Evrenin Tasarımına 40 Örnek

Dr. Caner Taslaman

Evrendeki tasarıma dair birçok veri o kadar yenidir ki geniş kitlelerin bunlardan haberi yoktur. Bu verilerin adedi ise inanılmaz boyuttadır. Bu verilerin sadece 40 tanesini örnek olarak vereceğim. Hiç şüphesiz biyoloji bu konuda en çok örneğin verilebileceği alandır. Ancak bu örnekleri ve bu konunun biyoloji ile ilgili boyutunu bundan sonraki çalışmama bırakarak, listede biyoloji ile ilgili örnek vermiyorum. Listede vereceğim örnekler Dünya’mızdaki canlılığın oluşabilmesi için olmazsa olmaz şartlardır.

1) Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir.

2) Big Bang’in patlama anında eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi. Görülüyor ki Big Bang, hem şiddeti, hem madde oranı, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli bir tasarımın ürünüdür.

3) Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar gerçekleşmiştir. Böylece de galaksilerden canlılara kadar olan süreç mümkün olmuştur.

4) Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık.

5) Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır. Roger Penrose düşük entropili bu başlangıcın gerçekleşme ihtimalini 10 üzeri 123′te 1 olarak hesaplamıştır.

6) Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ve anti-protonlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının, anti-protonlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur.

7) Aynı şekilde nötronlar ve anti-nötronlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için nötron sayısı, anti-nötronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.

8 Elektronlar ve pozitronlar da birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için elektron sayısı, pozitronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.

9) Kuarklar ve karşı kuarklar da birbirini yok eder. Oysa yaşamın varlığı kuarkların daha fazla olmasına bağlıdır ve kuarklar karşı kuarklardan daha çok olmuşlardır.

10) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi anti-maddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratılmış olmaları da gerekmektedir. Bu da canlılığın bir şartıdır.

11) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kütleleri de mevcut şekilde olmalıdır. Bu parçacıkların mevcut kütleleri farklı olsaydı yaşam için gerekli atomlar oluşamayacaktı.

12) Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengelerler. Eğer bu denge sağlanmasaydı da canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı. Elektronun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı.

13) Eğer evrendeki nötrino miktarı daha az olsaydı galaksiler oluşamayacaktı. Eğer nötrino miktarı daha fazla olsaydı galaksiler çok yoğun olacaktı. Her iki durum da canlılığın oluşmasını engellerdi.

14) Güçlü nükleer kuvvet çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.

15) Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’te çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.

16) Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı. Eğer daha zayıf olsaydı kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.

17) Çekim gücü daha kuvvetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden kara deliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı.

18) Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.

19) Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.

20) Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun enerji seviyesine olan oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu. Eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.

21) Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomları birbirlerinin enerji seviyelerine bağlı oldukları gibi, helyum atomunun enerji seviyesine de bağlıdırlar. Helyumun enerji seviyesi yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun enerji seviyesi düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olacaktı.

22) Süpernova patlamalarının uzaklığı, yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Örneğin bu patlamalar çok yakın olsaydı oluşacak radyasyon canlılığı yok edebilirdi. Eğer bu patlamalar çok uzak olsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar yeterli seviyede olmayacaktı.

23) Dünya’mızda canlılığın oluşabilmesi için galaksimizin belli oranda maddeye sahip olması gerekmektedir. Eğer madde oranı fazla olsaydı Güneş’in yörüngesi değişirdi. Eğer daha az madde olsaydı, Güneş’imiz gibi yeterli zaman yaşayacak bir yıldızın var olması mümkün olmayacaktı. Ayrıca galaksimizin büyüklüğü, şekli ve başka galaksilere uzaklığı da canlılığın oluşması için çok önemlidir.

24) Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.

25) Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan bir soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.

26) Dünya’mızın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer Dünya’mızın çekimi daha az olsaydı atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı.

27) Dünya’mızın çevresindeki manyetik alan da çok özel olarak ayarlanmıştır. Eğer bu manyetik alan daha güçlü olsaydı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebilirdi. Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.

28) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.

29) Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.

30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkânsız olurdu.

31) Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.

32) Dünya’mızdaki ozon miktarı da çok kritik bir değerde yaratılmıştır. Eğer bu değer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.

33) Yaşam için atmosfer basıncının da belli bir değerde olması gerekmektedir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.

34) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almamızın imkânsız olmasına sebep olabilirdi.

35) Canlılık için olmazsa olmaz şart olan karbon atomunun, yıldızların içindeki oluşumu çok kritik değerler altında meydana gelmektedir. Bunun için iki helyum atomu birleşip 0,000000000000001 saniye gibi kısa bir süre berilyum atomuna dönüşürler ve üçüncü bir helyumun eklenmesiyle karbon atomu oluşur. Bahsedilen atomların enerji seviyelerindeki ufak bir farklılık karbon atomunun ve canlılığın ortaya çıkışını imkânsızlaştırırdı.

36) Tüm canlılar karbon atomunun diğer elementlerle bileşikler yapması sayesinde var olmuşlardır. Karbon, yaşam için gerekli olan bileşikleri ancak dar bir sıcaklık aralığında gerçekleştirebilir. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’nın sıcaklığıyla tam uyumludur. Oysa evrende yıldızların içindeki milyarlarca derece sıcaktan mutlak sıfır olan -273 dereceye kadar geniş bir aralık mevcuttur.

37) Karbon atomunun oluşturduğu kovalent bağlar gibi zayıf bağlar da ancak belli bir sıcaklık aralığında gerçekleşebilirler. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’da var olan sıcaklık aralığı ile tam uyumludur. Zayıf bağlar gerçekleşmese hiçbir canlı var olamazdı.

38) Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mızın, yaratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir. Dünya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’mızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.

39) Canlılığın mümkün olabilmesinin şartlarından biri de suyun belirli bir yüzey gerilimine sahip olmasıdır. Bitkilerin suyu topraktan emmeleri ve en üst noktalarına kadar iletebilmeleri bu gerilimin tasarlanmış olması sayesindedir. Bu gerilim daha farklı olsaydı ne bitkilerden, ne de diğer canlılardan söz edebilirdik.

40) Suyun reaksiyon kabiliyeti de canlılığın diğer şartlarından biridir. Su ne bazı asitler gibi parçalayıcı özellikler gösterir, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeden durur. Suyun akışkanlık değeri, suyun katı halinin sıvı halinden daha hafif olması da yeryüzündeki canlılığa büyük katkıda bulunur.

Bu makaledeki verileri tamamlayıcı bir akademik çalışma olması bakımından sitemizdeki  İmtiyazlı Gezegen adlı makaleninde incelenmesinin oldukça faydalı olacağını düşünüyoruz. Makaleye ulaşmak için yukarıdaki renkli yazılmış kısmı tıklamanız yeterlidir.



88 Yanıt “Evrenin Tasarımına 40 Örnek”

  1. Zulfikar Diyor ki:

    Evrenin hesaplanan, gözlemlenen parametreleriyle hayatın varlığı arasında nasıl bir bağlantı olduğunu gösteren güzel ve yararlı bir bir yazı olmuş.

    Selamlarımla

  2. barissevim Diyor ki:

    Akıllı tasarımın bilimsel önermeleri bunlar mı?
    -”Akvaryumumda su olmasaydı balıklar ölürdü!”
    -”Yer yüzündeki sıcaklık 300 derece olsaydı biz var olamazdık!”
    -”Kennedy askerlerin sözünü dinleyip krizde CCCP ye atom bombası atsaydı(çok olasıydı) hepimiz yok olurduk”
    …vs.vs

    ———————————————

    Sıraladığınız tüm maddeler tek bir maddeye indirgenebilir: “Şöyle olmıyabilirdi ama oldu, ve biz varız bu nasıl olur!?”.

    Bu bilimselliğini bir kenara bırakın, çok yanlış bir düşünme biçimi ve dunyanin yasinin 6000 yıl olduğunu savunanlarla tıpkısının aynısı. Coğu 100% aynı.
    Yanlışlığı şöyle, hiçbirşeyin var olmadığını ve sadece insanın var olduğunu düşünün; bu mantık yürütme biçimi insanın yaşamasına uygun bir ortam için yeni baştan bir evren tasarımı yapıp, o kadar şeyin olduğu şekilde olma olasılığının “imkansızlığına” gönderme yapıyor. Fakat ilk gelen insan(yadadiğer canlılar) değildi, sonradan oluşan şey neyse onun sonucunda. Bütünsel bir diyalektik var(Hayır marxist değilim) Yani geçmiş ile gelecek arasında bütünsel bir bağlantı var. Şu şekilde olmasaydı, bu şekilde olacaktı ve herşey ona göre devam edecekti.
    Anlatamadıysam daha açık bir örnek vereyim.

    Benim babaannem çok alerjik bir insan idi. Birşey olurdu bütün vücudu şişer nefesi kesilirdi. Ciğerlerinin su topladığı bile olmuş bazi vakalarda.
    Anneme hamile kaldığı dönemde anneannemi tütün tarlasında çalışırken bir arı ısırmış (o arının adı vızvız olsun) ve kadıncağız ölümün kenarından dönmüş, yüksek ateş ve aşırı nefes darlığı ile mücadele etmiş, gerçekten ölüyormuş minik vızvız yüzünden.
    Neyse, sonra annem doğdu, sonra 2 dayım ve teyzem doğdu. Onların çocukları oldu, tütüncülük oldü ve dünyanın değişik yerlerinde yaşayıp gidiyorlar çevreleri ile etkileşerek.
    Bizim örnek şimdi başlıyor:
    Anneannem o zaman ölümün kenarındayken kurtulduğunu değil öldüğünü varsayalım kısa bir süreliğine ve benim buraya yazı yasma olasılığını düşünelim.
    Sonra zamanı 60 yıl geriye alıp vızvız’ın ısırmasının 2 dakika öncesine gidelim ve kağıdı kalemi çıkaralım.(O zamanlar köy yerinde hesap makinesi ne arasın:))
    Hesaplamaya başlıyalım bakalım bugüne gelmek için olasılıklar nedir. O kadar olasılıklar içersinde vızvızın anneannemi tarlada çalışan o kadar insan arasında bulma olasılığı nedir? Sonra çok nadir olan o alerji türünün o kadar insan arasında anneannemde bulunma olasılığı nedir? Hadi diyelim buldu, vızvızın o anda tepesinin atıp anneannemi sokmasının olasılığı nedir. Ve tüm bu olanlardan sonra o köy yerinde bir doktorun bulunma olasılığı ve anneannemin kurtulma olasılığı nedir?(Bu tarz hastaların öldüğü çok görülmüştür, ve öyle her köyde yada yakında bir doktor olmazmış). Hadi diyelim doktor vardı, o doktorun karısını ogün araba çarpsaydı zamanında gelip müdahale edebilirmiydi? Yada doktora haber salan kişinin o acelede attan düşüp ölmeme olasılığı nedir?
    Şimdi kağıt kalem ile tüm bu olasılıkları çarpalım. Müthiş bir rakam çıkar. Ki daha birçok olası durumu görmezden geldik.(Ogün hava sıcak olmıyabilirdi, o arı saldırı noktasına gelmeden DDT ile zehirlenmiş bir bitkiden ölebilirdi vs.vs)
    Şimdi bu sonuç olarak çıkan müthiş büyük rakamın bilgeliği varmıdır ve ben bugün “doğa üstü” güç anlamında kendimle ilgili ne gibi sonuçlar çıkarmalıyım? Be haşa peygambermiyim? Elbette değilim.
    Anlatabilmiş olmam lazım, yada devam edeyim mi?

    Bu tarz mantık yürütme olasılığa da matematiğe de aykırı ve adıda zannedersem “reverse obscuring”.
    Ben şahsen bir tanrıya inanıyorum kendi yollarımdan, fakat bu tarz bir düşünme tarzı ile onu kaybedeceğimi de biliyorum! Aklımızın almadığı noktada düşünmeyi bırakmaktansa biraz daha düşünme gayretinde büyük fayda var.

    Herkese saygılar.

  3. Mustafa Ajlan Abudak Diyor ki:

    Barış Sevim Bey,

    Sizin yorumlarınızı okurken kara mizah duygusu kaplıyor içimi.Kendi içinde bir tutarlılık sergileyemeyen söyleminiz her konuda yazdıkça dahada içinden çıkılmaz durumlara dönüşüyor.

    İlk olarak, hem Darwinciliğin naturalist-materyalist süreçlerinin yılmaz savunuculuğunu yapıp daha sonra”Ben şahsen bir tanrıya inanıyorum kendi yollarımdan” demek Zenon’nun bile içinden çıkamayacağı bir paradoks ortaya koymaktır. Olasılık hesapları için Yaşar Kemal edebiyatı ile ailenizin hikayesinide öğrenmiş olduk.Bu Analojiden de anlaşılabileceği gibi oldukça karmaşık bir algı dünyasının tezahürü argüman olarakta kullanılabiliniyor.Ben size olasılıklar la ilgili en temel yapılardan olan proteinlerle ilgili bir kanıt ortaya koymuştum.Sayın Da Vinci ve siz konuyu başka hususlara çekip bundan bahsetmemiştiniz bile. Ben okuma konusunda algıda seçiciliğinizin olduğunu ve es geçtiğinizi düşünerek, son derece açık, ailemle değil de tüm varlıkla alakalı temel matematiği kullanan bir argüman sunayım;

    ”Urey-Miller deneyi amino asitlerin ilkel atmosferde nasıl ortaya çıktığını göstermeye çalışmıştı. Bu deneyin önceki başlıkta ele alınan sorunlarının hiçbiri olmasa ve bu deneyi doğru kabul etsek bile naturalist yaklaşımın; canlılığın protein, RNA ve DNA gibi temel moleküllerini izah etmekte önemli sorunları vardır. Bir adım daha ilerlenip, bu moleküllerden canlılığın oluşumu açıklanmaya kalkıldığında sorun daha da büyür. Epistemolojide olasılık hesaplarının merkezde olduğu bir yaklaşımla bu molekülleri incelersek; bu moleküllerin tesadüfen oluşmasının olanaklı olup olamadığını daha iyi değerlendirebiliriz. Buradaki temel hedef, Evrim Teorisi’nin doğru olup olmadığını belirlemek değildir; fakat ‘sadece doğa yasaları içinde kalıp’ da bu moleküllerin oluşumunu açıklamanın mümkün olmadığını göstermektir. Çağımızda, tesadüfi oluşumu savunanlar, Evrim Teorisi’nin mekanizmalarının ve diğer doğa yasalarının, bütün türlerin oluşumunu izah etmek için yeterli olduğunu ileri sürdükleri için; tartışmanın, tasarım delili ile Evrim Teorisi’nin arasında olduğu zannedilmektedir. Evrim Teorisi ile teizmi birleştiren birçok kişi olabildiğine göre bu anlayış yanlıştır. Evrim Teorisi’nin mekanizmalarının canlılığın ve yeni türlerin ortaya çıkışında yetersiz olduğunun gösterilmesi, bu teoriye karşı bir yaklaşım gibi gözükse de; asıl sorgulanan, tesadüfi oluşumu savunan materyalist-natüralist-ateist inançtır.

    Olasılık hesapları, tasarım ile tesadüf şıklarından hangisinin daha tutarlı olduğunu anlamamız için bize objektif matematiksel veri sunmaktadır. Proteinlerin yapısı, olasılık hesaplarının kolayca uygulanmasına olanak tanımaktadır. Her canlı hücre proteinlerden oluşur. Proteinler gerek enzim olarak gerek diğer vazifelerle hücrelerdeki faaliyetleri gerçekleştiren temel birimlerdir. Hücre ile fabrika arasında kurulan analojide, proteinler makineye karşılık gelmektedir. Proteinler amino asitlerin arka arkaya gelmesiyle oluşurlar. Canlı bünyesinde 20 tane amino asit kullanılarak protein oluşur. Bu 20 amino asidin belirli bir sırada olması proteinin oluşması için mutlak şarttır. Amino asitlerin arka arkaya rastgele gelmesiyle oluşan proteinoitler ile hücrede belirli bir vazifesi olan proteinler arasındaki fark çok büyüktür. Amino asitler sol-elli ve sağ-elli amino asitler olarak ikiye ayrılır. Amino asitlerin rastgele bileşimi olan proteinoitler, her iki tür amino asitten oluşuyorken, proteinler sadece sol-elli amino asitleri ihtiva ederler. Bundan daha önemlisi proteinler belirli vazifeyi yapmak için belirli bir dizilimde olmalıdır. Ortama belli bir enerjinin verilmesiyle amino asitlerin proteine dönüşme olasılığı, dinamitle patlatılan tuğlaların üst üste düşerek bir ev oluşturması kadar düşüktür.

    Canlılarda 55 amino asidin arka arkaya gelmesiyle oluşan Ferrodexin (Clostridium pasteurianum’da bulunur) proteini gibi kısa sayılan proteinlerin yanı sıra 6049 amino asidin arka arkaya gelmesiyle oluşan Twitchin (Caenorhabditin elegans’da bulunur) proteini gibi uzun proteinler de vardır. Olasılık hesaplarına örnek olması için insan vücudunda bulunan, 584 amino asitli orta büyüklükteki Serum Albumin proteinini ele alalım. Bu proteindeki amino asitleri sırf sol-elli olmasının olasılığı şöyle hesaplanır:

    Bir amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    İki amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    Üç amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    584 amino asidin sol-elli olma olasılığı:

    Ayrıca tüm amino asitler, protein zincirindeki diğer amino asitlerle birleşmek için peptid bağı denilen kimyasal bir bağ kurmak zorundadırlar. Oysa doğada, amino asitler arasında kurulabilecek pek çok kimyasal bağ türü vardır; peptid bağlar ve diğer bağlar kabaca eşit ihtimalle kurulur.45 584 amino asitli Serum Albumin proteini için 583 tane peptid bağı gereklidir. Bunun olasılığı şöyle gösterilebilir: İki amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı: Üç amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı: Dört amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı: 584 amino asidin peptid bağıyla bağlanma olasılığı:

    Bu tek proteinin amino asitlerinin, sırf sol-elli olması ve de peptid bağı yapmasının olasılığı ise şöyledir:

    Bu olasılığın matematiksel olarak imkânsız olduğunu şöyle düşünerek anlayabiliriz: Evrendeki 1080 proton ve nötronu, fotonlarla ve elektronlarla toplarsak 1090’dan küçük bir sayı elde ederiz. Evrenin yaşı olan 15 milyar yıl x 365 gün x 24 saat x 60 dakika x 60 saniye = 473.040.000.000.000.000 saniye; evrenin başından şu ana kadar geçen zamanı ifade eder. Bu sayıya yuvarlak olarak 10 üzeri 18 saniye diyebiliriz.

    Bu iki sayıyı çarparsak 10 üzeri 90 x 10 üzeri 18 = 10 üzeri108 eder. Bu sayı, evrendeki her proton, nötron, elektron ve foton, evrenin her saniyesi bir deneme yapmış olsalar, oluşacak deneme sayısıdır.46 Saniyede yapılan denemeleri en yüksek kimyasal hız olan 10 üzeri 12 (bir katrilyon) olarak alırsak; 10 üzeri 108 x 10 üzeri 12 = 10 üzeri 120 eder, oysa 584 amino asitli bir proteinin sırf sol-elli amino asitlerden kurulu olması ve peptid bağı oluşturması gibi basit iki aşamanın oluşma olasılığı 10351’de 1’dir. Bu, bütün uzayın elektron, proton, nötron ve fotonlarının her biri canlılardaki 20 amino asitten birine dönüşselerdi ve evrenin oluşumundan itibaren her biri saniyede 10 üzeri 12 deneme yapsalardı bile; tek bir 584 amino asitli proteinin amino asitlerini, sol-elli olarak oluşturmaya ve peptid bağı yapmaya imkân bulamayacaklarını gösterir. Bu sonuç gerçekten çok ilginçtir. Kopernik devrimi ile Dünya, evrendeki merkezi yerini kaybetmiştir ama Dünya’mızda ancak mikroskopla görülebilen bir canlıda bile binlercesi olan proteinlerin tek bir tanesinin en sıradan özelliklerinin tesadüfen ortaya çıkması için, tüm evrenin tüm maddesini seferber etmemiz bile bu proteinin nasıl oluştuğunu açıklamaya yetmemektedir. Biyolog Steven Rose, daha basit bir proteini amino asit dizilimleri açısından ele almakta ve bu proteinin amino asit uzunluğunda 10 üzeri 300 olası form olabileceğini, bu olası formlar gerçekten var olsalardı ağırlıklarının 10 üzeri 280 gram olacağını; oysa evrendeki tüm maddenin tahmini ağırlığının 10 üzeri 55 gram olduğunu söyler.Bu da belirli bir proteinin tesadüfen elde edilmesinin ne kadar imkânsız olduğunu gösterir.

    Proteinlerin amino asitlerinin doğru sırada olması protein açısından hayati öneme sahiptir. Serum Albumin proteini için bunun olasılık hesabı şöyledir:

    Bir amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    Iki amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    Üç amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    584 amino asidin doğru yerde olma olasılığı:

    Proteinlerin amino asit dizilimlerinde belli bir bölgenin aktif taraf olduğu, bu yüzden bu bölgenin dışındaki amino asit değişimlerinin önemsenmemesi gerektiği söylenebilir. Bu yüzden elde ettiğimiz olasılık yükselebilir. Fakat son protein çalışmaları, aktif olmayan bölgedeki birkaç değişikliğin de proteinin fonksiyonunu kaybetmesine sebep olduğunu göstermiştir.48 Diğer yandan proteinin hücrede gerekli yerde, gerekli sayıda olması gibi ele almadığımız hayati özellikler olasılığa dahil edilirse; o zaman ise olasılık daha da düşer.

    Amino asitlerin doğru sırada olmasının olasılığını daha önceden elde edilen 10 üzeri 351’de 1 sayısıyla çarparsak, belirli bir proteinin hem sol-elli amino asitlerden oluşmasının hem peptid bağı kurmasının hem de amino asit dizilimini doğru oluşturmasının olasılığını elde ederiz. Bu da 10 üzeri 351 x 10 üzeri 759 = 10 üzeri 1110’da 1 gibi, olasılık olarak imkânsız kabul edilen bir sayıya denk gelmektedir.

    Şimdi makalenin konusu olan kozmoloji yönünden olasılığı ele alalım sizin tütün tarlası ve alerjiler analojiniz kadar doğal hayattan olmaycak ama.Oxford Teorik Fizik bölümü profesörü Roger Penrose ”herhalde”birşeyler biliyordur bu mevzu üzerinde..

    ”Canlılığın varlığı, bahsedilen bu çok kritik oluşumların hepsinin birden gerçekleşmesine bağlıdır. Daha önce de belirtildiği gibi bir sonucun gerçekleşmesi için gerekli olan olasılıkların hepsi birbirleriyle çarpılır. Eğer bunu, sırf biraz önce örnek olarak verdiğimiz ”40” maddeye uygularsak hesabın şöyle yapılması gerekir:

    S: {1. maddenin olasılığı x 2. maddenin olasılığı x ……… x 40. maddenin olasılığı}

    40 maddedeki fiziksel oluşumların hepsi canlılığın oluşumu için olmazsa olmaz şartlardandır. Bunlardan bir tanesini bile değiştirmemiz canlılığı imkânsız kılacaktır. Bunlar gibi canlılığın oluşumu için gerekli daha birçok olmazsa olmaz şartın aslında hesaba katılması gerekir.

    Diğer bir örnek olarak, makalemizin konularından biri olan evreni meydana getiren başlangıçtaki patlamanın şiddetindeki hassas ayarı ele alalım. Evrenin genişleme hızını bu başlangıç belirlemektedir; bu genişleme hızındaki ufak bir değişiklik, sadece canlıların oluşamaması değil, aynı zamanda galaksilerin ve yıldızların da oluşamaması anlamına gelmektedir. Bu genişleme hızındaki kritik ayar 10 üzeri 60 ’da 1’dir; yani, 10 üzeri 60 ’da 1’lik bir değişiklik bile galaksilerin ve canlılığın oluşamaması anlamına gelmektedir.10 üzeri 60, Dünya’mızdaki tüm atomların toplamından da büyük bir sayıdır: Trilyon x trilyon x trilyon x trilyon x trilyon’a eşittir. Eğer Dünya’nın herhangi bir kum tanesinden bir tanesindeki trilyonlarca atomun içine bir atom saklasanız ve Dünya’daki atomlardan rastgele bir atom çeken kişinin bu atomu 1 kerede bulmasını bekleseniz; bu olasılık bile 10üzeri 60’da 1’den büyüktür.

    İkinci örnek olarak ise evrenin başlangıç entropisindeki olağanüstü düzeni örnek olarak ele alalım. Entropi yasasına göre evrendeki düzensizlik anlamına gelen entropi, zamanın ilerlemesiyle tek yönlü olarak, tersinemez bir şekilde artar. Bu, zamanın başlangıcına doğru geri gittiğimizde sürekli entropinin düşmesi gerektiği anlamına gelir. Evrenin düşük entropili başlangıcı hem galaksilerin ve Güneş sistemimizin hem de canlılığın oluşabilmesinin olmazsa olmaz şartıdır. (Entropi yasasının yasa olarak varlığı doğa yasalarının tasarımı başlığına girer. Fakat, bu yasanın varlığı başlangıç entropisinin düşük olmasının gerekliliğinden farklıdır. Bu yasanın varlığı evrenin başlangıcının düşük entropisini zorunlu kılmaz. Birincisi yasanın tasarımı, ikincisi ise evrendeki fiziksel bir oluşumun tasarımıdır ve bunların her ikisi de canlılığın olmazsa olmaz şartıdır.

    Roger Penrose, evrenin başlangıç entropisinin hassas ayarını gösteren matematiksel betimlemeye, fizik biliminde bildiği hiçbir verinin yaklaşamayacağını söyler: Şu anda evrendeki yaklaşık 10 üzeri 88 olan entropi miktarı, evren eğer Büyük Çöküş ile çökerse 10 üzeri 123’e çıkacaktır. (Penrose bu hesabı Bekenstein-Hawking entropi formülünü kullanarak yapar.)28 Evrenin Büyük Çöküş’ünde, her bir baryon için 10 üzeri 43 entropi olacaktır, buna göre toplam 10 üzeri 80 adet baryonlu evrenin entropisi 10 üzeri 123 olarak bulunur. Evrenin başlangıcındaki entropinin hassas ayarı, evrenin muhtemel sonunun entropisinden yola çıkılarak hesaplanır. Aslında evrenin başlangıcı, pekâlâ aynı hacimdeki bu sonun entropisine sahip olabilirdi; böylesi bir durumda ne galaksimiz, ne Dünya’mız, ne de bu kitabı yazan ve okuyanlar var olabilirdi. Evrenin başlangıç entropisindeki hassas ayarı hesaplayan Penrose, sonucu şöyle değerlendirmektedir. “Tasarımcının” ne kadar isabetle hedefini belirlediği görülüyor, yani doğruluk oranı şöyledir: 10 üzeri 123 te 1.” Ortaya çıkan bu sayının iki üslü yazılma sebebi, bu sayıyı üssüz olarak yazmaya (1’in arkasına sıfırlar koyarak), evrendeki tüm hammaddenin bile yetersiz kalacak olmasıdır. Bu sayıyı üssüz olarak yazmak için, evrendeki tüm parçacıkların (1080 kadar) ve tüm ışık taneciklerinin (10 üzeri 88 kadar) her birinin üstüne katrilyon (10üzeri 15) tane sıfır yazsaydık bile; ancak 10 üzeri 104 tane sıfır yazabilirdik. Oysa 10 üzeri 123 tane sıfır yazabilmek için bu evrenimiz gibi on milyon (107) kere trilyon (10 üzeri 12) daha fazla evrene sahip olmamız ve o evrenlerin proton, nötron ve fotonlarını, katrilyonlarca sıfır yazılabilen defterler olarak kullanmamız gerekirdi ki; ancak evrenin başlangıç entropisinin hassas ayarını ifade eden bahsedilen sayıyı üssüz olarak yazmayı başarabilelim. Görüldüğü gibi, bırakın başlangıç entropisindeki kritik ayarın tesadüfen gerçekleşmesini, bu ayardaki hassasiyeti ifade eden sayının 1’in arkasına sıfırlar konularak yazılması bile mümkün değildir. Evrenin başındaki bu hassas ayarın bir Düzenleyici’si olmaksızın açıklanması mümkün değildir. Evreni bir Tasarımcı’nın eseri olmayan bir varlık olarak görenlerin ”apriori ”beklentisi, bir düzenin bulunmadığı kaotik bir evren olmalıdır. Oysa var olan olgular, sıradan bir düzene bile değil; olağanüstü düzenlemelere işaret etmektedir.

    ”Buna başka yollardan inanmak başka bir inancın inanırlığını kanıtlamak için var olabilir.Oysa dinlerin inanç icin bilime ihtiyacı yoktur fakat inanç karşıtlığının varlığını sürdürebilmesi için olmazsa olmaz koşul bilimin onların yanında olmasının gerekliliğidir.Tasarım argümanına karşı direnç bu yüzden bu kadar büyüktür.Tasarımın yada tasarımcının kabulü onlar için yüzyıldır inşa edilen apriori imparatorluklarının sonu olacağı anlamına gelmektedir.”

    Darwinciliğe saygılarımla…

    Kaynak

    http://www.evrim.gen.tr

    ” ” içindeki yerlere tartışmanın seyrine uygun açıklamalar konmuştur.

  4. Mustafa bey,

    Siz deist veya teist olan ama naturalist-materyalist evrim süreçlerini destekleyen bilim adamlarının varlığından bihaber gibi davranıyorsunuz. Caner Taslamanın kitabında aslında bu konuya da değiniyor. İsterseniz bu kadar çok alıntı yaptığınız kitabın ilgili bölümünü okumayı deneyin. Bir kişi tanrıya inanıyor diye naturalist evrimi destekleyemez diye birşey yok. Herkes tanrıya sizin yüklemek istediğiniz güç ve görevi vermek istemeyebilir. Barış bey de tanrıya inanıyorum diyorsa inanıyordur. Bunu sorgulama hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz. Tanrıya inanıp naturalist evrimi de bilimsel gerekçelerle kabul edebilir. Siz bunu mümkün görmüyor olabilirsiniz ama mümkün gören birçok deist ve teist bilim adamı var. Belki bunu kara mizah örneği olarak görmek yerine kendi düşünce yapınızı sorgularsanız daha iyi olabilir.

  5. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Ben o kitabı sanırım sizden çok ama çok önce okudum.Caner Bey’in kendisiyle yakınen tanışıyorum ve konu hakkındaki düşüncelerini biliyorum.O bilim adamalarının var olması benim bu konu üzerinde eleştiri yapamayacağım anlamına mı geliyor?

    Benim eleştirdiğim durum o bahsettiğiniz teist olan ama naturalist-materyalist evrim sürecini destekleyenlerin içinde oldukları paradokstur.İnanıp inanmama bir çok kez söylediğim gibi kişisel seçim.Birde şimdi buna bir başka paradoks daha ekleniyor ki bir naturalist-materyalist atesitin bir teistin öyle olabileceğini ve bunun Darwinci söylem içinde ” normal’’son derece doğal olduğunun söylenebilmesi.(Darwinciliğin misyonunu dikkate alırsak)

    Sizin blogunuza giren herkesin bir fiil herhangi teist açıklama yada inança gönderme yapan şeylere yüksek hassasiyetle karşı olduğunuzu 5 dakka sonra anlayabilir. İnancın size göre bilimsel olarak manasızlığını kanıtlamak için yılmaz bir şövalye olarak çalıştığınız da rahatlıkla kavrayabilir.(aynısı benim ateizm-darwinizm söylemim için geçerlidir) Şimdi sizde yukarıdaki son yorumunuzda ki şeklide davranarak kendi söyleminiz içinde paradoks oluşturuyorsunuz.’’sadece doğa yasaları içersinde kalıp, onu ısrarla savunup daha sonra doğa üstü bir güçe(bilimsel yaklaşımca ancak tasarımcı olarak adlandırılabilecek) inanabiliyor olmak nasıl bir tutarlılıktır ? Barış Bey yorumlarının başında beri tasarımcısız bir tasarımı savunuyor.(tabi ki sizde)

    Siz bu tutarlılığa sahip olup (bir atesit olarak) buna sahip olmadığı görünen Barış Bey’i naturalist-materyalist bağlamda savunarak kendinize göre bilimselliği mi müdafaa etmiş oluyorsunuz? Yoksa benimde çok önemsediğim demokratik bir temel hakkı mı? (inaç ve yahut inançsızlık konusunda hürriyet) Eğer yanlış hatırlamıyorsam Voltaire gibi düşünüyorsanız yani ”Sizin gibi düşünmüyorum ama sizin düşündüğünüzü savunmanız için canımı veririm” diyorsanız bu bir siyasi yaklaşımdır bilimselbir yaklaşım asla olamaz.Eğer bu iddiadasanız bahsedilen paradoks ve çelişkiler argümanınızın ne denli pragmatist olabileceğini göstermiş olur.

