurma olduğu ve bilimsel olarak yanlışlığı kanıtlanmış birşey olduğu gün gibi ortadayken “evet gerçekten de 50 değilmiş, mutlaka olması gereken 20 protein varmış” bile diyemiyorsun veya demiyorsun.”

    İlk olarak AT içersindeki konumun belli o metindeki bazı verilere katılmadığımı (ortak ata vs) birçok kez belirttim.Bu metni genel bir bilgilendirme olarak koydum.AT hakkında kasıtlı yönlendirilmiş bilgileri edinmelerindense (yaratılışcı kullanım yada sizin gibi tam zıttı) ilk elden ARN tarafından yazılan bir metni koymak bilgilendirici olur düşüncesindeyim.

    Gelelim yorum kısmına çeviride yanlışımız varsa söyleyin! yoksa MFAQ metninde öyle yazılmış bizde çeviriye öyle koyduk. Bu şekilde koymasak bu seferde metinde böyle geçiyor ama nedense sizin çevirinizde değiştirilmiş denilecekti DaVinci tarafından İşte insanların ne söylediğine bakmayan, sadece onların yaptığını sandığı hataları kovalayan bir akıl yapısından çok fazla şey beklemek oluyor sanırım şu verilen linklerdekini doğru düzgünce okumak. İlk verdiğim link Prof.Keichi Namba’nın orada profesör diyor ki ;

    ”Flagellum, yaklaşık 25 farklı proteinin tek başlarına birleşmelerinden oluşmuştur. FliF proteininden oluşan pervane halkası stoplazma zarında oluşan ilk olgudur. Daha sonra diğer protein molekülleri birbiri ardına temelden uca doğru motor yapısını oluşturmak için halkaya bağlanır. Motor oluştuktan sona, bir helikopter pervanesi gibi işleyen “flagellar lifi“ortaya çıkar.”

    flagellum’un biyolojik yapısı ve özellikleri hakkında çok detaylı makalemizi öneririm diyede ayrıca belirtmişim.25 protein sadece flagellar lif için gerekliymiş. Daha sonra verdiğim linklerde de yapının daha detaylı anlatımı bulunmaktaydı.Linklerden ilki olan http://www.idthink.net/biot/flag1/ başlangıçında verilen flagellumla ilgili description 3.paragraftaki linkteydi burada;

    ” Anatomy of E. coli”

    E. coli (like S. typhimurium) is a cylindrical organism with hemispherical endcaps (as figure 1 shows). The cell, which weighs only 1 picogram, is about 70% water. Some strains are flagellated and motile; others are nonflagellated and nonmotile. When motile cells are grown in a rich medium (such as salts plus a mixture of amino acids), they swim in the direction of their long axis at a rate of about 35 diameters per second, often changing course but rarely stopping. The chromosome of E. coli consists of a single double-stranded chain of DNA about 700 times longer than the body of the cell. There are 4,639,221 base pairs specifying 4,288 genes, most of which encode proteins.3 The functions of only about 60% of these proteins are known. About 50 different kinds of proteins are required to produce the cell’s chemotaxis, roughly half for the assembly of flagella and half for behavioral control. When E. coli grows, it first gets longer and then divides in the middle. In a sense it is immortal, because the mother cell is replaced by two daughters, essentially identical to the daughters of the previous generation. The molecules of DNA in the members of a given set of descendants are identical except for mutations, which occur spontaneously for a given gene, at the rate of about 10-7 per generation.”

    olarak verilmiş.daha fazla detayı inceleyebilirsen görebilirsin diyelim.

