header image
 

Evrenin Tasarımına 40 Örnek

Dr. Caner Taslaman

Evrendeki tasarıma dair birçok veri o kadar yenidir ki geniş kitlelerin bunlardan haberi yoktur. Bu verilerin adedi ise inanılmaz boyuttadır. Bu verilerin sadece 40 tanesini örnek olarak vereceğim. Hiç şüphesiz biyoloji bu konuda en çok örneğin verilebileceği alandır. Ancak bu örnekleri ve bu konunun biyoloji ile ilgili boyutunu bundan sonraki çalışmama bırakarak, listede biyoloji ile ilgili örnek vermiyorum. Listede vereceğim örnekler Dünya’mızdaki canlılığın oluşabilmesi için olmazsa olmaz şartlardır.

1) Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir.

2) Big Bang’in patlama anında eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi. Görülüyor ki Big Bang, hem şiddeti, hem madde oranı, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarımın ürünüdür.

3) Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar gerçekleşmiştir. Böylece de galaksilerden canlılara kadar olan süreç mümkün olmuştur.

4) Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık.

5) Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır. Roger Penrose düşük entropili bu başlangıcın gerçekleşme ihtimalini 10 üzeri 123′te 1 olarak hesaplamıştır.

6) Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ve anti-protonlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının, anti-protonlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur.

7) Aynı şekilde nötronlar ve anti-nötronlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için nötron sayısı, anti-nötronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.

8 Elektronlar ve pozitronlar da birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için elektron sayısı, pozitronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.

9) Kuarklar ve karşı kuarklar da birbirini yok eder. Oysa yaşamın varlığı kuarkların daha fazla olmasına bağlıdır ve kuarklar karşı kuarklardan daha çok olmuşlardır.

10) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi anti-maddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratılmış olmaları da gerekmektedir. Bu da canlılığın bir şartıdır.

11) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kütleleri de mevcut şekilde olmalıdır. Bu parçacıkların mevcut kütleleri farklı olsaydı yaşam için gerekli atomlar oluşamayacaktı.

12) Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengelerler. Eğer bu denge sağlanmasaydı da canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı. Elektronun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı.

13) Eğer evrendeki nötrino miktarı daha az olsaydı galaksiler oluşamayacaktı. Eğer nötrino miktarı daha fazla olsaydı galaksiler çok yoğun olacaktı. Her iki durum da canlılığın oluşmasını engellerdi.

14) Güçlü nükleer kuvvet çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.

15) Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’te çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.

16) Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı. Eğer daha zayıf olsaydı kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.

17) Çekim gücü daha kuvvetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden kara deliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı.

18) Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.

19) Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.

20) Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun enerji seviyesine olan oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu. Eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.

21) Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomları birbirlerinin enerji seviyelerine bağlı oldukları gibi, helyum atomunun enerji seviyesine de bağlıdırlar. Helyumun enerji seviyesi yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun enerji seviyesi düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olacaktı.

22) Süpernova patlamalarının uzaklığı, yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Örneğin bu patlamalar çok yakın olsaydı oluşacak radyasyon canlılığı yok edebilirdi. Eğer bu patlamalar çok uzak olsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar yeterli seviyede olmayacaktı.

23) Dünya’mızda canlılığın oluşabilmesi için galaksimizin belli oranda maddeye sahip olması gerekmektedir. Eğer madde oranı fazla olsaydı Güneş’in yörüngesi değişirdi. Eğer daha az madde olsaydı, Güneş’imiz gibi yeterli zaman yaşayacak bir yıldızın var olması mümkün olmayacaktı. Ayrıca galaksimizin büyüklüğü, şekli ve başka galaksilere uzaklığı da canlılığın oluşması için çok önemlidir.

24) Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.

25) Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan bir soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.

26) Dünya’mızın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer Dünya’mızın çekimi daha az olsaydı atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı.

27) Dünya’mızın çevresindeki manyetik alan da çok özel olarak ayarlanmıştır. Eğer bu manyetik alan daha güçlü olsaydı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebilirdi. Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.

28) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.

29) Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.

30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkânsız olurdu.

31) Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.

32) Dünya’mızdaki ozon miktarı da çok kritik bir değerde yaratılmıştır. Eğer bu değer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.

33) Yaşam için atmosfer basıncının da belli bir değerde olması gerekmektedir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.

34) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almamızın imkânsız olmasına sebep olabilirdi.

35) Canlılık için olmazsa olmaz şart olan karbon atomunun, yıldızların içindeki oluşumu çok kritik değerler altında meydana gelmektedir. Bunun için iki helyum atomu birleşip 0,000000000000001 saniye gibi kısa bir süre berilyum atomuna dönüşürler ve üçüncü bir helyumun eklenmesiyle karbon atomu oluşur. Bahsedilen atomların enerji seviyelerindeki ufak bir farklılık karbon atomunun ve canlılığın ortaya çıkışını imkânsızlaştırırdı.

36) Tüm canlılar karbon atomunun diğer elementlerle bileşikler yapması sayesinde var olmuşlardır. Karbon, yaşam için gerekli olan bileşikleri ancak dar bir sıcaklık aralığında gerçekleştirebilir. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’nın sıcaklığıyla tam uyumludur. Oysa evrende yıldızların içindeki milyarlarca derece sıcaktan mutlak sıfır olan -273 dereceye kadar geniş bir aralık mevcuttur.

37) Karbon atomunun oluşturduğu kovalent bağlar gibi zayıf bağlar da ancak belli bir sıcaklık aralığında gerçekleşebilirler. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’da var olan sıcaklık aralığı ile tam uyumludur. Zayıf bağlar gerçekleşmese hiçbir canlı var olamazdı.

38) Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mızın, yaratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir. Dünya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’mızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.

39) Canlılığın mümkün olabilmesinin şartlarından biri de suyun belirli bir yüzey gerilimine sahip olmasıdır. Bitkilerin suyu topraktan emmeleri ve en üst noktalarına kadar iletebilmeleri bu gerilimin tasarlanmış olması sayesindedir. Bu gerilim daha farklı olsaydı ne bitkilerden, ne de diğer canlılardan söz edebilirdik.

40) Suyun reaksiyon kabiliyeti de canlılığın diğer şartlarından biridir. Su ne bazı asitler gibi parçalayıcı özellikler gösterir, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeden durur. Suyun akışkanlık değeri, suyun katı halinin sıvı halinden daha hafif olması da yeryüzündeki canlılığa büyük katkıda bulunur.

~ yazan: Mustafa Ajlan ABUDAK Eylül 3, 2007.

88 Yanıt to “Evrenin Tasarımına 40 Örnek”

  1. Evrenin hesaplanan, gözlemlenen parametreleriyle hayatın varlığı arasında nasıl bir bağlantı olduğunu gösteren güzel ve yararlı bir bir yazı olmuş.

    Selamlarımla

  2. Akıllı tasarımın bilimsel önermeleri bunlar mı?
    -”Akvaryumumda su olmasaydı balıklar ölürdü!”
    -”Yer yüzündeki sıcaklık 300 derece olsaydı biz var olamazdık!”
    -”Kennedy askerlerin sözünü dinleyip krizde CCCP ye atom bombası atsaydı(çok olasıydı) hepimiz yok olurduk”
    …vs.vs

    ———————————————

    Sıraladığınız tüm maddeler tek bir maddeye indirgenebilir: “Şöyle olmıyabilirdi ama oldu, ve biz varız bu nasıl olur!?”.

    Bu bilimselliğini bir kenara bırakın, çok yanlış bir düşünme biçimi ve dunyanin yasinin 6000 yıl olduğunu savunanlarla tıpkısının aynısı. Coğu 100% aynı.
    Yanlışlığı şöyle, hiçbirşeyin var olmadığını ve sadece insanın var olduğunu düşünün; bu mantık yürütme biçimi insanın yaşamasına uygun bir ortam için yeni baştan bir evren tasarımı yapıp, o kadar şeyin olduğu şekilde olma olasılığının “imkansızlığına” gönderme yapıyor. Fakat ilk gelen insan(yadadiğer canlılar) değildi, sonradan oluşan şey neyse onun sonucunda. Bütünsel bir diyalektik var(Hayır marxist değilim) Yani geçmiş ile gelecek arasında bütünsel bir bağlantı var. Şu şekilde olmasaydı, bu şekilde olacaktı ve herşey ona göre devam edecekti.
    Anlatamadıysam daha açık bir örnek vereyim.

    Benim babaannem çok alerjik bir insan idi. Birşey olurdu bütün vücudu şişer nefesi kesilirdi. Ciğerlerinin su topladığı bile olmuş bazi vakalarda.
    Anneme hamile kaldığı dönemde anneannemi tütün tarlasında çalışırken bir arı ısırmış (o arının adı vızvız olsun) ve kadıncağız ölümün kenarından dönmüş, yüksek ateş ve aşırı nefes darlığı ile mücadele etmiş, gerçekten ölüyormuş minik vızvız yüzünden.
    Neyse, sonra annem doğdu, sonra 2 dayım ve teyzem doğdu. Onların çocukları oldu, tütüncülük oldü ve dünyanın değişik yerlerinde yaşayıp gidiyorlar çevreleri ile etkileşerek.
    Bizim örnek şimdi başlıyor:
    Anneannem o zaman ölümün kenarındayken kurtulduğunu değil öldüğünü varsayalım kısa bir süreliğine ve benim buraya yazı yasma olasılığını düşünelim.
    Sonra zamanı 60 yıl geriye alıp vızvız’ın ısırmasının 2 dakika öncesine gidelim ve kağıdı kalemi çıkaralım.(O zamanlar köy yerinde hesap makinesi ne arasın:))
    Hesaplamaya başlıyalım bakalım bugüne gelmek için olasılıklar nedir. O kadar olasılıklar içersinde vızvızın anneannemi tarlada çalışan o kadar insan arasında bulma olasılığı nedir? Sonra çok nadir olan o alerji türünün o kadar insan arasında anneannemde bulunma olasılığı nedir? Hadi diyelim buldu, vızvızın o anda tepesinin atıp anneannemi sokmasının olasılığı nedir. Ve tüm bu olanlardan sonra o köy yerinde bir doktorun bulunma olasılığı ve anneannemin kurtulma olasılığı nedir?(Bu tarz hastaların öldüğü çok görülmüştür, ve öyle her köyde yada yakında bir doktor olmazmış). Hadi diyelim doktor vardı, o doktorun karısını ogün araba çarpsaydı zamanında gelip müdahale edebilirmiydi? Yada doktora haber salan kişinin o acelede attan düşüp ölmeme olasılığı nedir?
    Şimdi kağıt kalem ile tüm bu olasılıkları çarpalım. Müthiş bir rakam çıkar. Ki daha birçok olası durumu görmezden geldik.(Ogün hava sıcak olmıyabilirdi, o arı saldırı noktasına gelmeden DDT ile zehirlenmiş bir bitkiden ölebilirdi vs.vs)
    Şimdi bu sonuç olarak çıkan müthiş büyük rakamın bilgeliği varmıdır ve ben bugün “doğa üstü” güç anlamında kendimle ilgili ne gibi sonuçlar çıkarmalıyım? Be haşa peygambermiyim? Elbette değilim.
    Anlatabilmiş olmam lazım, yada devam edeyim mi?

    Bu tarz mantık yürütme olasılığa da matematiğe de aykırı ve adıda zannedersem “reverse obscuring”.
    Ben şahsen bir tanrıya inanıyorum kendi yollarımdan, fakat bu tarz bir düşünme tarzı ile onu kaybedeceğimi de biliyorum! Aklımızın almadığı noktada düşünmeyi bırakmaktansa biraz daha düşünme gayretinde büyük fayda var.

    Herkese saygılar.

  3. Barış Sevim Bey,

    Sizin yorumlarınızı okurken kara mizah duygusu kaplıyor içimi.Kendi içinde bir tutarlılık sergileyemeyen söyleminiz her konuda yazdıkça dahada içinden çıkılmaz durumlara dönüşüyor.

    İlk olarak, hem Darwinciliğin naturalist-materyalist süreçlerinin yılmaz savunuculuğunu yapıp daha sonra”Ben şahsen bir tanrıya inanıyorum kendi yollarımdan” demek Zenon’nun bile içinden çıkamayacağı bir paradoks ortaya koymaktır. Olasılık hesapları için Yaşar Kemal edebiyatı ile ailenizin hikayesinide öğrenmiş olduk.Bu Analojiden de anlaşılabileceği gibi oldukça karmaşık bir algı dünyasının tezahürü argüman olarakta kullanılabiliniyor.Ben size olasılıklar la ilgili en temel yapılardan olan proteinlerle ilgili bir kanıt ortaya koymuştum.Sayın Da Vinci ve siz konuyu başka hususlara çekip bundan bahsetmemiştiniz bile. Ben okuma konusunda algıda seçiciliğinizin olduğunu ve es geçtiğinizi düşünerek, son derece açık, ailemle değil de tüm varlıkla alakalı temel matematiği kullanan bir argüman sunayım;

    ”Urey-Miller deneyi amino asitlerin ilkel atmosferde nasıl ortaya çıktığını göstermeye çalışmıştı. Bu deneyin önceki başlıkta ele alınan sorunlarının hiçbiri olmasa ve bu deneyi doğru kabul etsek bile naturalist yaklaşımın; canlılığın protein, RNA ve DNA gibi temel moleküllerini izah etmekte önemli sorunları vardır. Bir adım daha ilerlenip, bu moleküllerden canlılığın oluşumu açıklanmaya kalkıldığında sorun daha da büyür. Epistemolojide olasılık hesaplarının merkezde olduğu bir yaklaşımla bu molekülleri incelersek; bu moleküllerin tesadüfen oluşmasının olanaklı olup olamadığını daha iyi değerlendirebiliriz. Buradaki temel hedef, Evrim Teorisi’nin doğru olup olmadığını belirlemek değildir; fakat ‘sadece doğa yasaları içinde kalıp’ da bu moleküllerin oluşumunu açıklamanın mümkün olmadığını göstermektir. Çağımızda, tesadüfi oluşumu savunanlar, Evrim Teorisi’nin mekanizmalarının ve diğer doğa yasalarının, bütün türlerin oluşumunu izah etmek için yeterli olduğunu ileri sürdükleri için; tartışmanın, tasarım delili ile Evrim Teorisi’nin arasında olduğu zannedilmektedir. Evrim Teorisi ile teizmi birleştiren birçok kişi olabildiğine göre bu anlayış yanlıştır. Evrim Teorisi’nin mekanizmalarının canlılığın ve yeni türlerin ortaya çıkışında yetersiz olduğunun gösterilmesi, bu teoriye karşı bir yaklaşım gibi gözükse de; asıl sorgulanan, tesadüfi oluşumu savunan materyalist-natüralist-ateist inançtır.