    Ayrıca lütfen verdiğim olasılık hesapları ile ilgili karşı yorum verebilirmisiniz ? Konuyu sürekli başka yönlere çekiyorsunuz bu bloga yorum yazdığınızdan beri.Caner bey’in ortaya koyduğu matematiksel çıkarıma lütfen başka bir matematiksel çıkarımla cevap verin.

    Saygılarımla…

  6. barissevim Diyor ki:

    Demek ki az cok dusunme yapnizi cozdum Mustafa bey :)
    Ikincisi kara mizah kopnusunda tamamen haklisiniz, icimde oyle duygularin oldugundan emin olabilirsiniz.

    Tanri tasariminin ve inancinin 35.000 tane yolu vardir. Dunyanin degisik yerlerinde farkli bicimlerde inanan insanlar var. Ben tum evreni tanri olarak kabul ediyorum. Evrende dogduk evrende olecegiz. Bu oyle iyi yer kotu yer, biraz sicak yer, etme, tutma sunu yap, bunu yapma diyen bir tanri degil :)

    Ikincisi inac konusunda yaniliyorsunuz. Hatta yanilmaktan bile daha cok yaniliyorsunuz. Tonlarca insan taniyorum kafasini gozunu universitelerde kullanmaktan 7-8 numara gozluk takan. Musluman olan, hristiyan olan yada yahudi olan. Ama yine de mesela evrim konusunda calisip, bilim yapip, fizikle ugrasabiliyorlar hurafelere dalmadan kanmadan ve akillarini belirli bir noktada durdurmadan. Bunu hic ama hickimsenin sorgulama hakki yoktur. Ben sizlerin ajandanizin dini oldugunu zaten biliyorum. Ve aslinda o konudan uzak durmak istiyorum cunku israrla ateizm ve evrimi yanyana getirmek istiyorsunuz. Bu bilim yapmak degil, propagandadir. Aynen ortaliklarda dolasan, “bak cocuguna evrim teorisi okutturursan , satanist olur, homoseksuel olur sizi bile reddeder” gibi urunler sergileyen zihniyetle ayni paralelde oldugunu dusunuyorum. Ve ne hikmetsetum bu degisik cevreler hep ayni mekanlarda forumlarda sitelerde kesisiyor. Orn: arn.
    Surekli bir sekilde Materyalizme atifta bulunmanizin sebebi de o. Insanlarin kafasinda “gominist” vb. cagrisimlar uyandirdigini biliyorsunuz. Baska bircok ID ci cevrelerde ayni zihniyet var. Bulundugum ulkedeki IDcileri de takip ediyorum, hepsi yani minvalde ilerliyor. Yanliz buradakiler daha az, fakat cok daha hircin.

    Neyse, benim temel derdim IDcilerin evreni kavrama bicimi degil. Neredeyse herseylerine karsi cikarim filan ama en onemlisi su; Bunu bilim diye benim cocuguma yutturmalarina goz yumamam. Bilim denen sey omurgasiz ne idugu belirsiz birsey degil. ID nin bilim olarak yutturulmasina karsiyim ben. Bilimde cinlerin perilerin yeri olmadigina inaniyorum. Bu dunyada bilime de yer var inanca da. Bugunku bilimsel birikimin sahibi olan milyonlarca insan, olmus olan yada yasiyan herkes bu konuda hem fikir. ID nin bu stratejisinin ana ekseni, onceden yaratilisci olan seyin daha kabul edilebilir hale burundurme cabasindan baska birsey degil. Eger oyle olmasaydi ortalikta bu kadar hristiyan cemaat, asiri sagci politikaci olmazdi. Onlari birakin, acikca madara olduklari davada, bilim dersine sokmaya calistiklari ID kitabinin resmen eski yaratilisci versiyonunun yeni kapakli hali oldugu ortaya cikti. Adamlar “creation” gecen yerlerin hepsini “intelligent-design” ile degistirmis. Kendi goslerimle de gordum, resmen boyle. sayfa sayfa bak hep ayni pasajlar ayni paragraflar, anlatimlar. Geri kalan hicbir yere dokunulmamis. Bu kada ACIK iken bu cevrelerin bilimle neredeyse dalga gecer bicimde bu bilimdir demeleri bence asil sorununun ozunu olusturuyor. Bilimi yaratan insanlara bilim ogretmeye kalkiyorlar. Kim bu tasarimci dendiginde, tanri demiyorlar yaratilisciliklari ortaya cikmasinda diye, sadece tanri muhtemel bir aday diyorlar. Gercekten insanlari aptal yerine koyuyorlar.
    Ben sahsen kendi gucum ve aklim yettigince bilim yapmaya calisiyorum hayatimi bundan kazaniyorum. Bilimi hurafeden korumak namus borcu olarak goruyorum. Emek ve saygiya dayanan bir namus dan bahsediyorum. Kendimi yeterince ifade edebildim sanirim bu konudaki tavrim ile ilgili olarak.
    Behe nin itiraf niteligi tasiyan sozleri de sanirim olayi yeterince acikliyor. ID yi kapsamasi icin, bilimin taniminin genislemesi gerektigini kabul ediyor ve buna astrolojinin de girecegini kabul ediyor ayrica. Hakimin saskin ve israli sorularina o daha israrli bir sekilde “evet” diyor. Yani demek istiyor ki, ID yi bilim olarak kabul edersek astroloji de bilim olarak kabul edebiliriz. ID nin konumu bu, en yetkili agizdan.
    Bkz. http://www.newscientist.com/article.ns?id=dn8178

    Ayni olayi orada bizzat bulunmus olan Ken(Kenneth) Miller da acikliyor konferanslarinda. Eger astrolojiyi de bilim olarak kabul edeceksek cadi buyulerini veya bizim cincileri de kabul etmemiz gerekiyor, etmemek icin gerekce ne olacak? Nedir bu konudaki dusunceniz cok merak ediyorum.

    Ikincisi ben benim ornegimin (vaktim olsaydi cok daha dallandirirdim) yukaridaki yazinin mantigi ile birebir ortustugunu iddia ediyorum. Ve ayni matigin urunu. 30 yil once de 100 yil oncede hep ayni iddialar. Bilim gelistirdikce, oradan asirma tanimlama ve kavramlarla sadece kelime dagarcigi gelisiyor bu iddialarin. Ama somutlastiralim ki ucu kacmasin. Simdi yillardir bu iddialar var. Ve o kadarda bilimsel oldugu, apacik oldugu iddia ediliyor. Demek ki bu alanda yapilmis bilimsel bir calisma vardir diye tahmin ediyorum. Herhalde bu kadar saglam bilim yapan insanlar o kadarda beceriksiz degildir. Einstein in patent ofisinde tek basina yaptiginin 1% yapmislardir herhalde. Ve o kadar matematik diyorsunuz. Benim matematigim iyidir, beni bilgilendirmesi acisindan sizden, bu konuda bilimsel bir calisma ornegi talep ediyorum. Su olsaydi bole olmazdi da vs.vs gibi bir alintidan bahsetmiyorum.

    Ben size olasılıklar la ilgili en temel yapılardan olan proteinlerle ilgili bir kanıt ortaya koymuştum.

    Diyorsunuzda, bana somut bi tane bilimsel calisma gonderin isbatlari iceren bende inceliyecegime soz veriyorum. Herhalde gayet makul bir istek. Ve bu kadar saglam bilimin mutlaka bir calismasi vardir dedigim gibi. “Bugun zaten yapiliyor ama siz Kabul etmiyorsunuz” gibi birsey bence gecerli olmaz. Hadi ben akli kit birisiyim, bilim camiasinin 99% herhalde benim gibi akli kit olamaz. Varsa bildiginiz bu sekilde bir calisma, tekrar soyluyorum gondermenizi rica ediyorum.

    Simdi ise diger “kanitlariniza” bakiyorum.
    Ornegin big bang dan bahsediyorsunuz. Ben once size sunu sormak istiyorum, Kuantum mekanigi hakkinda derinlemesine somut bir calismaniz varmi? singularity vs.? Once o konudaki yetkinliginizi ogrenmek istiyorum, cunku bu konu birkac alinti ile buyuk ifsaatlara izin veren bir alan degil. Bilgisayarci olmama ragmen 2 qubit lik bir quantum computing olayinin mekanigini sahsen zor soktum. Ve bu konularda konusurken temkinli davranirim. O yuzden ogrenmek istiyorum pozisyonunuzu.

    Sonra entropi dediniz.
    Termo dinamik yasalarini derinlemesine biliyormusunuz Mustafa bey?
    Benim onceki yorumlarimda bu konuda yazdiklarimi okumamissiniz. (Gordugunuz gibi ben sizinkileri okuyorum.)
    Termodinamik konusunda bana “Kanit” sunuyorsunuz. Kanit onemli birsey, kanit dedigin sey oyle bir blog yorumcusu tarafinda 20 saniye de curutulemez. Ama ben simdi curutecegim ve bizlerin neden hakli olarak herkeseyi hemen “kanit” olarak kabul etmedigimizi gosterecegim. Ozellikle bu konudaki cevabinizi cok cok merak ediyorum.
    Termodinamigin ikinci yasasindan basliyalim:

    The entropy of an isolated system not in equilibrium will tend to increase over time, approaching a maximum value at equilibrium.

    Tanim cok onemli. Ve bakiniz orada entropy icin olmazsa olmaz birsey var. ISOLATED diyor. Termo dinamikte entropyden bahsederken kapali sistemler icin konusuruz. Kapali olmiyan sistemler icin konusulmaz. Kapali demesinin sebebi enerji girisi ve cikisi olmamasidir. Bunlar olursa o zaman entropyden konusabiliriz. Simdi..Siz entropy’yi baz alarak dunyada karmasik seylerin olamiyacagini sozde “kanit” liyorsunuz, cunku yasaya gore entropynin degeri artardi ve duzenden duzensizlige bir gidis vardi. Simdi kanitiniz cokuyor; dunya termodinamigin ikinci yasasina uygun olarak “kapali” bir sistem degildir! Dunya ornegin gunesden surekli bir sekilde isi ve isik aliyor. Dunyaya surekli bir sekilde enerji girisi vardir yani. Dunyadaki bircok aktivitenin enerji anlamadindaki kaynagi gunesdir. Enerji girisi olan bir yer kapali sistemden degildir, dolaysiyla Termodinamigin 2. yasasi uygulanamaz! Bunu kanit diye bir universiteye basvursaniz daha ilk asistanin kapisindan geri doner. Abesle istigaldir.

    Bir “kanit” herhalde bundan daha kolay ve hizli bir sekilde cokmezdi herhalde, fakat kendimle nedense gurur duyamiyorum cunku bunlar temel ortaokul fizigi.

    Simdi sizin akliniza uyup bu kanitlari kabul etseydik, bizlerin surekli bir sekilde vurguladigi gibi, israrli bir sekilde aciklama cabasina girmeseydik halimiz nicolurdu Mustafa kardesim? Lutfen, cevabinizi bekliyorum.

    Saygilarimla…

  7. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    Sizden yazılan makalenin özüne uygun cevap yada yorum beklemek matematiksel olarakta imkansızlaşmaya başladı :))

    ”Demek ki az cok dusunme yapnizi cozdum Mustafa bey
    Ikincisi kara mizah kopnusunda tamamen haklisiniz, icimde oyle duygularin oldugundan emin olabilirsiniz.”

    Hiç bir şeyi çözememişsiniz öyle olduğu iddianız bile safsata özellikle benim evrimle ilgili bir sorunum olmadığını ”binlerce” kez belirtmeme rağmen ısrarla anlaşılamamasından bu çıkarımı yapmak zor olmuyor.Evrimin ancak ”yönlendirilmiş” bir şekilde olabileceğini söylüyorum ve iddia ediyorum.Bu iddiamıda bir önceki son yorumunda astronomik ve biyolojik bazı verileri basit matematik bilgisi üzerinden değerlendirerek, bunların olasılık hesaplarının bu evren içersinde oluşma olasılıkları ile sundum. Peki, siz ne yapmaktasınız?

    Herzaman olduğu gibi makalenin içinden bir şeyi (termodinamiği) çekip geri kalan konuyu (kozmoloji) alakasız bir yöne çekmeye çalışıyorsunuz. (moleküler biyoloji-M.Behe) Bu sefer Bilim epistemolojisine girmişsiniz.Burdada olasılığın natematiksel doğasına uygun bir itiraz göremiyorum. 40 örnek içinde sadece termodinamikten bahsedilmediğide açıkca ortada:) Elinizden bişey gelmiyor olsa gerek. Benim gibi kanıta dayanan örnekler vermek yerine daha önce yazdığınız ”lakırdılar” yazıyorsunuz onlar oysaki okundu.Benim sizin gibi bir okuma problemimde yok, 7-8 numara gözlük takmıyorum takan birinide tanımıyorum. Verdiğim bilgilerin astronomi değilde astroloji olduğunu ima etmeye çalışyorsunuz. Fakat bir übermensch olarak R.Penrose gibi çağın en önemli kuramsal fizik ve matematik profesörlerinden birinin hesabını görmezden geliyorsunuz, görmezden gelmek isityorsunuz. Esas ben ”adam” gibi makalelerdeki maddelere teker teker her maddeye varsa bilimsel bir cevabınız bekliyorum, hatta yayınlamak için sabırsızlanıyorum.Bizlere size kolay gelsin demek düşer:))

  8. akillitasarim Diyor ki:

    Sayın Barış Sevim,

    Termodinamik konusunda dediğiniz özetle şu: söz konusu kanun, isolated sistemler için geçerli olduğundan açık sistemlerin bu kanuna karşı koyarak düzen sergileyebileceği söylenebilir. Buna dayanarak ”canlılar da açık sistem olduklarına göre oluşumlarını konu edinen evrim teorisi termodinamik yasaları ile çelişmemektedir” diyorsunuz.

    Oysa bu ağızlarda sakız olmuş bir masaldır. Sorunu sistemin açık olmasına indirgeyerek savunma yapmanız durumu kurtarmıyor. Burada asıl önemli olan sistemin açık veya kapalı olması değil, yönlendirilmemiş enerjinin canlı yapılardaki düzeni sağlayıp sağlayamayacağıdır.

    Termodinamik süreçler hepimizin bildiği gibi amaçsız ve kör süreçlere karşılık gelen fiziksel zorunluluklardır. Mesele, açık sistemlere dış kaynaklardan “gelişi güzel” gelen enerjinin (örn. güneş enerjisinin) canlı yapıları nasıl düzene sokacağıdır.

    Bunun cevabı literatürde yoktur. Bu savunmalarda enerjinin bu işi nasıl başardığı anlatılmaz ama önemsizmiş gibi geçiştirilir. Ayrıca enerjinin hangi koşullar altında düzen sağlayacağı da muğlâktır.

    Barış Sevim Bey, açık bir sisteme enerji nasıl aktarılır? Volkan patlaması, güneşin teninizi yakması, güneş çarpması, bir kayanın yüksekten düşerken kazandığı kinetik enerjiyi aşağıda bulunan insanın üzerine aktarması, hepsi birer enerji aktarımıdır.

    Böyle amaçsız bir enerji sistemi düzene sokarak organize etmek yerine onun işleyişini durdurur veya aksatır.

    Yukarıda sayılanlar enerji aktarımıdır, tıpkı bir ev kadınının çeşitli malzemeleri belli oranlarda bir araya getirerek çilekli pasta yapması, işçilerin gökdelen inşa etmeleri, sahilde belirli oranlarda güneşlenen insanların D vitamini ihtiyaçlarını karşılamalarının da birer enerji aktarımı olması gibi.

    Peki, bu iki enerji aktarımı aynı şey midir? Birinde enerji aktarıldığı şeyi organize ediyor ve sistemli bütün haline getiriyor, diğerinde ise tam tersi bir yıkım.

    Şayet bu ikisinin aynı olduğunda ısrar ediyorsanız, bir insanın sevdiği kişinin başını okşarken enerji aktarması ile aynı insanın sevmediği kişinin başına çekiçle vurmak suretiyle enerji aktarması size göre aynı şeydir.

    Bu ise üzülerek beyan ediyorum “insan aklının onuruna bir saldırıdır”.

  9. akillitasarim Diyor ki:

    Sayın Barış Sevim,

    Olasılık hesapları konusunda da tipik bir “false analogy” yanlışı sergilemişsiniz. Gündelik hayatta arkasında rastlantı aranmayacak kadar muhtemel olayları, çok düşük ihtimalli özelleşmiş olaylarla bir tutmanız “yanlış analoji” yapmanıza neden olmuş.

    Berrand Russel, “evrenin canlılar için tasarlandığını söylemenin, insan burnunun gözlük takmak için tasarlandığını söylemekten farksız olduğunu söyleyerek antropil prensipleri yanlış yorumlamıştır.

    Onun bu ifadesini çürütmek için şu örneği verirler;

    Düşünün ki kurşuna dizilmenize karar veriyorlar ve sizi götürüyorlar ve çok keskin 100 nişancı çok yakın mesafeden birçok defa size ateş ediyor, fakat ölmüyorsunuz. Bunun sonucunda “Ben hayatta olduğuma göre şaşılacak bir şey yok, eğer hayatta olmasaydım şu anda bu durumu gözlemlememiş olurdum.” mu dersiniz, yoksa “100 keskin nişancı, bu kadar çok ateş edip, beni bu kadar yakın mesafeden vuramadıklarına göre, bu durumun bir açıklaması olmalı.” mı dersiniz? Hiç şüphesiz bizim varlığımız için gereken kritik değerlerin oluşmasının olasılık olarak imkânsızlığı, 100 keskin nişancının çok yakın mesafeden isabet ettirememelerinin çok çok üzerindedir. Kendi hayatta oluşumuzu ileri sürerek 100 keskin nişancının isabet ettirememesini tesadüfi isabetsizliğe bağlamanın saçma olduğunu anlıyorsak, “insancı ilke”nin sunduğu olağanüstü kritik değerleri tesadüfe bağlamanın çok daha saçma olduğunu rahatça anlayabiliriz. (John Leslie) – (alıntı : Caner Taslaman)

    Bilimsellik konusunda yazdığınız diğer “şeyleri” inceledim ama etkin bir cevap yerine bilindik sayıklamalar dışında bir şey göremedim.

    Bunu bilim diye benim cocuguma yutturmalarina goz yumamam (BARIŞ SEVİM)

    Bu “elaleme verir talkını kendi yutar salkımı” sözünü hatırlattı.

    Benzer tavır, bilim diye yutturulan Evrim Teorisi’ne de gösterilebilir. Evrim savunucuları öncelikle gözlem ve deney kriterlerini karşılayamayan söz konusu teorinin bilimsel olamadığını kabul etmeliler. Ondan sonra tasarıma sıra gelir.

  10. barissevim Diyor ki:

    Heheehhe Mustafa bey, amaci mamaci bir kenara koyun ilk once ve dayanaginizin acik hatasini kabul edin, Bak herkes goruyor bunlari. Sizin ciddi olarak bir fizikciye gorunmeniz gerekiyor yalan vs. diye devam etmeden once. Termodinamigin ikinci yasasini/Entropiyi isbat olarak kullaniyorsunuz, fakat uygululadiginiz model icin termodinamigin sart kostugu kosulu yok sayiyorsunuz? Ve “insan aklının onuruna bir saldırıdır” diyebiliyorsunuz :) Bu yorumunuzu belge niteliginde sakliyacagim :):) Termodinamik yasasi acik, bulandirmaya gerek yok :)
    Siz simdi yer kurenin Termodinamigin 2. yasasindaki anlamda “kapali sistem” oldugunu mu soyluyorsunuz! Kapali mi degil mi? Is is isolated?

    Daha nasil birseyi cekip cimbizlamakla sucluyorsunuz Mustafa bey, hakkaniyet lutfen. Hatanizi goremiyormusunuz???

    Akillitasarim bey, diyorum ki, isbat olarak kullandiginiz yasanin kosullarini yerine getirmiyorsunuz “COK ACIK” bir ortada. Dayanaklarinizi yanlis kullanip sonra yalancilikla sucluyorunuz. Gun gibi ortada hersey :) kizmayin lutfen.

  11. barissevim Diyor ki:

    heheh..yahu gosterdigim apacik yanilginizdan sonra nasil “lakirti” diyebiliyorsunu :):) temel ortaokul fizigi ile yanlisligi apacik bir mantigin uretecegi kanit nasil saglam olsun ?

  12. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    giderek size daha çok acıyorum.Daha size cevap yazanın kimliğini bile ayırt etmekten yoksunsunuz.Son iki yorumu benim yazmadığımı anlamaktan yoksun birini maalesef ciddiye alıp cevap yazıyoruz.

    Niye kızayım ki,karşımda bildiğini sana biri var ama ‘’straw man” argümanından başka bidiği birşey yok.Çok acınası çok…

    not:Gülücükler çok yerinde olmuş kendi kendini avutan biri için güzel bir yetenek, benim yapmama gerek kalmamış.

  13. barissevim Diyor ki:

    Akilli tasarim bey, Ben zaten ornek olsun diye tipik bir “false analogy” kullandim en yukaridaki mantikla ile uyumlulugunu gostermek icin. Yaptigim hesaplarda bir keramet oldugunu iddia etmedim. Siz bence once su entropi kanitinizi gozden gecirin. akillitasarim.net adli bir site kurmak uzereyim. Bu “kanit”inizi ozellikle acilis yazisina konu edecegim. O yuzden eklemek istediginiz baska birse varsa lutfen ekleyin :)

  14. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    heheh..yahu gosterdigim apacik yanilginizdan sonra nasil “lakirti” diyebiliyorsunu :):) temel ortaokul fizigi ile yanlisligi apacik bir mantigin uretecegi kanit nasil saglam olsun?

    Bir insan bu kadar mı kör olur. istenilen şeyi algılamaktan yoksun olur. Hadi farzedelim ki, termodinamikle ilgili temel ortaokul açıklamalarınızı kabul ettik.

    Kaldı 39..kolay gelsin hehehhehh

  15. barissevim Diyor ki:

    Yok, cok benzer bir retorikten gittigi icin karistirdim bir an, birde ben yazarken arada yorumlar girmis. Kucuk dusurucu ifadeler kullanmaniza gerek yok :) Ozur diler ve duzeltirim. Fakat yazdiklarim her ikinize cevap teskil ediyor.

    Mustafa bey, sizi insafa davet ediyorum. Bir yasayi isbatiniza temel teskil edecek sekilde kullanip, o yasanin kosullarini nasil gormezden gelebiliyorsunuz?

    Da Vinci kardesim sen ne diyorsun tum bu olan bitenlere. Ben hayal mi goruyorum yoksa bu yazilanlar gercek mi :)

  16. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    Sizin neyi karıştırıp neyi karıştırmadığınız belli.İç karışıklığı en üst seviyede olan, paradoksal bir söyleme sahip (hem tasarımcıya inanmayan ama tanrıya inanan) hemde yorumda istenilen cevaplar vermek yerine, içinden cevap verebileceğini düşündüğünü bir maddeyi çekip onun üstüne argüman kuran biri herhangi bir tanımlamaya gerek bırakmamaktadır.Kısaca eğer ‘’sıkıyorsa ” tüm maddelere cevap verin görelim.Yada size verdiğim protein olasılığını ve Penrose hesaplamasını çürütebilecek matematiksel verilerle gelin.Siz anca kendinizi :) şeklinde tatmin edebilirsiniz başka bir şeye bu blogta yarayabileceğinizi düşünmüyorum.Açın bir blog saçmalamayı orda sürdürün, size ayrılan zaman müsriflik çünkü…

  17. barissevim Diyor ki:

    Mustafa bey ben bir bilim adamiyim, eger karsima yikabilecegim bir yasa cikarsa hemen ise koyulur onu yikmaya calisirm elbette. Siradan gidiyordum. Kuantum ile bir tartisma baslatma gayretimden sonra bu kanitiniza geldim. Bende insanim, isim gucum var. O kanittan sonra zaman ayirip (tatmin edici bir cevap almadiktan sonra) devam etmemi beklemek herhalde haksizlik olur.

    Tanri konusundada gayet acik bir aciklama verdim sanirim. Benim tanri tasarimim sizinkinden cok farkli. Tapinma yada doga ustu bir gucten bahsetmiyorum. Benzer sekilde binlerce insan bulunabilir. Siz beni israrla deli gibi gostermeye calisiyorsunuz, arada kucuk dusurucu ifadelerle. Deli olsaydim beni en iyi teknik universitelerde ustelik uzerine para vererek yuksek lisans okutturmazlardi. Birsey beceremiyor olsam kimse bana maas da vermezdi. Siz once size cevap verdigim konudaki acik sorunlara cevap verin. Termodinamigin 2. yasasini isbatinizda temelsiz olarak kullandiginizi kabul ediyormusunuz etmiyormusunuz? Dunya bu yasa nezdinde kapali bir sistem midir acik bir sistemmidir? Bak sizin verdiginiz seyi tartisiyorum. Lakirti degil. Sabirla bekliyorum,…

  18. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    İlk önce seviyesiz anlatım gerek Jodaman gerekse Sayın Da Vinci’nin bloglarındaki yorumlarda her iki tarafca gösterilmiş.Ben sizin snob alaycı (hehehhe çoçukluktan klamış olsa gerek) tavrınıza mümkün olduğunca az karşılık vermeye çalıştım.Hatta bu bloglara yorumcu olarak bile katılmıyorum varsa sizin kişilik hakkınızı çiğnediğim bir durum, lütfen belirtin bende özrümü baştan dileyerek blogtan kaldırayım.

    O kanittan sonra zaman ayirip (tatmin edici bir cevap almadiktan sonra) devam etmemi beklemek herhalde haksizlik olur.Sizin işiniz varda bizim yok mu?Siz straw man tarzı bir tartışmacısınız bir yere varmak değil olayın merkezinden uzaklaşıp kendince avantaj oluşturmaktan başka hiçbir şeyin görülmediği bir durum.

    Akademisyen olmak demek ”her şeyi ben biliyorum” demek değildir.Sorduğunuz sorylar karşısında ki cevabın ”akillitasarim” müstear ismini kullanan kullanıcı ile aynıdır.Bir şey eklemeye gerek görmüyorum.

    Madem bu kadar ”übermensch” bir akademisyen insansınız bana yorum yetiştirmeye ayıracağınız vakiti direk bir blog açarak ve bildiğinizi anlatarak geçirin.Bırakalımda insnalar kendileri adına karar veren akademik bir ortamda oldukalrını zannetmesinler.

    Bu yorumumada cevap hakkınızı yayınlayacağım ama bundan sonra sizin yorumlarınıza bu şekilde yer vermeyi düşünmüyorum.

    Saygılarımla

  19. barissevim Diyor ki:

    Huzursuz olmanizi ve yorumlarima yer vermemenizi anliyabiliyorum.
    Ikincisi zaten site acmak uzereyim akillitasarim.net adresinde. Size bol pingback yapacagimdan emin olabilirsiniz. Dedigim gibi emsal teskil ettigi icinde su son tartismalari kullanacagim. Ikincisi ortaya koydugunuz “kanit” i tartismami, onun yanlis temellere dayandigimi gostermemi “uzum yemek degil, bagci dovmek” olarak lanse etmeye calismaniz anlasilir gibi degil. sizin beni ic tutarliligi olmiyan bir insan gibi gostermeye calismaniza savunma yapmami ”übermensch” lik olarak gostermenizde anlasilir degil. Sahsen ben olsam, curutulen isbatimla ilgilenirim. Eger curuk ise bunu geri ceker, degil ise somut olarak aciklarim destek diye sundugum yasalar nezdinde. Karsidaki insani isbatimla ilgileniyor diye suclamaya kalmam. Gundelik hayatimda, birisi yazdigim bir program parcasinin hatali oldugunu gosterdi diye kizmam. Onu sahiplerinirim ve eger o yanlis ise, sistemin butununu dusundugumden dolayi “sorumlu” davranip hemen o yazilim parcasini ya cikartir yada duzeltirim. Emekten gelen bir sahiplenmem olur yani. Sizin “buyuk puntolu” soz sarf ettiginiz konularda herhangi bir emeginiz olmadigindan olsa gerek curutulen isbatiniza sahip cikmayi birak, karsidaki insani suclayip “onu birak ya buna ne diyeceksin” diye bir tavir takiniyorsunuz.

    Ayrica Akademisyen olmak demek ”her şeyi ben biliyorum” demek degildir.

    Bu konuda cok haklisiniz. Akademisyen olmak demek, biliminsani olmak demek en temel bilimsel kriterleri bilmek ve onlari gelisi guzel kullanmamak demektir. Ben biliminsani degilim, sitedigim gibi kullanirim diyen insanlara mumkun oldugunca onun oyle olmadigini gostermek demektir. Cunku insanlarin dogru bilgi almalarini savunmak bilimsel etik durusun geregidir.

    Ve olayin merkezinden uzaklastigimi iddia etmenizi hala anliyabilmis degilim. Bu kadar bariz hatalarla sizin varmak istediginiz yere varmami nasil talep edersiniz? Bu kandirmaca olmaz mi? Cok acik bir sekilde sizin o varmank istediginiz yere varilmayacagini gosteriyorum adim adim, sizin “kanit”larinizi temel alarak. O istediginiz yere varmak icin, ortaya koydugunuz kanitlardan gecmemiz gerekiyor once.

  20. Barış bey,

    Termodinamik konusunda tabiki haklısınız. Termodinamiğin 2. kanunu çok açıktır. Evrimin vey evrimin mekanizmalarının bunu ihlal etmediği de çok açıktır. Evrim için gerekli olan şey mutasyonlardır ki mutasyonların her an olduğu bilinen bir gerçektir. Doğal seçilimin veya diğer mekanizmaların da termodinamikle bir ilgisi olmadığı çok açık. Ayrıca termodinamiğin 2. kanunu “düzen” ile ilgili hiçbir şey ifade etmez. Bir yerde entropide bir azalma olabilir ama buna karşılık olarak daha fazla bir entropi artışı olmalıdır. Yani entropinin azalmasının önünde mutlak bir engel yoktur. Açık sistemlerde entropi azalır ama başka bir yerde entropide bir artış olması gerekir. Yaratılışçıların enerjinin yönlendirilmesi için kompleks bir sistem bir akıl gerekir gibi iddialarının termodinamiğin 2. kanunuyla hiçbir ilgisi yoktur. 2. kanunun ne dediği çok açıktır.

    Mesela sormak lazım Miller-Urey deneyinde ve bunu takip eden birçok farklı bilim adamının yaptığı deneylerde amino asitler nasıl oluştu? veya dünyaya düşen meteoritlerde amino asitler nasıl bulundu? Demek ki bunlar evrende kendiliğinden oluşabiliyorlar. Yoksa meteoritlere de birileri mi bilinçli olarak koydu amino asitleri?

    Mustafa bey,

    Benim bloglara gelen yorumlardan seviyesiz olanları nedense çok çok büyük bir oranda teistlerden geliyor. Evrim karşıtlığını dini bir görev gibi gören geniş bir kesim var. Bunlar bu yolda hakaret, küfür, aşağılama gibi şeyleri mübah gördükleri için hiç çekinmeden bu tip şeyleri içeren mesajlar yazıyorlar. Bunlara alıştık artık.