    ” Bu arada blogumdaki yazıları ciddiye almayıp yorum yapmadığını söylemene de az gülmedi.”imtiyazlı gezegende yaptığım yorumlar ‘’savunma hakkımın kullanılmasından başka bişey değildir.Gelip sizin doğrudan yazdığınızı bir makaleye değil kendi makalem üzerinden yazılan bir makaleye yorum yazdım.Bunuda çamur at izi kalsın mantığına karşı yaptım yoksa gerçekten beni ilgilendirmiyor yazılarınız.Her zamanki gibi okuyanlar kararlarını versin. Bir de “inşallah yakın zamanda yayınlayabilirsiniz” demen ilginç geldi bana, demişsiniz. Bu söyleminizi çok okudum (tümüne bir cevap yazacağım zamanım olunca vs) blog yayıncılığına başladığım 2 seneden beri, ama ortada bişeyler göremedim o yüzden o şekilde yazdım.Sözünün adamı olmak yapmakla olur, yapacağını söylemek değil.Buyrun yapın bizde hatalarımızı görelim varsa çok katti ve kasıtlı hatamız düzeltiriz. Ben sizi birşey içinde bile göremiyorum.Ayrıca sizin yorum seviyenize inecek değilim. İddialarına karşı bu yazdıklarım yeterlidir. Kimin nasıl bir algı dünyasının mahsulü olduğunu göstermek içinde fazlasıyla yeterlidir.

    Yukarıda verdiğim açıklama bile sizin söylenildiği gibi sadece hata kovalayan,karşısındakinin ne anlattığıyla ilgilenmeyen dogmatik bir yapınızın olduğunuzu göstermeye yeter.Felsefi polemiğe gerek yok verdiğim linkleri okuyun, onlara göre bir cevap verebiliyorsanız kendi tayfanızdan verin yayınlıyalım.Böylece her iki taraftandan da bilgi edinsin okurlar ve daha sağlıklı bir fikir edinebilsinler.Zaten sizin bu blogta yolladığınız yorumlar ancak buna yararabilir belki…bir de çokça bahsettiğim ateist algı çarpıklığının boyutları hakkında ilk elden bilgi edindirir.

  14. @MAA

    İlk olarak AT içersindeki konumun belli o metindeki bazı verilere katılmadığımı (ortak ata vs) birçok kez belirttim.Bu metni genel bir bilgilendirme olarak koydum.AT hakkında kasıtlı yönlendirilmiş bilgileri edinmelerindense (yaratılışcı kullanım yada sizin gibi tam zıttı) ilk elden ARN tarafından yazılan bir metni koymak bilgilendirici olur düşüncesindeyim.

    Benim itirazımla AT içindeki konumun falan ne ilgisi var. Burada söylediğim şey AT’nin en önemli argümanı olarak görülen bakteri kamçısının indirgenemez kompleksiliğiyle ilgili bir verinin yanlışlığı yıllardır bilinmesine rağmen tekrarlanıyor. Bilimsel veriler ortadayken hiç utanmadan hala bu yalan yanlış şeyler kullanılıyor. Hadi ARN utanmıyor ve yazısını düzeltmiyor. Sen burada insanları bilgilendirmek adına birşey yapıyorsun ve bakteri kamçısıyla ilgili yapılan en güncel araştırmanın (Mark Pallen ve Nicholas Matzke’nin Nature Reviews Microbiology’de yayımlanan makalesi) burada söylenilen şeyin yanlış olduğunu gösterdiğini biliyorsun (bu yazımdan daha önce haberin vardı). Böyle bir durumda orada alta kendi yorumunu ekleyip “burada 50 protein diyor ama bunun 20 olduğunu bulunmuştur, işte bu da kaynağı” desen ne kaybedersin. Tam tersine dürüstlük ve objektiflik adına çok şey kazanırdın.

    Hala oradan buradan birşeyler tırtıklayıp benim söylediğim şeyi yanlış göstermeye çalışıyorsun. Biri 25 demiş biri 50 demiş. Benim ne dediğimi anlamıyorsun. Birçok farklı bakteri türünde kamçı vardır ve çoğunun (belki de hepsinin) da yapıları farklıdır. Bunlar incelendiğinde tamamında ortak olan proteinler yani bir bakteri kamçısında olmazsa olmaz olarak görülen proteinlerin sayısı 20′dir. Senin verdiğin örneklerde belli bir tür bakterideki (verdiğin örnekte E. coli‘den bahsediyor) sayılardan falan bahsediyor. Bunlar anlamsız. Farklı bakteriler incelenerek hepsinin kamçısında ortak olarak bulunan proteinler yani bakteri kamçısının oluşması için gerekli minimum protein sayısı 2006′daki araştırmada 20 olarak bulunmuştur. Zahmet edin yazımı okumuş olsan anlayacaksın ama benim bloga girmek alerji yapıyor heralde onun için verdiğim linklerdeki yazıları okuyamıyorsun sanırım.