    Olasılık hesapları, tasarım ile tesadüf şıklarından hangisinin daha tutarlı olduğunu anlamamız için bize objektif matematiksel veri sunmaktadır. Proteinlerin yapısı, olasılık hesaplarının kolayca uygulanmasına olanak tanımaktadır. Her canlı hücre proteinlerden oluşur. Proteinler gerek enzim olarak gerek diğer vazifelerle hücrelerdeki faaliyetleri gerçekleştiren temel birimlerdir. Hücre ile fabrika arasında kurulan analojide, proteinler makineye karşılık gelmektedir. Proteinler amino asitlerin arka arkaya gelmesiyle oluşurlar. Canlı bünyesinde 20 tane amino asit kullanılarak protein oluşur. Bu 20 amino asidin belirli bir sırada olması proteinin oluşması için mutlak şarttır. Amino asitlerin arka arkaya rastgele gelmesiyle oluşan proteinoitler ile hücrede belirli bir vazifesi olan proteinler arasındaki fark çok büyüktür. Amino asitler sol-elli ve sağ-elli amino asitler olarak ikiye ayrılır. Amino asitlerin rastgele bileşimi olan proteinoitler, her iki tür amino asitten oluşuyorken, proteinler sadece sol-elli amino asitleri ihtiva ederler. Bundan daha önemlisi proteinler belirli vazifeyi yapmak için belirli bir dizilimde olmalıdır. Ortama belli bir enerjinin verilmesiyle amino asitlerin proteine dönüşme olasılığı, dinamitle patlatılan tuğlaların üst üste düşerek bir ev oluşturması kadar düşüktür.

    Canlılarda 55 amino asidin arka arkaya gelmesiyle oluşan Ferrodexin (Clostridium pasteurianum’da bulunur) proteini gibi kısa sayılan proteinlerin yanı sıra 6049 amino asidin arka arkaya gelmesiyle oluşan Twitchin (Caenorhabditin elegans’da bulunur) proteini gibi uzun proteinler de vardır. Olasılık hesaplarına örnek olması için insan vücudunda bulunan, 584 amino asitli orta büyüklükteki Serum Albumin proteinini ele alalım. Bu proteindeki amino asitleri sırf sol-elli olmasının olasılığı şöyle hesaplanır:

    Bir amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    İki amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    Üç amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    584 amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    Ayrıca tüm amino asitler, protein zincirindeki diğer amino asitlerle birleşmek için peptid bağı denilen kimyasal bir bağ kurmak zorundadırlar. Oysa doğada, amino asitler arasında kurulabilecek pek çok kimyasal bağ türü vardır; peptid bağlar ve diğer bağlar kabaca eşit ihtimalle kurulur.45 584 amino asitli Serum Albumin proteini için 583 tane peptid bağı gereklidir. Bunun olasılığı şöyle gösterilebilir: İki amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı: Üç amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı: Dört amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı: 584 amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı:

    Bu tek proteinin amino asitlerinin, sırf sol-elli olması ve de peptid bağı yapmasının olasılığı ise şöyledir:

    Bu olasılığın matematiksel olarak imkânsız olduğunu şöyle düşünerek anlayabiliriz: Evrendeki 1080 proton ve nötronu, fotonlarla ve elektronlarla toplarsak 1090’dan küçük bir sayı elde ederiz. Evrenin yaşı olan 15 milyar yıl x 365 gün x 24 saat x 60 dakika x 60 saniye = 473.040.000.000.000.000 saniye; evrenin başından şu ana kadar geçen zamanı ifade eder. Bu sayıya yuvarlak olarak 10 üzeri 18 saniye diyebiliriz.

    Bu iki sayıyı çarparsak 10 üzeri 90 x 10 üzeri 18 = 10 üzeri108 eder. Bu sayı, evrendeki her proton, nötron, elektron ve foton, evrenin her saniyesi bir deneme yapmış olsalar, oluşacak deneme sayısıdır.46 Saniyede yapılan denemeleri en yüksek kimyasal hız olan 10 üzeri 12 (bir katrilyon) olarak alırsak; 10 üzeri 108 x 10 üzeri 12 = 10 üzeri 120 eder, oysa 584 amino asitli bir proteinin sırf sol-elli amino asitlerden kurulu olması ve peptid bağı oluşturması gibi basit iki aşamanın oluşma olasılığı 10351’de 1’dir. Bu, bütün uzayın elektron, proton, nötron ve fotonlarının her biri canlılardaki 20 amino asitten birine dönüşselerdi ve evrenin oluşumundan itibaren her biri saniyede 10 üzeri 12 deneme yapsalardı bile; tek bir 584 amino asitli proteinin amino asitlerini, sol-elli olarak oluşturmaya ve peptid bağı yapmaya imkân bulamayacaklarını gösterir. Bu sonuç gerçekten çok ilginçtir. Kopernik devrimi ile Dünya, evrendeki merkezi yerini kaybetmiştir ama Dünya’mızda ancak mikroskopla görülebilen bir canlıda bile binlercesi olan proteinlerin tek bir tanesinin en sıradan özelliklerinin tesadüfen ortaya çıkması için, tüm evrenin tüm maddesini seferber etmemiz bile bu proteinin nasıl oluştuğunu açıklamaya yetmemektedir. Biyolog Steven Rose, daha basit bir proteini amino asit dizilimleri açısından ele almakta ve bu proteinin amino asit uzunluğunda 10 üzeri 300 olası form olabileceğini, bu olası formlar gerçekten var olsalardı ağırlıklarının 10 üzeri 280 gram olacağını; oysa evrendeki tüm maddenin tahmini ağırlığının 10 üzeri 55 gram olduğunu söyler.Bu da belirli bir proteinin tesadüfen elde edilmesinin ne kadar imkânsız olduğunu gösterir.

    Proteinlerin amino asitlerinin doğru sırada olması protein açısından hayati öneme sahiptir. Serum Albumin proteini için bunun olasılık hesabı şöyledir:

    Bir amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    Iki amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    Üç amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    584 amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    Proteinlerin amino asit dizilimlerinde belli bir bölgenin aktif taraf olduğu, bu yüzden bu bölgenin dışındaki amino asit değişimlerinin önemsenmemesi gerektiği söylenebilir. Bu yüzden elde ettiğimiz olasılık yükselebilir. Fakat son protein çalışmaları, aktif olmayan bölgedeki birkaç değişikliğin de proteinin fonksiyonunu kaybetmesine sebep olduğunu göstermiştir.48 Diğer yandan proteinin hücrede gerekli yerde, gerekli sayıda olması gibi ele almadığımız hayati özellikler olasılığa dahil edilirse; o zaman ise olasılık daha da düşer.

    Amino asitlerin doğru sırada olmasının olasılığını daha önceden elde edilen 10 üzeri 351’de 1 sayısıyla çarparsak, belirli bir proteinin hem sol-elli amino asitlerden oluşmasının hem peptid bağı kurmasının hem de amino asit dizilimini doğru oluşturmasının olasılığını elde ederiz. Bu da 10 üzeri 351 x 10 üzeri 759 = 10 üzeri 1110’da 1 gibi, olasılık olarak imkânsız kabul edilen bir sayıya denk gelmektedir.

    Şimdi makalenin konusu olan kozmoloji yönünden olasılığı ele alalım sizin tütün tarlası ve alerjiler analojiniz kadar doğal hayattan olmaycak ama.Oxford Teorik Fizik bölümü profesörü Roger Penrose ”herhalde”birşeyler biliyordur bu mevzu üzerinde..

    ”Canlılığın varlığı, bahsedilen bu çok kritik oluşumların hepsinin birden gerçekleşmesine bağlıdır. Daha önce de belirtildiği gibi bir sonucun gerçekleşmesi için gerekli olan olasılıkların hepsi birbirleriyle çarpılır. Eğer bunu, sırf biraz önce örnek olarak verdiğimiz ”40” maddeye uygularsak hesabın şöyle yapılması gerekir:

    S: {1. maddenin olasılığı x 2. maddenin olasılığı x ……… x 40. maddenin olasılığı}

    40 maddedeki fiziksel oluşumların hepsi canlılığın oluşumu için olmazsa olmaz şartlardandır. Bunlardan bir tanesini bile değiştirmemiz canlılığı imkânsız kılacaktır. Bunlar gibi canlılığın oluşumu için gerekli daha birçok olmazsa olmaz şartın aslında hesaba katılması gerekir.

    Diğer bir örnek olarak, makalemizin konularından biri olan evreni meydana getiren başlangıçtaki patlamanın şiddetindeki hassas ayarı ele alalım. Evrenin genişleme hızını bu başlangıç belirlemektedir; bu genişleme hızındaki ufak bir değişiklik, sadece canlıların oluşamaması değil, aynı zamanda galaksilerin ve yıldızların da oluşamaması anlamına gelmektedir. Bu genişleme hızındaki kritik ayar 10 üzeri 60 ’da 1’dir; yani, 10 üzeri 60 ’da 1’lik bir değişiklik bile galaksilerin ve canlılığın oluşamaması anlamına gelmektedir.10 üzeri 60, Dünya’mızdaki tüm atomların toplamından da büyük bir sayıdır: Trilyon x trilyon x trilyon x trilyon x trilyon’a eşittir. Eğer Dünya’nın herhangi bir kum tanesinden bir tanesindeki trilyonlarca atomun içine bir atom saklasanız ve Dünya’daki atomlardan rastgele bir atom çeken kişinin bu atomu 1 kerede bulmasını bekleseniz; bu olasılık bile 10üzeri 60’da 1’den büyüktür.

    İkinci örnek olarak ise evrenin başlangıç entropisindeki olağanüstü düzeni örnek olarak ele alalım. Entropi yasasına göre evrendeki düzensizlik anlamına gelen entropi, zamanın ilerlemesiyle tek yönlü olarak, tersinemez bir şekilde artar. Bu, zamanın başlangıcına doğru geri gittiğimizde sürekli entropinin düşmesi gerektiği anlamına gelir. Evrenin düşük entropili başlangıcı hem galaksilerin ve Güneş sistemimizin hem de canlılığın oluşabilmesinin olmazsa olmaz şartıdır. (Entropi yasasının yasa olarak varlığı doğa yasalarının tasarımı başlığına girer. Fakat, bu yasanın varlığı başlangıç entropisinin düşük olmasının gerekliliğinden farklıdır. Bu yasanın varlığı evrenin başlangıcının düşük entropisini zorunlu kılmaz. Birincisi yasanın tasarımı, ikincisi ise evrendeki fiziksel bir oluşumun tasarımıdır ve bunların her ikisi de canlılığın olmazsa olmaz şartıdır.

    Roger Penrose, evrenin başlangıç entropisinin hassas ayarını gösteren matematiksel betimlemeye, fizik biliminde bildiği hiçbir verinin yaklaşamayacağını söyler: Şu anda evrendeki yaklaşık 10 üzeri 88 olan entropi miktarı, evren eğer Büyük Çöküş ile çökerse 10 üzeri 123’e çıkacaktır. (Penrose bu hesabı Bekenstein-Hawking entropi formülünü kullanarak yapar.)28 Evrenin Büyük Çöküş’ünde, her bir baryon için 10 üzeri 43 entropi olacaktır, buna göre toplam 10 üzeri 80 adet baryonlu evrenin entropisi 10 üzeri 123 olarak bulunur. Evrenin başlangıcındaki entropinin hassas ayarı, evrenin muhtemel sonunun entropisinden yola çıkılarak hesaplanır. Aslında evrenin başlangıcı, pekâlâ aynı hacimdeki bu sonun entropisine sahip olabilirdi; böylesi bir durumda ne galaksimiz, ne Dünya’mız, ne de bu kitabı yazan ve okuyanlar var olabilirdi. Evrenin başlangıç entropisindeki hassas ayarı hesaplayan Penrose, sonucu şöyle değerlendirmektedir. “Tasarımcının” ne kadar isabetle hedefini belirlediği görülüyor, yani doğruluk oranı şöyledir: 10 üzeri 123 te 1.” Ortaya çıkan bu sayının iki üslü yazılma sebebi, bu sayıyı üssüz olarak yazmaya (1’in arkasına sıfırlar koyarak), evrendeki tüm hammaddenin bile yetersiz kalacak olmasıdır. Bu sayıyı üssüz olarak yazmak için, evrendeki tüm parçacıkların (1080 kadar) ve tüm ışık taneciklerinin (10 üzeri 88 kadar) her birinin üstüne katrilyon (10üzeri 15) tane sıfır yazsaydık bile; ancak 10 üzeri 104 tane sıfır yazabilirdik. Oysa 10 üzeri 123 tane sıfır yazabilmek için bu evrenimiz gibi on milyon (107) kere trilyon (10 üzeri 12) daha fazla evrene sahip olmamız ve o evrenlerin proton, nötron ve fotonlarını, katrilyonlarca sıfır yazılabilen defterler olarak kullanmamız gerekirdi ki; ancak evrenin başlangıç entropisinin hassas ayarını ifade eden bahsedilen sayıyı üssüz olarak yazmayı başarabilelim. Görüldüğü gibi, bırakın başlangıç entropisindeki kritik ayarın tesadüfen gerçekleşmesini, bu ayardaki hassasiyeti ifade eden sayının 1’in arkasına sıfırlar konularak yazılması bile mümkün değildir. Evrenin başındaki bu hassas ayarın bir Düzenleyici’si olmaksızın açıklanması mümkün değildir. Evreni bir Tasarımcı’nın eseri olmayan bir varlık olarak görenlerin ”apriori ”beklentisi, bir düzenin bulunmadığı kaotik bir evren olmalıdır. Oysa var olan olgular, sıradan bir düzene bile değil; olağanüstü düzenlemelere işaret etmektedir.