    Caner Taslaman’ın protein oluşumuyla ilgili olasılık hesaplarına ancak komik diyebiliyorum. Caner bey belli ki protein oluşumuyla veya yaşamın başlangıcıyla ilgili modellerle ilgili pek birşey bilmiyor. Ayrıca bilinen kimyasal ve fiziksel olayları olasılık hesaplarına bağlıymış gibi göstermek de biraz komik. İki tane amino asit var peptit bağı oluşup oluşmamasının olasılığını hesaplıyor. Eğer koşul uygunsa bağ oluşur. Bu olasılığa ağlı birşey değildir. Fizik kanunları bu olayları sürükler. Olasılığın burada yeri yoktur. Bu “bir taşı bırakıyorum yere düşme olasılığı 1/2 düşmeme olasılığı 1/2″ demek gibi birşey oluyor Taslaman’ın burada yaptığı. Bunu ciddiye alıp geçerli bir argüman gibi değerlendirmek mümkün değildir.

    Yazıda geçen 40 tasarım örneği birbirinden anlamsız ve komik. Sadece bir demin gözüme takıldı onun hakkında çok kısa birşey söyleyeceğim:

    30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkânsız olurdu.

    Sanırım Taslaman atmosferdeki oksijen oranının 4.5 milyar yıl önce de şimdiki gibi olduğunu sanıyor. Halbuki bilimsel veriler bize ilkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösterir. İlkel atmosferdeki serbest oksijen oranının %0.1 veya daha az olduğu düşünülmektedir.

    Buradaki 40 madde içinde ayrı ayrı birçok şey yazılabilir ama buna ne zamanım var ne de bunda bir fayda görüyorum.

  21. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Da Vinci

    yorumunuz için teşekkürler.

    Buradaki 40 madde içinde ayrı ayrı birçok şey yazılabilir ama buna ne zamanım var ne de bunda bir fayda görüyorum.

    Bunu yapamayacak olmanızın derin üzüntüsünü taşıyorum.

    Da vinci’nin yorumunu ciddiye alanlar lütfen blogumdaki Shapiro’nun makalesini okusunlar.Shapiro ayrıntılı olarak durumu izah ediyor.Sanırım herkes kendine göre anlam biçiyor öyleyse okyanlarda nasıl algılıyorsa o şekilde algılasın.örneğin;

    Mesela bugün Darwinci çevre tarafından desteklenen ve kabul edilen ilk RNA fikri ile ilgili olaılıklarda bakın Shapiro ne diyor? (dileyenler çeviride hata olabileceğini göz önüne alarak orjinal makaleyede başvurabilir)

    İlk RNA fikrini, bu gibi başka birçok ölümcül hatalardan kurtarmak için, bu tasarımın savunması prebiyotik sentez adı verilen disiplinin oluşturulması ile mümkün olmuştur. Bunu savunanlar, RNA ve parçalarının, kendileri tarafından laboratuar ortamında gerçekleştirilmiş biz dizi kontrollü tepkimelerle, başlangıç malzemelerini ve durumlarını oluşturacak ilgili koşulları gerçekleştirebileceğini göstermeye çabalamışlardır.Bu konuyla ilgili bilgi http://www.sciam.com//ontheweb adresinde bulunabilir.Burada prebiyotik sentez araştırmalarının eksiklikleri ile alakalı detaylı bilgi bulabilirsiniz.

    Problem şu analojiyi akla getirmektedir: 18 delikli bir sahada golf oynayan bir golf oyuncusu düşleyin, daha sonra farz edelim ki top oyuncu olmadan kendi kendine bu sahada oyuna devam etsin. İşte bu çalışmada böyle bir olasılığı göstermektedir. Prebiyotik sentezin, nükleotidleri oluşturması için doğal güçlerden meydana gelen (depremler, rüzgârlar, kasırgalar, seller vs gibi) bir birleşimin golf sahasındaki topun gerçekleştirdiği sonucu yeterince zaman verilirse gerçekleştirebileceğini kabul etmek zorundadırlar. RNA’nın kendi kendine oluşumunu engelleyecek herhangi bir doğa yasası bulunmamaktadır, fakat bunun gerçekleşmesi için ”gerekli şans gerçektende devasadır.”

  22. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey,

    Bugüne kadar ki katkılarınızdan (Darwinciliğin ne kadar skolastik olabileceği) dolayı teşekkür ediyorum.Tartışmaları izleyenlerin en başından itibaren okuyarak kimin neyi nasıl yaptığını ve kimin neyi çürütüğünü değerlendirmesini isterim.Herkes kendi hesabınca iki tarafından söylemlerini okuyarak bir karar verecektir. Darwinciliğin size yüklediği misyonda ve yeni sitenizde iyi çalışmalar dilerim..

  23. Turker Yılmaz Diyor ki:

    Öncelikle Barış ve Da Vinci Bey yorumlarınızı okurken(özellikle Barış Sevim) ibret verici gayretkeşlik numunesi karşısınndayım.ISRARLI BİR ŞEKİLDE sunulan delilleri bir kenara itiyor,bu delillere karşı inatla gözleriniz kapatıyorsunuz.Ajlan beyinde belirtiği gibi ‘’straw man” argümanından başka bidiğiniz birşey yok.

    “Gündüz gözünü kapayan yalniz kendine gece yapar”

    i) Da vinci Bey; Termodinamikle ilgili yorumunuzda (bol)bol işkembeden sallamışsınız.

    2.Kanun açık sitemlerdede geçerlidir,kapalı sistemlerde de

    Bakınız John Ross bunu şöyle açıklamaktadır.

    “…there are no known violations of the second law of thermodynamics. Ordinarily the second law is stated for isolated [closed] systems, but the second law applies equally well to open systems … there is somehow associated with the field of far-from equilibrium phenomena the notion that the second law of thermodynamics fails for such systems. It is important to make sure that this error does not perpetuate itself.”
    [ Chemical and Engineering News, vol. 58, July 7, 1980, p. 40]

    Mesele enerjinin mikatrı vs değil dönüşümüdür. Bir sisteme enerji eklendiği zaman sistem otomatik olarak entropy i azaltmaz.Yani çevreden gelen raw enerji doğrudan kullanılmaz.Önceden canlı sistemin bileşenleri kompleks ve düzenli bir yapıya organize etmek için özel nerji şekillerine dönüştürülmesi gerekir.Böyle bir dönüştürme mekanizması yoksa bu enerji mevcut yapıları parçalayıp bozmaktan başka bir işe yaramaz.

    Bunu Prof. Vural Altın Bilim ve Teknik / 2003-05-01 de şöyle örneklemektedir.

    …nasıl ki bir bina inşa etmek için, boş arsaya yığılmış olan inşaat malzemelerinin üzerine, fitili ateşlenmiş bir dinamit lokumu fırlatmak yeterli olmuyor ve enerjinin inşaat amacına yönelik olarak kullanılabilmesi için ekipmana, ‘kuplaj araçlarına ihtiyaç duyuluyor ise; canlı organizmanın da, dışarıdan aldığı enerjiyi özgün amaclarına yönelik olarak
    kullanabilmesini sağlayacak bir ‘enerji kuplaj aracına veya ‘motor’a ihtiyacı bulunuyor.

    ÖZETLEMEK GEREKİRSE

    Organize olmuş karmaşıklılığı sağlayacak bir program,gelen enerjiyi depolayıp dönüştürecek bir mekanizmaya ihtiyac vardır.Bu programı, mekanizmayı tasarlayan ve uygulayan bir varlık olmalıdır.

    ii)Demişsiniz ki;
    “bilimsel veriler bize ilkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösterir”

    İlkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil yoktur.Dünyanın en eski kayalarından elde edilenler serbest miktarda oksigenin olduğunu AÇIKCA göstermiştir.(Harry Clemmey and Nick Badham, “Oxygen in the Precambrian Atmosphere: An Evaluation of the Geological Evidence,” Geology, Vol. 10 (March 1982), )

    C. Thaxton, bu konuda The Mystery of Life’s Origin, (s. 80, 1992). adlı kitabında şöyle demiştir.

    The only trend in the recent literature is the suggestion of far more oxygen in the early atmosphere than anyone imagined

    Not: Muazzam zaman sıkıntısı çektiğim için verdiğiniz cevap(lar)a cevap vermem uzun sürebilir.

    T.Y.

  24. Türker bey,

    i) Da vinci Bey; Termodinamikle ilgili yorumunuzda (bol)bol işkembeden sallamışsınız.

    Benim bildiğim kadar insanlarda işkembe olmuyor. Eğer sizin işkembesi olan tanıdıklarınız varsa onlara bir doktora görünmelerini tavsiye ederseniz iyi olur.

    Bakın şimdi sizin mantığınıza göre termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden çok basit bir örnek vereceğim. Suyun oluşumu. Hidrojen ve oksijen atomlarının birleşerek su oluşturması için belli bir aktivasyon enerjisine ihtiyaçları vardır. Bu aktivasyon enerjisine sahip olduklarında birleşirler. Su molekülü oluşur ve aktivasyon enerjisinden daha fazla enerjine eşdeğer ısı açığa çıkar. Su molekünün oluşumu daha düzenli bir yapıya geçiştir. Yani yaratılışçıların çok sevdiği bir deyişle daha düzenlidir. Bu düzen nasıl oluştu peki? Hidrojen ve oksijen atomlarına gerekli aktivasyon enerjisi verildi ve daha düzenli bir yapı oluştu.

    Şimdi soruyorum. Burada termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden birşey var mı? veya akıllı bir şekilde tasarlanmış bir enerji dönüştürme mekanizması mı var? Mücizevi bir enerji dönüşüm mekanizması mı var? Evrenin oluşumuyla ortaya çıkmış bilim adamlarının çok iyi bildiği atomlar ve kimya kanunlarının çok iyi şekilde açıkladığı kimyasal birleşmelerden başka birşey var mı burada? Bunun gibi sayısız örnek verilebilir. Birsisteme enerji giriyor ve daha düzenli bir sistem oluşuyor. Sizin olmayacağını söylediğiniz şey bu değil miydi?

    Gelelim bomba kısıma. İlkel atmosferdeki oksijen oranı konusuna.

    İlkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel delil yoktur.Dünyanın en eski kayalarından elde edilenler serbest miktarda oksigenin olduğunu AÇIKCA göstermiştir.

    Olmadığını söylediğiniz bilimsel kanıtları şimdi size tek tek göstereceğim. Hiç merak etmeyin. Ama eksik birşey olmasını istemediğim için Nick Matzke’nin yazısın direk aktaracağım. Kusura bakmayın çevirecek zamanım yok.

    Prebiotic Oxygen. A key question in origin-of-life research is the oxidation state of the prebiotic atmosphere (the current best guess is that the origin of life occurred somewhere around 4.0-3.7 bya (billion years ago)). Wells wants you to think that there is good evidence for significant amounts free oxygen in the prebiotic atmosphere (significant amounts of free oxygen make the atmosphere oxidizing and make Miller-Urey-type experiments fail). He spends several pages (14-19) on a pseudo-discussion of the oxygen issue, citing sources from the 1970’s and writing that (p. 17) “the controversy has never been resolved”, that “Evidence from early rocks has been inconclusive,” and concluding that the current geological consensus — that oxygen was merely a trace gas before approximately 2.5 bya and only began rising after this point — was due to “Dogma [taking] the place of empirical evidence” (p. 18). None of this is true (see e.g. Copley, 2001).

    a-) Certain minerals, such as uraninite, cannot form under significant exposure to oxygen. Thick deposits of these rocks are found in rocks older than 2.5 bya years ago, indicating that essentially no oxygen (only trace amounts) was present. On page 17 Wells notes that uraninite deposits have been found in more recent rocks, but neglects to mention to his readers that these only occur under rapid-burial conditions, whereas ancient deposits of uraninite occur in slow deposition conditions, for example in sediments laid down by rivers, so that the minerals were exposed to atmospheric gases for significant periods of time before burial.

    b-) ‘Red beds’ are geologic features containing highly oxidized iron (rust) indicative of high amounts of oxygen. Wells (p. 17) notes that red beds are found before 2 bya, but fails to mention that the temporal limit of red beds is just a few hundred million years before 2 bya.

    c-) Wells doesn’t even mention the evidence that banded iron formations (incompletely oxidized iron indicative of ultralow-oxygen conditions) are very common prior to 2.3 bya and very rare afterwards.

    d-) Wells also doesn’t mention that early paleosols (fossil soils) from about ~2.5 bya contain unoxidized cerium, impossible in an oxygenic atmosphere (e.g., Murakami et al., 2001).

    Finally, Wells doesn’t mention to his readers that pyrite, a mineral even more vulnerable to oxidation than uraninite, is found unoxidized in pre-2.5 bya rocks, and with significant evidence of long surface exposure (i.e. grains weathered by water erosion; e.g. Rasmussen and Buick, 1999).

    Why does Wells leave out the converging independent lines of geological evidence pointing to an anoxic early (pre ~2.5 bya) atmosphere?

    1. Copley, J. (2001). “The story of O.” Nature, 410: 892-864. Link: http://www.ncbi.nlm.nih.gov/entrez/query.fcgi?cmd=Retrieve&db=PubMed&list_uids=11309582&dopt=Abstract
    2. Murakami, T., Utsinomiya, S., Imazu, Y. and Prasad, N. (2001). “Direct evidence of late Archean to early Proterozoic anoxic atmosphere from a product of 2.5 Ga old weathering.” Earth Planet. Sci. Lett., 184(2): 523-528.
    3. Rasmussen, B. and Buick, R. (1999). “Redox state of the Archean atmosphere: Evidence from detrital heavy minerals in ca. 3250-2750 Ma sandstones from the Pilbara Craton, Australia.” Geology, 27(2): 115-118. Link: http://www.gsajournals.org/gsaonline/?request=get-abstract&issn=0091-7613&volume=27&page=115

    Olmayan kanıtlar böyle işte Türker bey. Yüksek miktarda oksijen bulunan bir ortam olması mükün olmayan şeyler 2-2.5 milyar yıldan daha öncesinde görülüyor. Bunu gösteren açık deliller var. Bağımsız birkaç farklı şekilde elde edilen veriler bunu açıkça gösteriyor.

    Mustafa bey,

    Bunu yapamayacak olmanızın derin üzüntüsünü taşıyorum.

    Yapamayacak değil yapMAyacak…

    Ordakilerin bir bölümü bilimsel içerik açısından yanlış bir bölümü de anlamsız, manasız şeyler. Anlamsız birşeye anlamlı akılcı bir şekilde cevap vermeye çalışmak hata olur. Saçmalığın karşısında akıl kazanamaz. Onu kendi haline bırakıp ciddiye almamak daha doğru olur.

    Bu arada Shapiro’nun her dediğini kabul edeceksek yaşamın başlangıcı RNA dünyası hipotezine göre çok daha kolay bir şekilde ortaya çıkmalıdır. Ama sizin yaptığınız gibi ilk bölümdekileri kabul edip gerisiyle dalga geçmek daha kolay oluyordur tabi.

  25. akillitasarim Diyor ki:

    Barış Sevim adlı bilim adamının (!) meramının ne olduğunu ve bu konuda ne yazdığını anlayan var mı?

    Barış Sevim,

    Hitabınızın kime olduğu ve hangi konuda olduğu belli bile olmuyor.

    Örneğin;

    Heheehhe Mustafa bey, amaci mamaci bir kenara koyun ilk once ve dayanaginizin acik hatasini kabul edin, Bak herkes goruyor bunlari. Sizin ciddi olarak bir fizikciye gorunmeniz gerekiyor yalan vs. diye devam etmeden once. (BARIŞ SEVİM-bilimadamı (!) )

    Neyin açık dayanağından bahsediyorsunuz? Kim ne demiş bu konuda? Deyip aşağıya bakalım;

    Termodinamigin ikinci yasasini/Entropiyi isbat olarak kullaniyorsunuz, (BARIŞ SEVİM)

    Ne ispatı? Hangi konu için? Bu ne ilgisizlik bu ne cehalet, la havle.

    fakat uygululadiginiz model icin termodinamigin sart kostugu kosulu yok sayiyorsunuz? (BARIŞ SEVİM)

    Hangi koşulu hangi model için yok sayıyoruz?

    Termodinamik yasasi acik, bulandirmaya gerek yok (BARIŞ SEVİM)

    Evet gayet açıktır bu yasa. Formülasyonu da bellidir. İnternetten araştırma yapılarak bu yasanın ne olduğunu buraya yapıştırırız gerekirse.

    Cehaletinizi “açıkça” sergilediğiniz bölüm ise şu:

    Siz simdi yer kurenin Termodinamigin 2. yasasindaki anlamda “kapali sistem” oldugunu mu soyluyorsunuz! Kapali mi degil mi? Is is isolated? (BARIŞ SEVİM).

    Kim ne zaman dedi bunu? Siz nerenizle okuyorsunuz yazılanları? Yazdığım şu cümleden nasıl bir anlam çıkarıyorsunuz soruyorum.

    Mesele, açık sistemlere dış kaynaklardan “gelişi güzel” gelen enerjinin (örn. güneş enerjisinin) canlı yapıları nasıl düzene sokacağıdır. (Akillitasarim)

    Bu cümleyi anlamayı bırakın, konu ile uzaktan yakından bile alakanız yok.

    Daha nasil birseyi cekip cimbizlamakla sucluyorsunuz Mustafa bey, hakkaniyet lutfen. Hatanizi goremiyormusunuz??? (BARIŞ SEVİM)

    Bu kadar pişkinliğe de pes doğrusu :)

    Akillitasarim bey, diyorum ki, isbat olarak kullandiginiz yasanin kosullarini yerine getirmiyorsunuz “COK ACIK” bir ortada. Dayanaklarinizi yanlis kullanip sonra yalancilikla sucluyorunuz. Gun gibi ortada hersey kizmayin lutfen. (BARIŞ SEVİM)

    Daha düzgün Türkçe yazamıyorsunuz, önce meramınızı anlatacak düzeyde Türkçe kullanın. Size neden kızayım, sadece bir insan cehaletini ayan beyan sergilediği halde nasıl bu kadar pişkin olabiliyor ona gülümsüyorum.

  26. akillitasarim Diyor ki:

    Türker Yılmaz bey,

    Yazdıklarınıza ek olarak aslında sorun sistemlerin açık veya kapalı olması değildir. Onların kabulünden yola çıksak bile gelişi güzel enerjinin nasıl canlı yapıları oluşturacağı çözümsüz kalıyor, hatta “bilme sorunu” gittikçe imkansızlaşıyor.

    Bu iki arkadaş güya uyanıklık edip evrimin gerçekleştiği sistemin açık olduğunu ileri sürerek meselenin hallolduğunu sanıyorlar.

    Oysa ÖZETLEMEK GEREKİRSE : diyerek özetlediğiniz:

    Organize olmuş karmaşıklılığı sağlayacak bir program,gelen enerjiyi depolayıp dönüştürecek bir mekanizmaya ihtiyac vardır.

    …bu kısım o kadar açık seçik bir anlatımdır ki, bu anlatımı anlamamak için ya art niyetli ya da bilgisiz ve kıt anlayışlı olmak gerekiyor.

  27. akillitasarim Diyor ki:

    Termodinamik konusunda tabiki haklısınız. Termodinamiğin 2. kanunu çok açıktır. Evrimin vey evrimin mekanizmalarının bunu ihlal etmediği de çok açıktır. Evrim için gerekli olan şey mutasyonlardır ki mutasyonların her an olduğu bilinen bir gerçektir. Doğal seçilimin veya diğer mekanizmaların da termodinamikle bir ilgisi olmadığı çok açık. Ayrıca termodinamiğin 2. kanunu “düzen” ile ilgili hiçbir şey ifade etmez (DAVINCI)

    Davinci bey, termodinamik konusunda Barış Sevim’e hak veriyorsanız bu durum sizin benzer cehaleti sergilediğinizi gösterir. Şöyle ki;

    2. yasa kapalı sistemler için geçerlidir, bunu Amerika’yı yeni keşfetmiş edasıyla bilgi diye önümüze koyarsanız gülünç olur. (Bu arada Türker Yılmaz’ın getirdiği verileri geçici olarak devre dışı bırakıyoruz).

    İkinci yasanın kapalı sistemler üzerine söylediği şu kısmı dikkatle inceleyin;

    Kapalı bir sistemde entropi her zaman artar. Kapalı sistem kısmı çok önemlidir. Sisteme enerji vermek suretiyle entropisi azaltılabilir. Dünya kapalı bir sistem değildir. Güneşten sürekli olarak enerji akmaktadır dünyaya, ve düzeni bu sağlar. (İkinci Yasa)

    Boldlanmış cümleye dikkat kesilin, açık bir sisteme enerji vermek suretiyle entropi azaltılabilir diyor. Örnek olarak da benim verdiğim güneş enerjisi örneğini veriyor. Cümlenin sonunda ise güneşin dünyaya ulaşan enerjisinin düzen sağladığı vurgulanıyor.

    Ben ve diğer arkadaşlar da diyor ki, canlılardaki organizasyonu ve düzeni sağlayan şey güneş enerjisi ise, canlı yapıların bu enerjiyi sağaltacak sistemlere ihtiyaçları vardır. Yani gelişi güzel gelen ışınlar canlı yapıları organize edemez. Bilim Teknik alıntısında dediği gibi, sisteme (inşaata) dinamit koyarak da enerji verirsiniz (güneşin yaptığı gibi), işçileri plan üzere çalıştırarak da.

    Bunu anlamak size neden bu kadar zor geliyor? Çok açık ve net bir anlatım değil mi bu?

    Bu anlatımı anlamamak için özel bir gayret sarfetmek gerekiyor :)

  28. fuat Diyor ki:

    Selam arkadaşlar,
    termodinamik cok açıktır.
    http://en.wikipedia.org/wiki/Thermodynamics
    Entropi, hiçbir şekilde evrimin olamıyacağına kanıt olamaz.
    Yukarıda davinçi, düzen sağlar derken sanırım entropinin azalacağını anlatmak istedi. güneşin tek başına canlıları yaratabileceğini değil.
    Dediğim gibi termodinamik çok açıktır.

  29. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Fuat Bey, yorum köşemize hoş geldiniz..

    Konu hakkında bildiğiniz üzere uzman değilim fakat aklımın yettiğince size açıklamak istiyorum.Eğer hatam varsa belirtmenizi rica ediyorum.

    Shapiro’nun makalesini okuduysanız ATP hususunda konuya derinlemesine incelendiğini görürsünüz, hayat için evrende kuralların kuralı ve her şeyin kendisine bağlandığı kural olarak tanımlayabileceğim entropi, en temel anlamda evrende giderek düzensizliğin artmasıdır. Fakat hayat ATP sürecinde görüldüğü üzere entropiyi belirli sınırlarda artırarak var olmaktadır. Bu da temelinde yıkım olan bir kanunun ”düzen sağlar” ve organizasyonu artırır olabilmesinin ancak bu gücün bilinçli bir şekilde yönlendirilmesiyle mümkün olabileceğini gösterir.(Tıpkı dinamitle yapılan kontrollü yıkımlar yada saha çalışmaları gibi) Evrendeki her atomun bağlı olduğu bir kanuna karşı, bağlı olan tüm maddenin ”içsel bir zekaya sahip ” şekilde organizasyonunu olasılıklar dairesinde oluşturabileceğini düşünmek, kanımca bu büyük kanunu hafife almak yada en kötüsü amaca uygun kullanmaktır. Eğer bu yol bilimsel olarak olası değilse (maddenin olası içsel bir zekâ ile entropiye karşı onu kısıtlı bir dairede artırarak cevap vermesi) bunun tasarlanmış bir kanun olması kaçınılmazdır.

    İş bu durumda bile maddeye bir bilinç ve bir organizasyon amacı yüklemek, onun kuantum dalgalanmaları ve seviyesinde farkına varılan gerçeğini yani anti maddeyi tamamen saf dışı bırakmak anlamına gelir. Oysa ”Cern” deneyleri giderek maddenin varlığının büyük bölümünü anti maddeye borçlu olduğunu göstermektedir. Bu durum, bir materyalist için iyice içinden çıkılamayacak bir paradoksu meydana getirmektedir. Shapiro, tüm bu yazdıklarımın farkında olarak tıpkı basit bilgisayar ağlarına benzeyen yeni bir kimyasal ağın hayatın başlangıcı için yeterli olabileceğini öne sürmektedir. Bunu yaparken elbette materyalist köklerine sarılarak, olasılıkları olmasının çok olası olmadığını bildiği halde birçok yerde işin içine sokmaktadır. Oysaki her ağ yapı büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça daha çok enerji tüketir ve entropiyi olabildiğince çoğaltır. Eğer karmaşıklık seviyesi bir ağ için ne kadar yüksekse, o ağın enerji dar boğazı yaşaması da o kadar çoğalacaktır. Bundan çıkarabileceğimiz sonuç evrimde gelişme ve ilerlemenin sağlanması için sürekli bir entropi artışının gerekliliğidir. Evrim dış etkilerden doğrudan etkilendiği için dışarıda entropiyi artırırken bir yandan da bu artan entropiye karşı ”çözümler” üretmek zorundadır”.

    Bunu yaparken deneme ve yanılmanın işe yararlılığını ele alırsak, sanırım PC’nizin elektrik kesintisindeki durumu analoji olarak kullanılabilir. Harici güç kaynağı olsa bile, bir PC bu durumda belirli bir süre çalışabilecektir. Enerji kesildiğinde işlemlerde ”doğal” olarak sona erer. Hatta PC’ lerde de devre akımı donanıma zarar verirse işlem bir daha başlamayacaktır. Tıpkı ATP oluşturan mekanizma bunun için bile kullandığı enerjide azalma yaşarsa aynı sorunla karışılacağı gibi. Süreci taşıyan yapı ister organik ister inorganik olsun ağ sistemlerinde donanımsal zarar kalıcı hasar hatta ölümcül sonuçlar ortaya çıkarır. Basit olarak, Kimyasal biyolojik yaşamda enerjinin bırakın kesilmesi anlık düşüşleri bile ”işlemin” yani canlılığın son bulması anlamına gelebilmektedir. Bu düşüşler entropiye karşı kullanılan dengenin ortadan kalkması anlamına gelir ve süreç yıkıma doğru hızla ilerler. Donanımsal bir zarar yoksa PC’ye tekrar güç sağlanırsa yeniden işlemlerine devam edebilecektir. Biyolojik yapılarda ise bu dönüş ” en azından PC kadar geniş bir ağ yapısına sahip canlı yapılarda” (flagella) ”imkânsızdır’.
    Peki, öyleyse nasıl oluyor da termodinamiğin yıkıcı gücüne rağmen, hayat onu besleyerek ve büyüterek kendini var kılabiliyor? Nasıl bu kadar kırılgan yapıya ve hassaslığa rağmen hayat evirilebiliyor? Madde gibi kendi varlığını bile tamamen kendisi oluşturamayan bir yapı nasıl oluyor da bu düzeni ortaya çıkarabiliyor? Şansla mı? Yoksa yönlendirilmiş evrensel kanunlarla mı?

    Saygılarımla…

  30. barissevim Diyor ki:

    Turker ve akillitasarim, beyler,
    Sununla baslamak istiyorum, canlilardaki organizasyonu gunesin yaptigi hicbir yerde iddia edilmedi!!
    Ben tek basina entropi ile evrimin aciklanacagini iddia etmedim, Davincinin de bu sekilde bir iddiasi yok gordugum kadari ile.
    Tartistigim mesele su; Evrenin duzenden duzensizlige gitme egiliminde oldugu(dogrudur), ve evrimin ise daha duzenli yapilara dogru gittigi gerceginin birbirisi ile celisen iki durum olduguna dair anlayisa bir itirazim var. Entropi yasasinin bu sekilde uygulanmasi ve yorumlanmasi yanlistir gibi bir itirazim var.
    O yuzden, sunu acikla, e bunuda acikla, o zaman bunuda acikla seklinde tartismanin surup gitmesi gereksiz, ve boyle bir tarz hicbirseyi is-bat-la-mi-yor.

    Yilmaz beyin “2.Kanun açık sitemlerdede geçerlidir,kapalı sistemlerde de” cok dogru, ama itiraz noktamiz o yasanin evrensel sonucunun heryerde genellestirilemiyecegi.
    2.yasa basit bir denklemdir ve bu denklemi istediginiz her yere uygularsiniz. Fakat ikinci denklemin ayni zamanda sozlu versiyonu olan “The entropy of the universe tends to a maximum.”(kapali bir sistem) sonucuna acik bir sisteme bakilarak varilamaz, dolaysiyla hicbiryerde itiraz yada dayanak noktasi olarak kullanilamaz. Yani entropinin herhangi bir sekilde evrime itiraz olamiycagini, dayanak gosterilemiyecegini gostermeye calisiyorum. duzen ve duzensizlik konusundada herhangi bir mucizevi mudahaleye gerek yok yani. Cunku izole edilmemis bir sistemde duzensizlikten duzene gidilmesinde herhangi bir termodinak aykirilik yoktur.
    Tekrar soyluyorum, entropi canliyi ve evrimi acikliyor demedim hicbiryerde, dolaysiyla bunu baz alan kimi elestirileri cevaplamiycam cunku soylemedim.

    Ikincisi surekli olarak, e o zaman bu nasil, su nasil, peki o zaman bunu acikla seklinde devam eden “isbat” yonteminize dair eski dostumuz einstein dan bir alinti yapmak istiyorum, anliyana.

    To be sure, the
    doctrine of a personal God interfering with natural events could
    never be refuted [italics his], in the real sense, by science, for
    this doctrine can always take refuge in those domains in which
    scientific knowledge has not yet been able to set foot.
    Science, Philosophy, and Religion, A Symposium.,New York, 1941

    “Sunu nasil acikliyorsunuz” temelli surup giden tarz hicbirsey icin “kanit” olarak kullanilamaz. Ornegin,150 yil once DNAnin varligini isbatlamaya calisan hayali adamimiza, “hadi o zaman sunu acikla”, “na-nana-naa-naa acikliyamiyorsun” diye kanit surmek gibidir. Fakat bu tarz hicbirseyi kanitlamaz! O anlamda Einstein a sonuna kadar katiliyorum (Ayrica tanri kavraminada, fakat o konu anlasildi sanirim).

    Bir noktaya daha itiraz etmek istiyorum. Ben emege saygidan yola cikiyorum. Insanlarin diplomasina bakip kim bilimci kim degil gibi bir tavrim yok. Emek hersey, diploma hicbirsey.

    NOT:
    Robert Shapiro ile gorustum,
    Sizin yazisindan cikardiginiz anlamlarin kesinlikle hicbirisinin arkasinda durmadigini belirtiyor. Islerinin coklugundan soz konusu makaleyi bile kendi sitesine koyamamis. Onumuzdeki haftalarda soz konusu makaleyi ve evrim hakkinda nerede durdugunu “acik” olarak belirten bir yazi ekliyecegini, cunku ABD disindaki dini gruplarin(kendi sozu) yazilarini hangi sekilde kullandigini denetliyemiyecegini belirtiyor.
    Yazisi sitesinde yayimlandiginde herhalde bilgilendirmesi acisindan bir link verirsiniz diye dusunuyorum. yayinladiginda size bir mail atarim.

    Saygilar…

  31. barissevim Diyor ki:

    Ayrica yilmaz bey, acik-kapalilik meselesinin ortaokul seviyesinde oldugunu ustune basa basa belirttim. Cok sofistike birseymis gibi sunmadim.

  32. Turker Yılmaz Diyor ki:

    Sayın Da Vinci

    Benim bildiğim kadar insanlarda işkembe olmuyor. Eğer sizin işkembesi olan tanıdıklarınız varsa onlara bir doktora görünmelerini tavsiye ederseniz iyi olur.

    Mizah anlayışınıza hayran kaldım. :)

    Bakın şimdi sizin mantığınıza göre termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden çok basit bir örnek vereceğim. Suyun oluşumu. Hidrojen ve oksijen atomlarının birleşerek su oluşturması için belli bir aktivasyon enerjisine ihtiyaçları vardır. Bu aktivasyon enerjisine sahip olduklarında birleşirler. Su molekülü oluşur ve aktivasyon enerjisinden daha fazla enerjine eşdeğer ısı açığa çıkar. Su molekünün oluşumu daha düzenli bir yapıya geçiştir. Yani yaratılışçıların çok sevdiği bir deyişle daha düzenlidir. Bu düzen nasıl oluştu peki? Hidrojen ve oksijen atomlarına gerekli aktivasyon enerjisi verildi ve daha düzenli bir yapı oluştu.