    Bu söyleminizi çok okudum (tümüne bir cevap yazacağım zamanım olunca vs) blog yayıncılığına başladığım 2 seneden beri, ama ortada bişeyler göremedim o yüzden o şekilde yazdım.Sözünün adamı olmak yapmakla olur, yapacağını söylemek değil.Buyrun yapın bizde hatalarımızı görelim varsa çok katti ve kasıtlı hatamız düzeltiriz. Ben sizi birşey içinde bile göremiyorum

    Anlaşılan imtiyazlı gezegen konusundaki 2 yazı seni kesmedi. Oh ne güzel. İnsani ilkeyle ilgili doğru düzgün birşey yazabilmiş olsaydın, cevap verecek birşey olsa o konuda da yazı yazacaktım ama yazın bence doğru düzgün bir argüman sunmaktan çok uzaktı ve cevap verme gereği bile duymadım. İnsani ilkeyle ilgili yazı yazıyorsun ve yazının yarısını Alev Alatlı’dan alıntı yapıyorsun. Dediğim gibi cevap verme isteği ve gereği uyanmadı içimde o yazını okuduğumda.

    Ayrıca sizin yorum seviyenize inecek değilim.

    Aman ha sakın seviyeni düşürme. Muhteşem gidiyorsun.

    Yukarıda verdiğim açıklama bile sizin söylenildiği gibi sadece hata kovalayan,karşısındakinin ne anlattığıyla ilgilenmeyen dogmatik bir yapınızın olduğunuzu göstermeye yeter.

    Sen en bariz hatalarını bile kabullenmeyip düzeltmezken nasıl bir tartışma zemini bekliyorsun. Temel argümanlara giden yolda ufak ufak biriken delillerdeki yanlışların gösterilmesi seni nedense çok rahatsız ediyor. Sana kalsa hiçbir yanlışı göstermemek lazım sadece bariz çeviri hataları varsa onları gösterelim diğer bilgi yanlışlarına hiç değinmeyelim. Oh ne güzel.

    Felsefi polemiğe gerek yok verdiğim linkleri okuyun, onlara göre bir cevap verebiliyorsanız kendi tayfanızdan verin yayınlıyalım.Böylece her iki taraftandan da bilgi edinsin okurlar ve daha sağlıklı bir fikir edinebilsinler.Zaten sizin bu blogta yolladığınız yorumlar ancak buna yararabilir belki…

    Zaten ben de onun için bu tip bilgi yanlışlarına değiniyorum ve ilgili makaleleri belirtiyorum. Yoksa seni birşeye ikna etmek gibi bir derdim yok. Senin bariz olgusal gerçekleri bile görmezden gelecek kadar fanatikleşebildiğini gördüğüm için (ör. G. Gonzalez’in makale sayısı) seni ikna etmek gibi bir amacım yok.

    bir de çokça bahsettiğim ateist algı çarpıklığının boyutları hakkında ilk elden bilgi edindirir.

    Buna da bayılıyorum. Muhteşem kusursun teist algı yanında çarpık ateist algı. Tek kelimeyle muhteşem.

