Hayatın Başlangıcı üzerine…
İtiraflar Darwinci cepheden ardı ardında geliyor. New York Üniversitesinin ünlü bilim insanı Robert Shapiro dünyaca saygın bir hakemli dergide bugünkü paradigmayı temellerinden sarsabilecek bir yazı kaleme almış. Prof. Shapiro Yaklaşık 125 bilimsel yayının sahibidir. Bu yayınlarının çoğunda, çevrenin kalıtımsal aktarımdaki rolü ve çevresel kimyasalların kalıtımsal materyalimiz üzerinde mutasyona ve kansere yol açan etkilerine odaklanmıştır.
Prof. Robert Shapiro DNA kimyası üzerine olan uzmanlığı ile bilim dünyasında saygın bir yer edinmiştir. Amerikanın en önde gelen bilimin insanlarından biri olarak Scientific American dergisinin Haziran sayısında çok önemli bir makalesi yayımlandı.
( Bizde bu önemli makalenin çevirisini, aşağıda sizlere zaman gecirmeksizin ulaştırıyoruz.)
Yorum
Profesör makalesi ‘’Hayat için daha basit bir başlangıç’’ ta ilk önce Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için kabul etmek istediği, hatta şerhen kabul ettiği cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.Verdiği örneklerle ilk RNA savının bilimselliğinin ne kadar kuşkulu olduğunu bizlere göstermekte. Kendiside bir Neo-Darwinci olan Profesör Shapiro, son 20 yıldaki moleküler biyolojideki keşifler ile Oparin’den Miller uzanan materyalist Darwinci yaklaşımın artık tamamen içinden çıkılamaz imkansızlıklarla yüzleşmek zorunda kaldığını belirtiyor. Moleküler yapıların bugün doğada gözlemlediğimi görevleri ve oluşturulma süreçlerinin ilkel dünya koşullarında ortada maddesel hiçbir sebep yokken aniden ortaya çıkmasının, matematik biliminin olasılık hesaplarının sınırlarını bile aştığını açık yüreklilikle kabul ediyor. Bunu yaparken biyolojimin en temel argümanlarını, okuyucunun kavramasına yönelik olarak, harika analojilerle ortaya koyuyor. Hayatın başlangıcı için Neo-Darwinci tezin artık kendisine yeni bir açıklama bulmasının zamanını geldiğini söyleyerek, kendisi gibi düşünen bir grup adına hayatın başlangıcı için ve var olan paradigmayı değiştirmek adına farklı bir teori ortaya koyuyor.
Neo-Darwinci tezin açmazlarını aktarırken gösterdiği başarılı anlatımı, maalesef kendi teorisini ortaya koyarken göremiyoruz. Neo- Darwinizmin açık eleştirisini, olasılıkların imkansızlığına dayandırırken, kendi önerdiği fikride ne yazık ki aynı olasılıklara ve tahminlere açıklamaya çalışıyor. Bir başka değişle,kendi önermesininde çeşitli imkansızlıklar içerdiğini bilmesine rağmen gazinoda sürekli şanssın ondan yana olmasını diliyor.
Bu üslup daha çok Richard Dawkins’in kullanmasına alışık olduğumuz edebi aktarım türü; olmuş olmalı, farz edelim ki, neden olmasın, olmalı, olabilir gibi tahmini önermelerde bulunmak bilimsel bir makalenin zorunluluğu mudur? Bunların kullanılması olasılıkların son derece düşük olduğunun kabulü şeklinde sayın Shapiro’nun şu ankli durumu açıklarken kullandığı argümana ters düşmek demek olmuyor mu ?
Paradigmayı değiştirmek diyerek teorisini bugünkü Darwinizmin İlk RNA konseptini açıktan kabulüne gerçek bir alternatifi olarak sunup, daha sonra da teorisini gene Darwinizmle ilişkilendirmeye (çevrenin dikte etmesi) çabalaması son derece manidar. Buradan şunu anlıyoruz ki, hakemli bir dergide Darwinizminden başka bir teori ile evrim süreçlerini açıklamaya çalışan bir yazı çıkması, tıpkı Darwinci mekanizmalarla hayatın ve onun evrimini açıklanması kadar imkansız. (Stephen C. Meyer’ın makalesinin kaza ile yayınladığını ve editörlerin işinden olduğunu bir kenara koyarsak.)