    ”Buna başka yollardan inanmak başka bir inancın inanırlığını kanıtlamak için var olabilir.Oysa dinlerin inanç icin bilime ihtiyacı yoktur fakat inanç karşıtlığının varlığını sürdürebilmesi için olmazsa olmaz koşul bilimin onların yanında olmasının gerekliliğidir.Tasarım argümanına karşı direnç bu yüzden bu kadar büyüktür.Tasarımın yada tasarımcının kabulü onlar için yüzyıldır inşa edilen apriori imparatorluklarının sonu olacağı anlamına gelmektedir.”

    Darwinciliğe saygılarımla…

    Kaynak

    http://www.evrim.gen.tr

    ” ” içindeki yerlere tartışmanın seyrine uygun açıklamalar konmuştur.

  4. Mustafa bey,

    Siz deist veya teist olan ama naturalist-materyalist evrim süreçlerini destekleyen bilim adamlarının varlığından bihaber gibi davranıyorsunuz. Caner Taslamanın kitabında aslında bu konuya da değiniyor. İsterseniz bu kadar çok alıntı yaptığınız kitabın ilgili bölümünü okumayı deneyin. Bir kişi tanrıya inanıyor diye naturalist evrimi destekleyemez diye birşey yok. Herkes tanrıya sizin yüklemek istediğiniz güç ve görevi vermek istemeyebilir. Barış bey de tanrıya inanıyorum diyorsa inanıyordur. Bunu sorgulama hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz. Tanrıya inanıp naturalist evrimi de bilimsel gerekçelerle kabul edebilir. Siz bunu mümkün görmüyor olabilirsiniz ama mümkün gören birçok deist ve teist bilim adamı var. Belki bunu kara mizah örneği olarak görmek yerine kendi düşünce yapınızı sorgularsanız daha iyi olabilir.

  5. Ben o kitabı sanırım sizden çok ama çok önce okudum.Caner Bey’in kendisiyle yakınen tanışıyorum ve konu hakkındaki düşüncelerini biliyorum.O bilim adamalarının var olması benim bu konu üzerinde eleştiri yapamayacağım anlamına mı geliyor?

    Benim eleştirdiğim durum o bahsettiğiniz teist olan ama naturalist-materyalist evrim sürecini destekleyenlerin içinde oldukları paradokstur.İnanıp inanmama bir çok kez söylediğim gibi kişisel seçim.Birde şimdi buna bir başka paradoks daha ekleniyor ki bir naturalist-materyalist atesitin bir teistin öyle olabileceğini ve bunun Darwinci söylem içinde ” normal’’son derece doğal olduğunun söylenebilmesi.(Darwinciliğin misyonunu dikkate alırsak)

    Sizin blogunuza giren herkesin bir fiil herhangi teist açıklama yada inança gönderme yapan şeylere yüksek hassasiyetle karşı olduğunuzu 5 dakka sonra anlayabilir. İnancın size göre bilimsel olarak manasızlığını kanıtlamak için yılmaz bir şövalye olarak çalıştığınız da rahatlıkla kavrayabilir.(aynısı benim ateizm-darwinizm söylemim için geçerlidir) Şimdi sizde yukarıdaki son yorumunuzda ki şeklide davranarak kendi söyleminiz içinde paradoks oluşturuyorsunuz.’’sadece doğa yasaları içersinde kalıp, onu ısrarla savunup daha sonra doğa üstü bir güçe(bilimsel yaklaşımca ancak tasarımcı olarak adlandırılabilecek) inanabiliyor olmak nasıl bir tutarlılıktır ? Barış Bey yorumlarının başında beri tasarımcısız bir tasarımı savunuyor.(tabi ki sizde)

    Siz bu tutarlılığa sahip olup (bir atesit olarak) buna sahip olmadığı görünen Barış Bey’i naturalist-materyalist bağlamda savunarak kendinize göre bilimselliği mi müdafaa etmiş oluyorsunuz? Yoksa benimde çok önemsediğim demokratik bir temel hakkı mı? (inaç ve yahut inançsızlık konusunda hürriyet) Eğer yanlış hatırlamıyorsam Voltaire gibi düşünüyorsanız yani ”Sizin gibi düşünmüyorum ama sizin düşündüğünüzü savunmanız için canımı veririm” diyorsanız bu bir siyasi yaklaşımdır bilimselbir yaklaşım asla olamaz.Eğer bu iddiadasanız bahsedilen paradoks ve çelişkiler argümanınızın ne denli pragmatist olabileceğini göstermiş olur.

    Ayrıca lütfen verdiğim olasılık hesapları ile ilgili karşı yorum verebilirmisiniz ? Konuyu sürekli başka yönlere çekiyorsunuz bu bloga yorum yazdığınızdan beri.Caner bey’in ortaya koyduğu matematiksel çıkarıma lütfen başka bir matematiksel çıkarımla cevap verin.

    Saygılarımla…

  6. Demek ki az cok dusunme yapnizi cozdum Mustafa bey :)
    Ikincisi kara mizah kopnusunda tamamen haklisiniz, icimde oyle duygularin oldugundan emin olabilirsiniz.

    Tanri tasariminin ve inancinin 35.000 tane yolu vardir. Dunyanin degisik yerlerinde farkli bicimlerde inanan insanlar var. Ben tum evreni tanri olarak kabul ediyorum. Evrende dogduk evrende olecegiz. Bu oyle iyi yer kotu yer, biraz sicak yer, etme, tutma sunu yap, bunu yapma diyen bir tanri degil :)

    Ikincisi inac konusunda yaniliyorsunuz. Hatta yanilmaktan bile daha cok yaniliyorsunuz. Tonlarca insan taniyorum kafasini gozunu universitelerde kullanmaktan 7-8 numara gozluk takan. Musluman olan, hristiyan olan yada yahudi olan. Ama yine de mesela evrim konusunda calisip, bilim yapip, fizikle ugrasabiliyorlar hurafelere dalmadan kanmadan ve akillarini belirli bir noktada durdurmadan. Bunu hic ama hickimsenin sorgulama hakki yoktur. Ben sizlerin ajandanizin dini oldugunu zaten biliyorum. Ve aslinda o konudan uzak durmak istiyorum cunku israrla ateizm ve evrimi yanyana getirmek istiyorsunuz. Bu bilim yapmak degil, propagandadir. Aynen ortaliklarda dolasan, “bak cocuguna evrim teorisi okutturursan , satanist olur, homoseksuel olur sizi bile reddeder” gibi urunler sergileyen zihniyetle ayni paralelde oldugunu dusunuyorum. Ve ne hikmetsetum bu degisik cevreler hep ayni mekanlarda forumlarda sitelerde kesisiyor. Orn: arn.
    Surekli bir sekilde Materyalizme atifta bulunmanizin sebebi de o. Insanlarin kafasinda “gominist” vb. cagrisimlar uyandirdigini biliyorsunuz. Baska bircok ID ci cevrelerde ayni zihniyet var. Bulundugum ulkedeki IDcileri de takip ediyorum, hepsi yani minvalde ilerliyor. Yanliz buradakiler daha az, fakat cok daha hircin.

    Neyse, benim temel derdim IDcilerin evreni kavrama bicimi degil. Neredeyse herseylerine karsi cikarim filan ama en onemlisi su; Bunu bilim diye benim cocuguma yutturmalarina goz yumamam. Bilim denen sey omurgasiz ne idugu belirsiz birsey degil. ID nin bilim olarak yutturulmasina karsiyim ben. Bilimde cinlerin perilerin yeri olmadigina inaniyorum. Bu dunyada bilime de yer var inanca da. Bugunku bilimsel birikimin sahibi olan milyonlarca insan, olmus olan yada yasiyan herkes bu konuda hem fikir. ID nin bu stratejisinin ana ekseni, onceden yaratilisci olan seyin daha kabul edilebilir hale burundurme cabasindan baska birsey degil. Eger oyle olmasaydi ortalikta bu kadar hristiyan cemaat, asiri sagci politikaci olmazdi. Onlari birakin, acikca madara olduklari davada, bilim dersine sokmaya calistiklari ID kitabinin resmen eski yaratilisci versiyonunun yeni kapakli hali oldugu ortaya cikti. Adamlar “creation” gecen yerlerin hepsini “intelligent-design” ile degistirmis. Kendi goslerimle de gordum, resmen boyle. sayfa sayfa bak hep ayni pasajlar ayni paragraflar, anlatimlar. Geri kalan hicbir yere dokunulmamis. Bu kada ACIK iken bu cevrelerin bilimle neredeyse dalga gecer bicimde bu bilimdir demeleri bence asil sorununun ozunu olusturuyor. Bilimi yaratan insanlara bilim ogretmeye kalkiyorlar. Kim bu tasarimci dendiginde, tanri demiyorlar yaratilisciliklari ortaya cikmasinda diye, sadece tanri muhtemel bir aday diyorlar. Gercekten insanlari aptal yerine koyuyorlar.
    Ben sahsen kendi gucum ve aklim yettigince bilim yapmaya calisiyorum hayatimi bundan kazaniyorum. Bilimi hurafeden korumak namus borcu olarak goruyorum. Emek ve saygiya dayanan bir namus dan bahsediyorum. Kendimi yeterince ifade edebildim sanirim bu konudaki tavrim ile ilgili olarak.
    Behe nin itiraf niteligi tasiyan sozleri de sanirim olayi yeterince acikliyor. ID yi kapsamasi icin, bilimin taniminin genislemesi gerektigini kabul ediyor ve buna astrolojinin de girecegini kabul ediyor ayrica. Hakimin saskin ve israli sorularina o daha israrli bir sekilde “evet” diyor. Yani demek istiyor ki, ID yi bilim olarak kabul edersek astroloji de bilim olarak kabul edebiliriz. ID nin konumu bu, en yetkili agizdan.
    Bkz. http://www.newscientist.com/article.ns?id=dn8178

    Ayni olayi orada bizzat bulunmus olan Ken(Kenneth) Miller da acikliyor konferanslarinda. Eger astrolojiyi de bilim olarak kabul edeceksek cadi buyulerini veya bizim cincileri de kabul etmemiz gerekiyor, etmemek icin gerekce ne olacak? Nedir bu konudaki dusunceniz cok merak ediyorum.

    Ikincisi ben benim ornegimin (vaktim olsaydi cok daha dallandirirdim) yukaridaki yazinin mantigi ile birebir ortustugunu iddia ediyorum. Ve ayni matigin urunu. 30 yil once de 100 yil oncede hep ayni iddialar. Bilim gelistirdikce, oradan asirma tanimlama ve kavramlarla sadece kelime dagarcigi gelisiyor bu iddialarin. Ama somutlastiralim ki ucu kacmasin. Simdi yillardir bu iddialar var. Ve o kadarda bilimsel oldugu, apacik oldugu iddia ediliyor. Demek ki bu alanda yapilmis bilimsel bir calisma vardir diye tahmin ediyorum. Herhalde bu kadar saglam bilim yapan insanlar o kadarda beceriksiz degildir. Einstein in patent ofisinde tek basina yaptiginin 1% yapmislardir herhalde. Ve o kadar matematik diyorsunuz. Benim matematigim iyidir, beni bilgilendirmesi acisindan sizden, bu konuda bilimsel bir calisma ornegi talep ediyorum. Su olsaydi bole olmazdi da vs.vs gibi bir alintidan bahsetmiyorum.

    Ben size olasılıklar la ilgili en temel yapılardan olan proteinlerle ilgili bir kanıt ortaya koymuştum.

    Diyorsunuzda, bana somut bi tane bilimsel calisma gonderin isbatlari iceren bende inceliyecegime soz veriyorum. Herhalde gayet makul bir istek. Ve bu kadar saglam bilimin mutlaka bir calismasi vardir dedigim gibi. “Bugun zaten yapiliyor ama siz Kabul etmiyorsunuz” gibi birsey bence gecerli olmaz. Hadi ben akli kit birisiyim, bilim camiasinin 99% herhalde benim gibi akli kit olamaz. Varsa bildiginiz bu sekilde bir calisma, tekrar soyluyorum gondermenizi rica ediyorum.

    Simdi ise diger “kanitlariniza” bakiyorum.
    Ornegin big bang dan bahsediyorsunuz. Ben once size sunu sormak istiyorum, Kuantum mekanigi hakkinda derinlemesine somut bir calismaniz varmi? singularity vs.? Once o konudaki yetkinliginizi ogrenmek istiyorum, cunku bu konu birkac alinti ile buyuk ifsaatlara izin veren bir alan degil. Bilgisayarci olmama ragmen 2 qubit lik bir quantum computing olayinin mekanigini sahsen zor soktum. Ve bu konularda konusurken temkinli davranirim. O yuzden ogrenmek istiyorum pozisyonunuzu.

    Sonra entropi dediniz.
    Termo dinamik yasalarini derinlemesine biliyormusunuz Mustafa bey?
    Benim onceki yorumlarimda bu konuda yazdiklarimi okumamissiniz. (Gordugunuz gibi ben sizinkileri okuyorum.)
    Termodinamik konusunda bana “Kanit” sunuyorsunuz. Kanit onemli birsey, kanit dedigin sey oyle bir blog yorumcusu tarafinda 20 saniye de curutulemez. Ama ben simdi curutecegim ve bizlerin neden hakli olarak herkeseyi hemen “kanit” olarak kabul etmedigimizi gosterecegim. Ozellikle bu konudaki cevabinizi cok cok merak ediyorum.
    Termodinamigin ikinci yasasindan basliyalim:

    The entropy of an isolated system not in equilibrium will tend to increase over time, approaching a maximum value at equilibrium.