  15. Şu ateist mantık yada algı gerçekten muhteşem ötesi ! Nature Reviews Microbiology (yada yanlı olduğu her şekilde ayan beyan bilinen diğer önemli bazı hakemli dergiler) yazdıysa bilimsel olarak kesin doğrudur! Problem çözümlenmiştir, model oluşturulmuştur. Siz daha neyin peşindesiniz ? İşte tam kümülatif bilimsel bir metadolojik yaklaşım.Matzke deliler gibi çalışmıştır, modellemeler hayal etmiştir, ortaya olası yolları koymuştur, artık ne gerek vardır araştırmaya ve tartışmaya öyle değil mi ? :) Neyseki tüm bilim dünyası militan ateistlerden oluşmuyor… İlk önce Matzke’nin canını epey sıkan birkaç haber verelim;

    http://www.uncommondescent.com/evolution/all-flagellar-genes-derive-from-a-single-gene/

    Daha sonra M.Behe Matzke’nin bu çalışması dahil birkaç başka konuya verdiği cevaplardan oluşan makalesine bakalım. Gerçi Dembskinin verdiği çalışma (Renyi Liu * and Howard Ochman *
    Departments of *Biochemistry and Molecular Biophysics and Ecology and Evolutionary Biology, University of Arizona, Tucson, AZ 85721) Matzke’nin söyleminin içine etmiş (evolution of the flagellum by cooption of pre-existing parts) durumda gözükmekte ama biz yinede konuda M.Behe nasıl cevap vermiş birde ona bakalım;

    Curiosity-challenged

    The PNAS paper reaches conclusions that other workers find very questionable. Nicholas Matzke of the pro-Darwinian National Center for Science Education and Panda’s Thumb blog declares the work to be of “canine quality”, that is, “a dog.” (2) (Although a geographer by training, Matzke has acquired some skills in the area and earlier published his own sequence comparisons of flagellar proteins in Nature Reviews Microbiology.) The bottom line is that Matzke is quite skeptical that the two dozen kinds of proteins in the flagellum core could be derived from a single protein. His point is well taken. Yet neither of the scientists that Science magazine journalist Jennifer Cutraro called for comments expressed any curiosity concerning that startling claim. (3)

    Nor were they curious about other some pretty obvious points: 1) What kind of amazing protein would it take to actually be able to give rise to the disparate physical parts of the flagellum? 2) The authors of the paper find few homologies between flagellar proteins and other proteins; yet if that primordial protein were indeed so plastic, why hasn’t it been co-opted to perform many other functions in the bacterial cell? 3) In their scenario, the prodigy protein gave rise to all the core parts of the flagellum billions of years ago, before the common ancestor of major classes of bacteria. Yet since that time it has not been heard from. A single protein which blossoms to give one coherent, astoundingly complex structure and then, its work complete, is never heard from again — that hardly seems like what one should expect on Darwinian grounds.

    tüm makale için ;

    http://www.evolutionnews.org/2007/04/darwinism_gone_wild_neither_se.html

    Daha önce bu militan darwinist (Da Vinci ile ortak yanı) Matzke’nin olası ,hayali açıklamalarına verilen analiz cevaba bakalım.İngilizce bilen ilgili okurlar, bu konuda otoritemiz Matzke’nin daha önceki ”evreka” ları nasıl yanıtlanmış detaylıca öğrenebilir.

    http://www.idthink.net/biot/flag6/index.html

    IK ve Flagella ilgili en detaylı güncel cevaplarıda Michael Behe’nin Amazondaki blogunda bulabilirsiniz, azcık data minig :);

    http://www.amazon.com/gp/blog/A3DGRQ0IO7KYQ2/ref=cm_blog_blog

  16. @MAA

    Olayları nasıl bu kadar tersinden anlamayı başarıyorsun bilmiyorum ama seni hayretler içinde izliyorum.