Makaleyi okuyan herkes için ufuk açıcı olmasını temenni ediyorum. İlginiz için teşekkürler…
HAYAT İÇİN DAHA BASİT BİR BAŞLANGIÇ
RNA gibi kendi kendini kopyalayabilen büyük bir molekülün aniden ortaya çıkması inanılmazlığın bile ötesindedir. Küçük moleküllerin enerji sağlayan ağları, hayatın başlangıcı için daha iyi bir çözüm sunmaktadır.
Metin
Olağandışı keşifler olağandışı iddialara esin olur. Bu sebeple, James Watson, Francis Crick ile birlikte DNA’nın yapısının ortaya çıkardıktan hemen sonra şu açıklamayı yapışlardı;
‘‘Duyduk duymadık demeyin, biz hayatın gizemini keşfettik’’
Onların bulduğu bu yapı-zarif çift sarmal- nerdeyse böylesine bir büyük önermeye layıktı. Sarmalın bölümleri, bilgi depolanmasına dört kimyasal temel içeren bir dille izin veriyordu. Bu dört kimyasal, 26 harfin İngiliz dilinde oynadığı rolün nerdeyse aynısını hücre içinde gerçekleştirmekteydi.
Bundan başka bilgi, bu iki uzun zincirde, her biri diğer eşinin içeriğini açıkça belirleyerek depolanmıştı. Bu düzenleme üreme için bir mekanizma önermekteydi. DNA iki sarmalında birbiriyle işbirliği içersindeydi. Yeni DNA yapım üniteleri olan temel yapıları taşıyan nükleotid adı verilen yapılar, ayrılmış iplikçikler olarak uzanmış ve bağlantılandırılmıştı. Şu anda iki sarmalın her biri birbiri yerine geçebilecek şekilde ve her ikisi de orijinalinin tıpatıp kopyası olarak var olmuştu.
Watson-Crick yapısı, bugün canlı hücrelerin işlevi ile ilgili gerçekleşen keşifler çığını tetikleyen şeydi. Bu kavrayışlar, hayatın başlangıcı ile ilgili olan varsayımları canlandırmıştı. Nobel ödüllü H.J Miller bir makalesinde şunu yazmaktaydı;
‘‘Gen materyali yaşayan yapı olarak ilk hayatın bugünkü temsilcisidir.’’
Carl Sagan bunu ilkel bir serbest canlının, organik sulu çözeltide üremesi olarak hayal etmiştir.(Bu cümledeki organik kelimesi ile bitişik karbon atomları ve bunların hayat içersindeki varlıkları ve bunların hayat içersinde başlangıçta hiçbir rol oynamadıkları kastedilmektedir.)Hayat için birçok farklı tanımlamalar ileri sürüle gelmiştir. Muller’in Söylemleri NASA açıklaması denen tanımlamayla uyum içersindedir;
‘‘Hayat Darwin’in evrimini zorlayan, kendi kendine yeterli kimyasal bir sistemdir.’’
Richard Dawkins, Bencil gen adlı kitabında bu en önceki yaşam şeklinin imgesini şu şekilde detaylandırmıştır;
‘‘Bir noktada, özellikle olağanüstü bir molekül, kaza eseri oluşmuştur. Biz buna kopyalayıcı (replicator) adını veriyoruz. Bu beklide çevredeki en karmaşık ya da büyük molekül değildi, fakat kendisinin kopyalarını oluşturabilecek kadar olağan üstü bir özelliğe sahipti.’’
Dawkins 30 yıl önce bu satırları yazdığında, DNA bu rol için en olası adaydı. Daha sonra, araştırmacılar kopyacı olabilecek diğer olası molekülleri incelediler, fakat ben ve diğerleri hayatın başlangıcı için önerilen ilk kopyacı modelin temel olarak artık geçersiz kılındığını düşünüyoruz. Biz bu fikir yerine, daha ikna edici olduğuna inandığımız diğer bir fikri tercih ediyoruz.