    Şimdi soruyorum. Burada termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden birşey var mı? veya akıllı bir şekilde tasarlanmış bir enerji dönüştürme mekanizması mı var? Mücizevi bir enerji dönüşüm mekanizması mı var? Evrenin oluşumuyla ortaya çıkmış bilim adamlarının çok iyi bildiği atomlar ve kimya kanunlarının çok iyi şekilde açıkladığı kimyasal birleşmelerden başka birşey var mı burada? Bunun gibi sayısız örnek verilebilir. Birsisteme enerji giriyor ve daha düzenli bir sistem oluşuyor. Sizin olmayacağını söylediğiniz şey bu değil miydi?

    .

    .Suyun aktivasyon enerjisiyle düzene gittiğini söylemişsiniz. Böyle bir cevap yazcağınızı biliyordum.Yorumumu bir daha okumanızı tavsiye ederim.Ben organizasyondan bahsediyorum siz düzenden bahsetmişsiniz..Aralarındaki farkı anlayabilmeniz için size biraz yardımcı olayım.Öncelikle iki sistemden hiçbiri “rastgele” değildir, ama düzenli sistemler basit kalıplardan oluştukları için hiç komplekslik taşımazken, organize sistemler her parçası yüksek bilgi içeren dış kaynaklı bir plana göre biraraya gelirler. Organizasyon, bu yüzden işlevsel kompleksliktir ve bilgi taşır.[1]

    Sizi bu tip şeylere sarılmaya iten şey, yaşamın yeryüzünde tesadüfen başladığı iddialarını delillendirmede tamamen çaresiz oluşunuzdur. Sizde haklısınız naturalizme olan inanclarınızın başka bir seceneği yok…

    (Sizin ifadenizle) gelelim bomba kısma :)

    Primitive atmosferdeki oksijen miktarıyla ilgili Nick Matzke’nin Icon of Obfuscation
    makalesinden alıntı yapmışsınız.Wells bu makaleye gerekli cevabı vermiştir.İşte konuyla alakalı cevabı

    Tamzek is correct to assert that, “a key issue in the origin-of-life research is the oxidation state of the prebiotic atmosphere”, for the presence of any free oxygen on the early earth would cause a non-reducing atmosphere, rendering origins of life experiments moot. Tamzek asserts that there is strong evidence for a reducing atmosphere on the early Earth, and that Wells provides an incomplete and out-of-date discussion of the issue.

    While, there is no doubt that Stanley Miller obtained amino acids through certain reactive gaseous mixtures, it should be noted that Miller-Urey experiments were designed and conducted without considering the actual chemical composition of the atmosphere. Miller himself admits that “[i]t is assumed that amino acids more complex than glycene were required for the origin of life, then these results indicate a need for CH4 (methane) in the atmosphere”1 and “[w]e believe that there must have been a period when the earth’s atmosphere was reducing, because the synthesis of compounds of biological interest takes place only under reducing conditions.”18 Yet Abelson found that, “geologists favor … that genesis of air and oceans is a result to of planetary outgassing … and … produce and atmosphere consisting of CO2, N2, and H2″2. Though Abelson wrote this in 1966, it has remained orthodox theory as Rode (1999) wrote, “modern geochemistry assumes that the secondary atmosphere of the primitive earth (i.e. after diffusion of hydrogen and helium into space) had been formed by outgassing of volcanoes and therefore that it mainly consisted of carbon dioxide, nitrogen, water, sulfur dioxide and even small amounts of oxygen.”16

    Though Tamzek suggests the Earth’s early mantle may have had a different composition than it does today, this claim goes against much modern geological thought. The basis many geologists use for dating the Earth rests on the assumption that chondritic meteorites are very representative of a “bulk Earth composition”, the composition of the early Earth. These allegedly ancient chondrite “snapshots” of the mantle are in many respects similar to modern xenoliths from deep mantle. Canil (2002) actually found that vanadium redox states in peridotite-bearing mantle xenoliths and Archean cratons imply that Earth’s mantle was just as oxidized in the Archean as it is today109. The paper concluded that, “such reduced [atmospheric] components [CO and H2] are not supported by results of this and many other studies, which imply a scenario of Archean mantle redox not unlike that of today”109 The paper retains a naturalistic origin of life by saying, “[l]ife may have found its origins in other environments or by other mechanisms”109. Wells is not at odds with modern geochemical thought or the scientific data to assert that primitive Earth volcanoes would have contributed to an oxygenic atmosphere.

    Abelson goes on to say that there is “no evidence for … but much against” an ammonia-methane atmosphere, noting that, “[a] quantity of ammonia equivalent to present atmospheric nitrogen would be destroyed [by ultraviolet radiation] in ~30,000 years.”2 He, and Lasaga et. al. found that methane gas would have left a signature of organic carbon in ancient sedimentary rocks, perhaps even due to a 1 to 10 m thick “primordial oil slick”15 (after all, Miller-Urey experiments produced by far more tar than anything else, and if many prebiotics were produced, then tar should have covered the early earth), for which there is no geological evidence. Schopf notes that the Swaziland Supergroup (~3.2 Ga) contains inorganic carbon, “indicating that carbon dioxide, and not methane, may have been the dominant form of atmospheric carbon at this point in time”16. This challenges the importance of undersea thermal vents as a contributor of methane, which Tamzek says Wells “exclude[s]” wrongly.

    Tamzek claims that hydrogen would have been contributed by undersea vents making the atmosphere more reducing, however hydrogen is so light that most researchers recognize it would easily float to the top of Earth’s atmosphere where it would be lost into space. Regardless, Miller found that without methane, hydrogen based H2 – N2 – CO / CO2 atmospheres produce nothing more than the amino acid glycine1, and that this is most effective when hydrogen / carbon ratios are high > 2, very unlikely on the early earth. Without methane or ammonia, origins of life experiments are generally useless.

    These facts alone are enough to justify Wells’ assertion that the methane and ammonia-using Miller-Urey experiment “continues to be used as an icon” saying “we are given the misleading impression that scientists have empirically demonstrated the first step in the origin of life”. In agreement with Wells would probably be origins of life researcher Robert Shapiro who said, “[w]e have reached a situation where a theory has been accepted as fact by some, and possible contrary evidence is shunted aside.”17 However, beyond Miller-Urey, Tamzek spends most of his rebuttal trying achieve the difficult task of using geological evidence to prove anything about the Earth’s early atmosphere–much less that the atmosphere was reducing.

    The Geological Evidence–Reducing, Oxic, or Inconclusive?
    Tamzek gives geological evidence showing the lack of oxygen in the Earth’s early atmosphere while Wells also provides a variety of mainstream lines of evidence pointing towards an oxygenic early atmosphere, a view shared by many other scientists. Regardless of one’s perspective on this issue, this discussion will be prefaced with the words of Nasa Astrobiology Institute researcher Hiroshi Ohtomo who recently said, “[I]t will take many different lines of evidence to prove this [oxygen level on early Earth] one way or the other”10, as this is a very difficult issue to asses with many lines of evidence often apparently in opposition.

    A prime example of conflicting lines of evidence is Tamzek’s implication that the presence of unoxidized cerium in paleosols (fossil soils) from 2.5 Ga35 settle the case, even though red beds, admitted by Tamzek as “indicative of high amounts of oxygen”, are found from the exact same period–2.5 Ga19. What are we to do in these situations? The bottom line is that geochemistry doesn’t always take place in the presence of the atmosphere–both oxic and anoxic conditions can be simulated in environments removed from exposure to the atmosphere. For this reason, it is difficult to make any strong statements either way from geology. Using biological methods, however, we can make a better approximation. The earliest estimate is that there are signs of life on earth about 3.8 Ga11 (courtesy of our friends at Scripps Institution for Oceanography), with the earliest fossil bacteria are from about 3.5 Ga20, which look like modern photosynthetic oxygen-producing cyanobacteria. Scientists who have conducted computer modeling of early oxygen production from bacteria have concluded that the atmosphere could reach near present-day levels within 30 Ma, despite what geological evidences seem to say! Thus, it is likely that from at least 3.5 Ga on, life on earth was indeed raising oxygen levels, countering Tamzek’s claim that 2.5 Ga unoxidized cerium in paleosols is indicative of an oxygen-free atmosphere. Evidence for an early Archean atmosphere which was either reducing or oxidizing seems equivocal.

    Tamzek asserts that the mineral uraninite, present on the early Earth, cannot form under “significant exposure to oxygen”, however a recent publication from the Nasa Astrobiology Institute stated that its P.I. had observed the, “survival of uraninite … under an oxic atmosphere” and instability of uraninite under an oxygen-poor atmosphere, which was said to be “supporting … evidence for … an oxic Archaean atmosphere.”7 Regardless, the origin of uraninite has also been a subject of controversy. Some researchers have found that the uranium conglomerates bearing uraninite have a texture and mineralogical makeup (uraninite, pyrite, molybdenite, and sulfides) one would expect if they were deposited by hydrothermal solutions, indicating that the uranium was deposited deep in the earth, far removed from the atmosphere, similar to what is observed happening in the origin of modern and more recently formed uraninite deposits9 (which obviously occurred in an oxygenic atmosphere). Furthermore the uraninites occur at the bottom of basins, often near uncomformities, below uranium bearing rocks, where we would expect such hydrothermal deposits to be found. This led Davidson9 to conclude that the uraninite bearing rocks are not placer (riverine) deposits, as is suggested by Tamzek. Wells is very justified in asserting that with regards to the atmospheric composition, “[e]vidence from the ancient rocks has been inconclusive”.

    Red beds, which first occur around 2.5 Ga19, can also be used as an indicator of atmospheric content, for as Tamzek says, they are “indicative of high amounts of oxygen”. However, “high amounts of oxygen” aren’t necessary to inhibit pre-biotic chemistry–even a slightly oxidizing atmosphere, which would oxidize some rocks, such as “banded iron formations (BIFs),” could prevent pre-biotic synthesis chemistry. Early Pre-Cambrian (Archean) BIFs contain fully oxidized minerals grains of hematite and magnetite which were laid down in the primary strata21, 22. Tamzek claims that banded iron formations point towards a reducing atmosphere, but the question remains, how did these “incompletely oxidized” BIFs get “incompletely oxidized?” These could be evidence for oxygen on the early earth, simply because they show oxidation, and at least point away from a reducing atmosphere. Regardless, the thin poorly oxidized laminae of BIFs are reminiscent of those found in modern lake sediments, which form today even though our atmosphere is oxic. BIFs only require anoxic conditions to form and do not necessarily tell anything about the atmospheric composition. In fact, BIFs from about 2.0 Ga, when the atmosphere was supposedly becoming more oxygenic, look the same as BIFs from earlier pre-Cambrian BIFs19. Given that red beds–supposedly evidence of an oxic atmosphere, have been found contemporary with banded iron formations, it seems difficult to determine if the atmosphere strongly affects either of their formation, it is likely that neither are good indicators of atmospheric composition.

    Not only is there weak evidence against an oxidizing atmosphere, but there is no evidence that the methane-ammonia atmosphere necessary for prebiotic synthesis ever existed2, 3. Tamzek’s claims that the early earth had a reducing atmosphere contradicts admissions from the rebuttal to Jonathan Wells posted by the NCSE4 and publicly stated by NCSE director Eugenie Scott5 in a public lecture critiquing “Icons of Evolution”. The NCSE acknowledges that the early atmosphere might have had oxygen and says that modern scientists have “changed the experimental conditions to reflect better knowledge of the Earth’s early atmosphere”4, which is why both NCSE director Eugenie Scott5 and NCSE President Kevin Padian23 have publicly stated that the early Earth’s atmosphere probably contained oxygen.

    Tamzek also suggests that enough pre-biotic monomers could have been delivered via meteorite impacts. While some organics have been found in meteorites in quantities similar to those expected from Miller-Urey type experiments24, Anders noted that it is unlikely that many organic molecules would survive the shock of impact on meteorites with a mass of more than 10-8 gram, only which could be gently decelerated by the atmosphere such as not to heat up so much and destroy the monomers13. Anders concluded that meteorites are a poor vehicle for bringing organic carbon to earth, leaving the hopes of origins of life researchers in “cometary dust”13.

    Wells is not the only one to doubt scenarios of pre-biotic synthesis. So drastic is the evidence against pre-biotic synthesis, that in 1990 the Space Studies Board of the National Research Council recommended to scientists a “reexamination of biological monomer synthesis under primitive Earthlike environments, as revealed in current models of the early Earth”3. However, as for the soup itself, even if pre-biotic synthesis had occurred, the primordial soup is thought to have been extremely dilute24, and this says nothing about its components, which would have degraded extremely quickly and most likely been destroyed less than every million years during sterilizing impact events common on the early Earth25. And of course once you get the soup, you’re only a few steps out of countless needed for the origins of life.

    In conclusion, Tamzek is justified in presenting his side of the issue with regards to the oxidation state of the Earth’s early atmosphere. However, it seems clear that these are difficult issues to examine, and that it is perhaps better to go along with Jonathan Wells’ statement that, “[e]vidence from the ancient rocks has been inconclusive” making Tamzek’s charge that Wells provides a “psuedo-discussion” innocuous. Regardless, Wells is correct in finding that the textbooks do inappropriately claim strong evidence for pre-biotic synthesis.

    Kaynak:http://www.arn.org/docs/wells/cl_iconsstillstanding.htm

  33. akillitasarim Diyor ki:

    Selam arkadaşlar,
    termodinamik cok açıktır.
    http://en.wikipedia.org/wiki/Thermodynamics
    Entropi, hiçbir şekilde evrimin olamıyacağına kanıt olamaz.
    Yukarıda davinçi, düzen sağlar derken sanırım entropinin azalacağını anlatmak istedi. güneşin tek başına canlıları yaratabileceğini değil.
    Dediğim gibi termodinamik çok açıktır.

    Sayın Fuad,

    Burada Evrim Teorisi ile termodinamik yasalar arasındaki ilişkiyi değil, yönlendirilmemiş enerjinin düzen sağlayıp sağlayamayacağını tartıştığımız için, mezkûr iki arkadaş (davinci ve Barış Sevim) alelacele gereksiz bir takım açıklamalarla termodinamik savunmasına girişmişler.

    Oysa mesele gayet açık, anlaşılmayacak bir durum yok. Fakat bu konuyu açıklığa kavuşturmak ve davinci ve Barış Sevim’e ait yanlışlıkları gidermek adına burayı okuyan üçüncü şahıslar için tekrar etmekte fayda var.

    Öncelikle Yeni Darwinistler’in 2. termodinamik yasasını hangi kontekstte ele aldıklarına bakalım.

    1. Kabaca dengeye yakın sistemler daima düzensizlik veya entropiye doğru hareket eder. Bu sistemlerde hayat “şansa dayalı süreçlerle” kendiliğinden oluşamaz.

    2. Dengeden uzak sistemi devam ettiren bir enerji kaynağının olduğu açık bir sistem düşünüldüğünde cansızdan canlı oluşumu ihtimali daha yüksektir.

    Şimdi, Türker Yılmaz ve Mustafa’nın da verdiği örneğe bakalım; dinamit bir enerji üretecidir. Ama dinamit patlaması sonucu açığa çıkan enerji akıllıca yönlendirilmezse yapıcı değil yıkıcı olur.

    Benzer şekilde cansızdan canlı oluşması için güneş enerjisi akışı, cansız maddede yeter miktarda bilgi içeriği oluşturmak amacıyla kendisini yönlendirecek bir mekanizmayla birleşmelidir.

    Özetlersek: dengeden uzak olan sistemi devam ettiren ve onu entropi tehlikesinden koruyan enerji akışı, sistemdeki düzeni sürdürebilir, ancak enerji akışının varlığı ile hayatın kökeni arasında hiçbir bağ yoktur.

    Anlaşılır olması için ÇOK BASİT bir örnek verelim; Barış Sevim adlı arkadaşımızın hayatını devam ettirebilmesi için temel gıda maddelerine ve onları işleyecek mideye, bağırsaklara, karaciğere ve diğer sindirim organlarına ihtiyacı vardır. Açık bir sistem olan Barış Sevim’in sindirim sistemi, aldığı gıdalardan elde ettiği enerjiyi bedenini devam ettirmek için gereken işle birleştiren bir mekanizma sağlar. Barış Sevim’in enerjiyi işleyiş mekanizması örneğini anlamak kolaydır. Çünkü enerji akışı Barış Sevim’in DNA mekanizması, enzimleri ve RNA’sı tarafından gerektirilen işle birleşir.

    Peki, Yeni Darwinistler’in iddia ettiği gibi prebiyotik çorba salt
    güneş ışığıyla düzen oluşturabilir mi? Bu nasıl bir mekanizma olmalı ki, sistemi dengeden uzak tutsun?

    Elbette iki seçeneğimiz var; birincisi doğal seçilim, ikincisi ise şans.

    Bilindiği gibi doğal seçilim moleküler düzeyde işlemez, bu mekanizma prebiyotik çorbadan düzenin nasıl oluştuğunu açıklayamadığından dolayı geriye sadece ŞANS seçeneği kalıyor. Salt şans ile prebiyotiği açıklamak için evrenin yaşı yetmemektedir. Üstelik bu sadece tek bir ihtimal için gereken süredir, bunun gibi katrilyonlarca şansa ihtiyaç vardır ki bunu hesap etmiyoruz bile.

    Açık sistemde düzeni oluşturmak için “yönlendirilmiş enerji akışı” gereklidir. Evin süpürülmesi yönlendirilmiş akıştır, dinamitle evi patlatmak yönlendirilmiş akıştır ve son olarak kasırganın evi yıkması ise yönlendirilmemiş akıştır. Bu farkları dikkate almayan Yeni Darwinistler iki üç kelamla geçiştirmeye alıştıkları bu konularda ileride başlarını daha çok ağrıtacaklar.

    Velhasıl, yaşamın kökeni şansın ötesinde enerji aktarımlarını gerektiriyor.Bu yazıya cevap verecek kişilere yazıyı alıntılayarak ve konunun özüne inerek cevaplamalarını öneriyorum.

  34. akillitasarim Diyor ki:

    Sayın Barış Sevim,

    duzen ve duzensizlik konusundada herhangi bir mucizevi mudahaleye gerek yok yani. Cunku izole edilmemis bir sistemde duzensizlikten duzene gidilmesinde herhangi bir termodinak aykirilik yoktur.

    Düzenden neyi kastettiğiniz muğlak, aslında siz ve davinci başından beri farkında olmadığınız bir hataya düşüyorsunuz. Canlılarda sizin kastettiğiniz anlamda düzen yoktur. Canlılardaki gibi karmaşık süreçler, “belirtilmiş enformasyon” içeren karmaşık süreçlerdir.

    Bakın ben size düzenin, karmaşıklığın ve özelleşmiş karmaşıklığın ne olduğunu tarif edeyim siz de kendi tarifinizi yaparsınız.

    A- FDFDFDFDFDFDFDFDFDFDFDFDFDFDFD

    B- h5/0734b+9rgh-14önjdew*pzm►€®™

    C- inanın bu yazı bir tasarımdır

    A dizisi düzenlidir, sizin bahsettiğiniz düzen A dizisine karşılık gelir. Bu türden düzenler periyodik olduklarından dolayı daima tekrar ederler, bu nedenle de bilgi içerikleri çok düşüktür. Bu dizeler belirli bir kurala kolayca indirgenebildiklerinden rastgeleliğe izin vermezler. Mesela F’den sonra daima D, D’den sonra da daima F gelir” gibi indüktif bir kural. Bu dizelerin doğada kendiliğinden oluştuğuna en iyi örnekler tuz kristalleri ve su molekülleridir. Onlarda fiziksel zorlamalarla oluşurlar, tesadüfîdir (plansız) ve enformasyonu düşük olup tekrarlıdırlar. Tikeldeki veri tümele yansıtılabilir ve kesin sonuç verir.

    B dizisi karmaşıktır (yani düzensiz), bu karmaşıklığa dikkat ederseniz heterojen yapıda olduğundan dolayı belirli bir kurala indirgenmeyi reddederler. Tikeldeki veri tümele yansıtılamaz.

    C dizisi ise hem karmaşık hem de niteliklidir, Shannon enformatik çözümü B ile C’yi ayırt edemez, çünkü Shannon’un bilgi içeriği kavramı olaya sadece “bit” olarak çözüm getirebilmektedir. Fakat bu teknik yetersiz olduğundan dolayı miadını doldurmuştur. Askerler yeni teknoloji olan C dizisini B’den ayırt edebilen kriptoanaliz geliştirmişlerdir.

    A, B ve C dizeleri aynı “bit” sayısı ile temsil edilirler. Yani enformatik değerleri eşittir. Ancak bu üç dizeyi “salt bit” ile çözümlemenin enayilik olduğunu hemen anlamışsınızdır.

    Canlılardaki (DNA ve RNA’daki) bilgi içeriği “C” dizisine karşılık gelir. Yani canlıdaki bilgi içeriği nitelikli bir bilgidir. Buna nitelikli bilgi dememizin sebebi kendi bilişimizden (epistemimizden) değil, genetik materyalde canlıya ait tüm verilerin gerçekte (ontik) karşılığı olmasındandır.

    Güneş enerjisini sağaltacak sistemler olmadan bir canlı organize olamaz. Umarım termodinamik ve prebiyotik sorununun “odak noktasını” görebilmişsinizdir.

  35. akillitasarim Diyor ki:

    Ek olarak, işte sizin (Barış Sevim ve davinci) anlayamadığınız nokta, entropiye rağmen şansla üretilen ısı küvetlerindeki bilgi içeriği düşük olan konveksiyon düzenlerini canlılardaki özelleşmiş karmaşa ile bir sanmanızdır.

    Ayrıntılı bilgi için Prigogine deneylerine bakınız..

    Gördüğünüz gibi entropiye rağmen düzen oluşuyor (konveksiyonlar), yine entropiye rağmen özelleşmiş karmaşıklık da oluşuyor (arabalar, uçaklar, bilgisayarlar).

    Ama düzen şansla oluşuyor, özelleşmiş karmaşa şansın devre dışı bırakıldığı “yönlendirme” ile.

    Aradaki farkı anlayabildiniz mi?

  36. barissevim Diyor ki:

    Siz duzeni organizasyon olarak ele aliyorsunuz. maddenin enerjinin degisik bicimlerini insanin kendi soyutlamalari ile ele aliyorsunuz. Degisik maddelerin,enerjilerin, molekullerin degisik “properties” leri var, bu cok basit den cok karmasiga gidiyor. Sizin verdiginiz orneklerin cok basitlestirilmis hali su ornek ile oz itibari ile ayni: Sicak hava yukselir, bulundugu ortamin ozelliklerine gore degisik davranir. Buda bir enformasyondur, belirli bir dinamiktir. Isindikca ortalama kinetik enerjisi artar ve molekuller arasindaki mesafe artar. Bunu bir cok olcumunu vs.sini yapabiliriz. Buda bir enformasyondur/bilgidir, insanin soyutlama yeteneginin verdigi bir “bilgidir” bize. Bu bilgide keramet aranmaz. Ornek olarak aldigimiz odadaki hava degisik sicakliklara gore degisik davranir ve bulundugu ortamin ozellikleri ve sicak havanin kendi ozelliklerin bircok “bilgi” cikartiriz ve “verdigimiz hava su kadar sicak ise, ortamda soyle ise balon su hizla yukselir” gibi bir suru bilgi cikartabiliriz. O odadaki herseyin yaptigi sadece kendi ozelliklerine uygun bir sekilde etrafi ile etkilesmek. Simdi buradaki dinamigin cok cok cok daha karmasik versiyonu olan biyolojik hayatin neden farkli olarak doga ustu bir guce ihtiyac duydugunun aciklamasi yok. Evet insan aklina bircok sey olagan ustu guzel ve duzenli gelebilir ama “aciklama uzayinda” ki herseyi bildigini varsayip birsey hakkinda kesin kanit sunamaz o sekilde. Bunun bir adi var. Ukalalik yapmak istemiyorum ama sunu kesinlikle okumaniz gerektigini dusunuyorum:
    http://en.wikipedia.org/wiki/Ad_ignorantium ozellikle science basligini. Ve daha once verdigim Einstein alintisini. Sizin dusunme tarzi ve bunun asil problemini tam olarak acikliyor, adi konulmus birsey. Yani evrim teorisi 100% tum gorunenleri aciklasa bile, siz itiraz edecek sey bulursunuz cunku ucu acik bir mantik.

    Yukarida bir yerlerde “Bilindigi gibi dogal secilim molekuler duzeyde islemez” gibi birsey geciyor. Bu nasil baktiginiza bagli, bir su damlasi cok yuksek basinc olmadiktan sicak bir ortamda molekuller arasi duzen degisir, ve o kusullarda damla olarak bulunamaz. Buda micro duzeyde bir secilimdir, suyun oz nitelikleri o kosullarda farkli durmasini gerektiriyor. Cogaltilabilir ornekler.
    Verdigim o yazida science basligi altinda big-bang geciyor. Ve yukaridaki “isbat”larda da bol bol kullaniliyor. Fakat big-bang mutlak bir dogru degildir,bilimsel anlamda bir teoridir ve “su goturmez” bir kanit icin temel teskil edemez. En az big-bang kadar gecerli baska teorilerde vardir. Ve bolca alinti yaptiginiz “Roger Penrose”un kendisi bir suru bilimsel spekulasyon yapip simdi big-bang ve zamanin baslangici ile bi ton sey sayiyor. big-bang den oncesinin entropisi 1 olmus baska bir big-bang olabilecegini soyluyor. Yani sonsuz bir zincirleme icersinde habire milyarlarca yil araliklarla habire big-bang lerin oldugunu soyluyor. Peki sonzuluk falancanin falana a olasiliginin anlami var mi? Bunun gibi uzayip gider. Simdi bu kadar muglak seylerin bir kesitini “dondurup” kendimize “kesin” kanit cikartamayiz. Tarihte ornegini bolca gordugumuz gibi zamanla bu kanitlar coker.

    Rastgele sectim bi tane daha, tombala torbasi gibi mubarek, her yorumda bir tane cekecegim, sansimiza artik.

    28) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.

    Dunyanin degisik hallerini bilmiyor sanirim bu teoloji doktorumuz.
    Ve benim su asagidaki kanitimin mantik duzeyinden farki nedir?
    “eger yer cekimi olmasaydi, kendimizi zincirle dunyaya baglamamiz gerekirdi, dolaysiyla dunya yasamaya elverisli bir yer olmazdi.”

  37. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    İşte bu yüzden bu bloga bir şey katmadığınızı ve katamayacağınızı düşünüyorum.Algı dünyanız maalesef çarpıtmaya dayalı retorik türünü sürekli argüman diye sunuyor.”Straw man” ititrazımında günden güne çok isabetli bir teşhis olduğunu görüyorum.Büyük Patlamanın ”i dinamigin cok cok cok daha karmasik versiyonu olan biyolojik hayatin neden farkli olarak doga ustu bir guce ihtiyac duydugunun aciklamasi yok” diyen birini nasıl da delicesine rahatsız edebileceğini biliyorum.Siz Caner Bey’in yazılarına yukarıdaki karşılığı vermişsiniz o da size benim vasıtamla eserlerinden cevap versin;

    ”Baştan sadece teorik olarak ortaya konan Big Bang Teorisi; daha sonra teleskoplardan yapılan gözlemlerle de destek kazanmış ve evrenin sürekli genişlediği gözlemsel olarak doğrulanmıştır. Edwin Hubble, 1929 yılında, Mount Wilson Gözlemevi’nde, devrin en gelişmiş teleskobuyla tüm galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını gözlemledi.84 Hubble evrenin genişlemesini, ‘Doppler etkisi’ni kullanarak keşfetti. Bu trafik radarına yakalanmaya neden olan etkinin aynısıdır. Buna göre, ses veya ışık kaynağı, gözlemciye yaklaşıyorsa dalga boyu küçülür ve biz ışık maviye kaymıştır deriz, uzaklaşıyorsa dalga boyu büyür ve bu kez de kırmızıya kaymadan söz ederiz.85 Hubble, tüm galaksilerin kırmızıya kaydığını gözleyerek, bütün galaksilerin birbirlerinden uzaklaştığını; kısaca, evrenin genişlediğini, gözlemsel temelde ortaya koydu. Evrim Teorisi, şu anda var olan bütün canlıların evrim geçirerek diğer türlerden oluştuklarını söyler, fakat elle dokunma mesafesindeki türlerden yeni özelliği olan farklı türlerin, cinslerin, familyaların oluşumunu destekleyecek gözlemi, deney yapma şansına rağmen sunamaz. Buna karşın Big Bang Teorisi, hipotezli-tümdengelim metodu ile birlikte gözlemsel verilere sahip olma kriterini de karşılamaktadır.

    Bilimsel kriterlere uygun olmanın en önemli göstergelerinden biri olarak öngörülerde bulunma gücü gösterilmiştir. Daha önce bahsedildiği gibi Evrim Teorisi bu şartı karşılayamamaktadır. Big Bang Teorisi ile ise önceden öngörülen evrenin genişlemesi, sonradan gözlemsel olarak doğrulanmıştır.

    Fred Hoyle ve arkadaşları evrenin genişlemeye rağmen durağan bir yapıda olabileceğini göstermeye çalışırlarken ‘Durağan Durum Teorisi’ni (Steady State Theory) ortaya attılar. Bu teoriye göre evrenin genişlemesiyle ortaya çıkan boş alan, sürekli bir şekilde madde yaratılması ile dolduruluyordu. Bu teori, fiziğin temel yasası olan ‘maddenin ve enerjinin korunması’ ilkesine (termodinamiğin birinci yasası) uymuyordu.86 Evrende çok büyük orandaki entropinin varlığı, gözlenen genişlemenin mekanizmasının gösterilememesi, galaksilerin dağılım şekli ve daha birçok faktör açısından Durağan Durum Teorisi, daha baştan, Big Bang Teorisi kadar başarılı değildi.87 Fakat uzun süre Big Bang Teorisi karşısındaki tek alternatif bu teoriydi. Big Bang Teorisi’ne göre evrenin başlangıcı çok sıcak ve çok yoğundu, genişlemeyle bu yoğunluk ve sıcaklık sürekli düşüyordu.88 Bu çok sıcak ilk ortam, Hoyle’nin teorisinin açıklayamadığı hidrojenin oluşumu için gerekli çok yüksek sıcaklıktaki ortamın açıklamasını yapabiliyordu. Hoyle ise bunu kabul etmek istemiyor ve “Big Bang’in fosilini bana bulun” diye alay ediyordu.89 1948 yılında Gamow ve arkadaşları, Big Bang’in başlangıcındaki yüksek ışımalı çok sıcak ortamın kalıntısının bugün bile evrende olması gerektiğini matematiksel hesaplar çerçevesinde ileri sürdüler.90 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson, Gamow ve arkadaşlarının, Big Bang Teorisi’nin evren modeline dayanarak öngördüğü ‘kozmik fon radyasyonu’nu (aranan fosili) bulup Nobel Ödülü’nü aldılar. Bu keşfi bazı ünlü fizikçiler, ‘modern kozmolojinin doğumu’ olarak kabul ettiler.91 1989 yılında uzaya fırlatılan COBE uydusundan 1992’de gelen veriler, kozmik fon radyasyonunu ve bu radyasyonda gezegenlerin oluşması için gerekli olan dalgalanmaları çok hassas bir şekilde gösterdi.92 Stephen Hawking COBE’den gelen veriler için “Bu, yüzyılın, hatta belki de tüm zamanların en büyük buluşudur” yorumunu yaptı.

    Big Bang Teorisi’ne dayanarak yapılan öngörüleri, daha sonra gelişmiş cihazlarla yapılan gözlemsel kanıtların desteği izledi. Bu teorinin öngörüleri bilim insanlarına bu teoriyi yanlışlayabilmeleri için imkân tanıyordu. Fakat bulgular hep rakip teoriler yerine Big Bang Teorisi’ni destekledi. Bu bulgular, milyarlarca yıl öncesindeki bir patlamayla başlayan bir süreçle ilgili bir teorinin nasıl yanlışlanabilir öngörüler ileri sürebileceğinin bir delilidir. Örneğin evrenin genişlemediği veya kozmik fon radyasyonunun mevcut olmadığı gösterilebilseydi teori yanlışlanabilirdi. Üstelik bu yanlışlamaya açık öngörüler sürekli sürdü. Big Bang Teorisi, evrenin sıcaklığının ve yoğunluğunun genişlemeye bağlı olarak düştüğünü söyler. Buna göre evrenin geçmişi daha yoğun ve daha sıcaktır. Teleskopla gördüğümüz yıldızların birçoğunun ışığı milyarlarca yıl önceden, yani evrenin geçmişinden gelir. 1994 yılında, evrenin geçmişinin sıcaklığının, şimdikinden daha yüksek olduğu saptanabildi.94 Eğer evrenin geçmişinin, aynı sıcaklıkta veya daha soğuk olduğu gösterilebilseydi Big Bang Teorisi yanlışlanabilirdi.