    Tanim cok onemli. Ve bakiniz orada entropy icin olmazsa olmaz birsey var. ISOLATED diyor. Termo dinamikte entropyden bahsederken kapali sistemler icin konusuruz. Kapali olmiyan sistemler icin konusulmaz. Kapali demesinin sebebi enerji girisi ve cikisi olmamasidir. Bunlar olursa o zaman entropyden konusabiliriz. Simdi..Siz entropy’yi baz alarak dunyada karmasik seylerin olamiyacagini sozde “kanit” liyorsunuz, cunku yasaya gore entropynin degeri artardi ve duzenden duzensizlige bir gidis vardi. Simdi kanitiniz cokuyor; dunya termodinamigin ikinci yasasina uygun olarak “kapali” bir sistem degildir! Dunya ornegin gunesden surekli bir sekilde isi ve isik aliyor. Dunyaya surekli bir sekilde enerji girisi vardir yani. Dunyadaki bircok aktivitenin enerji anlamadindaki kaynagi gunesdir. Enerji girisi olan bir yer kapali sistemden degildir, dolaysiyla Termodinamigin 2. yasasi uygulanamaz! Bunu kanit diye bir universiteye basvursaniz daha ilk asistanin kapisindan geri doner. Abesle istigaldir.

    Bir “kanit” herhalde bundan daha kolay ve hizli bir sekilde cokmezdi herhalde, fakat kendimle nedense gurur duyamiyorum cunku bunlar temel ortaokul fizigi.

    Simdi sizin akliniza uyup bu kanitlari kabul etseydik, bizlerin surekli bir sekilde vurguladigi gibi, israrli bir sekilde aciklama cabasina girmeseydik halimiz nicolurdu Mustafa kardesim? Lutfen, cevabinizi bekliyorum.

    Saygilarimla…

  7. Barış Bey

    Sizden yazılan makalenin özüne uygun cevap yada yorum beklemek matematiksel olarakta imkansızlaşmaya başladı :))

    ”Demek ki az cok dusunme yapnizi cozdum Mustafa bey
    Ikincisi kara mizah kopnusunda tamamen haklisiniz, icimde oyle duygularin oldugundan emin olabilirsiniz.”

    Hiç bir şeyi çözememişsiniz öyle olduğu iddianız bile safsata özellikle benim evrimle ilgili bir sorunum olmadığını ”binlerce” kez belirtmeme rağmen ısrarla anlaşılamamasından bu çıkarımı yapmak zor olmuyor.Evrimin ancak ”yönlendirilmiş” bir şekilde olabileceğini söylüyorum ve iddia ediyorum.Bu iddiamıda bir önceki son yorumunda astronomik ve biyolojik bazı verileri basit matematik bilgisi üzerinden değerlendirerek, bunların olasılık hesaplarının bu evren içersinde oluşma olasılıkları ile sundum. Peki, siz ne yapmaktasınız?

    Herzaman olduğu gibi makalenin içinden bir şeyi (termodinamiği) çekip geri kalan konuyu (kozmoloji) alakasız bir yöne çekmeye çalışıyorsunuz. (moleküler biyoloji-M.Behe) Bu sefer Bilim epistemolojisine girmişsiniz.Burdada olasılığın natematiksel doğasına uygun bir itiraz göremiyorum. 40 örnek içinde sadece termodinamikten bahsedilmediğide açıkca ortada:) Elinizden bişey gelmiyor olsa gerek. Benim gibi kanıta dayanan örnekler vermek yerine daha önce yazdığınız ”lakırdılar” yazıyorsunuz onlar oysaki okundu.Benim sizin gibi bir okuma problemimde yok, 7-8 numara gözlük takmıyorum takan birinide tanımıyorum. Verdiğim bilgilerin astronomi değilde astroloji olduğunu ima etmeye çalışyorsunuz. Fakat bir übermensch olarak R.Penrose gibi çağın en önemli kuramsal fizik ve matematik profesörlerinden birinin hesabını görmezden geliyorsunuz, görmezden gelmek isityorsunuz. Esas ben ”adam” gibi makalelerdeki maddelere teker teker her maddeye varsa bilimsel bir cevabınız bekliyorum, hatta yayınlamak için sabırsızlanıyorum.Bizlere size kolay gelsin demek düşer:))

  8. Sayın Barış Sevim,

    Termodinamik konusunda dediğiniz özetle şu: söz konusu kanun, isolated sistemler için geçerli olduğundan açık sistemlerin bu kanuna karşı koyarak düzen sergileyebileceği söylenebilir. Buna dayanarak ”canlılar da açık sistem olduklarına göre oluşumlarını konu edinen evrim teorisi termodinamik yasaları ile çelişmemektedir” diyorsunuz.

    Oysa bu ağızlarda sakız olmuş bir masaldır. Sorunu sistemin açık olmasına indirgeyerek savunma yapmanız durumu kurtarmıyor. Burada asıl önemli olan sistemin açık veya kapalı olması değil, yönlendirilmemiş enerjinin canlı yapılardaki düzeni sağlayıp sağlayamayacağıdır.

    Termodinamik süreçler hepimizin bildiği gibi amaçsız ve kör süreçlere karşılık gelen fiziksel zorunluluklardır. Mesele, açık sistemlere dış kaynaklardan “gelişi güzel” gelen enerjinin (örn. güneş enerjisinin) canlı yapıları nasıl düzene sokacağıdır.

    Bunun cevabı literatürde yoktur. Bu savunmalarda enerjinin bu işi nasıl başardığı anlatılmaz ama önemsizmiş gibi geçiştirilir. Ayrıca enerjinin hangi koşullar altında düzen sağlayacağı da muğlâktır.

    Barış Sevim Bey, açık bir sisteme enerji nasıl aktarılır? Volkan patlaması, güneşin teninizi yakması, güneş çarpması, bir kayanın yüksekten düşerken kazandığı kinetik enerjiyi aşağıda bulunan insanın üzerine aktarması, hepsi birer enerji aktarımıdır.

    Böyle amaçsız bir enerji sistemi düzene sokarak organize etmek yerine onun işleyişini durdurur veya aksatır.

    Yukarıda sayılanlar enerji aktarımıdır, tıpkı bir ev kadınının çeşitli malzemeleri belli oranlarda bir araya getirerek çilekli pasta yapması, işçilerin gökdelen inşa etmeleri, sahilde belirli oranlarda güneşlenen insanların D vitamini ihtiyaçlarını karşılamalarının da birer enerji aktarımı olması gibi.

    Peki, bu iki enerji aktarımı aynı şey midir? Birinde enerji aktarıldığı şeyi organize ediyor ve sistemli bütün haline getiriyor, diğerinde ise tam tersi bir yıkım.

    Şayet bu ikisinin aynı olduğunda ısrar ediyorsanız, bir insanın sevdiği kişinin başını okşarken enerji aktarması ile aynı insanın sevmediği kişinin başına çekiçle vurmak suretiyle enerji aktarması size göre aynı şeydir.

    Bu ise üzülerek beyan ediyorum “insan aklının onuruna bir saldırıdır”.

  9. Sayın Barış Sevim,

    Olasılık hesapları konusunda da tipik bir “false analogy” yanlışı sergilemişsiniz. Gündelik hayatta arkasında rastlantı aranmayacak kadar muhtemel olayları, çok düşük ihtimalli özelleşmiş olaylarla bir tutmanız “yanlış analoji” yapmanıza neden olmuş.

    Berrand Russel, “evrenin canlılar için tasarlandığını söylemenin, insan burnunun gözlük takmak için tasarlandığını söylemekten farksız olduğunu söyleyerek antropil prensipleri yanlış yorumlamıştır.

    Onun bu ifadesini çürütmek için şu örneği verirler;

    Düşünün ki kurşuna dizilmenize karar veriyorlar ve sizi götürüyorlar ve çok keskin 100 nişancı çok yakın mesafeden birçok defa size ateş ediyor, fakat ölmüyorsunuz. Bunun sonucunda “Ben hayatta olduğuma göre şaşılacak bir şey yok, eğer hayatta olmasaydım şu anda bu durumu gözlemlememiş olurdum.” mu dersiniz, yoksa “100 keskin nişancı, bu kadar çok ateş edip, beni bu kadar yakın mesafeden vuramadıklarına göre, bu durumun bir açıklaması olmalı.” mı dersiniz? Hiç şüphesiz bizim varlığımız için gereken kritik değerlerin oluşmasının olasılık olarak imkânsızlığı, 100 keskin nişancının çok yakın mesafeden isabet ettirememelerinin çok çok üzerindedir. Kendi hayatta oluşumuzu ileri sürerek 100 keskin nişancının isabet ettirememesini tesadüfi isabetsizliğe bağlamanın saçma olduğunu anlıyorsak, “insancı ilke”nin sunduğu olağanüstü kritik değerleri tesadüfe bağlamanın çok daha saçma olduğunu rahatça anlayabiliriz. (John Leslie) – (alıntı : Caner Taslaman)

    Bilimsellik konusunda yazdığınız diğer “şeyleri” inceledim ama etkin bir cevap yerine bilindik sayıklamalar dışında bir şey göremedim.

    Bunu bilim diye benim cocuguma yutturmalarina goz yumamam (BARIŞ SEVİM)

    Bu “elaleme verir talkını kendi yutar salkımı” sözünü hatırlattı.

    Benzer tavır, bilim diye yutturulan Evrim Teorisi’ne de gösterilebilir. Evrim savunucuları öncelikle gözlem ve deney kriterlerini karşılayamayan söz konusu teorinin bilimsel olamadığını kabul etmeliler. Ondan sonra tasarıma sıra gelir.

  10. Heheehhe Mustafa bey, amaci mamaci bir kenara koyun ilk once ve dayanaginizin acik hatasini kabul edin, Bak herkes goruyor bunlari. Sizin ciddi olarak bir fizikciye gorunmeniz gerekiyor yalan vs. diye devam etmeden once. Termodinamigin ikinci yasasini/Entropiyi isbat olarak kullaniyorsunuz, fakat uygululadiginiz model icin termodinamigin sart kostugu kosulu yok sayiyorsunuz? Ve “insan aklının onuruna bir saldırıdır” diyebiliyorsunuz :) Bu yorumunuzu belge niteliginde sakliyacagim :):) Termodinamik yasasi acik, bulandirmaya gerek yok :)
    Siz simdi yer kurenin Termodinamigin 2. yasasindaki anlamda “kapali sistem” oldugunu mu soyluyorsunuz! Kapali mi degil mi? Is is isolated?

    Daha nasil birseyi cekip cimbizlamakla sucluyorsunuz Mustafa bey, hakkaniyet lutfen. Hatanizi goremiyormusunuz???

    Akillitasarim bey, diyorum ki, isbat olarak kullandiginiz yasanin kosullarini yerine getirmiyorsunuz “COK ACIK” bir ortada. Dayanaklarinizi yanlis kullanip sonra yalancilikla sucluyorunuz. Gun gibi ortada hersey :) kizmayin lutfen.

  11. heheh..yahu gosterdigim apacik yanilginizdan sonra nasil “lakirti” diyebiliyorsunu :):) temel ortaokul fizigi ile yanlisligi apacik bir mantigin uretecegi kanit nasil saglam olsun ?

  12. Barış Bey

    giderek size daha çok acıyorum.Daha size cevap yazanın kimliğini bile ayırt etmekten yoksunsunuz.Son iki yorumu benim yazmadığımı anlamaktan yoksun birini maalesef ciddiye alıp cevap yazıyoruz.

    Niye kızayım ki,karşımda bildiğini sana biri var ama ‘’straw man” argümanından başka bidiği birşey yok.Çok acınası çok…

    not:Gülücükler çok yerinde olmuş kendi kendini avutan biri için güzel bir yetenek, benim yapmama gerek kalmamış.

  13. Akilli tasarim bey, Ben zaten ornek olsun diye tipik bir “false analogy” kullandim en yukaridaki mantikla ile uyumlulugunu gostermek icin. Yaptigim hesaplarda bir keramet oldugunu iddia etmedim. Siz bence once su entropi kanitinizi gozden gecirin. akillitasarim.net adli bir site kurmak uzereyim. Bu “kanit”inizi ozellikle acilis yazisina konu edecegim. O yuzden eklemek istediginiz baska birse varsa lutfen ekleyin :)

  14. Barış Bey

    heheh..yahu gosterdigim apacik yanilginizdan sonra nasil “lakirti” diyebiliyorsunu :):) temel ortaokul fizigi ile yanlisligi apacik bir mantigin uretecegi kanit nasil saglam olsun?

    Bir insan bu kadar mı kör olur. istenilen şeyi algılamaktan yoksun olur. Hadi farzedelim ki, termodinamikle ilgili temel ortaokul açıklamalarınızı kabul ettik.

    Kaldı 39..kolay gelsin hehehhehh

  15. Yok, cok benzer bir retorikten gittigi icin karistirdim bir an, birde ben yazarken arada yorumlar girmis. Kucuk dusurucu ifadeler kullanmaniza gerek yok :) Ozur diler ve duzeltirim. Fakat yazdiklarim her ikinize cevap teskil ediyor.

    Mustafa bey, sizi insafa davet ediyorum. Bir yasayi isbatiniza temel teskil edecek sekilde kullanip, o yasanin kosullarini nasil gormezden gelebiliyorsunuz?

    Da Vinci kardesim sen ne diyorsun tum bu olan bitenlere. Ben hayal mi goruyorum yoksa bu yazilanlar gercek mi :)

  16. Barış Bey

    Sizin neyi karıştırıp neyi karıştırmadığınız belli.İç karışıklığı en üst seviyede olan, paradoksal bir söyleme sahip (hem tasarımcıya inanmayan ama tanrıya inanan) hemde yorumda istenilen cevaplar vermek yerine, içinden cevap verebileceğini düşündüğünü bir maddeyi çekip onun üstüne argüman kuran biri herhangi bir tanımlamaya gerek bırakmamaktadır.Kısaca eğer ‘’sıkıyorsa ” tüm maddelere cevap verin görelim.Yada size verdiğim protein olasılığını ve Penrose hesaplamasını çürütebilecek matematiksel verilerle gelin.Siz anca kendinizi :) şeklinde tatmin edebilirsiniz başka bir şeye bu blogta yarayabileceğinizi düşünmüyorum.Açın bir blog saçmalamayı orda sürdürün, size ayrılan zaman müsriflik çünkü…

  17. Mustafa bey ben bir bilim adamiyim, eger karsima yikabilecegim bir yasa cikarsa hemen ise koyulur onu yikmaya calisirm elbette. Siradan gidiyordum. Kuantum ile bir tartisma baslatma gayretimden sonra bu kanitiniza geldim. Bende insanim, isim gucum var. O kanittan sonra zaman ayirip (tatmin edici bir cevap almadiktan sonra) devam etmemi beklemek herhalde haksizlik olur.