RNA DÜNYAYI YÖNETTİĞİNDE
İlk DNA teorisi ile ilgili sorunlar kısa zamanda ortaya çıktı. DNA kopyalaması DNA’nın yapısından kimyasal olarak çok farklı diğer bir büyük molekül ailesinin üyeleri olan belirli proteinler olmadan gerçekleştirilemez.Her iki yapıda bağlantılı alt birimlerden birleşerek uzun bir zincir oluşturuyor olsada, DNA nükleotidlerden, proteinler ise amino asitlerden meydana gelmiştir.Proteinler yaşayan hücrenin her işe yarayan elemanlarıdır.Proteinlerin en ünlü alt birimi olan enzimler, hızlandırıcı gibi davranarak kimyasal süreçleri hızlandırırlar. Bu gerçekleşmediği takdirde bu süreçler, hayatın kullanması için çok yavaş kalır ve işe yaramazlardı. Bugün hücreler tarafından kullanılan proteinler DNA’nın içinde kodlanmış talimatlara göre inşa edilir.
Yukarıdaki hikâye akla eski bir gizemi getirmekte: İlk önce kim geldi, tavuk mu yoksa yumurta mı? DNA protein oluşturmak için bir tarife sahiptir. Aynı zamanda bu bilgi gene proteinlerin yardımı olmaksızın kopyalanamaz ya da düzeltilemez. Öyleyse, hangi büyük molekül önce var olmuştur? Proteinler (tavuk) ya da DNA (yumurta) ?
Dikkatler yeni şampiyonumuz RNA’ya doğru kaydığında olası bir çözüm görülmüştü. Bu çok yönlü molekül sınıfı, DNA gibi nükleotid inşa ünitelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir fakat hücrelerimizde birçok görev yerine getirmekteydi. Belirli RNA’lar bu bilgiyi DNA’dan ribozomlara (ki bunlar RNA’nın diğer türlerinden meydana gelen yapılardır.) taşır ve proteinleri inşa ederler. Birçok görevi dikkate alındığında, RNA, DNA’ya benzeyen çift sarmal bir yapı meydana getirebilir ya da bir proteine çok benzer şekilde tekli iplikçiği çiftleyebilir.
1980’lerin başında, bilim insanları ribozomları keşfettiler, bunlar RNA’dan meydana gelen enzim benzeri maddelerdir. Tavuk ve yumurta gizemine basit bir çözüm şimdi yerine oturmuştu: hayat kendini kopyalayabilen ilk RNA molekülü ile başlamıştı.1986’daki çığır açan makalesinde Nobel ödüllü Walter Gilber, Nature dergisinde şunu yazmıştı;
‘‘Birileri bir RNA dünyası tasarlayabilir, sadece kendilerinin sentezini katalize etmeye hizmet eden RNA moleküllerinden oluşmuş bir dünya… O halde evrimin ilk adımı nükleotid çorbadan kendilerini birleştirecek zorunlu eylemleri katalize edebilen RNA moleküllerince atılmıştır.’’
Bu önermede, ilk kendini çoğaltma yetisine sahip canız maddeden ortaya çıkan RNA, bugünkü RNA tarafından yürütülmeyen diğer birçok işlevi yerine getiriyor olmalıydı. Belli sayıda ek kanıtla RNA’nın hayatın evriminde proteinler ve DNA’dan önce ortaya çıktığı fikrini desteklenmektedir. Örneğin, birçok küçük yardımcı etmen adı verilen molekül, enzim kataliz tepkimelerinde rol oynamaktadır. Bu yardımcı etmenler sıklıkla hiçbir belirli görevi olmayan bitişik bir RNA molekülü taşır. Bu tip yapılar ‘‘moleküler fosiller’’ olarak adlandırılırlar, bunlar RNA’nın tek başına ortada DNA ya da proteinler olmadığında, RNA’nın biyokimyasal dünyayı yönettiği zamandan kalan kalıntılardır.
Bu kanıt ve diğerleri, bununla birlikte sadece RNA’nın DNA ve proteinlerden önce yer aldığını destekler. Bu kanıtlar, hayatın başlangıcında, RNA dünyasından önce hangi evrelerin var olduğu ve bunların diğer canlı varlıkları üstün olarak yönettiklerine dair herhangi bir bilgi sağlamaz. Genelde, karıştırılarak, araştırmacılar ‘‘RNA dünyası’’ terimini her iki görüşü kapsayacak şekilde kullanmaktadırlar. Ben makalemde ‘‘ ilk RNA’’ terimini hayatın başlangıcı kapsamında rol oynamasını, RNA’nın yalnızca DNA ve proteinlerden önce ortaya çıktığı iddiasından ayırmak için kullanacağım.