    Big Bang Teorisi, William Whewell’in ayrı ayrı alanlardan gelen delillerin birleşimiyle sonuca varmayı ifade etmek için kullandığı ‘birleşmeli tümevarım’ yöntemine uymaktadır. Kısaca incelenen delillerin dışında, Big Bang Teorisi’nin öngördüğü evren modeline uygun şekilde, evrenin %25’inin helyum, %73’ünün hidrojen olduğu anlaşılmıştır.95 Bu teori ile atom altı dünyanın oluşumu ile ilgili bir teori elde edilmiş, bu teoriye dayanarak Big Bang’den sonraki ilk dakikalar hakkında akıl yürütülebilmiştir.96 Evrendeki döteryum ve lityum gibi hafif atomların açıklaması sadece bu teori ile yapılabilmektedir; ağır atomların yıldızların içindeki süreçlerle açıklanması mümkünken, bu atomların bu süreçlerle açıklanması mümkün değildir.97 Ayrıca yıldızların incelenmesinden, entropiden ve radyoaktif elementlere dayalı tarihlendirme yöntemiyle varılan sonuçlardan evrenin bir başlangıcı olması gerektiğinin anlaşılması da Big Bang Teorisi’ni desteklemiştir.98 Ayrı ayrı alanlardan gelen bu delillerin her biri, Big Bang Teorisi’ni desteklerken, Durağan Durum Teorisi gibi rakip teorileri yanlışlamıştır. William Whewell’in deyimiyle ‘birleşmeli tümevarım’, yani ayrı alanlardan gelen verilerin gücünü birleştirmesi ile yapılan tümevarım; Big Bang Teorisi ile çok başarılı bir şekilde gerçekleşmiştir.

    Big Bang Teorisi, başka hiçbir teorinin açıklayamadığı şekilde görünür olguları açıklayarak, rakip hiçbir teorinin yapamadığı öngörüleri yaparak ve bu öngörülere yanlışlanma imkânı tanıyarak, evrenin matematiksel modelini çok başarılı bir şekilde sunarak, başarılı bilimsel bir teori olmuştur. Üstelik Big Bang Teorisi, Evrim Teorisi’nden çok daha eskilerden başlayan (günümüzden on beş milyar yıl kadar önce) bir süreçle ilgili bir teoridir. Bu teori, bir teorinin milyarlarca yıllık bir sürece dair olmasına rağmen bilimsel kriterleri nasıl karşılayabildiğinin bir örneğidir. Oysa daha önce görüldüğü gibi Evrim Teorisi aynı başarıyı gösterememiştir.

    Biyolojinin fizikten farklı bir bilim dalı olması ve biyolojide öngörüde bulunmanın zorluğu gibi sebepler, Evrim Teorisi’nin, Big Bang Teorisi’ne nazaran başarısız bir teori olmasının nedenleri olarak ileri sürülebilir. Başka bir bakış açısından ise, canlılar gibi dokunulabilen, deney yapılabilen geniş bir topluluktan objektif üstünlük sağlayacak verilerin elde edilememesi, Evrim Teorisi’nin yanlışlığının delili olarak gösterilebilir. Evrim Teorisi’ne karşı bilinemezci (agnostik) kalıp, canlıların tarihine dair çalışmalarda yeni verilere ihtiyaç olduğunu söylemek bence en doğrusu gözükmektedir. Linnaeus’un türleri tamamen sabit gören yaklaşımı günümüzde yanlışlanıp elenmiştir. Fakat türlerin sınırlı şekilde değişken olduğunu kabul etmelerine rağmen, türlerin bağımsız yaratıldığını kabul eden görüşleri yanlışlamak mümkün olamamıştır. Evrim Teorisi’nin delili gibi ortaya konan tüm veriler, ancak rakip teorilerce de kabul edilen sınırlı değişikliklerin gösterilmesinin ötesine geçememektedir. Big Bang Teorisi ise milyarlarca yıllık bir sürece ait bir teori olmasına rağmen; rakip teorilerin hiçbirince öngörülemeyen, yanlışlamaya açık tahminler ileri sürmüş ve gözlemsel verilerin teorinin öngörülerini doğrulamasıyla rüştünü ispat etmiştir.”

    Bunlar yetmez ise;

    Büyük Patlamayı destekleyen temel deliller;

    http://www.bigbang.gen.tr/bolum3.asp

    Büyük Patlamayı destekleyen yan deliller;

    http://www.bigbang.gen.tr/bolum4.asp

    Büyük Patlama’nın gerçekliğini ”hazmedememiş bir biliminsanı” ile bir tartışmada fikir alış verişi yapmak olanaksızdır.

  38. Türker bey,

    Suyun aktivasyon enerjisiyle düzene gittiğini söylemişsiniz. Böyle bir cevap yazcağınızı biliyordum.Yorumumu bir daha okumanızı tavsiye ederim.Ben organizasyondan bahsediyorum siz düzenden bahsetmişsiniz..Aralarındaki farkı anlayabilmeniz için size biraz yardımcı olayım.Öncelikle iki sistemden hiçbiri “rastgele” değildir, ama düzenli sistemler basit kalıplardan oluştukları için hiç komplekslik taşımazken, organize sistemler her parçası yüksek bilgi içeren dış kaynaklı bir plana göre biraraya gelirler. Organizasyon, bu yüzden işlevsel kompleksliktir ve bilgi taşır.[1]

    Sizi bu tip şeylere sarılmaya iten şey, yaşamın yeryüzünde tesadüfen başladığı iddialarını delillendirmede tamamen çaresiz oluşunuzdur. Sizde haklısınız naturalizme olan inanclarınızın başka bir seceneği yok…

    Peki bu argümanın termodinamiğin 2. yasasıyla uzaktan yakından ne ilgisi var? Bu tamamen ayrı bir konu. Dembski’nin “complex specified information” (CSI) argümanından bahsediyorsunuz. Termodinamiğin 2. yasası nerden çıktı? Sapla samanı karıştırmayalım.

    Kendini kopyalabilen bir molekülün CSI olması gerektiğini de nerden çıkardınız? Ayrıca CSI’nın kendiliğinden oluşabileceğiyle ilgili argümanlar da var. Yani bu başlı başına bir konu aslında.

    Dissecting Dembski’s “Complex Specified Information” başlıklı yazısında Thomas Schneider, CSI’nın rastgele mutasyon ve doğal seçilim ile oluşabileceğini gösteriyor. Yine aynı şekilde Elsberry ve Shallit Information theory, evolutionary computation, and Dembski’s “complex specified information” başlıklı makalede CSI argümanını inceliyorlar.

    Primitive atmosferdeki oksijen miktarıyla ilgili Nick Matzke’nin Icon of Obfuscation
    makalesinden alıntı yapmışsınız.Wells bu makaleye gerekli cevabı vermiştir.İşte konuyla alakalı cevabı

    Sırf bilginiz olsun diye söylüyorum. O cevabı yazan Wells değil Casey Luskin.

    Bu oksijen konusunu zatmayı aslında garip buluyorum. Çünkü asıl konu ilk canlı hücre oluşmadan önceki koşullar. Yani 2.5 milyar yıl önce ne olduğu önemli değil. Yaşamın başlamadan önceki koşullar önemli. 3 milyar yıl önceki oksijen oranının da bir anlamı yok. Bakın bu konuda Alan Gishlick’ten bir alıntı:

    Instead of discussing this literature, Wells raises a false “controversy” about the low amount of free oxygen in the early atmosphere. Claiming that this precludes the spontaneous origin of life, he concludes that “[d]ogma had taken the place of empirical science” (Wells 2000:18). In truth, nearly all researchers who work on the early atmosphere hold that oxygen was essentially absent during the period in which life originated (Copley, 2001) and therefore oxygen could not have played a role in preventing chemical synthesis. This conclusion is based on many sources of data, not “dogma.” Sources of data include fluvial uraninite sand deposits (Rasmussen and Buick, 1999) and banded iron formations (Nunn, 1998; Copley, 2001), which could not have been deposited under oxidizing conditions. Wells also neglects the data from paleosols (ancient soils) which, because they form at the atmosphere-ground interface, are an excellent source to determine atmospheric composition (Holland, 1994). Reduced paleosols suggest that oxygen levels were very low before 2.1 billion years ago (Rye and Holland, 1998). There are also data from mantle chemistry that suggest that oxygen was essentially absent from the earliest atmosphere (Kump et al. 2001). Wells misrepresents the debate as over whether oxygen levels were 5/100 of 1%, which Wells calls “low,” or 45/100 of 1%, which Wells calls “significant.” But the controversy is really over why it took so long for oxygen levels to start to rise. Current data show that oxygen levels did not start to rise significantly until nearly 1.5 billion years after life originated (Rye and Holland, 1998; Copley, 2001). Wells strategically fails to clarify what he means by “early” when he discusses the amount of oxygen in the “early” atmosphere. In his discussion he cites research about the chemistry of the atmosphere without distinguishing whether the authors are referring to times before, during, or after the period when life is thought to have originated. Nearly all of the papers he cites deal with oxygen levels after 3.0 billion years ago. They are irrelevant, as chemical data suggest that life arose 3.8 billion years ago (Chang, 1994; Orgel, 1998b), well before there was enough free oxygen in the earth’s atmosphere to prevent Miller-Urey-type chemical synthesis.

    Şu alıntıyı biraz sağduyu ve dürüstlükle okursanız bunu sizinde göreceğinizi düşünüyorum. İlkel atmosferdeki oksijen konusunda bunun üzerine söyleyeceğim birşey yok. Bütün bilimsel veriler ortada. Daha fazla yoruma gerek olmadığını düşünüyorum.

    Büyük ihtimalle haberiniz yoktur diye söylüyorum. Yaklaşık 2.5 yıl önce yapılan ilkel atmosferdeki hidrojen oranıyla ilgili bir araştırmanın haberine buradan (Early Earth atmosphere favourable to life: study) ulaşabilirsiniz. Bu haberden ufak birkaç bölüm aktarmak istiyorum:

    [...]The new study indicates that up to 40 percent of the early atmosphere was hydrogen, implying a more favourable climate for the production of pre-biotic organic compounds like amino acids, and ultimately, life.

    [...]The team concluded that even if the atmospheric CO2 concentrations were large, the hydrogen concentrations would have been larger. “In that case, the production of organic compounds with the help of electrical discharge or photochemical reactions may have been efficient,” said Toon.

    Amino acids that likely formed from organic materials in the hydrogen-rich environment may have accumulated in the oceans or in bays, lakes and swamps, enhancing potential birthplaces for life, the team reported.

    [...]“These simulation results are not easy to obtain because, mathematically, the flow exhibits a singularity point where the flow velocity makes a transition from subsonic to supersonic speeds,” said De Sterck, who was recently hired as a faculty member for UW’s new interdisciplinary Computational Mathematics program.

    He added: “The use of appropriate Computational Mathematics tools and techniques allowed us to achieve this breakthrough result.”

    “There seems to have been a blind assumption for years that atmospheric hydrogen was escaping from Earth three or four billion years ago as efficiently as it is today,” said Pavlov. “We show that the escape was limited considerably back then by low temperatures in the upper atmosphere and the supply of energy from the sun.”

    Ayrıca bu araştırmayla ilgili Science’da çıkan makaleye de buradan (A Hydrogen-Rich Early Earth Atmosphere) ulaşabilirsiniz.

  39. barissevim Diyor ki:

    Mustafa bey, benim dedigimi siz anlamadiniz, sanki bigbang i yalan saymisim gibi tartisma yurutmussunuz. Bigbang bir teoridir, ve sizin ve Caner beyin iddia ettigi gibi kesin filanda degildir. Bigbang kadar aciklayiciligi olan teoriler vardir. Ve bilim hicbir zaman kesin demez. Teorilerin kiymeti aciklayici oluslarindan dolayidir. Dogrular ve yanlislar bulundukca rafine olur daralir ve kisitlayici, sinir koyucu ozellikleri artar. Aynen bu yuzden de dunyadaki butun bilim adamlari evrim teorisini gecerli ve guclu bir teori olarak kabul ediyorlar. Bence bilim nedir, teori nedir biraz oralarda vakit harcayin. Big-bang de ayni o teorilerden farksizdir. Hatta evrim teorisi big-bang den daha saglam bir teoridir. Adini saydigin o bilim adamlarindan birisine sor istersen. Hatta Penrose a sorun. Yada akillitasarim in adini andigi Prigoginee sorun bakalim ne diyecekler. Okudugunuz teoloji, dini dergilerde size oyle anlatilmis olabilir, orasini bilemem. Ilk once Penrose dan basla, bak bakalim adam ne diyor big-bang ve otesi icin. Siz diyordunuz ya bugunku bilim insanlari aslinda materyalist dinci diye. Eger oyle olsaydi sizin sergileyemediginiz kritik ve kuskucu bakis olmazdi bu alemde. 2-3 makaleden yaptiginiz alinti ile, amerikadaki dinci “organized religion” sitelerinden okuduklarinizi, duydugunuz teorileri hemencicik kesin zannediyorsunuz. Kaldi ki hatali, sacmaliyor olsam, sanirim buyuk butceli arastirmalarda alternatif teoriler uzerinde de durulmazdi. Sonuc olarak big-bang bir teoridir kendi icinde turlu spekulasyonlari ile, ve ona ragmen bende sahsen daha olasi oldugunu dusunuyorum. Fakat bu teorinin turlu cesit birde problemleri varken ve adi uzerine bir teori iken, oradan copy/paste ettiginiz sayilardan, “kesin kanit” olusmaz. Bana degil, statik bakis acisi ile edebiyatini onun uzerine kurmus teoloji doktorasi olanlara da degil, git yetkin bir tane fizikciye sor. Teolojicinin derdi bilim/teori degil, onun derdi “nasil dinsel bakis acima dayanak bulurum” dur. Bak 2 saniyelik google neler veriyor hemen, http://wwwphy.princeton.edu/~steinh/ ne idugu belirsiz cadir universiteden degil, princetondan adam kalkip neler neler dusunuyor.
    O yuzden,

    Büyük Patlama’nın gerçekliğini ”hazmedememiş bir biliminsanı” ile bir tartışmada fikir alış verişi yapmak olanaksızdır.

    demeniz biraz bence havada kaliyor ve bilimi ne kadar ozumsediginizi anlatiyor. Gelistirilmekte olan bir teoriyi “gerceklik” olarak sunabilmeniz asil sorunun bende olmadigini gosterir kanimca. Cok tutucu bir bakis acisi. Ve ayni zamanda adama sorarlar, diger alternatif teorileri biliyormusunuz diye. Ki big-bang dedigin seyde birtane degil, onun bile kendi icinde degisik varyasyonlari var. Yani, yine soyluyorum, bir “teoridir” ve pratik sebeplerinden dolayi bilim adamlarinin cogu tarafindan oncelik gorur ve kesinlikle tamamlanmis bitmis 100% mutlak birsey degil. Tek ve unique degildir. Surekli gelisen eksikleri gedikleri olan, aciklayiciligi artsin diye bazi yerlerine katsayilar eklenen cikarilan bir teori, kendinden daha kesin(!) bir kanit icin isbat olamaz. Anlatmak istedigim bu. O yuzden, hazmedememis, edememis tutamamis demenizin bir anlami yok…..Yine soyluyorum, guvenip alinti yaptiginiz Penrose a bakin, bana degil. Isterseniz uzun videolarda gondereyim farkli farkli senaryolari icin.

    Ve tum anlattiginiz seyleri biliyorum Mustafa bey, evrenin sinirsiz ve sonlu oldugunuda, 3 boyutun dorduncu boyuta bukuldugunu ve televizyon ekranindaki karlamanin kozmik arkaplan isimasi oldugunuda vs.vs

    Ve sizin asil korkunuz da bu seyler, sadece sizin degil, hristiyanlardan yahudilere kadar, taoculara kadar, budistlere kadar oradan hara krisnacilara kadar derdiniz inancinizla bilim arasinda kurdugunuz paralelligin degismemesi ve anlatiminizi degistirmek zorunda kalmak istemeyisiniz. O yuzden big-bang in otesi dendi mi bu cevrelerin tumu birden sizin yaptiginiz gibi hemen tutucu suclamalar yapiyor. Cunku butun bu dinler anlatimlarini bunun uzerine kurdular. Sizin sozunuzle, paradigmanin degismesi istemiyor, fakat tarih boyunca hep degismek zorunda kaldi. Simdi mesela micro-evrim kabul edilmeye baslandi, onceden pek oyle birsey yoktu.

    Birde,

    Bilimsel kriterlere uygun olmanın en önemli göstergelerinden biri olarak öngörülerde bulunma gücü gösterilmiştir. Daha önce bahsedildiği gibi Evrim Teorisi bu şartı karşılayamamaktadır. (!?)

    Gibi incileriniz var. Argument from ignorance. yine veriyorum linki, okumanizi oneriyorum siddetle. http://en.wikipedia.org/wiki/Ad_ignorantium.
    Sizin bilmiyor olmaniz herhangi bir sey icin kanit olusturmaz. 2 gunde yeni turler olusmadigi icin herhangi bir ongoru yapilamiyor zannediyorsunuz ama fena yaniliyorsunuz. Evrim teorisinin sayisiz test edilebilen ongoruleri vardir. 1 degil 2 degil, tonlarca basarili, test edilerek dogrulanmis ongoruler var. Inkar yolu ile isbat yoluna gideceginize bence bunlarin ne oldugunu ogrenin. Ogrenmeden o sekildeki bir iddianiz kendinden menkul bir iddia olur…. Basit den karmasiga tonlarca ongoru var. Bunlarin en basitinden bir tanes:

    Premise: Humans and apes are diverged relatively recently [common descent, an extension of evolutionary theory]
    Observation: Offspring share very similar, but slightly different DNA from their parents.
    Prediction by evolution: Humans and apes DNA will be very similar.(And also Charles Darwin had deduced more than a century ago that chimps were among humans’ closest cousins.)
    Confirmation: Humans and apes are almost identical on the genetic level(>95%)

    Evet gunumuz bilimi sayesinde bunlar aliskan oldugumuz apacik gibi seyler geliyor ama tam anlamiyla predictions dur. Daha sofistike ongoruler icin insan kromozomunun evrimine iliskin problemlere bakilabilir. Buyuk maymunlarda 48 kromozom, insanlarda 46 kromozom var, ve bu aciklanmasi gereken bir sorundu mesela. Ozet olarak, evrim teorisine gore sole sole olup iki kromozom birlesmis olmali diye bir ongoru vardi, evet ama oyle olduysa kromozomda buna iliskin soz konusu kromozomlarda soyle soyle birsey olmasi lazim dendi. And guess what? aynen soylendigi sekilde cikti test edilerek. Insa kromozomunda berligin bir fuzyon izi var ve parcalari maymunundakine karsilik gelen yerle acik bir sekilde uyumlu. Genetik biliminde ortaya cikan ne varsa hepsi evrim teorisi ile uyumlu. O kadar insana toptan aptal demek pek ciddiye alinacak birsey degil. Ustelik onlarin calismalarindan cikan verileri kullanarak arguman olusturup sonrada bu insanlara aptal demek insanin kendi durdugu yere kusku dusurur kanimca. Neyse, saydiklarima benzer ve cok cok daha karmasik olan sayisiz ornek var, siz bilmiyorsunuz diye bunlar yok olmuyor gercekten. O kadar cok ki, Harun Yahya ordu bile kursa hepsini carpitmaya gucu yetmez :)

    If Darwin was right, for example, then scientists should be able to perform a neat trick. Using a mathematical formula that emerges from evolutionary theory, they should be able to predict the number of harmful mutations in chimpanzee DNA by knowing the number of mutations in a different species’ DNA and the two animals’ population sizes.
    “That’s a very specific prediction,” said Eric Lander, a geneticist at the Broad Institute of MIT and Harvard in Cambridge, Mass., and a leader in the chimp project.
    Sure enough, when Lander and his colleagues tallied the harmful mutations in the chimp genome, the number fit perfectly into the range that evolutionary theory had predicted.

    Bu kadar kotu ve yanlis bir teorinin bunlari yapabilmesi nasil mumkun!?

    Ve yine deminkine benzer bir iddianiz,

    [...]Big Bang Teorisi’ne nazaran başarısız bir teori olmasının nedenleri olarak ileri sürülebilir. Başka bir bakış açısından ise, canlılar gibi dokunulabilen, deney yapılabilen geniş bir topluluktan objektif üstünlük sağlayacak verilerin elde edilememesi, Evrim Teorisi’nin yanlışlığının delili olarak gösterilebilir.

    gibi inciler var fakat yukaridaki ile ayni hemen hemen. Argument from ignorance, bu bir kanit degil, sadece sizin soylediginiz sekilde verilerin elde edilememesini gosterir, ki oyle bile degil. Ve tek bir teste tabi tutulamayan ID yi savunan birisi olarak bunlari soyleyebiliyorsunuz. Gercekten anlasilir degil. Yani bunun karsisinda elle tutulur birsey bari savunuyor olsaydiniz.

    Yazdiklarinizin arasinda bir baska bolum,

    türlerin bağımsız yaratıldığını kabul eden görüşleri yanlışlamak mümkün olamamıştır.

    Tam ustune bastiniz,bizde surekli onu soyluyoruz Mustafa bey. “It’s non-falsifiable”. Ve hicbir veriye dayanmiyan bir inanctir. Gozlem, test, ongoru, hicbirisi uygulanamiyor ustelik. Inanci bilimsel sinamaya tabi tutamazsiniz, tutulmuyorda nitekim. Kimse zeus tanrisinin yoklugunu yanlislayamamistir demek gibi birsey, bunun neresini yanlislayabiliriz, “ya birak kardesim” demek disinda? Tekrar Einstein in yukarilarda bir yerlerdeki bilgece sozlerine dikkat cekmek istiyorum.

    Akillitasarim kardesim, organizasyon ile ilgili yazacaklarim var ozel ilgim oldugundan dolayi, fakat su an calismam lazim, birdahaki seferer…

  40. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Barış Bey,

    Yolu bilmekle o yolda gitmeyi birbirine karıştırdığı açık seçik belli olan bir bilimadamısınız. Her yorumunuzu bir öncekiden berbat buluyorum.Büyük patlamnın bilimsellik kriterlerini nasıl karşılayıp sizin mağrur Darwinci evriminizin nasıl karşılayamadığı uzun uzun verilmişken, onları pas geçip işi bence büyük patlama doğrudur ama şöyledir…, ben Tanrıya inanıyorum ama kendi yollarımdan… benzeri ne olduğu belirsiz dayanaktan yoksun ”circular belief ” yaklaşımınıza kanıt olabileceğinizi düşündüğünüz yorumlarınız, her defasında bıkkınlık derecemi artırmaktan öte bir fonsiyonellik taşımıyor.Sadece siz bilimselsiniz çünkü size o kadar para veriyorlar, bu boşuna olamaz türü çıkarım yapan biri geliyor Ad ignorantium’ dan bahsediyor.

    Sadece kendisinin (yada türünün) holografik evrenleri, sicim teorisini bilebileceğiniceğini, bundan birkaç ay önce yayınlanan ve nerdeyse tamamen Büyük Patlamaya adanan Bilim Teknik dergisi gibi dergileri (Çevirilerim yada kaynaklarım scientific american, nanonet gibi dinci dergilerden zaten) edinip okuyamayacağımızı düşünüyor.Blogta ısrarla darwinci mekanizmaların(doğal seçilim ve mutasyon) kabul etmemek gibi bir durumun olmadığını 40 kez (nafile) anlattık.Bu mekanizmaların, salt evrimi ilerletecek güç olmadığını, bunları da defalarca kez söylediğimiz halde (bakın ana sayfa sağ sütün amaç kısmı) karşımızdaki insan bilim adamaı olduğunu iddia edip tekrar eden(ettirilen) bir durumu bile anlayamıyor.Çünkü kendi kafasındaki ispat odasında söylediği gibi bilim kesin bişey söylememiş belli :) üstelik elinde de son derece kesin verileri var.

    Pratik sebeplerin büyük patlamayı (ön görebilirlik test edilebilirlik ve gözlemlenebilirlik) her açıdan desteklediği ve büyük patlamın verilerinin bunlarla sürekli örtüştüğü düşünüldüğünde ortaya bilim insanımızın gerçekleride çıkıyor. Bu kriterleri büyük patlama gibi karşılayamamış (ön görülebilirlik gözlem vs) başka bir teoriyi (Darwinizm) ondan daha ” kesin” miş gibi savunabilen biri (lütfen böyle bişey yok saçmalığına girmeyin) nasıl oluyor da karşımızda bizi bilimsellik adına suçlayabiliyor?

    Son olarak üzerinde Barış Bey’in çok durduğu bilim adamlığı söylemi için Behe’nin kitabına review yazan Astronomical Society of Southern Africa Alternative Cosmology Group üyesi Hilton Ratcliffe den bunu anlatmayan ama biliminsanı duruşunu bizlere çizen yorumunu aktarıyorum.Kendisi bir bilim adamı ama bu sözleri söylediği için artık olamayabilirde :) Satırlarında gerçek bir bilim adamının nasıl olması gerektiğinin ipuçları var; (anlayana sinek saz…)

    ”Behe writes his books without a hint of the insufferable arrogance of Richard Dawkins. That’s why they appeal to me so much. Ideologically, I am positioned somewhere in the cratered battleground between the poles of opinion these two scientists represent, and I don’t find it amusing. As an empirically-minded astrophysicist, my self-appointed task is to try to explain what I see in the heavens without invoking the supernatural. I am not an atheist, neither am I religious. The dilemma that Prof Behe helps me through is that particularly painful trap that one falls into if one dares, in science, to challenge the Sacred Theories, no matter that your arguments are purely secular. If you have got this far, you are probably the kind of investigator who has previously read “Darwin’s Black Box”. Now read my book “The Virtue of Heresy”. How you then explain the inescapable fact of pre-emptive design in the Universe as we see it, and whether or not you employ deities of any type or description to do so, is entirely your business.

    The Virtue of Heresy: Confessions of a Dissident Astronomer”

  41. barissevim Diyor ki:

    Sizin yazdiklariniza karsilik, en azinda 5-6 noktadan alip neden oyle olmadigini gosteriyorum. Siz ise hic o noktalara deyinmeyip, kucumseme ve asagilama havalarinda “berbat”, “bikkinlik verici”, “sivrisinek saz” vs.vs duzeyinde ilerleyip yine ayni dini gruplardan alintilar ile geliyorsunuz. Benim tanri dememde bir celiski arama ayrica, Einstein da hawkings de vs. ler de tanri der. Fakat pek ole sizin bildiginiz bir tanri degil; Supernatural olmiyan, fakat henuz bilinmeyene atifta bulunulur.

    Diyorsunuz ki,

    Büyük patlamnın bilimsellik kriterlerini nasıl karşılayıp sizin mağrur Darwinci evriminizin nasıl karşılayamadığı uzun uzun verilmişken

    Sanirim bunun dayanaksiz oldugunu gosterdim. Uzun uzun tam tersi gosteriliyor. 2.cisi, Evrim teorisinin big-bang den cok daha saglam ve oturmus bir teori oldugu tartismasizdir. Bilgilerini kullandiginiz tum o alinti yaptiginiz bilimadamlarina sorun, bana degil.

    Ve kanitlara birsey diyemediginizde surekli bir sekilde evrimi savundugunuzu soyluyorsunuz. daha once de dedim, siz kus olmus bir evrimi savunmak “zorundasiniz”, o evrim teorisi filan degil. ID yeni creationisttir, ve bu acikca gosterilmistir. Yaradiliscilar evrim teorisini birak bilimsel sucgecten gecirmeyi, illaki reddetme bazinda ele alir.

  42. Misconceptions about the Big Bang
    The Big Bang – Common Misconceptions
    Common misconceptions about the Big Bang

    Big Bang ile tam olarak ne kastettiğinizi bilmiyorum ama yukarda verdiğim linklerin faydalı olacağını düşünüyorum. Eğer Big Bang’in “hiç birşey yoktu bir anda bir patlama ile evren oluştu” anlamında birşey olduğunu ve bunun birçok kanıtı olduğunu düşünüyorsanız bu yazıları kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

    En temel olarak Big Bang teorisi evrenin eskiden çok daha yoğun ve sıcak olduğunu ve genişlemeye ve soğumaya başladığını ve bu genişlemenin halen devam ettiğini söyler. Big Bang budur ve birçok delille desteklenmektedir. Big Bang evrenin kökenie girmez. Zaten yukarda linkini verdiğim yazılarda da buna değiniliyor. Ama evrendeki gözlemler sadece Big Bang teorisi ile açıklanır diye de birşey yok. Başka modellerle de açıklanabiliyor ama en yaygın kabul göre model Big Bang modelidir.

    Nasıl bugün evrene baktığımızda bu sonuca varabiliyorsak dünyaya ve canlılara baktığımızda da bir evrimin olduğu sonucuna varabiliyoruz. Evrenin genişlemesini destekleyen birçok delil olduğu gibi evrimi de destekleyen birçok delil vardır. Tabi bazıları bunları görmezden gelmek istedikleri için göremeyebilir. Ama çok fazla miktarda delil var. Evrimin bilimsel kriterlere uymadığı da bence sadce bir hezeyandır. Evrim bilimsel olma kriterlerinin tamamını içerir. Evrim bir olgudur. Tüm canlıların ortak atadan geldiği düşüncesi gözlemlenmiş, test edilmiş bir olgudur. Yanlışlanabilirlik kriterlerine de uygun bir kavramdır. Birçok farklı şekilde test edilbilir ve tarih boyunca da edilmiştir. (29+ Evidences for Macroevolution by Douglas Theobald)

    Bir soru: Eğer bir insan Adem Havva hikayesinin doğruluğuna iman etmişse ne tür bir delil bunun aksini o kişiye kabul ettirebilir?

  43. barissevim Diyor ki:

    biraz ara verelim dedik. Su Hilton kimmis bir bakalim dedim. Pek saglam bisi bulamadim, fakat sanirim bilimsel calismalarindan bolca vakit bulabiliyor, turlu turlu forumlarda yazmis durmus adam. Daha ben ole buyuk bir bilim adamini forumlarda blog koselerinde gormedim. Herhalde Behe daha cusseli birisini bulamadi review icin.

    Benim icin,

    Her yorumunuzu bir öncekiden berbat buluyorum.Büyük patlamnın bilimsellik kriterlerini nasıl karşılayıp sizin mağrur Darwinci evriminizin nasıl karşılayamadığı uzun uzun verilmişken, onları pas geçip işi bence büyük patlama doğrudur ama şöyledir…, ben Tanrıya inanıyorum ama kendi yollarımdan… benzeri ne olduğu belirsiz dayanaktan yoksun ”circular belief ” yaklaşımınıza…..

    diyorsunuz :)

    Verdiginiz adamin savunduklarina baksaniza:

    ‘The big bang today relies on a growing number of hypothetical entities, things that we have never observed – inflation, dark matter and dark energy are the most prominent examples… But the big bang theory can’t survive without these fudge factors.[...]… Holding the view that the Big Bang explanation of the Universe is scientifically untenable, patently illogical, and without any solid observational support whatsoever. The Big Bang theory will pass into history as an artefact of man’s obsession with dogma is a certainty.’

    Bilimsel teorilerin sundugu aciklayiciliginin, iyice suyunu cikartmak icin(limon gibi,negatif anlamda degil) eklenen sabit ve varsayimsal seyleri sanki gelisi guzel, keyiflerine gore kafadan uyduruyorlarmis gibi gosteriyor neredeyse. Neden forum koselerinde “bilim” yaptigi biraz acikliga kavusuyor bence :)
    Buda altina imza topladigi manifesto:
    http://www.cosmologystatement.org

    Gordugunuz gibi, kendi sundugunuz adamlar bile pek 100% kanun gozu ile bakmiyor sizin kesin olarak dondurmak istediginize.
    Ve ben 100% kesin gercekmis gibi temkinsiz yaklasmiyalim diyorum sadece olmasi gerektigi gibi, ama sivrisinek viziltisi degeri bile gormuyor tarafinizdan :)

  44. barissevim Diyor ki:

    Cevabimi yayinlamamissiniz Mustafa bey? Ustelik sizin ornek gosterdiginiz adamdan alinti yaptigim halde.