    Tanri konusundada gayet acik bir aciklama verdim sanirim. Benim tanri tasarimim sizinkinden cok farkli. Tapinma yada doga ustu bir gucten bahsetmiyorum. Benzer sekilde binlerce insan bulunabilir. Siz beni israrla deli gibi gostermeye calisiyorsunuz, arada kucuk dusurucu ifadelerle. Deli olsaydim beni en iyi teknik universitelerde ustelik uzerine para vererek yuksek lisans okutturmazlardi. Birsey beceremiyor olsam kimse bana maas da vermezdi. Siz once size cevap verdigim konudaki acik sorunlara cevap verin. Termodinamigin 2. yasasini isbatinizda temelsiz olarak kullandiginizi kabul ediyormusunuz etmiyormusunuz? Dunya bu yasa nezdinde kapali bir sistem midir acik bir sistemmidir? Bak sizin verdiginiz seyi tartisiyorum. Lakirti degil. Sabirla bekliyorum,…

  18. Barış Bey

    İlk önce seviyesiz anlatım gerek Jodaman gerekse Sayın Da Vinci’nin bloglarındaki yorumlarda her iki tarafca gösterilmiş.Ben sizin snob alaycı (hehehhe çoçukluktan klamış olsa gerek) tavrınıza mümkün olduğunca az karşılık vermeye çalıştım.Hatta bu bloglara yorumcu olarak bile katılmıyorum varsa sizin kişilik hakkınızı çiğnediğim bir durum, lütfen belirtin bende özrümü baştan dileyerek blogtan kaldırayım.

    O kanittan sonra zaman ayirip (tatmin edici bir cevap almadiktan sonra) devam etmemi beklemek herhalde haksizlik olur.Sizin işiniz varda bizim yok mu?Siz straw man tarzı bir tartışmacısınız bir yere varmak değil olayın merkezinden uzaklaşıp kendince avantaj oluşturmaktan başka hiçbir şeyin görülmediği bir durum.

    Akademisyen olmak demek ”her şeyi ben biliyorum” demek değildir.Sorduğunuz sorylar karşısında ki cevabın ”akillitasarim” müstear ismini kullanan kullanıcı ile aynıdır.Bir şey eklemeye gerek görmüyorum.

    Madem bu kadar ”übermensch” bir akademisyen insansınız bana yorum yetiştirmeye ayıracağınız vakiti direk bir blog açarak ve bildiğinizi anlatarak geçirin.Bırakalımda insnalar kendileri adına karar veren akademik bir ortamda oldukalrını zannetmesinler.

    Bu yorumumada cevap hakkınızı yayınlayacağım ama bundan sonra sizin yorumlarınıza bu şekilde yer vermeyi düşünmüyorum.

    Saygılarımla

  19. Huzursuz olmanizi ve yorumlarima yer vermemenizi anliyabiliyorum.
    Ikincisi zaten site acmak uzereyim akillitasarim.net adresinde. Size bol pingback yapacagimdan emin olabilirsiniz. Dedigim gibi emsal teskil ettigi icinde su son tartismalari kullanacagim. Ikincisi ortaya koydugunuz “kanit” i tartismami, onun yanlis temellere dayandigimi gostermemi “uzum yemek degil, bagci dovmek” olarak lanse etmeye calismaniz anlasilir gibi degil. sizin beni ic tutarliligi olmiyan bir insan gibi gostermeye calismaniza savunma yapmami ”übermensch” lik olarak gostermenizde anlasilir degil. Sahsen ben olsam, curutulen isbatimla ilgilenirim. Eger curuk ise bunu geri ceker, degil ise somut olarak aciklarim destek diye sundugum yasalar nezdinde. Karsidaki insani isbatimla ilgileniyor diye suclamaya kalmam. Gundelik hayatimda, birisi yazdigim bir program parcasinin hatali oldugunu gosterdi diye kizmam. Onu sahiplerinirim ve eger o yanlis ise, sistemin butununu dusundugumden dolayi “sorumlu” davranip hemen o yazilim parcasini ya cikartir yada duzeltirim. Emekten gelen bir sahiplenmem olur yani. Sizin “buyuk puntolu” soz sarf ettiginiz konularda herhangi bir emeginiz olmadigindan olsa gerek curutulen isbatiniza sahip cikmayi birak, karsidaki insani suclayip “onu birak ya buna ne diyeceksin” diye bir tavir takiniyorsunuz.

    Ayrica Akademisyen olmak demek ”her şeyi ben biliyorum” demek degildir.

    Bu konuda cok haklisiniz. Akademisyen olmak demek, biliminsani olmak demek en temel bilimsel kriterleri bilmek ve onlari gelisi guzel kullanmamak demektir. Ben biliminsani degilim, sitedigim gibi kullanirim diyen insanlara mumkun oldugunca onun oyle olmadigini gostermek demektir. Cunku insanlarin dogru bilgi almalarini savunmak bilimsel etik durusun geregidir.

    Ve olayin merkezinden uzaklastigimi iddia etmenizi hala anliyabilmis degilim. Bu kadar bariz hatalarla sizin varmak istediginiz yere varmami nasil talep edersiniz? Bu kandirmaca olmaz mi? Cok acik bir sekilde sizin o varmank istediginiz yere varilmayacagini gosteriyorum adim adim, sizin “kanit”larinizi temel alarak. O istediginiz yere varmak icin, ortaya koydugunuz kanitlardan gecmemiz gerekiyor once.

  20. Barış bey,

    Termodinamik konusunda tabiki haklısınız. Termodinamiğin 2. kanunu çok açıktır. Evrimin vey evrimin mekanizmalarının bunu ihlal etmediği de çok açıktır. Evrim için gerekli olan şey mutasyonlardır ki mutasyonların her an olduğu bilinen bir gerçektir. Doğal seçilimin veya diğer mekanizmaların da termodinamikle bir ilgisi olmadığı çok açık. Ayrıca termodinamiğin 2. kanunu “düzen” ile ilgili hiçbir şey ifade etmez. Bir yerde entropide bir azalma olabilir ama buna karşılık olarak daha fazla bir entropi artışı olmalıdır. Yani entropinin azalmasının önünde mutlak bir engel yoktur. Açık sistemlerde entropi azalır ama başka bir yerde entropide bir artış olması gerekir. Yaratılışçıların enerjinin yönlendirilmesi için kompleks bir sistem bir akıl gerekir gibi iddialarının termodinamiğin 2. kanunuyla hiçbir ilgisi yoktur. 2. kanunun ne dediği çok açıktır.

    Mesela sormak lazım Miller-Urey deneyinde ve bunu takip eden birçok farklı bilim adamının yaptığı deneylerde amino asitler nasıl oluştu? veya dünyaya düşen meteoritlerde amino asitler nasıl bulundu? Demek ki bunlar evrende kendiliğinden oluşabiliyorlar. Yoksa meteoritlere de birileri mi bilinçli olarak koydu amino asitleri?

    Mustafa bey,

    Benim bloglara gelen yorumlardan seviyesiz olanları nedense çok çok büyük bir oranda teistlerden geliyor. Evrim karşıtlığını dini bir görev gibi gören geniş bir kesim var. Bunlar bu yolda hakaret, küfür, aşağılama gibi şeyleri mübah gördükleri için hiç çekinmeden bu tip şeyleri içeren mesajlar yazıyorlar. Bunlara alıştık artık.

    Caner Taslaman’ın protein oluşumuyla ilgili olasılık hesaplarına ancak komik diyebiliyorum. Caner bey belli ki protein oluşumuyla veya yaşamın başlangıcıyla ilgili modellerle ilgili pek birşey bilmiyor. Ayrıca bilinen kimyasal ve fiziksel olayları olasılık hesaplarına bağlıymış gibi göstermek de biraz komik. İki tane amino asit var peptit bağı oluşup oluşmamasının olasılığını hesaplıyor. Eğer koşul uygunsa bağ oluşur. Bu olasılığa ağlı birşey değildir. Fizik kanunları bu olayları sürükler. Olasılığın burada yeri yoktur. Bu “bir taşı bırakıyorum yere düşme olasılığı 1/2 düşmeme olasılığı 1/2″ demek gibi birşey oluyor Taslaman’ın burada yaptığı. Bunu ciddiye alıp geçerli bir argüman gibi değerlendirmek mümkün değildir.

    Yazıda geçen 40 tasarım örneği birbirinden anlamsız ve komik. Sadece bir demin gözüme takıldı onun hakkında çok kısa birşey söyleyeceğim:

    30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkânsız olurdu.

    Sanırım Taslaman atmosferdeki oksijen oranının 4.5 milyar yıl önce de şimdiki gibi olduğunu sanıyor. Halbuki bilimsel veriler bize ilkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösterir. İlkel atmosferdeki serbest oksijen oranının %0.1 veya daha az olduğu düşünülmektedir.

    Buradaki 40 madde içinde ayrı ayrı birçok şey yazılabilir ama buna ne zamanım var ne de bunda bir fayda görüyorum.

  21. Sayın Da Vinci

    yorumunuz için teşekkürler.

    Buradaki 40 madde içinde ayrı ayrı birçok şey yazılabilir ama buna ne zamanım var ne de bunda bir fayda görüyorum.

    Bunu yapamayacak olmanızın derin üzüntüsünü taşıyorum.

    Da vinci’nin yorumunu ciddiye alanlar lütfen blogumdaki Shapiro’nun makalesini okusunlar.Shapiro ayrıntılı olarak durumu izah ediyor.Sanırım herkes kendine göre anlam biçiyor öyleyse okyanlarda nasıl algılıyorsa o şekilde algılasın.örneğin;

    Mesela bugün Darwinci çevre tarafından desteklenen ve kabul edilen ilk RNA fikri ile ilgili olaılıklarda bakın Shapiro ne diyor? (dileyenler çeviride hata olabileceğini göz önüne alarak orjinal makaleyede başvurabilir)

    İlk RNA fikrini, bu gibi başka birçok ölümcül hatalardan kurtarmak için, bu tasarımın savunması prebiyotik sentez adı verilen disiplinin oluşturulması ile mümkün olmuştur. Bunu savunanlar, RNA ve parçalarının, kendileri tarafından laboratuar ortamında gerçekleştirilmiş biz dizi kontrollü tepkimelerle, başlangıç malzemelerini ve durumlarını oluşturacak ilgili koşulları gerçekleştirebileceğini göstermeye çabalamışlardır.Bu konuyla ilgili bilgi http://www.sciam.com//ontheweb adresinde bulunabilir.Burada prebiyotik sentez araştırmalarının eksiklikleri ile alakalı detaylı bilgi bulabilirsiniz.

    Problem şu analojiyi akla getirmektedir: 18 delikli bir sahada golf oynayan bir golf oyuncusu düşleyin, daha sonra farz edelim ki top oyuncu olmadan kendi kendine bu sahada oyuna devam etsin. İşte bu çalışmada böyle bir olasılığı göstermektedir. Prebiyotik sentezin, nükleotidleri oluşturması için doğal güçlerden meydana gelen (depremler, rüzgârlar, kasırgalar, seller vs gibi) bir birleşimin golf sahasındaki topun gerçekleştirdiği sonucu yeterince zaman verilirse gerçekleştirebileceğini kabul etmek zorundadırlar. RNA’nın kendi kendine oluşumunu engelleyecek herhangi bir doğa yasası bulunmamaktadır, fakat bunun gerçekleşmesi için ”gerekli şans gerçektende devasadır.”

  22. Barış Bey,

    Bugüne kadar ki katkılarınızdan (Darwinciliğin ne kadar skolastik olabileceği) dolayı teşekkür ediyorum.Tartışmaları izleyenlerin en başından itibaren okuyarak kimin neyi nasıl yaptığını ve kimin neyi çürütüğünü değerlendirmesini isterim.Herkes kendi hesabınca iki tarafından söylemlerini okuyarak bir karar verecektir. Darwinciliğin size yüklediği misyonda ve yeni sitenizde iyi çalışmalar dilerim..

  23. Öncelikle Barış ve Da Vinci Bey yorumlarınızı okurken(özellikle Barış Sevim) ibret verici gayretkeşlik numunesi karşısınndayım.ISRARLI BİR ŞEKİLDE sunulan delilleri bir kenara itiyor,bu delillere karşı inatla gözleriniz kapatıyorsunuz.Ajlan beyinde belirtiği gibi ‘’straw man” argümanından başka bidiğiniz birşey yok.

    “Gündüz gözünü kapayan yalniz kendine gece yapar”

    i) Da vinci Bey; Termodinamikle ilgili yorumunuzda (bol)bol işkembeden sallamışsınız.

    2.Kanun açık sitemlerdede geçerlidir,kapalı sistemlerde de

    Bakınız John Ross bunu şöyle açıklamaktadır.

    “…there are no known violations of the second law of thermodynamics. Ordinarily the second law is stated for isolated [closed] systems, but the second law applies equally well to open systems … there is somehow associated with the field of far-from equilibrium phenomena the notion that the second law of thermodynamics fails for such systems. It is important to make sure that this error does not perpetuate itself.”
    [ Chemical and Engineering News, vol. 58, July 7, 1980, p. 40]

    Mesele enerjinin mikatrı vs değil dönüşümüdür. Bir sisteme enerji eklendiği zaman sistem otomatik olarak entropy i azaltmaz.Yani çevreden gelen raw enerji doğrudan kullanılmaz.Önceden canlı sistemin bileşenleri kompleks ve düzenli bir yapıya organize etmek için özel nerji şekillerine dönüştürülmesi gerekir.Böyle bir dönüştürme mekanizması yoksa bu enerji mevcut yapıları parçalayıp bozmaktan başka bir işe yaramaz.

    Bunu Prof. Vural Altın Bilim ve Teknik / 2003-05-01 de şöyle örneklemektedir.