ÇORBA KASESİ BOŞ
İlk RNA hipotezi olağanüstü meydan okuyan bir soruyla yüzleşmektedir: Kendini çoğaltan ilk RNA nasıl odluda ortaya çıktı? Devasa engeller maalesef Gilbert’in cansız nükleotid çorbasından oluşan RNA resmini görmemizi engeller.
RNA inşa üniteleri olan nükleotidler organik moleküller kadar karmaşık yapılardır. Her biri, bir, şeker, bir fosfat ve dörtte bir oranında nitrojen içeren daha alt birimler içerir. Böylece, her DNA nükleotidi 9 ya da 10 karbon atomu, birçok nitrojen ve oksijen atomu ve fosfat grubu içerir. Hepside kesin 3 boyutlu bir modelleme ile birbirlerine bağlıdır. Bu bağlantıları gerçekleştirmek için birçok alternatif yol mevcuttur. Standart olanların yerine bu bağlantıları gerçekleştirebilecek binlerce nükleotid vardır. Hatta bunların sayısı yüz binlerden milyonlara varan rasgele yapıları, nükleotid olmayan ama benzer büyüklükte ve kararsız organik moleküllerce sayı olarak gölgede bırakılır.
Uygun nükleotidleri yinede belirli bir form oluştura bileceği fikri, 1953 yılında Stanley L.Miller tarafından yayınlanan o meşhur deneyden kaynaklanmaktadır. Kendisi basit gazlardan oluşmuş karışıma küçük bir elektrik akımı uygulayarak bunun ilkel dünya atmosferini temsil ettiğini düşünmüş ve bazı amino asitlerin oluştuğunu gözlemlemiştir. Amino asitler 1969 yılında Avusturya’ya düşen Murchison meteoridinde de gözlemlenmiştir. Doğa gerçektende bu özel inşa malzemelerinin sağlanmasında açıkça görüldüğü üzere çok cömert davranmaktadır. Bunların sonucundan yola çıkarak, bazı yazarlar tüm hayat için gerekli inşa malzemelerinin de kolaylıkla Miller tipi deneylerle ya da meteoritler de bulunabileceğini düşünmüşlerdir, Fakat gerçek hiçte öyle değildir.
Miller Deneyi gibi ortamlarda üretilen amino asitler, nükleotidlerden çok daha az karmaşıklık içeren yapılardır.Amino asitlerin tanımlama özellikleri, bir amino gruptan (nitrojen ve iki hidrojen) ve bir karbon silik asit (bir karbon ve iki hidrojen) grubundan oluşmalarıdır. Her iki grupta aynı karbona bağlanmıştır. 20 amino asit türünün en basitleri iki karbon içeren doğal proteinleri inşada kullanılır.Bu 20 grubun 17’si 6 yada daha az karbon atomu içerir. Miller deneyinde ortaya çıkan amino asitler ise iki yada üç karbon atomuna sahiptirler.
Buna karşılık, nükleotidlerin herhangi bir türünün Miller tipi deneylerin bir ürünü ya da meteorit çalışmalarında bulunan bir madde olduğunu rapor edilmiş değildir. Açıkça görülen, canlı olmayan doğanın, moleküllerin oluşumunda daha çok karbon atomlu molekül yerine daha az sayıda karbon atomu kullanmaya ya da oluşturmaya eğilimli olduğu ve bizim hayatımızı için gerekli nükleotidleri yaratma konusunda herhangi bir tarafgirlik göstermediğidir.