  45. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey,

    Ben adamın bilimsel düşüncelerine değil reviewde verdiği yorumun içindeki tanıma yani bilim-bilim adamı ile ilgili tanıma gönderimde bulundum.Bunuda algılayamayacak denli ”kıt anlayış” sahibi iseniz ben ne yapabilirim ?

    Bilim Teknik dergisi Mayıs 2007 sayısını edinin ne kadar bilimsel olduğunuzu görün.Büyük patlama test edilebilir(cern), gözlemlenebilir ve ön görüde bulunabilir… Siz nasıl bilim insanısınız ki bunların hiç birini karşılayamayan Darwinizmi bir teori olarak Büyük Patlamadan bilimsellik kriterleri açısından daha geçerlidir diyebiliyorsunuz.?Lütfen yukarıdaki kriterlere binaen herkesten öte yüce bir bilim insanı olduğunuz için detaylı izahınızı bekliyorum.(linklemek yerine zahmet olucak basit analojilerle (Shapiro gibi) ve genel bilgilerle bizi aydınlatın :)

    not: 2 gündür Pc sorunluydu asıl siz geç kalmışsınız yanıtlamakta şaşırdım , epey google’da dolaştınız herhalde…kolay gelsin

  46. barissevim Diyor ki:

    Gecikme olayini anlattim obur tarafda, bundan sonra direkman bir yaziya takilmadan anasayfadan girecegim, merak etmeyin :)

    Simdi Mustafa kardesim, ben big-bang tukaka demiyorum ve demedim. Bir teori oldugunu soyluyorum, bir teoride olmasi gereken seylerin var oldugunu soyluyorum. Ama TEORI olan bir sey 100% kesin mutlak olan birsey degildir, ve onun uzerine su goturmez mutlak kanitlar bina edemeyiz. Big-bang a iliskin test, ongoru vs de yapilmaz demedim. Fakat big-bang in birde celistigi bazi seyler var, ve mecburen birtakim seyleri varsaymak gerekiyor butunluk olussun diye. Eger oyle olmasaydi bugun alternatif teoriler uzerinde calisilmaz idi. Fakat bunun yaninda, evrim teorisi de test, ongoru vs gibi temel kriterlerin hepsini karsiliyor, bunuda anlattim. Analojilerle degil, acik acik somut orneklerle anlattim. Bi zahmet siz okuyun.
    2 gunde yeni bir tur ortaya cikmiyor diye , test edilemez, ongoru yapamaz degildir. Bu ayni, “big-bang i tekrar edemiyoruz, oyuzden test edilemez” demek gibidir. Yanildigimi gosterin, yada orada birakin ve surekli bir sekilde ayni iddianizi one surmeyin. Cevaplari aciklamalari atlayip ayni yerinizden devam ediyorsunuz test edilemez, ongorude bulunamaz vs.vs demekle. Yukarida davinci de kaynaklar vermis. Tonlarca evidence var, okumanizi tavsiye ederim kesin sonuca varmadan once.
    Ve evet diyorum evrim teorisi elbette daha saglam ve oturmus bir teoridir.Bu tartisilmayacak kadar acik, ama teoloji dunyasinda durum nedir bilmem.
    Birdefa teori ile celisen bir gozlem yok birtaneceik olsun. Ongoruleri test edilebiliyor ve tutuyor. Sundugu bilgiler her alanda faydali seylerin uretilmesine yariyan onlarca disiplinde kullaniliyor. Daha ne olsun? Teoloji cevrelerini bilmem, ama dunyanin geri kalanindada ayni sekilde gorulur, benim burada uydurdugum birsey degildir. Ve sanki yarisiyorlarmis gibi tartismak da dogru degil zaten.
    Yanimda elinde kumanda ile bacak bacak ustune atmis bir fizik ogrencisi var, ona sordum az once de “aksini soyliyen mi var!?” diye sasirmis bir sekilde geri soruyor.
    Insanlari sasirtmayi biliyorsunuz :)

  47. Da Vinci Bey;

    Peki bu argümanın termodinamiğin 2. yasasıyla uzaktan yakından ne ilgisi var? Bu tamamen ayrı bir konu. Dembski’nin “complex specified information” (CSI) argümanından bahsediyorsunuz. Termodinamiğin 2. yasası nerden çıktı? Sapla samanı karıştırmayalım.

    .
    Bu yorumunuzu okurken gülmekten boyut değiştirdim. Sırf cevap vermiş olmak için yazmayın gerçekten komik durmuma düşüyorsunuz.Biz Dna vs gibi organize sistemlerin raw enerji akışı ile ortaya çıkması için kompleks program(lar) ve enerji dönüştürücü mekanizmaların icap etmesi gerektiğini söylüyoruz. Konuyla doğrudan alakası var.

    Kendini kopyalabilen bir molekülün CSI olması gerektiğini de nerden çıkardınız? Ayrıca CSI’nın kendiliğinden oluşabileceğiyle ilgili argümanlar da var. Yani bu başlı başına bir konu aslında.

    Dissecting Dembski’s “Complex Specified Information” başlıklı yazısında Thomas Schneider, CSI’nın rastgele mutasyon ve doğal seçilim ile oluşabileceğini gösteriyor. Yine aynı şekilde Elsberry ve Shallit Information theory, evolutionary computation, and Dembski’s “complex specified information” başlıklı makalede CSI argümanını inceliyorlar.

    “Filanca yıldız bizim mahsulumuzu kullanıyor” ilanını yapan sabun imalatcası gibi CSI üzerine verdiğiniz linklerdeki yazarlarda sık sık bazı püf noktalarını dikkatlerden saklamaya çalışıyorlar. Sunulanlar Alice Harikalar diyarındaki fantezilerden farksız. Aynı yeteneğinizi kullanıp VERİLMİŞ cevaplara ulaşabilirsiniz.

    Bu oksijen konusunu zatmayı aslında garip buluyorum. Çünkü asıl konu ilk canlı hücre oluşmadan önceki koşullar. Yani 2.5 milyar yıl önce ne olduğu önemli değil. Yaşamın başlamadan önceki koşullar önemli. 3 milyar yıl önceki oksijen oranının da bir anlamı yok. Bakın bu konuda Alan Gishlick’ten bir alıntı:

    Alıntıladığım makaleyi okuduğunuzdan eminmisiniz?

    Büyük ihtimalle haberiniz yoktur diye söylüyorum. Yaklaşık 2.5 yıl önce yapılan ilkel atmosferdeki hidrojen oranıyla ilgili bir araştırmanın haberine buradan (Early Earth atmosphere favourable to life: study) ulaşabilirsiniz.

    .

    Oparinin ön gördüğü Reducing atmosfer modeli verilerle örtüşmeyince ,darwinistler hydrotermal vent tezine dönüş yaptılar.Daha sonrada hayatın sıcak göletelrde de kendiliğinden ortaya çıkamayacağı(ayrıntıya girecek vaktim yok) görülmüştür.Döngüsel akıl yürütmenin en güzel örneklerini sergileyen darwinistlerimiz bu seferde Reducing tezine dönüş yapmışlardır.
    Geçelim çoktan haberdar olduğum 7 Nisan 2005 Science da yayınlanan makaleye

    Bilindiği üzere hidrojen moleküler ağırlığı (en ) düşük olduğundan günümüz atmosferinde bulunmamaktadır.Tian ve ekibi bu kaçışta güneşten yayılan enerjinin payının DA büyük olduğunu düşünmektedir.
    a)Güneşten gelen enerji bugünkü değerinden sadece 2.5 kat dolaylarında olması durumunda hidrojenin kaçmasının yavaşlayacağını söylemektedir.Fakat Güneşe benzeyen birkaç milyon yaşındaki yıldızların 10 üzeri 4 kat daha fazla mor ötesi ışın yaydığını gösteren verileri ihmal etmektedirler.

    b)Volkanlardan çıkan H’nin günümüzden 5 kat fazla olmasını gerektiğini belirtmektedir.Fakat bilindiği üzere volkanlar yok denecek kadar az H yayarlar.

    c)Venusun manyetik alanı yoktur.Bu yüzden ekip Venusteki (düşük) termal olmayan kaçış oranınıyla dünyadakini karşılaştırp büyük bir hata yapmaktadırlar.

    Saygılarımla :T.Y.

  48. Bilim Teknik dergisi Mayıs 2007 sayısını edinin ne kadar bilimsel olduğunuzu görün.Büyük patlama test edilebilir(cern), gözlemlenebilir ve ön görüde bulunabilir… Siz nasıl bilim insanısınız ki bunların hiç birini karşılayamayan Darwinizmi bir teori olarak Büyük Patlamadan bilimsellik kriterleri açısından daha geçerlidir diyebiliyorsunuz.?

    Pes doğrusu Mustafa bey.

    Evrim geniş zaman aralıklarında gözlemlenebilir birşeydir ve fosil kayıtlarıyla ve uzun süreli deneylerle gözlemlenmiştir. Ayrıca evrim teorisi ile sayısız öngörüde bulunulabilir. Bulunulmuştur ve bu öngörüler evrimin olduğunu destekler sonuçlar vermiştir.

    Şimdi siz diyeceksiniz “ben evrime karşı değilim evrimin kör mekanizmalarla ilerlediğini söyleyen darwinizme karşıyım.” Yani diyorsunuz ki “tamam herşey güzel deliller var, birçok bilimsel veri evrimi destekliyor ama bu evrim kendiliğinden olmuş olamaz, bunu birinin veya birşeyin bir şekilde yönlendirmiş olması lazım.” Ama ortada bunu gösteren ne delil var ne birşey. Bir mutasyonun kendiliğinden değil de başka birşeyin dış müdahelesiyle olduğunu düşünmek için elimizde hiçbir kanıt yok. Böyle birşeyin olabileceğini düşünmek için buna iman etmiş olmak lazım. Bir olayın doğal nednelerle değil de doğaüstü birşeyin etkisiyle olduğunu düşünmek için doğaüstü güçlerin varlığına iman etmiş olmak gerekir. Eğer böyle bir inancınız yoksa –ki bilimsel açıdan normali budur çünkü bu ne test edilebilir ne gözlemlenebilir ne yanlışlanabilirdir– elbette mutasyonların doğal yollarla kendiliğinden rastgele bir şekilde olduğunu düşünürsünüz.

  49. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Teorik bazda savların kendi içlerinde açıkladıkları şeylerde ne derece bilimsellik kriterlerine uyduğunu görelim;

    1.Gözlemlenebilirlik

    Kozmik fon radyasyonu mu? – Muğlak Darwinci Fosil kayıtları mı ?
    ( Kozmik fon radyasyonu ; büyük patlamanın ön görülen ve daha sonrada keşfedilen fosili)

    2.Test edilebilirlik

    (kuantum seviyesi anti madde deneyleri)- Darwinci evrim…. ?

    3.Ön görüde bulunabilirlik

    Bundan 2 milyar yıl sonra bazı galaksilerin sarmalları çarpışacak-

    Darwinci evrim……?

    Evet bilimselsiniz…

  50. barissevim Diyor ki:

    Bu islerin zor tarafi, adamlarin bilerek carpittigi, obscure ettikleri basit konseptleri uzun uzun okumak zorunda kalmamiz tekrar tekrar, kafada kalmiyor cunku mantikli, insanin aklina isleyen birsey degil. Savunan insanlar olarak (hatta iki dakka da teori devirenler olarak) Dembski nin uzun uzun oradan buradan alip birlestirdigi matematilsel ifadelere goz attiniz mi? Onu anliyamiyacak durumda bir insan (matematikle alakasi yoksa), “wayyy bee adamlar yapmis” diye agzi acik bir sekilde hayran hayran bakacak. Az biraz matematik gormus bir insan da, “bu adam bizimle dalga mi geciyor” diyecektir. Birinci gruptaki insanlar daha fazla oldugu icin, bundan etkilenen ve bu zirvanin bilim oldugunu zanneden insanlar olacaktir. Bosuna bunlar insanlarin iddialari icin “appealing to ignorance” denmiyor. Yani insanlarin bilgisizligine, ilgisizligine hitap ediyorlar, akillarina degil. Dembski nin basit birseyi matematiksel notasyonlarin arkasinda daha da karmasiklastirma cabasi tamamen ondan. Kaldi matematik dedigin sey cok guclu birseydir, kimse kalkip kolay kolay inkar edemez matematiksel olarak dogrulugu isbatlanmis seyi.
    Sizin termodinamigi de bu sekilde kullanmaniz, anlamsiz karmasik cumleler ile olmiyan bilgiyi, sanki insan anliyamiyormus da kaciriyormus duygusu veriyormus gibi yapmak, oradan da birseyi isbatlamak. Ornegin su cumleye bakin akillitasarim beyin:

    anlayamadığınız nokta, entropiye rağmen şansla üretilen ısı küvetlerindeki bilgi içeriği düşük olan konveksiyon düzenlerini canlılardaki özelleşmiş karmaşa ile bir sanmanızdır.

    mesela “entropiye ragmen”(!??) deniyor, sanki aktif bir guc ismis gibi.
    Edebiyatla ilgilenen, muspet bilimlerle ilgisi olmiyan bir insan yukaridaki cumleyi okusa, “bilgiye bak, adamlar konusturuyor bee, helal olsun” filan der. Tam ID ci taktigi.

    akillitasarim beye organizasyon ile ilgili birseyler yazacaktim, yeni eklenen yaziya daha uygun duser ordan veririz artik. self-organization,stochastic surecler vs.vs seylerden bahsedecektim.

  51. barissevim Diyor ki:

    Mustafa bey, tartisma usulune ilsikin birsey soyliyecegim. Mesela ben ongorude ile ilgili birseyler siraladim bir kac tane. Bunlari yok sayip ongoru yapamiyor demeniz dogru degil. Benim ongoru dedigim seylerin neden ve nasil ongoru olmadigini gosterin, ondan sonra ongoru yok deyin. Yoksa “hani nerde yapamiyor..” demenizin bir anlami yok kanimca. Haksiz miyim? Bu dediklerime karsi sadece sagirlarin ve dilsizlerin mazereti olabilir.

    1-Gozlemlenebilirlik:
    Evrim bugun gozlemlenebiliyor, bakteri ve viruslerde tam bir takip altinda vs.vs. 100% bir tur gecisi gorme talebiniz samimiyetten uzak(cunku 2 gunde olur diye kimse iddia etmedi) Benim cikip hani singularity nerede demek gibidir

    2.Test edilebilirlik:
    anti-madde konusunda birazcik yaniliyorsunuz, eger bulamazsaniz sorun anlatalim.
    Evrim icin test case leri de daha once siraladim, tekrar yazmiycam, oradan devam etmeniz lazim hakli bir sekilde “yok” diyebilmeniz icin.

    3. Ongorulebilirlik:
    Ayni sekilde onun icinde ornek verdim, oradan devam etmeniz gerek.
    2 milyar yil sole sole olacak demeniz ise bu kriterleri ne kadar anladiginizi gosteriyor. Hem madem onu gecerli birsey olarak sunabiliyorsunuz, bende size soyle derim, hemde zaman konusunda daha insafli davranarak: “Yaklasik olarak 1 milyon yil beklersek yeni kesin olarak tesbit edebiliriz, bak ongoru yaptim, na-nana-naaa-na”. Sizinkiyle ayni mantik, hatta aslinda hak ettiginiz bir cevap, cunku surekli one surdugunuz birsey elestirel bir kiymeti varmis gibi.
    Arkafon isiniminin ongorulebilmesi dogru bir ornek olacaktir. Ve gozlem ile test edilmistir. Bigbang i varsayan, saf matematiksel hesaplardan ongorulmustur(buyuleyici bence).
    Ayni sekilde evrim teorisinin sayisiz(hatta bigbang teorisinden daha fazla) ongorusu vardir. Bunlardan birtanesi yukarilarda verdigim 48-46 kromozom sayisi meselesi, kromozom fuzyonu ongorulmus ve ona dair izler bulundu yanilgi payi birakmayan.
    Sonuc olarak, eldeki mevcut bilgi ile teorimizi birlestirip test yada gozlemlenebilir sonuclara/cikarimlara varmaktir onemli olan.

    Bilimsel teori curutmeye girismeden once neyin bilim olup olmadigini siniflandirmaya yariyan kriterleri iyi biliyor olmanizi beklerdim.

    Kisaca ozetlemek gerekirse; Bilimsellik kriterlerini(sizin saymadiklarinizi da) iki teori de belirli derecelerde tam olarak karsilar. Iki teorinin de bir suru acikladigi ve “henuz” tam olarak aciklayamadigi seyler vardir. Fakat big-bang in birde ek olarak, yapilan gozlemlerle celisen durumlari vardir. Bana daha once alinti yaptiginiz, Behe ye onsoz yazan adamin isaret ettigi seyler onlar. Eger ona inanmiyacaksaniz ben size saglam yerlerden kaynak bulayim. Ve ayrica sizin dumduz mantiginizla gitsem, big-bang i yerlere vururdum, ama bu isler oyle degil iste.

    Ve bana birtanecik ornek verebilirmisiniz ID icin? nasil bir teori ise, bilimsel kriterlerin bir tanesi bile ev sahipligi yapmiyor. Savunanlarin isi gercekten cok zor.

  52. barissevim Diyor ki:

    “Yaklasik olarak 1 milyon yil beklersek yeni kesin olarak…” su sekilde olacakti:
    Yaklasik olarak 1 milyon yil beklersek yeni kesin turlesmeleri olarak…
    ozur dilerim…

  53. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey

    Size karşı yorum yazarken harcadığım zamana (en büyük samimiyetimle söylüyorum) acıyorum.Fakat daha sitenizde saçmalayamadığınız için hazır bir ortamda saçmalayıp, yaratılışcı ve Darwinci evrim karşıtları ile yürüttüğüm kutsal mücadeleye devam edeyim fikrinizi daha fazla beslemeye gerek görmüyorum. Kurun site ”gerçek bilimle”tanışalım :)

    Bilimsel kriterleri sözde Darwinizm kadar karşılamayan Büyük Patlama için bakalım Dünyada bilim insanları ne yapıyor?

    Merkezi, İsviçre ve Fransa sınırında yer alan ve Cenevre şehrine yakın olan CERN, dünyanın en büyük parçacık fiziği araştırma laboratuvarıdır. Yaklaşık 80 ülkeden 500 üniversiteyi temsil eden 6500 civarında ziyaretçi bilim insanı (dünyadaki parçacık fizikçilerinin yarısı) CERN’e gelerek kendi araştırmalarını gerçekleştirmektedir. Nobel ödüllerini de içeren önemli keşiflerin yapıldığı bir merkezdir.Bu kadar adam neyin peşinde neyin deneyini gözlemini ön görülerini inceliyorlar Türkçe haberden okuyalım;
    http://www.hurriyet.com.tr/dunya/5475738.asp?m=1&gid=112&srid=3430&oid=1

    Ayrıca;

    1.örneğiniz dikkate alınmamalı nedeni mutasyona bağlı adaptasyonun Darwinci evrim için türleşme kriterini karşılayamacağı ortadadır.(Bunu bilip söylemek esas samimiyetten uzak olmaktır)

    2.Milyar yılı vermemin sebebi var.Bunu anlamamış olmanızda çok şaşırtıcı değil. büyük patlama 2 milyar yıl gibi insan aklını zorlayan zaman dilimleri için bile öngörüde bulunabiliyor.Peki, daha bilimsel Darwinizminiz?

    Bilim Teknik’in bu yıl Mayısta yayınlanan Büyük Patlama sayısından bir kaç veri verelim son olarak, kıvırma payınıda bıraktım ;

    Kozmik mikrodalga fon ışınımının şu anda ”ölçülebilen” sıcaklığı yaklaşık 3 Kelvin (-270C).Oysa bu ışınım yayıldığında evrenin sıcaklığı yaklaşık 3000 Kelvin’di.Demek k, o zamandan bu yana evren 1000 kat genişlemiş.Fotonların enerjiside aynı oranda azalmış.

    Lawrence ”Berkeley” Ulusal Labaratuvarı’ndan (ABD) Saul Perlmutter, Büyük Patlama modeli şaşılacak derecede başarılı bir hipotez…. diye ağzından kaçırı vermiş…

    Sizin diğer olası :) modellerinize gelince orayada Einstein’dan cevap verilmiş;

    Einstein’ın genelgörelilik kuramına göre, uzay dinamik bir yapıya sahip.Yani daha fazla boyutlu olan bir uzayın içinde olmadan dagenişleyebilir.Yaygın görüşe göre evren,bir bakıma kendi kendine yeter durumdadır.Bir merkezi ya da içinde genişleyebileceği bir ortama gereksinimi yoktur.Üç boyuttan daha fazlasının olduğunu öne süren sicim kuramı gibi bazı kuramlar var.Ancak, bizim üç boyutlu evrenimizin genişlemek için bu kuramların öne sürdüğü boyutlara gereksinimi yoktur.

    Son olarak Ve bana birtanecik ornek verebilirmisiniz ID icin?

    Elbette fornt-loading evolutiondan hemde ;

    http://www.thedesignmatrix.com/content/more-on-front-loading-evolution/

    Naturalist-materyalistlerin (Darwincilerin) işi duvarlarının arkasında çok daha zor, Skolastik krallıklarını siper (akademik elit çevre) ardında savunmak her gecen gün zorlaşıyor..

  54. barissevim Diyor ki:

    Sizin benim Big-Bang hakkinda dediklerimi anlamayip, sanki ne oldugunu bilmedigimiz CERN i tanitmaniz pek bu saatten sonra eglenceli degil. Konuya vakif degilsiniz belli ki. Dedigim gibi teoriler nasil isliyor, nedir ne degildir iyice bir ogrenin.

    Ve kriterler icin siraladigim orneklerin hepsini saymamissiniz, atlayip geciyorsunuz kafaniza gore.

    Tekrar ediyorum, big-bang bilimsel bir teoridir, aynen evrim teorisinin oldugu gibi.

    Hangi kritere nasil uyuyor bir gosterirmisiniz demistim. Nasil bilimsel oldugunu gosterin bakalim, su su acisindan bilimseldin deyin de oyle alalim boyunun olcusunu.

  55. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Barış

    İlk önce cevap olarak Caner Taslaman’ın metnini veriyorum.;

    http://www.evrim.gen.tr/articles.asp?id=4

    Son yorumunuz bu blogta yayınlanmayacak denli edep dışı zaten bloga ‘’straw man ” argument dışı bir katkınız olmamakta.Lütfen bundan sonra bloguma yorum yazma zahmetinde bulunmayın.Blogumdaki diğer okuyucularımada sayın Barış Beyi hedef alan yada onun yorumlarına karşılık gelen yorumları artık yazmamasını rica ediyorum, kesinlikle yayınlanmaycaktır.Blogta bir kısr döngü ve tartışma adabı dışında eğilimlerin ortaya çıkmasını istemiyorum.Barış beye akillitasarim.net adresinde açacak olduğu sitede başarılı yayınlar ve çalışmalar diliyorum.

  56. Turkey bey,

    Bu yorumunuzu okurken gülmekten boyut değiştirdim. Sırf cevap vermiş olmak için yazmayın gerçekten komik durmuma düşüyorsunuz.Biz Dna vs gibi organize sistemlerin raw enerji akışı ile ortaya çıkması için kompleks program(lar) ve enerji dönüştürücü mekanizmaların icap etmesi gerektiğini söylüyoruz. Konuyla doğrudan alakası var.

    İlk olarak belirteyim bu konu evrim teorisinin değil abiogenezin konusudur. Günümüzde kimse ilk önce DNA’nın yoktan şak diye ortaya çıktığını söylemiyor zaten. Daha basit yapılardan başlanıyor. Buradaki olaylarda tamamen bilinen kimyasal ve fiziksel olaylara dayanıyor. Bu olayların gerçekleşmesi ile termodinamiğin hiçbir ilgisi yoktur. Yani bir şekilde kendi kendini kopyalama özelliğine sahip bir molekülün kendiliğinden oluşmayacağını gösteren hiçbir bilimsel veri yoktur. Böyle bir molekülün oluşumu için bahsettiğiniz gibi doğal olarak varolmayan bir enerji dönüşüm mekanizmasının şart olduğunu gösteren de hiçbir bilimsel veri yoktur.

    “Filanca yıldız bizim mahsulumuzu kullanıyor” ilanını yapan sabun imalatcası gibi CSI üzerine verdiğiniz linklerdeki yazarlarda sık sık bazı püf noktalarını dikkatlerden saklamaya çalışıyorlar. Sunulanlar Alice Harikalar diyarındaki fantezilerden farksız. Aynı yeteneğinizi kullanıp VERİLMİŞ cevaplara ulaşabilirsiniz.

    Elbette verilmiş cevapları göstereceğim. Konuda uzman bilim admlarının verdiği cevaplar elbette benim için önemlidir. Heralde benim ilgim olmayan bir konuda temelsiz argümanlar üretip uydurduğum şeyleri savunmamı beklemiyordunuz. Tabiki Jeffrey Shallit gibi konunun uzmanı birinin söylediklerini belirteceğim.

    Information Theory, Evolutionary Computation, and
    Dembski’s “Complex Specified Information”
    by Wesley R. Elsberry and Jeffrey O. Shallit
    Review of No Free Lunch (pdf) by Jeffrey Shallit

    Özellikle ilk makale bence Dembski’nin akıllı tasarım ve CSI ile ilgili tüm argümanlarını yanlışlamaktadır. İkincisi ise Shallit’in kitap eleştirisi. Asıl önemli olan birincisi. Okursanız karşı argümanları öğrenmek açısından faydalı olacaktır.

    Alıntıladığım makaleyi okuduğunuzdan eminmisiniz?

    Bulunan ilk canlıdan daha önce yüksek miktarda oksijen olduğunu gösteren herhangi bir veri yok. Daha sornalarda oksijen oranının yükselmeye başladığı doğrudur ama bulunan en eski kayalarda o dönemde atmosferde oksijen olmadığını veya eser miktarda olduğunu gösteren deliller var. Daha sonraki dönemlere ait kayalar oksijenin arttığını gösteriyor.

    Hidrojen oranı konusundaki makaleye cevap olarak yazdıklarınızı direk David Catling’in Comment on “A Hydrogen-Rich Early Earth Atmosphere” yazısından almışsınız. Keşke ona cevap olarak yazılan Response to Comment on “A Hydrogen-Rich Early Earth Atmosphere” yazısına da baksaydınız da argümanlarınız böyle havada kalmasaydı. Merak eden gider bakar orda yazılanları çevirmekle uğraşmayacağım.

  57. Mustafa bey,

    İlk olarak şunu belirteyim Barış beye bir daha blogda yazmayın demeniz hiç hoş değil. Bu konularla ilgili bir bilim adamını (veya adayını) blogunuzdan kovmınız çok ayıp. Hiç yakıştıramadım.

    Gelelim front-loading evolution’a. Önden yüklemeli evrimin temel argümanı tüm canlılar için gerekli bilginin ilk canlının DNA’sında mevcut olduğu değil mi? Buna net bir cevap bekliyorum. Bu kavramın içinde o kadar imkansızlıklarlar, gariplikler var ki (pek umutlu değilim ama) eğer sorularıma cevap verebilirseniz bunları ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum.

  58. akillitasarim Diyor ki:

    Barış Sevim lütfetti de Big Bang bilimsel bir teori olurverdi. Big Bang’in bilimselliği konu edilmez ama “bilim felsefesi” tarihinin mihenk taşlarından biri olan Karl Popper onun bilimselliğine fena takmıştı kancayı.

    Zaten fanatik olmayan bilimfelsefecileri evrim teorisini yararlı bulup kabul ederler ama onun bilimsel kriterleri karşıladığına inanmazlar. Her şey ortada çünkü.

    Big Bang ile Evrim Teorisi’nin bilimselliğini karşılaştırmak ve Evrim Teorisi’ni bu konuda daha üstün görmek ciddi bir cehaleti gösterir.

    Öte yandan Barış Sevim benim bir cümlemi alıp güya orada edebiyat yapıldığını söylemiş.

    Oysa bahsettiğim şeyin hangi ünlü deney olduğunu bilmiş olsaydı orada edebiyat değil, başarısız deneyler olduğunu görürdü. Tabi literatür takibi yapmadığı için bilmemesi doğal.

    Prigogine’ın düzenleri ile canlılardaki düzensizlikleri aynı sanan ve 100 kez açıklasanız bile anlamamakta şartlanan zihniyete laf anlatmak beyhude bir uğraştır.

  59. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Barış Bey hususunda yorum üslubunun arada sizin gibi soğukkanlı ve edebe uygun olmaması en büyük sebebtir.Bilim adamı olmak akademisyen olmak demek straw man argümanı ile (sizde arada maalesef baş vuruyorsunuz) tartışmayı muğlaklaştırmak ve kısır döngüye çevirmek olmamalı.Sonuçta blogda belirli bir düzeyi korumayı amaçlıyorum size ve Barış beye yapılan bazı yorumlarıda çok istemeye istemeye onayladım (alaylı ifadeler hakaret olduğunda bildirin anında silerim) fakat yorumculara bundan sonra daha dikkatli yorumlarda bulunmalarını önerdim.Bu isteklerime uymayan her kim olursa olsun blogumda yorum yada yayın hakkına sahip olamaz.Kendisine acacağı blogta başarılar diliyorum (burda harcadığı vakti kendince daha sağlam bir zeminde sürdürmeside iyi olacaktır) siteyi açtığı andada sitemde duyurup linkler köşemde yer vereceğim.Kendisine bugüne kadar ki katkılarından dolayı teşekkürederim çalışmalarında başarılar dilerim.

    ”Bu konuda daha fazla yorum olmasını istemiyorum.”

    Front loading hususunda Mike Gene sitesini derinlemesine inceleyin ve okuyun (hatta telic thoughts’suda) ve bundan sonra sizce bilimsel olarak saçma yada absürd noktaları maddeler halinde belirtir yada aklınızdaki soruları maddeler halinde sorarsanız daha açık bir şekilde anlatma imkanım olur.Yakın zamanda front loading hususunda M.Behe’nin bir geniş makalesini yayınlayacağım.Ümit ediyorum ki orada kafanızdaki çoğu soru cevap bulacaktır.

  60. Barış beyin edebe aykırı birşey yazdığını sanmıyorum. Sizin de dediğiniz gibi bana ve Barış beye karşı yazılan bazı yazılar çok daha ağır ve hakarete varan şeylerdi. Barış bey belki bunlara karşılık olarak birşeyler söylemiştir. Bu durumda sadece onu blogdan kovmanız bana garip geldi.

    Ben front-loading ile ilgili yazınızı bekleyeceğim. Ayrıca mike Gene’in sitesinde front-loading ile ilgili çok net yazılar yok bence. Belki kitabında çok daha iyi anlatıyor olabilir. Ben yine de sizin yazınızı bekleyeceğim.

  61. Mustafa Ajlan Abudak Diyor ki:

    Sizi istediğinizi sanın yada sanmayın.Blog benim eğer illa birşeyler yapacaksa AT’ye karşı gitsin blog açsın ”aydınlatsın” Size herşey garip gelebilir buna şaşırmam doğrusu.Bu konuda avukatlık yapmaya gerek yok.O yazılar sınırları zorlayan yazılardı ve karşılık içerdiğinden hepsini düzeltme görevim de olmadığından yayınlandı, ama artık kesin dille söylediğim gibi bu tip yorumları asla yayınlamayacağım.

    Mike Gene sitesi anlamak isteyene yeterince açık kitabı eğer Behe’nin son kitabıyla okunursa front-loading evolution argümanı artı ve eksisi ile net anlaşılabilir.Sizin anlamak niyetinizi de samimi bulmadığımdan bu kadarını yeterli görüyorum.

    İyi günler..

  62. Behe’nin yeni kitabında front-loading ile ilgili birşey yok diye biliyorum. Kitabı okumadım ama kitap yorumlarından anladığım bu.

    Mike Gene’in sitesinde bir yazı gösterin ki front-loading’i net bir şekilde açıklasın. Yok böyle bir yazı. Bir tane bile. Var diyorsanız gösterin.