    …nasıl ki bir bina inşa etmek için, boş arsaya yığılmış olan inşaat malzemelerinin üzerine, fitili ateşlenmiş bir dinamit lokumu fırlatmak yeterli olmuyor ve enerjinin inşaat amacına yönelik olarak kullanılabilmesi için ekipmana, ‘kuplaj araçlarına ihtiyaç duyuluyor ise; canlı organizmanın da, dışarıdan aldığı enerjiyi özgün amaclarına yönelik olarak
    kullanabilmesini sağlayacak bir ‘enerji kuplaj aracına veya ‘motor’a ihtiyacı bulunuyor.

    ÖZETLEMEK GEREKİRSE

    Organize olmuş karmaşıklılığı sağlayacak bir program,gelen enerjiyi depolayıp dönüştürecek bir mekanizmaya ihtiyac vardır.Bu programı, mekanizmayı tasarlayan ve uygulayan bir varlık olmalıdır.

    ii)Demişsiniz ki;
    “bilimsel veriler bize ilkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösterir”

    İlkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil yoktur.Dünyanın en eski kayalarından elde edilenler serbest miktarda oksigenin olduğunu AÇIKCA göstermiştir.(Harry Clemmey and Nick Badham, “Oxygen in the Precambrian Atmosphere: An Evaluation of the Geological Evidence,” Geology, Vol. 10 (March 1982), )

    C. Thaxton, bu konuda The Mystery of Life’s Origin, (s. 80, 1992). adlı kitabında şöyle demiştir.

    The only trend in the recent literature is the suggestion of far more oxygen in the early atmosphere than anyone imagined

    Not: Muazzam zaman sıkıntısı çektiğim için verdiğiniz cevap(lar)a cevap vermem uzun sürebilir.

    T.Y.

  24. Türker bey,

    i) Da vinci Bey; Termodinamikle ilgili yorumunuzda (bol)bol işkembeden sallamışsınız.

    Benim bildiğim kadar insanlarda işkembe olmuyor. Eğer sizin işkembesi olan tanıdıklarınız varsa onlara bir doktora görünmelerini tavsiye ederseniz iyi olur.

    Bakın şimdi sizin mantığınıza göre termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden çok basit bir örnek vereceğim. Suyun oluşumu. Hidrojen ve oksijen atomlarının birleşerek su oluşturması için belli bir aktivasyon enerjisine ihtiyaçları vardır. Bu aktivasyon enerjisine sahip olduklarında birleşirler. Su molekülü oluşur ve aktivasyon enerjisinden daha fazla enerjine eşdeğer ısı açığa çıkar. Su molekünün oluşumu daha düzenli bir yapıya geçiştir. Yani yaratılışçıların çok sevdiği bir deyişle daha düzenlidir. Bu düzen nasıl oluştu peki? Hidrojen ve oksijen atomlarına gerekli aktivasyon enerjisi verildi ve daha düzenli bir yapı oluştu.

    Şimdi soruyorum. Burada termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden birşey var mı? veya akıllı bir şekilde tasarlanmış bir enerji dönüştürme mekanizması mı var? Mücizevi bir enerji dönüşüm mekanizması mı var? Evrenin oluşumuyla ortaya çıkmış bilim adamlarının çok iyi bildiği atomlar ve kimya kanunlarının çok iyi şekilde açıkladığı kimyasal birleşmelerden başka birşey var mı burada? Bunun gibi sayısız örnek verilebilir. Birsisteme enerji giriyor ve daha düzenli bir sistem oluşuyor. Sizin olmayacağını söylediğiniz şey bu değil miydi?

    Gelelim bomba kısıma. İlkel atmosferdeki oksijen oranı konusuna.

    İlkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil yoktur.Dünyanın en eski kayalarından elde edilenler serbest miktarda oksigenin olduğunu AÇIKCA göstermiştir.

    Olmadığını söylediğiniz bilimsel kanıtları şimdi size tek tek göstereceğim. Hiç merak etmeyin. Ama eksik birşey olmasını istemediğim için Nick Matzke’nin yazısın direk aktaracağım. Kusura bakmayın çevirecek zamanım yok.

    Prebiotic Oxygen. A key question in origin-of-life research is the oxidation state of the prebiotic atmosphere (the current best guess is that the origin of life occurred somewhere around 4.0-3.7 bya (billion years ago)). Wells wants you to think that there is good evidence for significant amounts free oxygen in the prebiotic atmosphere (significant amounts of free oxygen make the atmosphere oxidizing and make Miller-Urey-type experiments fail). He spends several pages (14-19) on a pseudo-discussion of the oxygen issue, citing sources from the 1970’s and writing that (p. 17) “the controversy has never been resolved”, that “Evidence from early rocks has been inconclusive,” and concluding that the current geological consensus — that oxygen was merely a trace gas before approximately 2.5 bya and only began rising after this point — was due to “Dogma [taking] the place of empirical evidence” (p. 18). None of this is true (see e.g. Copley, 2001).

    a-) Certain minerals, such as uraninite, cannot form under significant exposure to oxygen. Thick deposits of these rocks are found in rocks older than 2.5 bya years ago, indicating that essentially no oxygen (only trace amounts) was present. On page 17 Wells notes that uraninite deposits have been found in more recent rocks, but neglects to mention to his readers that these only occur under rapid-burial conditions, whereas ancient deposits of uraninite occur in slow deposition conditions, for example in sediments laid down by rivers, so that the minerals were exposed to atmospheric gases for significant periods of time before burial.

    b-) ‘Red beds’ are geologic features containing highly oxidized iron (rust) indicative of high amounts of oxygen. Wells (p. 17) notes that red beds are found before 2 bya, but fails to mention that the temporal limit of red beds is just a few hundred million years before 2 bya.

    c-) Wells doesn’t even mention the evidence that banded iron formations (incompletely oxidized iron indicative of ultralow-oxygen conditions) are very common prior to 2.3 bya and very rare afterwards.

    d-) Wells also doesn’t mention that early paleosols (fossil soils) from about ~2.5 bya contain unoxidized cerium, impossible in an oxygenic atmosphere (e.g., Murakami et al., 2001).

    Finally, Wells doesn’t mention to his readers that pyrite, a mineral even more vulnerable to oxidation than uraninite, is found unoxidized in pre-2.5 bya rocks, and with significant evidence of long surface exposure (i.e. grains weathered by water erosion; e.g. Rasmussen and Buick, 1999).

    Why does Wells leave out the converging independent lines of geological evidence pointing to an anoxic early (pre ~2.5 bya) atmosphere?

    1. Copley, J. (2001). “The story of O.” Nature, 410: 892-864. Link: http://www.ncbi.nlm.nih.gov/entrez/query.fcgi?cmd=Retrieve&db=PubMed&list_uids=11309582&dopt=Abstract
    2. Murakami, T., Utsinomiya, S., Imazu, Y. and Prasad, N. (2001). “Direct evidence of late Archean to early Proterozoic anoxic atmosphere from a product of 2.5 Ga old weathering.” Earth Planet. Sci. Lett., 184(2): 523-528.
    3. Rasmussen, B. and Buick, R. (1999). “Redox state of the Archean atmosphere: Evidence from detrital heavy minerals in ca. 3250-2750 Ma sandstones from the Pilbara Craton, Australia.” Geology, 27(2): 115-118. Link: http://www.gsajournals.org/gsaonline/?request=get-abstract&issn=0091-7613&volume=27&page=115

    Olmayan kanıtlar böyle işte Türker bey. Yüksek miktarda oksijen bulunan bir ortam olması mükün olmayan şeyler 2-2.5 milyar yıldan daha öncesinde görülüyor. Bunu gösteren açık deliller var. Bağımsız birkaç farklı şekilde elde edilen veriler bunu açıkça gösteriyor.

    Mustafa bey,

    Bunu yapamayacak olmanızın derin üzüntüsünü taşıyorum.

    Yapamayacak değil yapMAyacak…

    Ordakilerin bir bölümü bilimsel içerik açısından yanlış bir bölümü de anlamsız, manasız şeyler. Anlamsız birşeye anlamlı akılcı bir şekilde cevap vermeye çalışmak hata olur. Saçmalığın karşısında akıl kazanamaz. Onu kendi haline bırakıp ciddiye almamak daha doğru olur.

    Bu arada Shapiro’nun her dediğini kabul edeceksek yaşamın başlangıcı RNA dünyası hipotezine göre çok daha kolay bir şekilde ortaya çıkmalıdır. Ama sizin yaptığınız gibi ilk bölümdekileri kabul edip gerisiyle dalga geçmek daha kolay oluyordur tabi.

  25. Barış Sevim adlı bilim adamının (!) meramının ne olduğunu ve bu konuda ne yazdığını anlayan var mı?

    Barış Sevim,

    Hitabınızın kime olduğu ve hangi konuda olduğu belli bile olmuyor.

    Örneğin;

    Heheehhe Mustafa bey, amaci mamaci bir kenara koyun ilk once ve dayanaginizin acik hatasini kabul edin, Bak herkes goruyor bunlari. Sizin ciddi olarak bir fizikciye gorunmeniz gerekiyor yalan vs. diye devam etmeden once. (BARIŞ SEVİM-bilimadamı (!) )

    Neyin açık dayanağından bahsediyorsunuz? Kim ne demiş bu konuda? Deyip aşağıya bakalım;

    Termodinamigin ikinci yasasini/Entropiyi isbat olarak kullaniyorsunuz, (BARIŞ SEVİM)

    Ne ispatı? Hangi konu için? Bu ne ilgisizlik bu ne cehalet, la havle.

    fakat uygululadiginiz model icin termodinamigin sart kostugu kosulu yok sayiyorsunuz? (BARIŞ SEVİM)

    Hangi koşulu hangi model için yok sayıyoruz?

    Termodinamik yasasi acik, bulandirmaya gerek yok (BARIŞ SEVİM)

    Evet gayet açıktır bu yasa. Formülasyonu da bellidir. İnternetten araştırma yapılarak bu yasanın ne olduğunu buraya yapıştırırız gerekirse.

    Cehaletinizi “açıkça” sergilediğiniz bölüm ise şu:

    Siz simdi yer kurenin Termodinamigin 2. yasasindaki anlamda “kapali sistem” oldugunu mu soyluyorsunuz! Kapali mi degil mi? Is is isolated? (BARIŞ SEVİM).

    Kim ne zaman dedi bunu? Siz nerenizle okuyorsunuz yazılanları? Yazdığım şu cümleden nasıl bir anlam çıkarıyorsunuz soruyorum.

    Mesele, açık sistemlere dış kaynaklardan “gelişi güzel” gelen enerjinin (örn. güneş enerjisinin) canlı yapıları nasıl düzene sokacağıdır. (Akillitasarim)

    Bu cümleyi anlamayı bırakın, konu ile uzaktan yakından bile alakanız yok.

    Daha nasil birseyi cekip cimbizlamakla sucluyorsunuz Mustafa bey, hakkaniyet lutfen. Hatanizi goremiyormusunuz??? (BARIŞ SEVİM)

    Bu kadar pişkinliğe de pes doğrusu :)

    Akillitasarim bey, diyorum ki, isbat olarak kullandiginiz yasanin kosullarini yerine getirmiyorsunuz “COK ACIK” bir ortada. Dayanaklarinizi yanlis kullanip sonra yalancilikla sucluyorunuz. Gun gibi ortada hersey kizmayin lutfen. (BARIŞ SEVİM)

    Daha düzgün Türkçe yazamıyorsunuz, önce meramınızı anlatacak düzeyde Türkçe kullanın. Size neden kızayım, sadece bir insan cehaletini ayan beyan sergilediği halde nasıl bu kadar pişkin olabiliyor ona gülümsüyorum.

  26. Türker Yılmaz bey,

    Yazdıklarınıza ek olarak aslında sorun sistemlerin açık veya kapalı olması değildir. Onların kabulünden yola çıksak bile gelişi güzel enerjinin nasıl canlı yapıları oluşturacağı çözümsüz kalıyor, hatta “bilme sorunu” gittikçe imkansızlaşıyor.

    Bu iki arkadaş güya uyanıklık edip evrimin gerçekleştiği sistemin açık olduğunu ileri sürerek meselenin hallolduğunu sanıyorlar.

    Oysa ÖZETLEMEK GEREKİRSE : diyerek özetlediğiniz:

    Organize olmuş karmaşıklılığı sağlayacak bir program,gelen enerjiyi depolayıp dönüştürecek bir mekanizmaya ihtiyac vardır.

    …bu kısım o kadar açık seçik bir anlatımdır ki, bu anlatımı anlamamak için ya art niyetli ya da bilgisiz ve kıt anlayışlı olmak gerekiyor.

  27. Termodinamik konusunda tabiki haklısınız. Termodinamiğin 2. kanunu çok açıktır. Evrimin vey evrimin mekanizmalarının bunu ihlal etmediği de çok açıktır. Evrim için gerekli olan şey mutasyonlardır ki mutasyonların her an olduğu bilinen bir gerçektir. Doğal seçilimin veya diğer mekanizmaların da termodinamikle bir ilgisi olmadığı çok açık. Ayrıca termodinamiğin 2. kanunu “düzen” ile ilgili hiçbir şey ifade etmez (DAVINCI)

    Davinci bey, termodinamik konusunda Barış Sevim’e hak veriyorsanız bu durum sizin benzer cehaleti sergilediğinizi gösterir. Şöyle ki;

    2. yasa kapalı sistemler için geçerlidir, bunu Amerika’yı yeni keşfetmiş edasıyla bilgi diye önümüze koyarsanız gülünç olur. (Bu arada Türker Yılmaz’ın getirdiği verileri geçici olarak devre dışı bırakıyoruz).

    İkinci yasanın kapalı sistemler üzerine söylediği şu kısmı dikkatle inceleyin;

    Kapalı bir sistemde entropi her zaman artar. Kapalı sistem kısmı çok önemlidir. Sisteme enerji vermek suretiyle entropisi azaltılabilir. Dünya kapalı bir sistem değildir. Güneşten sürekli olarak enerji akmaktadır dünyaya, ve düzeni bu sağlar. (İkinci Yasa)

    Boldlanmış cümleye dikkat kesilin, açık bir sisteme enerji vermek suretiyle entropi azaltılabilir diyor. Örnek olarak da benim verdiğim güneş enerjisi örneğini veriyor. Cümlenin sonunda ise güneşin dünyaya ulaşan enerjisinin düzen sağladığı vurgulanıyor.