İlk RNA fikrini, bu gibi başka birçok ölümcül hatalardan kurtarmak için, bu tasarımın savunması prebiyotik sentez adı verilen disiplinin oluşturulması ile mümkün olmuştur. Bunu savunanlar, RNA ve parçalarının, kendileri tarafından laboratuar ortamında gerçekleştirilmiş biz dizi kontrollü tepkimelerle, başlangıç malzemelerini ve durumlarını oluşturacak ilgili koşulları gerçekleştirebileceğini göstermeye çabalamışlardır.Bu konuyla ilgili bilgi www.sciam.com//ontheweb adresinde bulunabilir.Burada prebiyotik sentez araştırmalarının eksiklikleri ile alakalı detaylı bilgi bulabilirsiniz.
Problem şu analojiyi akla getirmektedir: 18 delikli bir sahada golf oynayan bir golf oyuncusu düşleyin, daha sonra farz edelim ki top oyuncu olmadan kendi kendine bu sahada oyuna devam etsin. İşte bu çalışmada böyle bir olasılığı göstermektedir. Prebiyotik sentezin, nükleotidleri oluşturması için doğal güçlerden meydana gelen (depremler, rüzgârlar, kasırgalar, seller vs gibi) bir birleşimin golf sahasındaki topun gerçekleştirdiği sonucu yeterince zaman verilirse gerçekleştirebileceğini kabul etmek zorundadırlar. RNA’nın kendi kendine oluşumunu engelleyecek herhangi bir doğa yasası bulunmamaktadır, fakat bunun gerçekleşmesi için gerekli şans gerçektende devasadır.
Bazı kimyacılar RNA’ya benzeyen daha basit kopyalayıcı bir molekülün RNA öncesi devirdeki hayatı yönlendirdiğini düşünmektedirler. Muhtemelen bu ilk teorik kopyalayıcı, DNA’nın katalitik yeteneklerine sahip olmalıdır. Çünkü bu ilkel kopyalayıcının ve katalizörün modern biyolojide izine rastlanmamıştır. RNA var olur olmaz, onun bu yeteneklerini ve görevlerini tamamıyla üstlenmiş olması gerekmektedir.
Hatta eğer doğa uygun inşa malzemelerini içeren ilkel bir çorba oluşturmuş olsa bile, ister nükleotidler ister daha basit temsilcileri olsun, bunların kopyalayıcı içinde kendi kendilerinle birleşmesi olasılığını, çorbanın oluşması için gerekli olasılığı sayısal bakımdan gölgede bırakmaktadır.
Hadi farz edelim ki, inşa malzemeleri çorbası bir şekilde onları zincirler haline getirerek uygun koşullar altında bir araya getirsin, bunlarla birlikte yeni oluşan zincirin çoğaltıcı görevini yok edecek olan oldukça kalabalık sayıda hatalı birimlerde bu inşa malzemelerine eşlik edeceklerdir. Bunu sonucunda, kusurlu birimin en basit türünde bağlantıyı gerçekleştirmek için en azından gerekli olan iki kol yerine sadece bir kol olacaktır.
Bu duruma aldırış etmeyen doğal süreçler, teorik olarak birimleri çoğaltıcı ve katalitik işlevleri desteleyecek şekilde, daha uzun bir geometrik temel yapıda değil de bağlantı uçları kapanmış, devasa çeşitlilikte zincirleri rasgele süreçlerle birleştirir. Bu en son sürecin oluşma olasılığı o kadar küçüktür ki, bunu bilinen evrenin herhangi bir yerinde gerçekleşmesi istisnai bir şans olarak görülmelidir.
KÜÇÜK MOLEKÜLERLE HAYAT
Bir diğer Nobel ödüllü bilim insanı Christian de Duve aklın sınırlarını zorlayacak kadar büyük olan ve bilimsel araştırmanın sahasının dışında kabul edilebilecek kadar olağanüstü mucizeler olarak adlandırılan olasılıklar için bir reddiye talep etmektedir. DNA, RNA, proteinler ve diğer karmaşık büyük moleküllerin hayatın başlangıcı için birer iştirakçi olarak kabulü bir kenara konmak zorundadır. Cansız doğa bunu yerine bizlere üzerinde çalıştığımız karmaşık küçük moleküllerin çeşitliliğini sağlar.
Neyse ki, on yıllardır bu malzemelerin üzerinde çalışma yapan alternatif teoriler vardır. Bu teoriler hayatın tanımında genetik yerine termodinamiği kullanır. Carl Sagan tarafından Encyclopedia Britannica’da madde olarak yazılan metne göre:
‘‘Düzenli olarak, bir enerji akımı tarafından döngü sağlanan belirli döngüler vasıtasıyla da düzenini arttıran (entropiyi azaltan) sınırlandırılmış bölge canlı olarak kabul edilir.’’.