    Şu ateist mantık yada algı gerçekten muhteşem ötesi ! Nature Reviews Microbiology (yada yanlı olduğu her şekilde ayan beyan bilinen diğer önemli bazı hakemli dergiler) yazdıysa bilimsel olarak kesin doğrudur! Problem çözümlenmiştir, model oluşturulmuştur. Siz daha neyin peşindesiniz ? İşte tam kümülatif bilimsel bir metadolojik yaklaşım.Matzke deliler gibi çalışmıştır, modellemeler hayal etmiştir, ortaya olası yolları koymuştur, artık ne gerek vardır araştırmaya ve tartışmaya öyle değil mi ? :)

    Benim bahsettiğim şey çok basit. Çok temel birşey. İstersen adım adım gidelim. Bakterilerde tek bir kamçı yok. Farklı bakterilerde farklı yapılarda farklı genlere ve farklı sayıda proteinden oluşan farklı kamçılar var. Bazısı 40 farklı proteine gereksinim duyuyor bazısı 30 bazısı 35 vb… Bunlar inceleniyor ve hepsinde ortak olan 20 adet protein olduğu görülüyor. Bu demektir ki bakteri kamçısının olmazsa olmazı bu 20 proteindir. Matze ve Pallen’in araştırmaları sonucu bu veriye ulaşımıştır. Bu bilimsel bir gerçektir. Kaldı ki eğer Mike Gene’in, Evolving the Bacterial Flagellum Through Mutation and Cooption: Part IV başlıklı yazısına bakacak olursan şöyle yazdığını görürsün (çok uzun olacağı için parça parça alıntı yapıyorum, merak edenler tamamını verdiğim linkten okuyabilir):

    Because of these limitations, it would be helpful to consider the flagellar components last shared by an ancestral flagellum.

    …Thus, 21 genes are shared by these four distantly related bacteria.

    …This strongly implies that these 21 genes were present in the last common ancestor of all eubacteria, thus comprising the Ur-IC flagellum.

    …Since the last detectable flagellum most likely contained these 21 genes (22, if we split FliG; 23 if we separate FliM and FliN), we can finally turn to the hypothesis of gradual CCAF to understand why it is so unconvincing.

    Yani eğer Mike Gene’i okuma zahmetine katlanmış olsan Behe’nin kitabında bahsettiği olmazsa olmaz 40′tan fazla protein ve bu yazındaki kamçının oluşması için 50′e yakın protein argümanının bilimsel gerçeklikten uzak olduğunu görürdün.

    Mike Gene’in bunu 2002′de yazdığını düşünürsek Matzke ve Pallen’in 2006′da bulduğu 20 proteinin daha gerçekçi olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Hadi Matzke ve Pallen zararlı misyonu olan ateistler ve Nature’da zaten amacı belli yanlılığı herkes tarafında bilinen (!!) bir dergi, peki Mike Gene için ne diyeceksin? Adam 2002′de bakteri kamçısı için ortak 21 protein var demiş.

    İlk önce Matzke’nin canını epey sıkan birkaç haber verelim;

    İşte olayı tersinden anlama dediğim şey buydu. O bahsettiğin makalede bakteri kamçısındaki tüm proteinlerin aslında biribirinin homologu olduğu sonucuna varılmıştı. Eğer bu doğru olsa bakteri kamçısının evriminin çok daha kolay şekilde açıklanması mümkün olurdu. Yani normalde olaya at gözlüğü ile bakan birinin bunu üzerine atlaması ve bunun doğru olduğunu düşünmesi gerekir. Ama Matzke öyle yapmadı ve Panda’s Thumb’da bu makaleyi yazanların araştırmalarında kullandığı yöntemlerin sorunlarını ve ulaştıkları sonuçların neden yanlış olduğunu uzun uzadıya anlattı. Yani normalde o bahsettiğin makalenin Matzke’nin canını sıkması gerekmiyordu –tabi eğer doğru olsaydı– ama Matzke bazıları gibi olaya at gözlüğüyle bakan biri değil dürüst bir bilim adamı olduğu için araştırma ve makaledeki yanlışı ortaya koydu.

    Mesela senin gözünde militan ateistlerden biri olan PZ Myers bu makaleyle ilgili Uh-oh…poor science alert! başlıklı yazısında şöyle demiş:

    There is considerable interest in a recent paper in PNAS that purports to have found some rather substantial homologies in the proteins that make up the bacterial flagellum. That would be extremely interesting if it were true, but it looks like there are massive methodological problems in the work. Matzke has put up a preliminary criticism; the gang at PT are working on a much more detailed analysis, and if half of what I’m hearing about the paper is true … well, it’s going to be rather thoroughly sunk.