    Ben ve diğer arkadaşlar da diyor ki, canlılardaki organizasyonu ve düzeni sağlayan şey güneş enerjisi ise, canlı yapıların bu enerjiyi sağaltacak sistemlere ihtiyaçları vardır. Yani gelişi güzel gelen ışınlar canlı yapıları organize edemez. Bilim Teknik alıntısında dediği gibi, sisteme (inşaata) dinamit koyarak da enerji verirsiniz (güneşin yaptığı gibi), işçileri plan üzere çalıştırarak da.

    Bunu anlamak size neden bu kadar zor geliyor? Çok açık ve net bir anlatım değil mi bu?

    Bu anlatımı anlamamak için özel bir gayret sarfetmek gerekiyor :)

  28. Selam arkadaşlar,
    termodinamik cok açıktır.
    http://en.wikipedia.org/wiki/Thermodynamics
    Entropi, hiçbir şekilde evrimin olamıyacağına kanıt olamaz.
    Yukarıda davinçi, düzen sağlar derken sanırım entropinin azalacağını anlatmak istedi. güneşin tek başına canlıları yaratabileceğini değil.
    Dediğim gibi termodinamik çok açıktır.

  29. Sayın Fuat Bey, yorum köşemize hoş geldiniz..

    Konu hakkında bildiğiniz üzere uzman değilim fakat aklımın yettiğince size açıklamak istiyorum.Eğer hatam varsa belirtmenizi rica ediyorum.

    Shapiro’nun makalesini okuduysanız ATP hususunda konuya derinlemesine incelendiğini görürsünüz, hayat için evrende kuralların kuralı ve her şeyin kendisine bağlandığı kural olarak tanımlayabileceğim entropi, en temel anlamda evrende giderek düzensizliğin artmasıdır. Fakat hayat ATP sürecinde görüldüğü üzere entropiyi belirli sınırlarda artırarak var olmaktadır. Bu da temelinde yıkım olan bir kanunun ”düzen sağlar” ve organizasyonu artırır olabilmesinin ancak bu gücün bilinçli bir şekilde yönlendirilmesiyle mümkün olabileceğini gösterir.(Tıpkı dinamitle yapılan kontrollü yıkımlar yada saha çalışmaları gibi) Evrendeki her atomun bağlı olduğu bir kanuna karşı, bağlı olan tüm maddenin ”içsel bir zekaya sahip ” şekilde organizasyonunu olasılıklar dairesinde oluşturabileceğini düşünmek, kanımca bu büyük kanunu hafife almak yada en kötüsü amaca uygun kullanmaktır. Eğer bu yol bilimsel olarak olası değilse (maddenin olası içsel bir zekâ ile entropiye karşı onu kısıtlı bir dairede artırarak cevap vermesi) bunun tasarlanmış bir kanun olması kaçınılmazdır.

    İş bu durumda bile maddeye bir bilinç ve bir organizasyon amacı yüklemek, onun kuantum dalgalanmaları ve seviyesinde farkına varılan gerçeğini yani anti maddeyi tamamen saf dışı bırakmak anlamına gelir. Oysa ”Cern” deneyleri giderek maddenin varlığının büyük bölümünü anti maddeye borçlu olduğunu göstermektedir. Bu durum, bir materyalist için iyice içinden çıkılamayacak bir paradoksu meydana getirmektedir. Shapiro, tüm bu yazdıklarımın farkında olarak tıpkı basit bilgisayar ağlarına benzeyen yeni bir kimyasal ağın hayatın başlangıcı için yeterli olabileceğini öne sürmektedir. Bunu yaparken elbette materyalist köklerine sarılarak, olasılıkları olmasının çok olası olmadığını bildiği halde birçok yerde işin içine sokmaktadır. Oysaki her ağ yapı büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça daha çok enerji tüketir ve entropiyi olabildiğince çoğaltır. Eğer karmaşıklık seviyesi bir ağ için ne kadar yüksekse, o ağın enerji dar boğazı yaşaması da o kadar çoğalacaktır. Bundan çıkarabileceğimiz sonuç evrimde gelişme ve ilerlemenin sağlanması için sürekli bir entropi artışının gerekliliğidir. Evrim dış etkilerden doğrudan etkilendiği için dışarıda entropiyi artırırken bir yandan da bu artan entropiye karşı ”çözümler” üretmek zorundadır”.

    Bunu yaparken deneme ve yanılmanın işe yararlılığını ele alırsak, sanırım PC’nizin elektrik kesintisindeki durumu analoji olarak kullanılabilir. Harici güç kaynağı olsa bile, bir PC bu durumda belirli bir süre çalışabilecektir. Enerji kesildiğinde işlemlerde ”doğal” olarak sona erer. Hatta PC’ lerde de devre akımı donanıma zarar verirse işlem bir daha başlamayacaktır. Tıpkı ATP oluşturan mekanizma bunun için bile kullandığı enerjide azalma yaşarsa aynı sorunla karışılacağı gibi. Süreci taşıyan yapı ister organik ister inorganik olsun ağ sistemlerinde donanımsal zarar kalıcı hasar hatta ölümcül sonuçlar ortaya çıkarır. Basit olarak, Kimyasal biyolojik yaşamda enerjinin bırakın kesilmesi anlık düşüşleri bile ”işlemin” yani canlılığın son bulması anlamına gelebilmektedir. Bu düşüşler entropiye karşı kullanılan dengenin ortadan kalkması anlamına gelir ve süreç yıkıma doğru hızla ilerler. Donanımsal bir zarar yoksa PC’ye tekrar güç sağlanırsa yeniden işlemlerine devam edebilecektir. Biyolojik yapılarda ise bu dönüş ” en azından PC kadar geniş bir ağ yapısına sahip canlı yapılarda” (flagella) ”imkânsızdır’.
    Peki, öyleyse nasıl oluyor da termodinamiğin yıkıcı gücüne rağmen, hayat onu besleyerek ve büyüterek kendini var kılabiliyor? Nasıl bu kadar kırılgan yapıya ve hassaslığa rağmen hayat evirilebiliyor? Madde gibi kendi varlığını bile tamamen kendisi oluşturamayan bir yapı nasıl oluyor da bu düzeni ortaya çıkarabiliyor? Şansla mı? Yoksa yönlendirilmiş evrensel kanunlarla mı?

    Saygılarımla…

  30. Turker ve akillitasarim, beyler,
    Sununla baslamak istiyorum, canlilardaki organizasyonu gunesin yaptigi hicbir yerde iddia edilmedi!!
    Ben tek basina entropi ile evrimin aciklanacagini iddia etmedim, Davincinin de bu sekilde bir iddiasi yok gordugum kadari ile.
    Tartistigim mesele su; Evrenin duzenden duzensizlige gitme egiliminde oldugu(dogrudur), ve evrimin ise daha duzenli yapilara dogru gittigi gerceginin birbirisi ile celisen iki durum olduguna dair anlayisa bir itirazim var. Entropi yasasinin bu sekilde uygulanmasi ve yorumlanmasi yanlistir gibi bir itirazim var.
    O yuzden, sunu acikla, e bunuda acikla, o zaman bunuda acikla seklinde tartismanin surup gitmesi gereksiz, ve boyle bir tarz hicbirseyi is-bat-la-mi-yor.

    Yilmaz beyin “2.Kanun açık sitemlerdede geçerlidir,kapalı sistemlerde de” cok dogru, ama itiraz noktamiz o yasanin evrensel sonucunun heryerde genellestirilemiyecegi.
    2.yasa basit bir denklemdir ve bu denklemi istediginiz her yere uygularsiniz. Fakat ikinci denklemin ayni zamanda sozlu versiyonu olan “The entropy of the universe tends to a maximum.”(kapali bir sistem) sonucuna acik bir sisteme bakilarak varilamaz, dolaysiyla hicbiryerde itiraz yada dayanak noktasi olarak kullanilamaz. Yani entropinin herhangi bir sekilde evrime itiraz olamiycagini, dayanak gosterilemiyecegini gostermeye calisiyorum. duzen ve duzensizlik konusundada herhangi bir mucizevi mudahaleye gerek yok yani. Cunku izole edilmemis bir sistemde duzensizlikten duzene gidilmesinde herhangi bir termodinak aykirilik yoktur.
    Tekrar soyluyorum, entropi canliyi ve evrimi acikliyor demedim hicbiryerde, dolaysiyla bunu baz alan kimi elestirileri cevaplamiycam cunku soylemedim.

    Ikincisi surekli olarak, e o zaman bu nasil, su nasil, peki o zaman bunu acikla seklinde devam eden “isbat” yonteminize dair eski dostumuz einstein dan bir alinti yapmak istiyorum, anliyana.

    To be sure, the
    doctrine of a personal God interfering with natural events could
    never be refuted [italics his], in the real sense, by science, for
    this doctrine can always take refuge in those domains in which
    scientific knowledge has not yet been able to set foot.
    Science, Philosophy, and Religion, A Symposium.,New York, 1941

    “Sunu nasil acikliyorsunuz” temelli surup giden tarz hicbirsey icin “kanit” olarak kullanilamaz. Ornegin,150 yil once DNAnin varligini isbatlamaya calisan hayali adamimiza, “hadi o zaman sunu acikla”, “na-nana-naa-naa acikliyamiyorsun” diye kanit surmek gibidir. Fakat bu tarz hicbirseyi kanitlamaz! O anlamda Einstein a sonuna kadar katiliyorum (Ayrica tanri kavraminada, fakat o konu anlasildi sanirim).

    Bir noktaya daha itiraz etmek istiyorum. Ben emege saygidan yola cikiyorum. Insanlarin diplomasina bakip kim bilimci kim degil gibi bir tavrim yok. Emek hersey, diploma hicbirsey.

    NOT:
    Robert Shapiro ile gorustum,
    Sizin yazisindan cikardiginiz anlamlarin kesinlikle hicbirisinin arkasinda durmadigini belirtiyor. Islerinin coklugundan soz konusu makaleyi bile kendi sitesine koyamamis. Onumuzdeki haftalarda soz konusu makaleyi ve evrim hakkinda nerede durdugunu “acik” olarak belirten bir yazi ekliyecegini, cunku ABD disindaki dini gruplarin(kendi sozu) yazilarini hangi sekilde kullandigini denetliyemiyecegini belirtiyor.
    Yazisi sitesinde yayimlandiginde herhalde bilgilendirmesi acisindan bir link verirsiniz diye dusunuyorum. yayinladiginda size bir mail atarim.

    Saygilar…

  31. Ayrica yilmaz bey, acik-kapalilik meselesinin ortaokul seviyesinde oldugunu ustune basa basa belirttim. Cok sofistike birseymis gibi sunmadim.

  32. Sayın Da Vinci

    Benim bildiğim kadar insanlarda işkembe olmuyor. Eğer sizin işkembesi olan tanıdıklarınız varsa onlara bir doktora görünmelerini tavsiye ederseniz iyi olur.

    Mizah anlayışınıza hayran kaldım. :)

    Bakın şimdi sizin mantığınıza göre termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden çok basit bir örnek vereceğim. Suyun oluşumu. Hidrojen ve oksijen atomlarının birleşerek su oluşturması için belli bir aktivasyon enerjisine ihtiyaçları vardır. Bu aktivasyon enerjisine sahip olduklarında birleşirler. Su molekülü oluşur ve aktivasyon enerjisinden daha fazla enerjine eşdeğer ısı açığa çıkar. Su molekünün oluşumu daha düzenli bir yapıya geçiştir. Yani yaratılışçıların çok sevdiği bir deyişle daha düzenlidir. Bu düzen nasıl oluştu peki? Hidrojen ve oksijen atomlarına gerekli aktivasyon enerjisi verildi ve daha düzenli bir yapı oluştu.

    Şimdi soruyorum. Burada termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden birşey var mı? veya akıllı bir şekilde tasarlanmış bir enerji dönüştürme mekanizması mı var? Mücizevi bir enerji dönüşüm mekanizması mı var? Evrenin oluşumuyla ortaya çıkmış bilim adamlarının çok iyi bildiği atomlar ve kimya kanunlarının çok iyi şekilde açıkladığı kimyasal birleşmelerden başka birşey var mı burada? Bunun gibi sayısız örnek verilebilir. Birsisteme enerji giriyor ve daha düzenli bir sistem oluşuyor. Sizin olmayacağını söylediğiniz şey bu değil miydi?

    .

    .Suyun aktivasyon enerjisiyle düzene gittiğini söylemişsiniz. Böyle bir cevap yazcağınızı biliyordum.Yorumumu bir daha okumanızı tavsiye ederim.Ben organizasyondan bahsediyorum siz düzenden bahsetmişsiniz..Aralarındaki farkı anlayabilmeniz için size biraz yardımcı olayım.Öncelikle iki sistemden hiçbiri “rastgele” değildir, ama düzenli sistemler basit kalıplardan oluştukları için hiç komplekslik taşımazken, organize sistemler her parçası yüksek bilgi içeren dış kaynaklı bir plana göre biraraya gelirler. Organizasyon, bu yüzden işlevsel kompleksliktir ve bilgi taşır.[1]

    Sizi bu tip şeylere sarılmaya iten şey, yaşamın yeryüzünde tesadüfen başladığı iddialarını delillendirmede tamamen çaresiz oluşunuzdur. Sizde haklısınız naturalizme olan inanclarınızın başka bir seceneği yok…

    (Sizin ifadenizle) gelelim bomba kısma :)

    Primitive atmosferdeki oksijen miktarıyla ilgili Nick Matzke’nin Icon of Obfuscation
    makalesinden alıntı yapmışsınız.Wells bu makaleye gerekli cevabı vermiştir.İşte konuyla alakalı cevabı

    Tamzek is correct to assert that, “a key issue in the origin-of-life research is the oxidation state of the prebiotic atmosphere”, for the presence of any free oxygen on the early earth would cause a non-reducing atmosphere, rendering origins of life experiments moot. Tamzek asserts that there is strong evidence for a reducing atmosphere on the early Earth, and that Wells provides an incomplete and out-of-date discussion of the issue.