    Barış bey konusunda da size katılmama mümkün değil. İki taraf aynı tür şeyler söylüyor siz bir tarafa “bir daha burada yazma” diyorsunuz. Bunu haklı çıkaracak hiçbir gerekçe görmüyorum.

  63. Turker Yılmaz Diyor ki:

    Da Vinci Bey;

    İlk olarak belirteyim bu konu evrim teorisinin değil abiogenezin konusudur.

    .

    Dusunceler.org da Darwin’s Black Box Yeniden Turkçe adlı başlıkta freedom adlı bir arkadaşla bunu tartışmıştık.Orda açıkça abiogenezin neden evrim teorisinin bir parçası olarak görülmediğini açıkca gösterdiğimi düşünüyorum.

    .

    Günümüzde kimse ilk önce DNA’nın yoktan şak diye ortaya çıktığını söylemiyor zaten. Daha basit yapılardan başlanıyor. Buradaki olaylarda tamamen bilinen kimyasal ve fiziksel olaylara dayanıyor. Bu olayların gerçekleşmesi ile termodinamiğin hiçbir ilgisi yoktur. Yani bir şekilde kendi kendini kopyalama özelliğine sahip bir molekülün kendiliğinden oluşmayacağını gösteren hiçbir bilimsel veri yoktur. Böyle bir molekülün oluşumu için bahsettiğiniz gibi doğal olarak varolmayan bir enerji dönüşüm mekanizmasının şart olduğunu gösteren de hiçbir bilimsel veri yoktur

    .

    Misal,‘Prebiyotik’ çorbadan, amino asitlerden‘ise yarar’ bir‘polipeptid zinciri’nin olusması çorbadaki amino asitlerden L-aktif olanların ayıklanarak, bir zincir halinde birlestirilmesi,hem de amino asitlerin bu zincir üzerinde, özgün bir sifreyi kodlayabilecek bir biçimde dizilmesi sırasındaki gibi olaylarda oldukça hızlı ve RANDIMANLI bir mekanzimalara gerek vardır.Bu mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda ve bir arada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.

    Yaşayan canlıları DÜŞÜNÜN Termodinamiğin ikinci kanunu ihlal EDİYORLAR.Çünkü,onlar yapılarına işlenmiş programlar ve enerji dönüştürme mejanizmalarına sahipler ki bunlar ikinci kanunun etkisine ragmen onların gelişimesini ve kendi fiziksel yapılarını korumasına imkan sağlamaktadır.

    Vural Altının 11 Nisan 2003 TERMODİNAMİK VE HAYAT:NEDEN VE NASIL? Başlıklı bir konferansta “Bumekanzimalar bir kez ortaya çıkmışken, bu işler mümkün ve nispeten kolay: Fakat, amino asit zincirlerinden oluşan bu ‘motor’ nereden geliyor?”
    Sorusuna makul naturalist bir cevap olmadığı belirtmişti.


    Günümüz bilim adamlarının mantığı şöyle

    Biz buradayız çünkü canlılk cansızlıktan ortaya çıktı.Hayat tasarlanamaz çünkü bilim kuralları bellidir.Tasarımcılar bilimin bir parçası değildir.Bütün deliller onun varlığını gösterse bile Lewontinin belirttiği gibi biz sadece materyalistik açıklamalara yer veririz.Biz “a Divine Foot in the door “ a izin vermeyiz

    Bilim böyle mi olmalı ?
    Kendini naturalizm ve materyalizmin hizmetine mi sunmalı?
    Gerçeği aramak bu mudur?

    Velhasılıkelam: Prebiotik şartlarda yaşamın ortaya çıkabilmesi için gelen enerji akışının yeni enformasyon oluşturabilecek biçimde yönlendirebilen mekanizmaya ihtiyaç vardır. Naturalist zorunluluktan ötürü bu mekanizmalara yer verilemiyor.

    Elbette verilmiş cevapları göstereceğim. Konuda uzman bilim admlarının verdiği cevaplar elbette benim için önemlidir. Heralde benim ilgim olmayan bir konuda temelsiz argümanlar üretip uydurduğum şeyleri savunmamı beklemiyordunuz. Tabiki Jeffrey Shallit gibi konunun uzmanı birinin söylediklerini belirteceğim.

    Information Theory, Evolutionary Computation, and
    Dembski’s “Complex Specified Information” by Wesley R. Elsberry and Jeffrey O. Shallit
    Review of No Free Lunch (pdf) by Jeffrey Shallit

    Özellikle ilk makale bence Dembski’nin akıllı tasarım ve CSI ile ilgili tüm argümanlarını yanlışlamaktadır. İkincisi ise Shallit’in kitap eleştirisi. Asıl önemli olan birincisi. Okursanız karşı argümanları öğrenmek açısından faydalı olacaktır.

    .

    1. makalye şöyle bir göz gezdiriyim dedim neresinden tutsam elimde kalıyor. Elle tutulur bir yanı yok çünkü…Böyle yazıları önümüze koyarak kendinizi tatmin falan mı ediyorsunuz?Dembskinin üzerinden isim yapmaya çalıştıkları ortada :D

    Zamanım olmadığı için şimdi bahsedemiyorum.Bir email adresi verirseniz dusuncelerimi size daha sonra gönderebilirim.

    Ayrıca Dembski ,
    The Design Revolution :Answering the Toughest Questions About Intelligent Design
    adlı kitabında Shallit’e gerekli cevapları vermiştir.
    bu makaleyi de okumanızda fayda var.

    Hidrojen oranı konusundaki makaleye cevap olarak yazdıklarınızı direk David Catling’in Comment on “A Hydrogen-Rich Early Earth Atmosphere” yazısından almışsınız. Keşke ona cevap olarak yazılan Response to Comment on “A Hydrogen-Rich Early Earth Atmosphere” yazısına da baksaydınız da argümanlarınız böyle havada kalmasaydı. Merak eden gider bakar orda yazılanları çevirmekle uğraşmayacağım.

    .

    “Verdiğiniz” linkleri okumuyormusunuz?Bizde kalkmış sizden “verdiğimiz” linkleri okumanızı bekliyoruz!!!
    Sadece David Catling’in makalesinden Venus manyetik alanının olmayışıyla ilgili benzerlik var.Fakat önemli olan da ilk iki ihmal .

    1)Güneşten gelen enerji bugünkü değerinden sadece 2.5 kat dolaylarında olması durumunda hidrojenin kaçmasının yavaşlayacağını söylemektedir.Fakat Güneşe benzeyen birkaç milyon yaşındaki yıldızların 10 üzeri 4 kat daha fazla mor ötesi ışın yaydığını gösteren verileri ihmal etmektedirler.

    2)Volkanlardan çıkan H’nin günümüzden 5 kat fazla olmasını gerektiğini belirtmektedir.Fakat bilindiği üzere volkanlar yok denecek kadar az H yayarlar.

  64. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Da Vinci

    Samimiyetiniz benim için şüphelide olsa front-loadingle ilgilenenler için ;

    http://www.researchintelligentdesign.org/wiki/Front-loading

    http://telicthoughts.com/misconceptions-about-front-loading/

  65. David Catling demiş:

    “Tian et al. dismiss the importance of nonthermal hydrogen escape from early Earth by comparison with the low nonthermal escape rates on Venus. However, Venus has no magnetic field and has different escape physics.”

    Türker Yılmaz demiş:

    “Venusun manyetik alanı yoktur.Bu yüzden ekip Venusteki (düşük) termal olmayan kaçış oranınıyla dünyadakini karşılaştırp büyük bir hata yapmaktadırlar.”

    Bir de bunun üzerine Türker bey “Sadece David Catling’in makalesinden Venus manyetik alanının olmayışıyla ilgili benzerlik var.” diyor. Evet oradan aldım ama referans belirtmeyi unutmuşum demek bu kadar zor mu?

    1)Güneşten gelen enerji bugünkü değerinden sadece 2.5 kat dolaylarında olması durumunda hidrojenin kaçmasının yavaşlayacağını söylemektedir.Fakat Güneşe benzeyen birkaç milyon yaşındaki yıldızların 10 üzeri 4 kat daha fazla mor ötesi ışın yaydığını gösteren verileri ihmal etmektedirler.

    Catling de bu konuda bir itiraz yapmış. Onun dediğine göre 4 milyar yıl önce güneşten gelen enerji 14 katıydı. Sizin belirttiğiniz gibi birkaç milyon yıllık yıldızın konuyla bir ilgisi yok. Yaşamın dünya birkaç milyon yıllıkken oluştuğunu falan söyleyen yok veya hidrojen oranı dünya birkaç milyon yıllıkken %30′du diyen de yok. Tian buna da cevap yazısında gerekli cevabı veriyor zaten. Heralde siz bunları okumadan yorum yapıyorsunuz. Bir de beni okumamakla itham ediyorsunuz ya çok şaşırıyorum.

    2)Volkanlardan çıkan H’nin günümüzden 5 kat fazla olmasını gerektiğini belirtmektedir.Fakat bilindiği üzere volkanlar yok denecek kadar az H yayarlar.

    Adamlar hesaplarını buna göre yapıyor siz neredeyse yok diyorsunuz. Gerçekten çok ilginç. Bugünkünün 5 katı diyor ve ~9.25 x 10^10 (hydrogen molecules cm-2 s-1) olarak belirtiyor. Hidrojen kaynağı olarak bunu alıyor ve hidrojen kaçıs hızını da hesaba katarak atmosferde olması gereken denge oranını yaklaşık %30 olarak buluyor. Yani atmosferdeki hidrojenin asıl kaynağı bu volkanlardan çıkan hidrojen. Öyle yok denecek kadar az falan değil gördüğünüz gibi.

    1. makalye şöyle bir göz gezdiriyim dedim neresinden tutsam elimde kalıyor. Elle tutulur bir yanı yok çünkü…Böyle yazıları önümüze koyarak kendinizi tatmin falan mı ediyorsunuz?Dembskinin üzerinden isim yapmaya çalıştıkları ortada

    Elinizde kalıyor demek. Helal olsun size Türker bey. Dembski üzerinde isim yapmaya çalışyorlar demek. Bakın bu da çok güzeldi. Çok hoşuma gitti.

    Kusura bakmayın ama böyle laubali, dalga geçer mahiyetteki bir cevaptan sonra sizinle tartışmayı sürdürecek değilim. Belli ki siz zaten herşeyi çok iyi biliyorsunuz. Bu konuları da çoktan aşmışsınız zaten.

    Mustafa bey,

    Samimiyetiniz benim için şüphelide olsa

    Bu kadar karşılıklı tartışmadan sonra samimi olmadığımı düşünüyorsanız benim burada sizinle tartışmaya devam etmenin bir anlamı yok demektir. Bundan sonra belki arada çok önemli gördüğüm birşey olursa iki kelam ederim. Hoşçakalın.

  66. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Da Vinci

    Buyrun Front – Loading M.gene kendi sesinden;

    http://www.archive.org/download/DarwinOrDesign/DarwinOrDesign-10.mp3

    http://darwinordesign.com/

    Chapter 1 : PZ Myers, An overview of Evolution and ID 15:48
    Chapter 2 : Sean Carroll, What is Evo Devo ? 20:17
    Chapter 3 : Nick Matzke, Can the flagellum evolve ? 29:27
    Design in the ID advocates own words

    Chapter 4 : Salvador Cordova, What is ID ? 20:20
    Chapter 5 : Mike Behe, What is Irreducible Complexity ? 17:51
    Chapter 6 : Angus Menuge, Agency and how to identify it 18:28
    Chapter 7 : Guillermo Gonzalez, The Privileged Planet 17:26
    Chapter 8 : Joey Campana, Does ID research actually exist ? 26:17
    Non-Darwinian approaches to Evolution and Common Descent

    Chapter 9 : James Shapiro, Sentient Cells ? 33:50
    Chapter 10 : Mike Gene, What is Front Loading ? 23:37
    ID’s critics

    Chapter 11 : Elliot Sober, ID and the Philosophy of Science 10:46
    Chapter 12 : Scott Turner, The problem of Design 24:02
    Chapter 13 : Glenn Morton, Can ID work in Biology ? 15:19
    Chapter 14 : Ryan Nichols, Are ID and Theology Inseperable ? 14:28
    Chapter 15 : Georgia Purdom, Isn’t ID just Creationism in Disguise ? 21:44
    ID, The Philosophy of Science, History and The Law

    Chapter 16 : David Livingstone, Evolution and Christianity, The History 32:37
    Chapter 17 : Del Ratzsch, Can ID be Science ? 25:38
    Chapter 18 : Massimo Pigliucci, Evolutionary Epistemology and ID 28:34

    Chapter 19 : Henry Schaefer, Science and Religion 14:40
    Chapter 20 : Donald McConnell, Intelligent Design, Creationism and The Law 34:42
    Chapter 21 : Steve Fuller, ID & Social Epistemology 19:11
    ID in the Wild

    Chapter 22 : John Davison, The Price of Dissent 35:26
    Chapter 23 : Denyse O’Leary, ID & The Media 22:51
    Chapter 24 : Geoff Simmons, Darwinism, ID & Medicine 27:40
    Chapter 25 : Rob Sawyer, Calculating God 25:27

    konularında röportajların ses dosyalarını bulabilirsiniz;

    Tüm röportajların 64kb lık tek parça ses dosyasını ;

    http://thesciphishow.com/darwinordesign/files/DarwinOrDesign_64kb_mp3.zip

    Bulabilirsiniz ana sayfaya linkini koyucağım.

  67. Yaklaşık 1 ay önce falan dinlemiştim Mike Gene’in konuşmasını. Belki bir kere daha dinlerim. Yine de teşekkürler.

  68. Öncelikle her iki tarafında cevapları ortada.Tarafsız bakabilecek bir kişi için dogmatizmin DE nerede olduğu açıktır.Darwinizm fantastik bir iddia olduğu için sunulan kanıtlarda doğal olarak spekülasyondan öteye gitmiyor.Üniversitelerimiz birer bilim yuvası olmaktan çıktı propanganda merkezlerine döndü.Bilim etiği aynı konudaki karşı görüşlein bir arada sunulmasını gerektirir. Fakat bundan eser yok. Sonra düşünen araştıran nesiller yerleştirmeye çalışmak deve sırtında okyanus aşmaya benziyor.

    Misal,‘Prebiyotik’ çorbadan, amino asitlerden‘ise yarar’ bir‘polipeptid zinciri’nin olusması çorbadaki amino asitlerden L-aktif olanların ayıklanarak, bir zincir halinde birlestirilmesi,hem de amino asitlerin bu zincir üzerinde, özgün bir sifreyi kodlayabilecek bir biçimde dizilmesi sırasındaki gibi olaylarda oldukça hızlı ve RANDIMANLI bir mekanzimalara gerek vardır.Bu mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda ve bir arada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.

    Yaşayan canlıları DÜŞÜNÜN Termodinamiğin ikinci kanunu ihlal EDİYORLAR.Çünkü,onlar yapılarına işlenmiş programlar ve enerji dönüştürme mejanizmalarına sahipler ki bunlar ikinci kanunun etkisine ragmen onların gelişimesini ve kendi fiziksel yapılarını korumasına imkan sağlamaktadır.

    Da Vinci Bey; bu yoruma iki kelam etmeden gitmiş ya da bu yorum onun gitmesine neden olmuş olmasın.Bir bilim meraklısı olarak şunu söyleyebilirim Turker Yılmazın termodinamik ve hayatın kökeni konusunda derin bir bilgi birikiminin olduğu anlaşılmaktadır.

    Mustafa Ajlan bey böyle bir siteyide bizlere kazandırdığınız için teşekkür ederim.Sıjı bir takipçisi olacağım :)
    İyi çalışmalar

    Hürmetlerimle

  69. Zeynep TOK Diyor ki:

    Şunuda söylemeden edemeyeceğim:İlgili ve bilgili oldugumuz bir konuda yaş tahtaya basınca, biri(lerİ)nin hatamızı gözümüze sokması akabinde, duygusal durumumuzu anlatan en güzel söz

    “Belli ki siz zaten herşeyi çok iyi biliyorsunuz. Bu konuları da çoktan aşmışsınız zaten.”

    :)

  70. Zeynep hanım,

    Da Vinci Bey; bu yoruma iki kelam etmeden gitmiş ya da bu yorum onun gitmesine neden olmuş olmasın.Bir bilim meraklısı olarak şunu söyleyebilirim Turker Yılmazın termodinamik ve hayatın kökeni konusunda derin bir bilgi birikiminin olduğu anlaşılmaktadır.

    Türker beyden yaptığınızalıntı bilgili olmayı değil tam tersine bilgisizliği gösteriyor. “Şöyle şöyle olması gerek ama bunlar tesadüfen olamaz. Bunun olamsı için şunlar lazım ama yok” gibi argümanlar için argument from ignorance‘a bakmanızı öneririm. Ayrıca yaşamın başlangıcı konusu evrimin dışındadır ve benim de çok fazla ayrıntılarına girmediğim bir konu. Yani birileri gibi burada size ahkam kesecek değilim. Bu konuda araştırmalar yapan, teoriler, modeller oluşturan birçok bilim adamı var. Onların kitaplarını ve araştırmalarını inceleyebilirsiniz öğrenmek için. Türker beyin “olamaz, imkansız” dediği şeylerin aslında öyle olmadığını görebilirsiniz gerekli araştırmayı yaptığınızda. Yaşamın kökeni konusundaki bilimsel literatüre bir bakış için Was Darwin Wrong? sitesindeki ilgili bölüme bakmanızı tavsiye ederim. Ama şunu da belirteyim ki bilim dünyasında yaşamın nasıl oluştuğuyla ilgili kesin bir kanaat yoktur. Yaşamın nasıl oluştuğu hala gizemini koruyan bir konudur. Bu sebeple bu konuda “argument from ignorance” ve “god of the gaps” kokan yaklaşımlar bol bol olur. Türker bey işte tam da bunu yapıyor.

    Zaten Türker bey “Yaşayan canlıları DÜŞÜNÜN Termodinamiğin ikinci kanunu ihlal EDİYORLAR.” diyerek herşeyi batırmış. Bırakın canlıları evrende hiçbir şey termodinamiğin 2. kanununu ihlal etmez. Türkey bey daha bunu anlayamamış durumda. Siz de kalkmış “Turker Yılmazın termodinamik ve hayatın kökeni konusunda derin bir bilgi birikiminin olduğu anlaşılmaktadır” diyerek olaya garip bir renk katmışsınız. Aslında siz de haklısınız, zevkler ve renkler tartışılmaz.

  71. Turker Yılmaz Diyor ki:

    Öncelikle hoşgeldiniz Da Vinci Bey, aman bir yerlere gitmeyin siz olmadan bu sitenin tadı tuzu kalmaz :)
    Yeni yetme bir yorumcu olabilirim fakat gerizekalı değilim.Farkında olmadan ya da bilerek konuları çarpıtıyorsunuz _ anlamak istemiyorsunuz.
    Şimdi Mount Rushmore anıtının doğal bir açıklamaması yok değil mi?
    Onun arkasında akıllı bir neden olduğunu söylemek argument from ignorance mı yapmak oluyor.Bu Tasarım çıkarsaması argument from ignorance değildir.Bu aklın nedensel güçleri ve akıllı olmayan nedenlerin noksanlığı hakkında bildiklerimizden ötürü bir argumandır.

    1 ,2 bu linkleri incelemeniz umuduyla

    ____________________________

    Önceki yorumlarımıza dönelim

    Ben size

    Biz Dna vs gibi organize sistemlerin raw enerji akışı ile ortaya çıkması için kompleks program(lar) ve enerji dönüştürücü mekanizmaların icap etmesi gerektiğini söylüyoruz.

    dedim

    Siz,

    Yani bir şekilde kendi kendini kopyalama özelliğine sahip bir molekülün kendiliğinden oluşmayacağını gösteren hiçbir bilimsel veri yoktur. Böyle bir molekülün oluşumu için bahsettiğiniz gibi doğal olarak varolmayan bir enerji dönüşüm mekanizmasının şart olduğunu gösteren de hiçbir bilimsel veri yoktur.

    dediniz

    Daha sonra ben;

    Misal,‘Prebiyotik’ çorbadan, amino asitlerden‘ise yarar’ bir‘polipeptid zinciri’nin olusması çorbadaki amino asitlerden L-aktif olanların ayıklanarak, bir zincir halinde birlestirilmesi,hem de amino asitlerin bu zincir üzerinde, özgün bir sifreyi kodlayabilecek bir biçimde dizilmesi sırasındaki gibi olaylarda oldukça hızlı ve RANDIMANLI bir mekanzimalara gerek vardır.Bu mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda ve bir arada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.

    dedim.

    Şimdi burdan bir cümleyi cımbızlayarak güzel bir straw argument inşa ETMİŞSİNİZ.Helal olsun

    ______________________________________________________

    Hayatın kökeni ile Evrim teorisiyle ayrı demişsiniz

    Darwine imanda sorgulanmalı yazısındaki Suat Bey’in yorumundan

    Yüzyılın başından beri “kimyasal evrim” adı altında yapılmaya çalışılan onca şeyi bir kenara mı bırakacağız? “uzayda bile eğer yaşam varsa bu da kendiliğinden ortaya çıkmış ve natural selectiıonla evrilmiştir” diyen kelli felli darwinist mü’minleri bir kenara mı bırakacağız? Bugün Sante Fe enstitüsünde darwinist biyolog ve kimyagerlere karın ağrısı çektiren “yaşamın kökeni” sorunu ile ne için ve hangi teori bağlamında ilgilendiklerini bir kenara mı bırakacağız?

    İlksel dünya atmosferinin kurgulandığı gibi olmamasının belirlenmesi üzerine çöpe gönderilen ama hala ne hikmetse darwinizmin kanıtı olarak ders kitaplarında bulunan Miller deneyini bir kenera mı bırakacağız? Fox deneyini bir kenera mı bırakacağız? Abiogenesis saçmalalıklarını görmezden mi geleceğiz?

    Aslında bu darwinistlerin ayaklarının yere değmesi hadisesinin geçmişi çok uzun değil. Onlarca yıl yaşamın kökeni de dahil “tüm açıklamalar cebimde” diyen darwinist taraf bir bir kanıt sandıkları hususlar çürütülünce, şimdi “efendim biz yaşamın kökeni ile ilgilenmiyoruz” diyorsa bu açık bir yenilginin ifşasıdır.

    Zaten evrimsel mekanizmalarda da yenilgi açıkça belli oldu artık. Önceden “evrim gerçektir, konuşmayın yaratılışçı yobazlar” denirken şimdi, “bilim yanlışlana yanlışlana ilerler, tamam darwinist mekanizmalar türlerin çeşitliliğini açıklayamayabilir ama araştırmalara aynı yöntemlerle devam etmeli” deniliyor. Tek başına bu bile aslında maskeleri indiren AT’nin büyük bir başarısıdır.

    Hem Allah aşkına ilk hücrenin nasıl oluştuğunu açıklayamayınca “ben aslında bununla ilgilenmiyorum” deyip kaytaran bir teorinin, bu açıklayamadığı hücre ve mekanizlarının çok daha kompleks ve karmaşıkları üzerinden ahkamlar kesmeye çalışması, modeller kurmaya çabalaması saçmalık değil de nedir?

    Sormazlar mı insana “önce şu yaşamı açıkla kardeşim” diye? Hem açıklayamayıp hem de alternatif açıklamalara öfke neden?

    Kafasında kurduğu yaşam ağacının çalıya dönmesine rağmen halen cansiperane savunmaya çabalaması, ne fosil tarihinde ne de mekanzimalarda kanıt bulamamasına rağmen tüm alternatif açıklamaları naturalist inanç uğruna tukaka etmesi ne yaman bir paradokstur? Bir materyalist değilsek şayet, bu teorinin nesini ciddiye alabiliriz ki?

    _____________
    Geçelim verdiğiniz linke
    Aa(aaaa) o da ne ilkcümle şu;
    Historically, the origin of life is a not part of Darwinism, simply because Darwin did not discuss the origin of life

    Sabah sabah hiç güleceğim yoktu. :))

    Gözüme A.G. Cairns-Smith in “Seven Clues to the Origin of Life , ” kitabı takıldı.Yanlış hatırlamıyorsam türkçeye de çevrilmişti.Dawkin kör saatçide bu iddiaya geniş yer ayırmıştı.

    Dna Çok düzenli bir yapıya sahip kristaller de tekrarcı bir yapıya sahiptirler.Bu çok az uykuyla sınava çalışırken çok fazla kahve fazla kahve içen ve sınav kağıdının her satırına aynı cümleyi tekrar tekrar yzan hukuk öğrencisinin hikayesine benziyor.Sınavda yazdıkları çok düzenli ve hep tekrarlardan ibarettir.Yineleme kristal yapsının genel karakteristik özelliğidir.Ancak karmaşık sıralamalar ve bilgiler ise canlı yapılarının genel özelliğidir.

    Kristal kusurlarını DNA RNA enzim sistemleri için sebeb teşkil etmelri konusnnda yazarlar kristaldeki bilgi ile Dna daki bilgi miktarının birbirlerine yakın oldukları konusunda ki görüşlerinde büyük oranda yanılmıştır[Yockey ,Self Organziation Origin of life Scenarious and information theory s.20)
    Kristal dizlimindeki basit bilgi gereksinimi ile Dna daki muazzam bilgi arasında uçurum(lar) vardır.

    Diğer Kitaplardaki çıkmazlarla ilgili bir kaç kitap öneriyorum

    Yockey ,Self Organziation Origin of life Scenarious and information theory
    C.B. Thaxton, W.L. Bradley a R.L. Olsen, The Mystery of Life’s Origin
    Dean Overman : Düzen Gelenek yay.

    http://www.ideacenter.org/contentmgr/showdetails.php/id/838 burayda inceleyebilirsiniz.

    Zaten Türker bey “Yaşayan canlıları DÜŞÜNÜN Termodinamiğin ikinci kanunu ihlal EDİYORLAR.” diyerek herşeyi batırmış. Bırakın canlıları evrende hiçbir şey termodinamiğin 2. kanununu ihlal etmez

    .

    Kusura bakmayın cidden bu yorumunuzdan sonra sizinle tartışırken harcadığım zamana acıdım.

  72. fuat Diyor ki:

    Hoşbulduk.
    Biraz baktım tarışmalara fakat tam olarak nereye varılmak istendiğini anlamadım. Gelenekselleşen anti-evrim entropi kullamında farklı görünüyor argümanlarınız ama tam olarak anlayamadım dediğim gibi. Biraz açarsanız sevinirim.

    “Fakat hayat ATP sürecinde görüldügü üzere entropiyi belirli sinirlarda artirarak var olmaktadir. Bu da temelinde yikim olan bir kanunun ”düzen saglar” ve organizasyonu artirir olabilmesinin ancak bu gücün bilinçli bir sekilde yönlendirilmesiyle mümkün olabilecegini gösterir.” Demişsiniz yukarıda bana cevaben.

    Şimdi entropi yasasını uygularken dikkatli olmamız gerekiyor. Nasıl baktığınıza bağlı olarak değişen çok göreceli bir yasadır.Kapalı açık meselesi buradan geliyor. Hangi sistem için bu yasayı uyguluyoruz açıkca belirtmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Entropi evrenin genişlemesinin sonucudur. Genişlemesi sayesinde enerjinin iş yapamama durumuna geçmesine imkan var. Tam da bu nedenden ötürü enerji dediğimiz şeyin iş yapabilme kabiliyeti var. Çünkü genişlemeden dolayı iş yapamama durumuna geçme imkanı var. Entropi yasasının temel anlamı budur. Bir kuvvet değil, enerjinin durumuna ilişkin bir ölçüdür sadece. Şimdi bu ölçünün/ölçme yönetimin biyolojik süreçlere uygulanması için kesin ve ideal sınırlar çizmeliyiz ki bu sistemlere ilişkin entropi bazında yorum yapalım. Fakat böyle birşey mümkün görünmüyor. Biyolojik süreçleri çevresinde soyutlayamazsınız. Etkileşen başka biyolojik süreçlerden başlayıp güneşe kadar varabiliriz, hatta gök taşlarına kadar. Yani demek istediğim madde deviniyor, ve uzunca bir süre de hiçbir zorluk ile karşılaşmadan bu şekilde devam edecek. O yüzden organizasyon ve entropi arasında herhangi başka açıklamayı gerektirecek “çelişkili” bir durum söz konusu değil. Bu organizasyon nasıl oluyor? diye soru sorulur elbet. Ama onu entropi ile ilişkilendirip, şu şekilde dışarıdan bir müdahale şarttır gibi bir sonuca varamayız. Varsak bile onu bilimsel olarak geçerli bir sonuca ulaşma olmaz. Organizasyon için ise bu alanda epeyce bir bilimsel çalışma var. Stochastic süreçler tamda onunla ilişkili birşey. Kocaman bir alan. Hava tahmini sistemlerinde genetic duyarlı ilaç üretimlerine kadar çok geniş bir alanda çalışmalar yapılıyor. Oralardan başlayarak organizasyon ve düzen hakkında birçok bilgiye ulaşabiliriz.

    hoşçakalın…

  73. Arif Diyor ki:

    da vinci

    Termodinamik konusunda Türker bey hakli. Yaptigimiz binalari, sistemleri ve makineleri ikinci yasaya karsi gelerek yapmaktayiz. Bu durum cekim kuvvetine ragmen uzaya roket göndermeye benzer. Türker bey saniyorum kelime hatasi yapti. Ama öz itibariyle söyledikleri dogrudur.

    Gerek ikinci yasa olsun gerek cekim yasasi olsun, insanlar ve diger canlilar bu yasalara karsi gelerek yasamlarini sürdürürler. Bu yasa bozunma yasasidir.

  74. Evren Diyor ki:

    Yaptigimiz binalari, sistemleri ve makineleri ikinci yasaya karsi gelerek yapmaktayiz.

    Hayır yasaya karşı gelmiyoruz.Çünkü araya insan akklı, bilinçli bir kontrol giriyor.Ama bilinçli bir müdahele olmadan, kontrol edilmeyen sistemlerde entropi artar.İnsan bilinçli ve akıllı bir varlıktır ve akıl, kendi kendine oluşamaz.sadece madde zekayı sağlayamaz.

  75. akillitasarim Diyor ki:

    Evren bey

    Taşı yere düşüren çekim kuvvetidir, insan taşı yerden kaldırınca çekim kuvvetine karşı bir eylemde bulunur. Kütle ile orantılı olarak çekim kuvvetine karşı gelir. Sanırım Arif bey bu bağlamda yasaya karşı gelmekten bahsediyor.

    Sonuç olarak yasaların ihlal edilmesi başkadır, yasanın doğal davranışına aykırı hareket etmek başkadır.

  76. @fuat ve akillitasarim

    Yaptigimiz binalari, sistemleri ve makineleri ikinci yasaya karsi gelerek yapmaktayiz.

    O zaman sizin mantığınıza göre buz dolapları ve klimalar da termodinamiğin yasalarına karşı gelir. Böyle garip bir mantık olabilir mi?

    Uzaya roket fırlatınca yerçekimi yasasına karşı gelinmesi düşüncesi ne kadar komikse canlıların veya diğer sistemlerin termodinamiğin 2. yasasına karşı geldiği düşüncesi de o kadar komiktir.

    Bakın en başından beri söylüyorum. Termodinamiğin 2. yasası ısıl olarak yalıtılmış sistemlerde anlamlıdır. Öyle olmasaydı sizin ve Türker beyin dediği gibi birçok sistem buna karşı geliyor olurdu. Canlılar ve bazı diğer yapılar entropi azalmasına neden olabilir ama bunlar zaten ısıl olarak yalıtılmış yapılar değildir. Onun için birşeye bakıp “nurada entropi azalması var, o zaman bu sistem termodinamiğin 2. yasasına karşı geliyor” sonucuna varmak bu konudaki bilgisizliği göstermekten başka birşey değildir. Orada entropi azalıyorsa oradaki işlemin sonucu olarak başka bir yerde daha büyük bir entropi artışı olur. Bu nedenle bütün sistemde entropi artışı olmuş olur.

    Yani evrende termodinamiğin 2. yasasına aykırı hiçbir şey olmamıştır ve bilinen böyle bir olay yoktur. Tek bir parçaya bakıp o parçayı tek başına alıp çevresiyle olan ilişkisini yok sayıp “termodinamiğin 2. yasasına karşıdır” demek kesinlikle yanlıştır.