    If you are arguing against ID’s favorite example, the flagellum, do not use the data in this paper. It’s about to go kablooieee. Sorry, everyone, but that self-correcting stuff is the way science is supposed to work (and letting error-filled papers make it to press is not supposed to happen, but it does all too often anyway.)

    Gördüğün gibi bu adamları körü körüne birşeyin yanlış olduğunu bile bile onu savunmuyorlar ve normalde doğru olsa önemli bir argüman oluşturabilecek birşeydeki yanlışı gördüklerinde bunda ısrar etmiyorlar.

    Bu arada bir düzeltme yapayım şimdi Matzke’nin yazısına tekrar baktım şöyle diyor:

    Total number thought to be indispensable in modern flagella: 23 (55%)

    Yani 20 değil 23 protein olmazsa olmaz. Yani Mike Gene, “Since the last detectable flagellum most likely contained these 21 genes (22, if we split FliG; 23 if we separate FliM and FliN)…” derken 23 sayısını doğru ifade etmiş. Peki bu 40-50 nerden çıkıyor ve neden birileri hala bunu savunuyor?

    Ayrıca Mike Gene’in Nick Matzke’yi makalesinden dolayı tebrik ettiği mesajına ve altındaki yorumlara göz atmanı tavsiye ederim.

    Bu arada konuyu başka yerlere çekmeni de anlayışla karşılıyorum. Mike Gene’in Matzke’ye cevaben yazdıklarının bu konuyla hiç ilgisi yok. Ben çok basit bir yanlışa değindim burada. 40-50 olmazsa olmaz protein var deniliyor bakteri kamçısında. Ben bunun yanlışlığına değindim. Matzke ve Nature seni kesmediği için Mike Gene’den alıntı ile bu arügmanı destekledim. Belki şimdi bunun gerçekten yanlış olduğunu görebilirsin. Mi acaba?

    Bu arada indirgenemez karmaşıklığın co-option ile üretilebileceğini Mike Gene’in kabul ettiğini biliyor muydun? İK tanımını ele aldığımızda genel bir tanım olarak İK özelliklerine sahip bir yapının prensip olarak co-option ile oluşabileceğini söylüyor. Bu nedenle İK’nin doğal olarak (Mike Gene bunu non-teleological olarak ifade ediyor) evrimleşebileceğini söylüyor. Yani İK yapılar doğal yollarla evrimleşemez argümanı yanlıştır ve AT karşıtları yıllar içinde bunu başarılı bir şekilde gösterdiler diyor. Ama evrimleşebiliyor olması evrimleştiğini göstermez diyor orası ayrı. Sonuçta İK’yı bir kavram olarak ele aldığımızda, İK yapılar doğal yollarla evrimleşemez argümanı yanlıştır, co-option ile evrimleşebilirler diyor.

    Bu arada daha önce kendi blogumda yazarım demiştim ama yazının tamamını okuduğumda böyle birşeye gerek olmadığını bu yazının çok büyük çapta bir propaganda malzemesi olduğunu gördüm. Bu nedenle burada yorumlarımla temel yanlışlara kısaca değinmeyi düşünüyorum.

  17. Da Vinci

    İlk başta kendin daha önceki değerlendirmelerini bir kenara bırakarak;

    ”Farklı bakterilerde farklı yapılarda farklı genlere ve farklı sayıda proteinden oluşan farklı kamçılar var. Bazısı 40 farklı proteine gereksinim duyuyor bazısı 30 bazısı 35 vb… Bunlar inceleniyor ve hepsinde ortak olan 20 adet protein olduğu görülüyor.”