    While, there is no doubt that Stanley Miller obtained amino acids through certain reactive gaseous mixtures, it should be noted that Miller-Urey experiments were designed and conducted without considering the actual chemical composition of the atmosphere. Miller himself admits that “[i]t is assumed that amino acids more complex than glycene were required for the origin of life, then these results indicate a need for CH4 (methane) in the atmosphere”1 and “[w]e believe that there must have been a period when the earth’s atmosphere was reducing, because the synthesis of compounds of biological interest takes place only under reducing conditions.”18 Yet Abelson found that, “geologists favor … that genesis of air and oceans is a result to of planetary outgassing … and … produce and atmosphere consisting of CO2, N2, and H2″2. Though Abelson wrote this in 1966, it has remained orthodox theory as Rode (1999) wrote, “modern geochemistry assumes that the secondary atmosphere of the primitive earth (i.e. after diffusion of hydrogen and helium into space) had been formed by outgassing of volcanoes and therefore that it mainly consisted of carbon dioxide, nitrogen, water, sulfur dioxide and even small amounts of oxygen.”16

    Though Tamzek suggests the Earth’s early mantle may have had a different composition than it does today, this claim goes against much modern geological thought. The basis many geologists use for dating the Earth rests on the assumption that chondritic meteorites are very representative of a “bulk Earth composition”, the composition of the early Earth. These allegedly ancient chondrite “snapshots” of the mantle are in many respects similar to modern xenoliths from deep mantle. Canil (2002) actually found that vanadium redox states in peridotite-bearing mantle xenoliths and Archean cratons imply that Earth’s mantle was just as oxidized in the Archean as it is today109. The paper concluded that, “such reduced [atmospheric] components [CO and H2] are not supported by results of this and many other studies, which imply a scenario of Archean mantle redox not unlike that of today”109 The paper retains a naturalistic origin of life by saying, “[l]ife may have found its origins in other environments or by other mechanisms”109. Wells is not at odds with modern geochemical thought or the scientific data to assert that primitive Earth volcanoes would have contributed to an oxygenic atmosphere.

    Abelson goes on to say that there is “no evidence for … but much against” an ammonia-methane atmosphere, noting that, “[a] quantity of ammonia equivalent to present atmospheric nitrogen would be destroyed [by ultraviolet radiation] in ~30,000 years.”2 He, and Lasaga et. al. found that methane gas would have left a signature of organic carbon in ancient sedimentary rocks, perhaps even due to a 1 to 10 m thick “primordial oil slick”15 (after all, Miller-Urey experiments produced by far more tar than anything else, and if many prebiotics were produced, then tar should have covered the early earth), for which there is no geological evidence. Schopf notes that the Swaziland Supergroup (~3.2 Ga) contains inorganic carbon, “indicating that carbon dioxide, and not methane, may have been the dominant form of atmospheric carbon at this point in time”16. This challenges the importance of undersea thermal vents as a contributor of methane, which Tamzek says Wells “exclude[s]” wrongly.

    Tamzek claims that hydrogen would have been contributed by undersea vents making the atmosphere more reducing, however hydrogen is so light that most researchers recognize it would easily float to the top of Earth’s atmosphere where it would be lost into space. Regardless, Miller found that without methane, hydrogen based H2 - N2 - CO / CO2 atmospheres produce nothing more than the amino acid glycine1, and that this is most effective when hydrogen / carbon ratios are high > 2, very unlikely on the early earth. Without methane or ammonia, origins of life experiments are generally useless.

    These facts alone are enough to justify Wells’ assertion that the methane and ammonia-using Miller-Urey experiment “continues to be used as an icon” saying “we are given the misleading impression that scientists have empirically demonstrated the first step in the origin of life”. In agreement with Wells would probably be origins of life researcher Robert Shapiro who said, “[w]e have reached a situation where a theory has been accepted as fact by some, and possible contrary evidence is shunted aside.”17 However, beyond Miller-Urey, Tamzek spends most of his rebuttal trying achieve the difficult task of using geological evidence to prove anything about the Earth’s early atmosphere–much less that the atmosphere was reducing.

    The Geological Evidence–Reducing, Oxic, or Inconclusive?
    Tamzek gives geological evidence showing the lack of oxygen in the Earth’s early atmosphere while Wells also provides a variety of mainstream lines of evidence pointing towards an oxygenic early atmosphere, a view shared by many other scientists. Regardless of one’s perspective on this issue, this discussion will be prefaced with the words of Nasa Astrobiology Institute researcher Hiroshi Ohtomo who recently said, “[I]t will take many different lines of evidence to prove this [oxygen level on early Earth] one way or the other”10, as this is a very difficult issue to asses with many lines of evidence often apparently in opposition.

    A prime example of conflicting lines of evidence is Tamzek’s implication that the presence of unoxidized cerium in paleosols (fossil soils) from 2.5 Ga35 settle the case, even though red beds, admitted by Tamzek as “indicative of high amounts of oxygen”, are found from the exact same period–2.5 Ga19. What are we to do in these situations? The bottom line is that geochemistry doesn’t always take place in the presence of the atmosphere–both oxic and anoxic conditions can be simulated in environments removed from exposure to the atmosphere. For this reason, it is difficult to make any strong statements either way from geology. Using biological methods, however, we can make a better approximation. The earliest estimate is that there are signs of life on earth about 3.8 Ga11 (courtesy of our friends at Scripps Institution for Oceanography), with the earliest fossil bacteria are from about 3.5 Ga20, which look like modern photosynthetic oxygen-producing cyanobacteria. Scientists who have conducted computer modeling of early oxygen production from bacteria have concluded that the atmosphere could reach near present-day levels within 30 Ma, despite what geological evidences seem to say! Thus, it is likely that from at least 3.5 Ga on, life on earth was indeed raising oxygen levels, countering Tamzek’s claim that 2.5 Ga unoxidized cerium in paleosols is indicative of an oxygen-free atmosphere. Evidence for an early Archean atmosphere which was either reducing or oxidizing seems equivocal.

    Tamzek asserts that the mineral uraninite, present on the early Earth, cannot form under “significant exposure to oxygen”, however a recent publication from the Nasa Astrobiology Institute stated that its P.I. had observed the, “survival of uraninite … under an oxic atmosphere” and instability of uraninite under an oxygen-poor atmosphere, which was said to be “supporting … evidence for … an oxic Archaean atmosphere.”7 Regardless, the origin of uraninite has also been a subject of controversy. Some researchers have found that the uranium conglomerates bearing uraninite have a texture and mineralogical makeup (uraninite, pyrite, molybdenite, and sulfides) one would expect if they were deposited by hydrothermal solutions, indicating that the uranium was deposited deep in the earth, far removed from the atmosphere, similar to what is observed happening in the origin of modern and more recently formed uraninite deposits9 (which obviously occurred in an oxygenic atmosphere). Furthermore the uraninites occur at the bottom of basins, often near uncomformities, below uranium bearing rocks, where we would expect such hydrothermal deposits to be found. This led Davidson9 to conclude that the uraninite bearing rocks are not placer (riverine) deposits, as is suggested by Tamzek. Wells is very justified in asserting that with regards to the atmospheric composition, “[e]vidence from the ancient rocks has been inconclusive”.

    Red beds, which first occur around 2.5 Ga19, can also be used as an indicator of atmospheric content, for as Tamzek says, they are “indicative of high amounts of oxygen”. However, “high amounts of oxygen” aren’t necessary to inhibit pre-biotic chemistry–even a slightly oxidizing atmosphere, which would oxidize some rocks, such as “banded iron formations (BIFs),” could prevent pre-biotic synthesis chemistry. Early Pre-Cambrian (Archean) BIFs contain fully oxidized minerals grains of hematite and magnetite which were laid down in the primary strata21, 22. Tamzek claims that banded iron formations point towards a reducing atmosphere, but the question remains, how did these “incompletely oxidized” BIFs get “incompletely oxidized?” These could be evidence for oxygen on the early earth, simply because they show oxidation, and at least point away from a reducing atmosphere. Regardless, the thin poorly oxidized laminae of BIFs are reminiscent of those found in modern lake sediments, which form today even though our atmosphere is oxic. BIFs only require anoxic conditions to form and do not necessarily tell anything about the atmospheric composition. In fact, BIFs from about 2.0 Ga, when the atmosphere was supposedly becoming more oxygenic, look the same as BIFs from earlier pre-Cambrian BIFs19. Given that red beds–supposedly evidence of an oxic atmosphere, have been found contemporary with banded iron formations, it seems difficult to determine if the atmosphere strongly affects either of their formation, it is likely that neither are good indicators of atmospheric composition.

    Not only is there weak evidence against an oxidizing atmosphere, but there is no evidence that the methane-ammonia atmosphere necessary for prebiotic synthesis ever existed2, 3. Tamzek’s claims that the early earth had a reducing atmosphere contradicts admissions from the rebuttal to Jonathan Wells posted by the NCSE4 and publicly stated by NCSE director Eugenie Scott5 in a public lecture critiquing “Icons of Evolution”. The NCSE acknowledges that the early atmosphere might have had oxygen and says that modern scientists have “changed the experimental conditions to reflect better knowledge of the Earth’s early atmosphere”4, which is why both NCSE director Eugenie Scott5 and NCSE President Kevin Padian23 have publicly stated that the early Earth’s atmosphere probably contained oxygen.

    Tamzek also suggests that enough pre-biotic monomers could have been delivered via meteorite impacts. While some organics have been found in meteorites in quantities similar to those expected from Miller-Urey type experiments24, Anders noted that it is unlikely that many organic molecules would survive the shock of impact on meteorites with a mass of more than 10-8 gram, only which could be gently decelerated by the atmosphere such as not to heat up so much and destroy the monomers13. Anders concluded that meteorites are a poor vehicle for bringing organic carbon to earth, leaving the hopes of origins of life researchers in “cometary dust”13.

    Wells is not the only one to doubt scenarios of pre-biotic synthesis. So drastic is the evidence against pre-biotic synthesis, that in 1990 the Space Studies Board of the National Research Council recommended to scientists a “reexamination of biological monomer synthesis under primitive Earthlike environments, as revealed in current models of the early Earth”3. However, as for the soup itself, even if pre-biotic synthesis had occurred, the primordial soup is thought to have been extremely dilute24, and this says nothing about its components, which would have degraded extremely quickly and most likely been destroyed less than every million years during sterilizing impact events common on the early Earth25. And of course once you get the soup, you’re only a few steps out of countless needed for the origins of life.

    In conclusion, Tamzek is justified in presenting his side of the issue with regards to the oxidation state of the Earth’s early atmosphere. However, it seems clear that these are difficult issues to examine, and that it is perhaps better to go along with Jonathan Wells’ statement that, “[e]vidence from the ancient rocks has been inconclusive” making Tamzek’s charge that Wells provides a “psuedo-discussion” innocuous. Regardless, Wells is correct in finding that the textbooks do inappropriately claim strong evidence for pre-biotic synthesis.

    Kaynak:http://www.arn.org/docs/wells/cl_iconsstillstanding.htm

  33. Selam arkadaşlar,
    termodinamik cok açıktır.
    http://en.wikipedia.org/wiki/Thermodynamics
    Entropi, hiçbir şekilde evrimin olamıyacağına kanıt olamaz.
    Yukarıda davinçi, düzen sağlar derken sanırım entropinin azalacağını anlatmak istedi. güneşin tek başına canlıları yaratabileceğini değil.
    Dediğim gibi termodinamik çok açıktır.

    Sayın Fuad,

    Burada Evrim Teorisi ile termodinamik yasalar arasındaki ilişkiyi değil, yönlendirilmemiş enerjinin düzen sağlayıp sağlayamayacağını tartıştığımız için, mezkûr iki arkadaş (davinci ve Barış Sevim) alelacele gereksiz bir takım açıklamalarla termodinamik savunmasına girişmişler.

    Oysa mesele gayet açık, anlaşılmayacak bir durum yok. Fakat bu konuyu açıklığa kavuşturmak ve davinci ve Barış Sevim’e ait yanlışlıkları gidermek adına burayı okuyan üçüncü şahıslar için tekrar etmekte fayda var.

    Öncelikle Yeni Darwinistler’in 2. termodinamik yasasını hangi kontekstte ele aldıklarına bakalım.

    1. Kabaca dengeye yakın sistemler daima düzensizlik veya entropiye doğru hareket eder. Bu sistemlerde hayat “şansa dayalı süreçlerle” kendiliğinden oluşamaz.

    2. Dengeden uzak sistemi devam ettiren bir enerji kaynağının olduğu açık bir sistem düşünüldüğünde cansızdan canlı oluşumu ihtimali daha yüksektir.

    Şimdi, Türker Yılmaz ve Mustafa’nın da verdiği örneğe bakalım; dinamit bir enerji üretecidir. Ama dinamit patlaması sonucu açığa çıkan enerji akıllıca yönlendirilmezse yapıcı değil yıkıcı olur.

    Benzer şekilde cansızdan canlı oluşması için güneş enerjisi akışı, cansız maddede yeter miktarda bilgi içeriği oluşturmak amacıyla kendisini yönlendirecek bir mekanizmayla birleşmelidir.

    Özetlersek: dengeden uzak olan sistemi devam ettiren ve onu entropi tehlikesinden koruyan enerji akışı, sistemdeki düzeni sürdürebilir, ancak enerji akışının varlığı ile hayatın kökeni arasında hiçbir bağ yoktur.

    Anlaşılır olması için ÇOK BASİT bir örnek verelim; Barış Sevim adlı arkadaşımızın hayatını devam ettirebilmesi için temel gıda maddelerine ve onları işleyecek mideye, bağırsaklara, karaciğere ve diğer sindirim organlarına ihtiyacı vardır. Açık bir sistem olan Barış Sevim’in sindirim sistemi, aldığı gıdalardan elde ettiği enerjiyi bedenini devam