  77. @Türker

    Şimdi Mount Rushmore anıtının doğal bir açıklamaması yok değil mi?
    Onun arkasında akıllı bir neden olduğunu söylemek argument from ignorance mı yapmak oluyor.Bu Tasarım çıkarsaması argument from ignorance değildir.Bu aklın nedensel güçleri ve akıllı olmayan nedenlerin noksanlığı hakkında bildiklerimizden ötürü bir argumandır.

    Mount Rushmore’un ne zaman kim tarafından yapıldığı ve bilinen doğal olaylarla, akıllı bir dış müdahele olmaksızın gerçekleşemeyeceği biliniyor. Bu durumda elbette Mount Rushmore’un tasarlanmış olduğunu söylemek argument from ignorance değildir. Ama yaşamın başlangıcıyla ilgili olan durum böyle değil. Ortada bilimsel teoriler, hipotezler var. Bunlar yanlışlanmış şeyler değil. Doğru olabileceklerini gösteren deliller de var. Ama bu teori doğrudur diyebileceğimiz ve bilim dünyasında genel kabul görmüş bir teori yok. Ama yine de bunlar olması imkansız, yanlışlığı kesin şeyler değil. Yani tek alternatif yaşamın bir tasarımcının ürünü olduğu değil. Bilimsel alternatifler varken bunların tamamını bir kenara atıp aslında bir açıklama bile olmayan birşeyi kabul etmek bilimsel değildir. Dawkins’in dediği gibi akıllı tasarım varsayımı çözdüğü sorundan daha büyüğünü ortaya çıkarır. Tasarımcının kökeni! Tasarımcı nerden çıktı? Tasarımcı da aynı AT kriterlerine göre kendiliğinden oluşamayacak kadar karmaşık olmalıdır ki bu neden onun da bir tasarımcıya ihtiyacı var.

    Biz Dna vs gibi organize sistemlerin raw enerji akışı ile ortaya çıkması için kompleks program(lar) ve enerji dönüştürücü mekanizmaların icap etmesi gerektiğini söylüyoruz.

    Konu DNA değil. Bugün bildiğimi anlamdaki DNA’nın oluşmuş olması gerekmiyor. DNA veya RNA benzeri ve onlar gibi kalıtsal bilgi taşıyabilecek bir şekilde kendini kopyalayabilmek özelliğine sahip bir kimyasal molekülün yalnızca bir kere ortaya çıkması yeterli. Siz bu olamaz diyorsunuz ama nasıl olabileceğini açılamaya çalışan hipotez ve teoriler var. Siz “olamaz diyorsunuz” ama ortada bunu kanıtlayan hiçbir bilimsei veri yok. Yani hiçbir bilimsel veri bunun olamayacağını kesin olarak kanıtlamıyor. Aksine olabileceğini gösteren veriler var.

    Geçelim verdiğiniz linke
    Aa(aaaa) o da ne ilkcümle şu;
    Historically, the origin of life is a not part of Darwinism, simply because Darwin did not discuss the origin of life

    Sabah sabah hiç güleceğim yoktu. :))

    Gülün gülün. gülmek iyidir. Ben de sizi okurken bol bol gülüyorum.

    O sitenin yazarı sokaktan geçen Ahmet efendi zaten. Münasip bir yerinden sallamış onları da.

    Hatta bilim admalarının çoğu da bu görüşü bildirirken ne dediklerinin farkında değiller. Siz bu konuyu daha iyi bilirsiniz. Neyin evrim teorisinin parçası olduğunu neyin olmadığını heralde gidip konunun uzmanlarına soracak değiliz. Burada Türker bey varken niye onlara sormakla uğraşalım ki değil mi? Mesela Dawkins “Darwinci evrim, yaşam bir kez başladıktan sonra sorunsuzca ilerler” sözleriyle yaşamın başlangıcını Darwinci evrim için önkoşul olarak koyarken aslında saçmalıyor öyle değil mi? Dawkins ne anlar evrimden veya yaşamın başlangıcından, değil mi?

    Yaşamın kökeni konusunda mevcut literatür verdiğim libkte çok güzelce özetlenmiş. Merak edenler alır okur ve bu konudaki farklı görüşleri görürler, kafalarında değerlendirirler ve kendilerine göre bir sonuca varırlar. Bilim dünyasında bu konuda bir konsensus yoktur. Yaşamın nasıl başladığı net olarak bilinmemektedir. Mevcut teoriler önünde bazı engeller olabilir veya var gibi gözükebilir. Belki tüm teoriler de yanlıştır. Ama bu tasarımın doğru olmadığı anlamına gelmez. Eğer “tüm mevcut teoriler yanlış bunların doğru olması mümkün değil, yaşamın nasıl başlandığı kesinlikle bilinmiyor, o zaman tasarım doğrudur” diyorsanız Tasarımın aslında bir “the god of the gaps” argümanı olmaktan öteye gitmediğini kabul ediyor olursunuz. “Bütün teoriler yanlış, yani aslında bilimadamları bu konuda hiçbir şey bilmiyor ve açıklama yapamıyorlar, o zaman tasarımı kabul etmekten başka çare kalmıyor” demek istiyorsanız bunu diyebilirsiniz. Ama bunu bilimsel bir açıklamaymış gibi sunmayın.

    Kusura bakmayın cidden bu yorumunuzdan sonra sizinle tartışırken harcadığım zamana acıdım.

    Termodinamikle ilgili cevabımı bir üstteki mesajımda verdim. Ayrıca “kalplerimiz birmiş” bu durumda söylenebilecek en açıklayıcı söz olacaktır.

  78. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    SAyın Da Vinci

    Bazı küçük unsurlarda size katılmama rağmen god of the gaps bana sizin ad ignoratum açıklamanız gibi genelleyici bir çıkarım ve işin içinden çıkmak için kaçamak güreşmek gibi geliyor.Bakın Wikide’ki gods of the gap tanımı (hemde şerh konulmamış) şöyle;

    #There is a gap in scientific knowledge.

    #The gap is filled with acts of a god (and therefore also proves, or helps to prove, the existence of said god).

    Bir kere bilim yapısı gereği nihayet bir sonu hedeflemez son demek araştırmanında sonu demektir, bilimsel araştırmada daima bir ”gap” olacak ki bilimsel araştırmanın septik katalizörü sürekli işlevselliğini sürdürerek, araştırma deney ve gözlemin varlığını sürdürmesini sağlasın.

    İkinci olarak ”gaps” denilen boşlukların AT’de Tanrı tarafından doldurulması gibi bir ifade yok.AT’nin söylemi boşlukların değil var olan evrendeki tüm maddenin , mekanik süreçlerin ve tüm evrim süreçinin her anının planlı,örgütlü ve organisazyonu artırır yönde bir akıl tarafından yönlendirildiğidir.(Büyük patlamadan micro evrime değin)

    ABDdeki evangelist çoğunluğun yada her ülkedeki yerel yaratılışcıların AT söylemini amaca uygun kullanmaya çalışması yani bir nevi ”calculating God” tarzı davranması sebebiyle AT’ye karşı takındığınız tavrın bilimsel içerikli olduğu kadar reaksiyonel bir tavırda olduğu kanaatindeyim.Genellemeler zararlıdır ve gerçeğin ucundan yakalamış görünüp aslında ona çok zarar vermektedir.God of the gaps da kanımca yukarıda saydığım nedenler sebebiyle ancak genç dünya yaratılışcıları söylemi içinde var olabilecek ama asla AT içinde var olamayacak bir çıkarımdır.Bunu boş yere AT’ye yamamaya kalkmayın.

  79. Mustafa bey,

    Sırf siz belirttiniz diye Wikipedia’dan bir bölüm aktarayım:

    One modern example of God in the gaps is the theory of the origin of life. There are many ideas that different experts believe, yet no one idea holds the confidence of most of these experts. This uncertainty allows one to more reasonably maintain a God of the gaps viewpoint.

    İşte burada da anlatılan şeyi belirttim ben de yukarda. “Yaşamın başlangıcı konusunda eldeki teoriler yetersiz, bilim adamları bu konuda anlaşamıyor, onlar da aslında ne olduğunu bilmiyor. Demekki burada bir tasarımcı (veya Tanrı hiç fark etmez) olması gerekir.” demek bu tanıma uyar.

    İkinci olarak ”gaps” denilen boşlukların AT’de Tanrı tarafından doldurulması gibi bir ifade yok.AT’nin söylemi boşlukların değil var olan evrendeki tüm maddenin , mekanik süreçlerin ve tüm evrim süreçinin her anının planlı,örgütlü ve organisazyonu artırır yönde bir akıl tarafından yönlendirildiğidir.

    AT tasarımcı diyerek işin içinden çıkıyor onun farkındayım. Tanrı demiyor çünkü Phillip Johnson’ın çok net bir şekilde açıkladığı gibi strateji gereği Tanrı kelimesi kullanıldığında bu görüşlerin okullarda okutulması mümkün olmuyor. Bu nedenle bu Phillip Johnson’ın fikir babası olduğu bir hareketin temel stratejisidir. Ama temelde değişen birşey yok. “God of the gaps” yerine “Designer of the gaps” desek ne fark eder? Önemli olan boşlukların bilinmez birşeyle doldurulması.

    Ayrıca bildiğiniz gibi AT’ciler genelde “AT tasarımcı ile ilgili birşey söylemiyor ama benim düşünceme göre tasarımcı Tanrı’dır” diyorlar. Tabi burada hristiyanlar kendi tanrılarını, müslümanlar da Alah’ı kastediyorlar. Yani bu konuda farklı düşünmek mümkün mü sizce? Yani mesela tasarımcı Tanrı dışında birşey olabilir mi? Eğer olamazsa AT’nin tasarımcısı Tanrı değildir demek dürüst bir davranış mıdır? Olabilirse mesela ne olabilir?

  80. akilli tasarim Diyor ki:

    O zaman sizin mantığınıza göre buz dolapları ve klimalar da termodinamiğin yasalarına karşı gelir. Böyle garip bir mantık olabilir mi? (DAVINCI)

    Öncelikle bizim mantığımız dediğiniz şeyi kavramayı deneseniz iyi olmaz mı?. Zira hafiften gülümsetiyorsunuz şu yazdığınızla.

    Yasaların “açıklayıcı” olmayıp “tanımlayıcı” olduğundan haberiniz yok mu sizin? Aksi duruma işaret eden epistemik bir dayanağınız var mı? Çok ciddi soruyorum, zira bilinçsizce kesilen ahkamların üzerine gitmek gibi kötü bir huyum vardır.

    saygılar..

  81. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Da Vinci,

    Bakın siz benim söylediğimle değil Johnson’ın söylediği ile hareket ediyorsunuz yani gene bir çeşit hedef saptırmaca oyunu oynamaktasınız. Ayrıca ilahi dinler hakkında çok sığ bilginiz olduğunu görmek şaşırtmadı, ama bu kadarını da beklemiyordum…

    Bir kere Hıristiyan ve İslam Tanrı konseptleri birbirinden o kadar farklıdır ki bu fark AT ile Darwizmin bilim algısıyla karşılaştırıldığında, AT ile Darwinizm aynı kökten kardeş farklı ekoller olarak bile görülebilir. Hıristiyanlığın tanrı inancı insani şekilli teslistir. (antromorphic trinity) Hatta biraz dikkatli şekilde M.Denton okusaydınız, kendisini bir Hıristiyan olarak açıkça tanımlamayan Denton’ın bile evrimin nihai amacının insan şeklinde İsa da mükemmelliğe kavuşan oğul olduğunu(Hıristiyan inancının kutsanması yoluyla finansal destek ?) satır aralarına sıkıştırdığını görürdünüz. Bu eski Grek-Romen hastalığın ilahi dine bulaşması sebebiyle bugün sizin bahsettiğiniz tasarlayıcı tanrı fikrinin tekilliği Hıristiyan dogması için söz konusu değildir. Hıristiyan teolojisinin temelleri ”tek”iği kabul edemez çünkü bu Yehowa ya da Allah inancının simgelediği Sami monoteizmini simgeler ve Samiler ‘’Deicide ‘’yani tanrı katilleridir. vs vs.

    AT’nin tasarımcı kavramının evangelistler tarafından yapay bir zorlamaya tabi tutulduğu açıkca ortada iken bence topyekûn bir ilahi dinler Tanrısı genellemesi en iyi ihtimalle açık bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir. Dediğim gibi siz hazır-kalıp avam genellemeler yaparak sürekli hata yapıyorsunuz. Bunu kahvede okey oynayan birinden bekleyebilirim ama sizden beklemezdim.

    ”Yani bu konuda farklı düşünmek mümkün mü sizce? Yani mesela tasarımcı Tanrı dışında birşey olabilir mi? Eğer olamazsa AT’nin tasarımcısı Tanrı değildir demek dürüst bir davranış mıdır? Olabilirse mesela ne olabilir?”

    Evet olabilir zaten Z.Sitchin gibi yazarlar hayatın kaynağını ”alien” yabancılara bağlıyorlar(Aynısını ne garip Shapiro’da yapma eğiliminde meteor diyor şimdilik) bu çeşit eski epigrafik yazı yorumuna dayanan mistik kültler aşırı dinci ABD’de yaygın. Z.Sitchin de Sümerceyi dünyada yazıp okuyabilen nadir insanlardandır.Epigrafi ve hayal gücüne dayanarak etkili dinsel mistik bir kült oluşturmuştur.12.Gezegen kitabını edinin orda alternatif bir tasarımcı,evrim ve peygamberlik silsilesini detaylıca hikâyelendirilmiş olarak bulabilirsiniz.

    AT’nin tasarımcısından genel olarak algılanan ”Tanrı” varlığıdır. Fakat AT bunu dikte etmez biz kendi kişisel kültürel ortamlarımızda buna psikolojik eğilimlerimize göre ad verebiliriz.Bu tamamen kişisel bir çıkarımdır Dinleri bağlamaz, bağlayamaz.Bir Kızılderili ulu manitu, bir Sitchin inanan uzaylılar ,bir Budist Budha, bir İbrani Yehowa , bir Müslümanda Allah diyecektir.Dinleri insan uydurması olarak gören bir Deist de sadece ”Tanrı” diyebilir.Fakat bu doğada eserlerinden varlığı sezilen (metafizik olarak asla formülasyon temelli kanıtlanamayacak olan ) bir tasarımcıya ne bir bilimsel değer katabilir yada katmak zorundadır nede bunla o dinlere inananlar için kabul edilen ”Tanrı”konsepti AT ile daha kutsal olacaktır.

    AT sadece evreni ve onun içindeki yerimizi, evrimimizi anlamak için tümden gelimle, tüme varımı birlikte kullanarak bir hipotez oluşturmaktadır. Birileri kendi kişisel çıkar mücadelelerinde bunu kullanıyorsa bu onların etik sorunudur. Sonuçta Tasarım ve Tasarımcı fikri Aristo ya kadar uzanan tıpkı atomcu okul gibi bir düşünce sistemidir.

    Benim için P.Johnson yada diğer bazı evangelistlerin yaptığı Yunan materyalizmi ile mücadelelerini bir başka Grek-Romen hata (yada siyasal uzlaşmada diyebiliriz) üzerinden (Pantheonu indirgenmiş icon tapınımı ki bu sebeple Araplar arasında Hıristiyanlık 500 sene boyunca bile yayılmamıştır onlar için kendi putlarına eklenen başka putlardır) sürdürmekten öte bir anlam içermez. Fakat bu onların doğrusudur ve inanç bazında saygım vardır. Sizle ortak olduğum yön ise bilimsel temelde benim içinde mana taşımamasıdır.

    Bundan sonra bu konularda genellemelerden kaçınacağınızı ve karşı kutup olarak gördüğünüz herşeyi aynı kefeye koyma gafletini sergilemeyeceğinizi umut ediyorum.

    Not; Menü konusundaki tavsiyeniz sayesinde sorun çözüldü çok teşekkür ediyorum.

  82. @akillitasarim

    Şimdi komedinin zamanı değil. Olay çok basit. Termodinamiğin 2. yasasını ihlal eden hiçbir şey yoktur ama “sizin mantığınızla” birşeyler ihlal ediyor. Ben size bunun yanlış olduğunu açıklıyorum. Siz gelmiş şaka gibi bir cevap veriyorsunuz. Dalga geçecek birini arıyorsanız yanlış yerdesiniz.

    Canlılar, binalar ve bazı makinalar termodinamiğin 2. yasasını ihlal eder diyenlerle ben neyin tartışmasını yapayım. Şaka gibi bir durum.

    Tekrar ve son kere açıklayacağım bir daha buna değinmeyeceğim:

    Termodinamiğin 2. yasası şu anlama gelir: Çevresinden ısıl olarak yalıtılmış bir sistemde oluşan her olay sonucunda sistemin toplam entropisi artar.

  83. Mustafa bey,

    Bir kere Hıristiyan ve İslam Tanrı konseptleri birbirinden o kadar farklıdır ki bu fark AT ile Darwizmin bilim algısıyla karşılaştırıldığında AT ile Darwinizm aynı kökten kardeş farklı ekoller olarak bile görülebilir.

    Kuran’da iki dini de aynı Tanrı’nın gönderdiğinin söylenmesi ne kadar ilginç değil mi?Bu konuda yapılan “Hristiyanlık korunmamıştır” açıklamasının komikliği belirtmeye gerek yok heralde. Neyse bunu geçelim. Konumuz dinler değil.

    AT’nin tasarımcı kavramının evangelistler tarafından yapay bir zorlamaya tabi tutulduğu açıkca ortada iken bence topyekûn bir ilahi dinler Tanrısı genellemesi en iyi ihtimalle açık bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir. Dediğim gibi siz hazır-kalıp avam genellemeler yaparak sürekli hata yapıyorsunuz. Bunu kahvede okey oynayan birinden bekleyebilirim ama sizden beklemezdim.

    Ben kendi kafamdan uydurmuyorum heralde bunu. Siz bunları Johnson’a, Dembski’ye, Behe’ye, Meyer’e ve diğer saz arkadaşlarına anlatın. Bu tasarımcıyı hristiyan inancıyla öyle bir uyumu görüyorlar ki… Bunlar da bildiğim kadarıyla kahvede okey falan oynamıyorlar. Yoksa oynuyorlar mı?

    Evet olabilir zaten Z.Sitchin gibi yazarlar hayatın kaynağını ”alien” yabancılara bağlıyorlar(Aynısını ne garip Shapiro’da yapma eğiliminde meteor diyor şimdilik) bu çeşit eski epigrafik yazı yorumuna dayana kültler aşırı dinci ABD’de yaygın. Z.Sitchin de Sümerceyi dünyada yazıp okuyabilen nadir insanlardandır.

    Uzaylı veya benzeri bir açıklama yaşamı açıklamıyor ki :)

    AT’nin tasarımcısından genel olarak algılanan ”Tanrı” varlığıdır. Fakat AT bunu dikte etmez biz kendi kişisel kültürel ortamlarımızda buna psikolojik eğilimlerimize göre ad verebiliriz.Bir Kızılderili ulu manitu, bir Sitchin inanan uzaylılar ,bir Budist Budha, bir İbrani Yehowa , bir Müslümanda Allah diyecektir.Dinleri insan uydurması olarak gören bir Deist de sadece ”Tanrı” diyebilir.Fakat bu doğada eserlerinden varlığı sezilen (metafizik olarak asla formülasyon temelli kanıtlanamayacak olan ) bir tasarımcıya ne bir bilimsel değer katabilir yada katmak zorundadır nede bunla o dinlere inananlar için kabul edilen ”Tanrı”konsepti AT ile daha kutsal olacaktır.

    Peki çok önemli bir soru. Sizce AT Tanrı’nın varlığına bir delil midir?

    Bundan sonra bu konularda genellemelerden kaçınacağınızı ve karşı kutup olarak gördüğünüz herşeyi aynı kefeye koyma gafletini sergilemeyeceğinizi umut ediyorum.

    Ben farklılıkların farkındayım. Siz hiç merak etmeyin. Ama nelerin aynı olduğunu da görebiliyorum. Elbette AT içinde farklılıklar var ama işin aslı onları fazla ciddiye alan yok ve çok çok küçük bir azınlıklar.

  84. akilli tasarim Diyor ki:

    davinci,

    Ben nerede yasalar ihlal ediliyor demişim? Bunu gösterin mutlaka. Bir kez daha alıntı yapayım da anlamaya çalışın:

    Taşı yere düşüren çekim kuvvetidir, insan taşı yerden kaldırınca çekim kuvvetine karşı bir eylemde bulunur. Kütle ile orantılı olarak çekim kuvvetine karşı gelir. Sanırım Arif bey bu bağlamda yasaya karşı gelmekten bahsediyor.

    Sonuç olarak yasaların ihlal edilmesi başkadır, yasanın doğal davranışına aykırı hareket etmek başkadır.

    Bu satırlarda yasalar ihlal edilir gibi bir yargıda bulunmuş muyum? Daha önceki tartışmamızda, tasarımın doğa yasalarını ihlal etmediğini anlatmamış mıydım size? Tabi ya, anlatmıştım ama siz anlamamıştınız. Size bir şeyi izah etmek için 3-4 kez anlatmak yetmiyor demek ki. Tamemen karşısında olduğum şeyi, sanki ben öyle düşünüyormuşum gibi kullanmanız inanılmaz komik olmuş :-)

    Tasarımı savunmanın anlamı kalmaz o zaman. Dikkatlice okuyun.

    Bilinçli eylemler başlangıç koşullarını değiştirdiklerinde fizik yasaları ihlal edilmez. Bilimsel yasalar şu yapıya sahiptir: mesela A koşullarında 2 olayı, 1 olayını izler, eğer 1 olayı değiştiğinde 2 olayının gerçekleşmediğini söylemek (beklentiler gerçekleşmesi yönünde olsa bile) fizik yasalarına aykırı değildir. Bilinçli eylemler fizik yasalarını ihlal etmeden olayların akışını değiştirebilir veya öngördüklerimizle çelişen yeni olaylar meydana getirebilir. Bu ne anlama mı geliyor davinci? Şu anlama geliyor; fizik yasaları hiçbir koşulda ihlal edilmiyor.

    Peki ben yukarıda ne demişim? Fizik yasalarına karşı eylem yapmak başkadır, fizik yasalarını ihlal etmek başkadır. Farkı anlayabilecek misiniz? Yardıma ihtiyacınız varsa bu konuda yardımcı olabilirim.

    Konu dışı olarak son yaptığınız 2. termodinamik yasası tanımına gelelim;

    Termodinamiğin 2. yasası şu anlama gelir: Çevresinden ısıl olarak yalıtılmış bir sistemde oluşan her olay sonucunda sistemin toplam entropisi artar. (DAVINCI)

    Peki, çevresinden ısıl olarak yalıtılmamış bir sistemde oluşan her olay sonucunda sistemin toplam entropisi artar mı?

    Bunu cevaplayın yeterli benim için, cevap kısa da olabilir :-)

  85. Mustafa Ajlan ABUDAK Diyor ki:

    Sayın Da Vinci,

    Kuran-ı Kerimin bunu söylemesi ile kasdedilen kaynak ortaklığıdır. İnsanların dini mesajı bozup tahrif edip,bu bozulmuş halini itikaat haline getirip bunu kullanması değil.Ben bu durumu kastettim. Hıristiyanlık bugünkü teolojisi ile İslamdan en az cehalet devri araplarının durumu kadar imani açıdan farklıdır, fakat sizde onu anlayacak metafizik algı eksikliğinden olsa gerek gene davul saz misali olmuş.

    Peki çok önemli bir soru. Sizce AT Tanrı’nın varlığına bir delil midir?

    Asla delil değildir, olamaz hiç bir mekanik süreç olamaz.Tanrının böyle bir delile ne ihtiyacı vardır nede buna imanın temeli olan (gayb) açısından ihtiyaç vardır.Siz öyle görmek istediğinizden yada bilim anlayışınız ”awaiting ungod” temelli olduğundan yani Tanrı yoktur demek için bir formülasyon ortaya koymaya çabalamak için bilim yapmaktan kör olmuş algınızla bunu bu şekilde söyleyerek kolaycı bir yaftalama ve karalamaya gidiyorsunuz.Çünkü sizin varlığınız için tıpkı elektron ve protonun birbirine ihtiyaç duyması gibi karşı kutba ihtiyaç vardır. AT’Yi kullanan bir kısmın (elinde finansal ve devlet desteği bulunan evangelist yaratılışcı misyoner söylem) bu şekilde olması büyük kaynaklara ve yayınlara sahip olması AT’nin kendi şucu mudur? yoksa bu sizin tıpkı Darwin mekanizmalarını amaca uygun(ateist) şekilde kullanmanıza benzer şekilde AT’nin bu söylem için bilimsel motif olarak kullanılması mıdır? Bence Yaratılışcılarla Darwincilerin sandıklarından çok daha fazla ortak noktası var…

    Ben farklılıkların farkındayım. Siz hiç merak etmeyin.

    Hiç ama hiç zannetmiyorum…

  86. Mustafa bey,

    Asla delil değildir, olamaz hiç bir mekanik süreç olamaz.Tanrının böyle bir delile ne ihtiyacı vardır nede buna imanın temeli olan (gayb) açısından ihtiyaç vardır.

    Cevap için teşekkürler.

    Siz öyle görmek istediğinizden yada bilim anlayışınız ”awaiting ungod” temelli olduğundan yani Tanrı yoktur demek için bir formülasyon ortaya koymaya çabalamak için bilim yapmaktan kör olmuş algınızla bunu bu şekilde söyleyerek kolaycı bir yaftalama ve karalamaya gidiyorsunuz.Çünkü sizin varlığınız için tıpkı elektron ve protonun birbirine ihtiyaç duyması gibi karşı kutba ihtiyaç vardır.

    Bu yazdıklarınız ya benim yazdıklarımı okumadığınızı ya da açık açık söylediğim şeyleri kabul etmek yerine kafanızdaki kalıplarda ısrar ettiğinizi gösteriyor. Burada daha önce ne dedim? Evrimin doğru olması hatta darwinci evrimin doğru olması Tanrının olmadığı anlamına gelmez dedim. Bilim ile Tanrının olmadığı gösterilemez dedim. Ama siz kalkmış benim bilimi Tanrı yoktur dmeek için kullandığım gibi temelsiz bir iddiada bulunuyorsunuz. Bu tavrınızdan artık vazgeçmenizi umuyorum.

    AT’Yi kullanan bir kısmın (elinde finansal ve devlet desteği bulunan evangelist yaratılışcı misyoner söylem) bu şekilde olması büyük kaynaklara ve yayınlara sahip olması AT’nin kendi şucu mudur?

    Ama asıl o “bir kısımın” sesi çıkıyor. Mesela burada bile birçok kişi o görüşte ve sizin de o görüşte olduğunuzu sanıyorlar. akillitasarim rumuzlu arkadaş daha sizin evrimi bilimsel bir gerçek olarak kabul ettiğinizin farkında değil. Bence bu sizin düşüncelerinizi yeterince net açıklayamadığınızı gösteriyor. akillitasarim rumuzlu arkadaş evrimi kabul etmiyor. Sizin asıl onun tartışmanız gerekir bence. Yani AT’yi savunur gözüküyor ama sizin de kabul ettiğiniz bilimsel bir gerçeği kabul etmiyor. Bence sizin bu sitede asıl amacınız AT’yi savunanları kendi görüşünüz hakkında bilgilendirmek ve AT’nin sizinle farklı taraflarında olanları sizin tarafına çekmeye çalışmak olmalı. Bu benim görüşüm. Katılmayabilirsiniz elbette ama AT’nin dini kullanan tarafını eleştiriyorsanız evrimi kabul etmeyen ve AT’yi savunan birini bu konuda ikna etmeye çalışmak bence daha anlamlı olur. Ne de olsa bilimsellikten uzak bir şekilde AT’yi savunanların çoğalmasını siz de istemezsiniz diye tahmin ediyorum.

    yoksa bu sizin tıpkı Darwin mekanizmalarını amaca uygun(ateist) şekilde kullanmanıza benzer şekilde AT’nin bu söylem için bilimsel motif olarak kullanılması mıdır? Bence Yaratılışcılarla Darwincilerin sandıklarından çok daha fazla ortak noktası var…

    Biraz önce söylediğim gibi böyle birşey benim için söz konusu değil. Darwinci evrimin veya evrimin Tanrının olmadığına kanıt olamayacağını düşünüyorum. Semavi dinlerde yaratılış hikayesine karşı kullanılabilir ama genel olarak Tanrı kavramına karşı bence kullanılamaz.

  87. @akillitasarim

    Bu satırlarda yasalar ihlal edilir gibi bir yargıda bulunmuş muyum? Daha önceki tartışmamızda, tasarımın doğa yasalarını ihlal etmediğini anlatmamış mıydım size? Tabi ya, anlatmıştım ama siz anlamamıştınız. Size bir şeyi izah etmek için 3-4 kez anlatmak yetmiyor demek ki. Tamemen karşısında olduğum şeyi, sanki ben öyle düşünüyormuşum gibi kullanmanız inanılmaz komik olmuş :-)

    Yukarda Arif bey, Türker beyin 2. yasanın ihlal edilmesi konusunda haklı olduğunu söyledi. Evren bey buna karşı çıktı siz de Evren’e karşı çıktınız. Belki acele ile okurken yanlış anlamış olabilir. Eğer açıkça 2. yasanın ihlal edildiğini söyleyen Türker beye katılmıyorsanız bence sorun yok. Ben buna karşı çıkmıştım yukarda.

    Peki ben yukarıda ne demişim? Fizik yasalarına karşı eylem yapmak başkadır, fizik yasalarını ihlal etmek başkadır. Farkı anlayabilecek misiniz? Yardıma ihtiyacınız varsa bu konuda yardımcı olabilirim.

    Bunu Türker beye açıklarsanız daha iyi olur çünkü bunun tersini düşünen ve 2. yasanın ihlal edildiğini iddia eden kendisi.

    Peki, çevresinden ısıl olarak yalıtılmamış bir sistemde oluşan her olay sonucunda sistemin toplam entropisi artar mı?

    Yalıtılmamış sistemin etropisi elbette azalabilir. Bunu defalarca söyledim. Önemli olan bütün sistemdir ki en genelde bu evrendir. Isıl olarak tamamen yatılışmış bir sistemi oluşturmak bildiğim kadarıyla mümkün değildir. Teorik olarak ancak olabilir tamamen ısıl olarak yalıtılmış bir sistem. Mesela en basitinden buzdolapları sanki 2. yasayı ihlal ediyormuş gibi görülebilir ama elbette durum göründüğü gibi değil. Buzdolabı kullandığı elektrik enerjisiyle içini soğutabiliyor. Yani dışardan aldığı enerjiyi belli bir bölgede entropi düşüşü oluşturmak için kullanıyor. Ama toplamda bakıldığında bir entropi artışı olur. Isıl olarak yalıtılmış sistemde yani evrende her olay entropi artışına neden oluyor.

    Bunu cevaplayın yeterli benim için, cevap kısa da olabilir :-)

    Umarım tatmin edici bir cevap olmuştur.

  88. murats Diyor ki:

    da vincişöyle demiş:Sanırım Taslaman atmosferdeki oksijen oranının 4.5 milyar yıl önce de şimdiki gibi olduğunu sanıyor. Halbuki bilimsel veriler bize ilkel atmosferde eser miktarda oksijen olduğunu gösterir. İlkel atmosferdeki serbest oksijen oranının %0.1 veya daha az olduğu düşünülmektedir.

    Şimdi burada yazılana gülermisiniz ağlarmısınız taslaman ne kastediyor ne diyor, davinci ne diyor taslaman özellikle SOLUNUMDAN bahsediyor yani genel olarak günümüzde yaşayan canlılardan bahsediyor bunu 4,5 milyar yıl önceye almak sonrada hata varmış gibi eleştirmek dürüst bir yaklaşım değil eğer bu sonuçlar hoşunuza gitmiyorsa kendinize değişik bir inanç sistemi oluşturun bakteriilerin sadece belli kısmı oksijene ihtiyaç duyarlar onlarında kompleks canlılar kadar oksijene ihtiyaç duymadıkları ortadadır ilgilenenler şu linkteki bilgilere göz gezidrebilirler
    http://www.tekplatform.com/biyoloji/92297-mikroorganizmalarda-beslenme.html
    açıkçası bu çamur at izi kalsın tarzında bir yorum olmuş yazık!

Yorum Yapın