    Bu serinin ilk yorumunda ;

    ”Mesela şu yukarda gösterdiğim alıntıda “Bu kamçının oluşabilmesi için 50′ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz.” bölümünün tamamen uydurma olduğu ve bilimsel olarak yanlışlığı kanıtlanmış birşey olduğu gün gibi ortadayken “evet gerçekten de 50 değilmiş, mutlaka olması gereken 20 protein varmış”

    gibi katti bir yaklaşımda bulunmuştunuz.Şimdi değişen ne ? Burda ortak proteinler co-optionla ortaya çıktıysa sizin meşhur mutasyon gen havuzunun durumu ne oluyor? Darwinizm evrimde co-optionı yani hücre içersindeki veriden yeni bilgi üretilmesini savunur yoksa çevre şartlarına göre gerçekleşen mutasyonun doğal seçilimce ayıklanarak genoma yeni bilgi olarak yazılmasını mı ? Yoksa Mike Gene’nin söylemi olan front-loading mi daha çok geçerlilik kazanıyor.Hani sizin daha önce biliriz o front-loading masalları dediğiniz:) Mustafa Akyolda vermiştim.Mike Gene co-optionla ilgili temel bazı gerçekleri daha önceki makalelerinde ve son olarak kitabı Matrix’tede vermiştir.Hemde sizin Matzke’nizden çok önce ama dikkate alınmaması sanırım teolojik düşünceye kapı açan bulgularından olsa gerek öyle değil mi?

    Nedir bu Co-option hani siz biliyorsunuz da biz Mike Gene severler bilemiyoruz;

    Bizler bile tasarım yaparken işimiz şansa bırakmayız.Şans esindir tasarım yönlendirmedir.)Bu tip bir açıklamada daha önce başka görevler üstlenmiş ve uzmanlaşmış proteinlerin bir şekilde başka bir görev için birleşerek bambaşka bir görev yerine getirmesidir.Bunlara siz bilirkişiler için dahi olsa birkaç küçük örnek verelim. Örneğin gephyrin .. bu proteinin görevi temel olarak beyin hücrelerinde sinyal taşınması görevidir.Fakat gephyrin molbdenum co-factor (moco diyede bilinir) olarak bilinen ve çoğu metololik enzimlerin içersinde yer alan bir maddeninde sentezlemesini yapmaktadır.Daha önce sitemde verdiğim iki örneğide burda bir kez daha vereyim;

    Fikrimce,(M.Gene) bir işlevden başka bir işleve dönüşme açıklamasına en açık iki örnek şunlardır:

    1. Antartika da ki notothenioid balıklarının kanlarındaki antifriz glycoprotein, onların buz denizlerinde hayat da kalmasını sağlar ve işlevsel olarak ilgisi olmayan bir pankreatik trypsinogen-benzeri protease‘dan evirildiği kabul edilir. Kimerik genleri üzerine yapılan en son kesifler (ki bunlar hem protease ve hem antifriz glycoprotein in kod açılımının yaparlar.) bu teoriyi büyük oranda destekler.

    2. Crystallinsler (göz lenslerinde ki ışık kırıcı işleve sahip proteinler) göze ait olmayan dokulardaki stres-önleyici proteinlerle benzemektedirler ve çok yakın olarak ilişkilidirler. (Drosophila a-crystallinsler ve ufak ısı-şok proteinleri homologdurlar.)Fakat bu iki duruma da dikkat ederseniz, bu proteinler bir indirgenemez karmaşık sistemin içinde tam bir bütünleşik parçalar olarak işlev görmemektedirler. Bundan ötürü, bazen bir protein birçok eşle etkileşimde olmaya zorlandığından dolayı farklı bir işlev kazanabilir ve indirgenemez karmaşıklıkla bir yapının bu yolla oluşturulabilmesi mümkün değildir.

    Farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş ağırlıklı olarak saf şansa dayandığından beri indirgenemez karmaşıklığa genel bir açıklama ve çözüm olmaktan çok uzaktır. Behe’nin gösterdiği gibi, sistem ne kadar karmaşık ise, bu yolun indirgenemez yapı oluşturması o kadar zordur.Karmaşıklık artıkça şansın üretkenliği azalır. (M.Gene )

    Şimdi burda genom içersine dışardan input olarak veri konulmadan içerdeki halihazırda var olan orta derecede özelleşmiş proteinlerin başka kritik görevler üstlenerek organizmaya yeni işlevler ve etkinlikler kazandırdığı açıktır.Demek oluyor ki o 21 ortak protein normal görevleri dışında kendilerinden beklenmeyen çok farklı görevler için uygun şekilde birleşebilme yeteneği ile ortaya çıkmışlar.Protein üretiminin ne kadar hassas ve kırılgan bir süreç olduğunu hesaba katarsak bu daha ayan beyan ortaya çıkıyor.Burda sorun bu modellemelerin gerçektende IK bir yapıyı oluşturuken Darwinci söylem doğrultusunda mı yoksa M.Gene söyleminde bir süreçi izledikleridir.Evrimci araştırmalar kimi destekliyor?

    Birde Mike Gene gösterdikleri zaten tartışıabilecek bir durum değil seve seve kabul etmeliydi.Ayrıca şu da var, ben baştada dedim ki , bu metinde ne varsa onu çevirdim bişey eklemedim orda ingilizcesi var her zaman yaptığınız gibi hata kovalamacası yapın bulun bişeyler.Bu şekilde yapmasak yani Mike Gene verisini koysak niye orjinal metini değiştiriyorsunuz diyecektiniz her zamanki gibi…Benim olduğu gibi yazman ordaki tüm veriye katılıyorum anlamına gelmez sadece AT hakkında ”genel bir çerceve ”ortaya koyduğu için bu yazıyı koydum. Bu yukardaki görüşümüde ayrıca belirttim.Benim Mike Gene’nin görüşünü desteklediğimi herkes biliyor.Mike Gene ile ilk elden mailleşebildiğimide hesaba katarsak senin verdiğin linkler bişey ifade edebilir ancak, oda önden yüklemeli evrimin giderek tasarım olgusuna daha evrimsel destek sağladığıdır.İşte Matzke gibilerin canını sıkanda budur..

    Son olarak sizin ne kadar gözü kapalı bir okur olduğunuzu göstermek çin son bir şey ekleyelim; sürekli ”Temel yanlış ” diye geveleyip duracağınıza azcık şuurla yorum yazın;

    ”Bu arada indirgenemez karmaşıklığın co-option ile üretilebileceğini Mike Gene’in kabul ettiğini biliyor muydun?”

    Yayınladığım son makale’nin daha ilk paragrafında şöyle demişim;

    ” oysa adaptasyonların optimisazyon kaynağının genelde eskilerde sanıldığı gibi mutasyon havuzu değil, orta dereceli proteinlerin başka işlevler üstlenerek kombine bir görev ortaya koyması ile oluştuğunu biliyoruz. (adaption from a different function- kuzey kutup (arctic) balıkları ve crystallin örneği)”

    Bende size diyecek söz bulamıyorum.Mike Gene konu ile ilgili çevirileri yavaş yavaş gelicek hiç merak etmeyin.O zamanda bakalım tepkileriniz nasıl olucak ? Matzke gibi mi yoksa militan haliinizle bildiğimiz gibi mi?

  18. @MAA

    Burda ortak proteinler co-optionla ortaya çıktıysa sizin meşhur mutasyon gen havuzunun durumu ne oluyor? Darwinizm evrimde co-optionı yani hücre içersindeki veriden yeni bilgi üretilmesini savunur yoksa çevre şartlarına göre gerçekleşen mutasyonun doğal seçilimce ayıklanarak genoma yeni bilgi olarak yazılmasını mı ?

    Proteinler co-option ile ortaya çıkmaz. Co-option’ın ne olduğunu bir araştır istersen. Proteinler mutasyonlarla değişime uğrar. Co-option ile mutasyonlar birlikte çalışır. Zaten Mike Gene de o yazısında bunu g