Bu küçük molekül yaklaşımı Rus kimyacı Alexander Oparin’e kadar uzanmaktadır. Bu tip hayatın başlangıcı önermeleri, kendilerine özgü ayrıntılarıyla diğerlerinden ayrılır; şimdi burada bunlardan 5 adedini (kendi fikirlerimden bazılarını da ekleyerek)listelemekteyim.
1.Cansızlığı canlılıktan ayıran bir sınır gereklidir.
Hayat sahip olduğu büyük miktarda organizasyon ile ayırt edilmektedir, fakat termodinamiğin ikinci yasası evrende düzensizliğin ya da entropisinin artan bir yönde ilerlediğini belirtir. Bununla birlikte bir kaçamak noktası, entropinin belirili bir alanda yükselmesine izin verir, böylece bunu dışındaki bölgede entropi olması gerekenden daha büyük miktarda yükselmektedir.
Canlı hücreler büyüyüp, çoğaldıklarında, kimyasal enerji ya da radyasyonu çevirerek ısı elde ederler. Bu salınan ısı çevredeki entropiyi artırır, böylece hücre içi sistemde hayat paketçikleri dünyası bu şekilde ayırarak bunların kendilerini sürdürmelerine olanak sağlar.
Bugünkü çift katmanlı gelişmiş hücre zarı, lipitler olarak sınıflandırılan kimyasallardan meydana gelerek, canlı hücreyi çevresinden ayırmaktadır. Hayat başladığında, bazı doğal özellikler aynı amaç için hizmet etmiş olabilirler. Bu fikri desteklemek için, Kaliforniya Üniversitesinden David W. Deamer’ın meteoritlerde zar benzeri yapılar gözlemlemesi örnek gösterilebilir. Diğer önermeler canlılık tarafından bugün kullanılmayan kayaç yüzeyleri (elektrostatik etkileşimleri seçilmiş molekülerin çevre olan ilişkisini keser), küçük pondlar ve aerosoller gibi kullanılmayan sınırları önermektedir.
2. Organizasyon sürecini sürdürecek bir enerji kaynağına ihtiyaç vardır.
Bizler karbonhidrat ve yağ tüketiriz, bunları oksijenle birleştirerek yakarız ve böylece kendimizi hayatta tutabiliriz. Mikro organizmalar bizlerden çok daha farklıdırlar. Besin ya da oksijen yerine mineralleri kullanabilirler. Her iki durumda da gerçekleşen dönüşümlere redoks tepkimeleri demekteyiz. Bu tepkimeler elektron zengini (ya da zayıfı) bir maddeden elektron fakiri (ya da oksitlenmiş) maddeye elektron taşınmasını gerektirir. Bitkiler, güneş enerjisini direk olarak yakalarlar ve bunu hayatın işlevleri için uygun hale sokarlar. Enerjinin diğer türleri özel durumlarda hücreler tarafından kullanılır. Diğerleri türevlerde, örneğin radyoaktivite ve ani sıcaklık farkları gibi, evrenin herhangi bir yerindeki hayat tarafından kullanılabilir.
3.Birleştirici bir mekanizma enerji salınımı ile organizmanın hayatta kalması ve üremesini sağlayan süreci birbirine bağlamak zorundadır.
Enerji salınımı, illa yararlı sonuçlanacak diye bir zorunluluk yoktur. Kimyasal enerji, otomobil silindirleri içinde benzin yandığında açığa çıkar, fakat bu enerji tekerlekleri döndürmek için kullanılmazsa araba hareket edemeyecektir. Bunun için mekanik bir bağlantı ya da birleştirme gereklidir. Her gün her birimiz hücrelerimizde ATP adı verilen nükleotidden enerji çıkarımı yapmaktayız. Bu tepkime ile salınan enerji biyokimyasal yapımızdaki süreçlerin devamı için gerekli olan ve olmadığında bu süreçlerin çok yavaş ya da hiç olmaması anlamına gelen enerji salınımlarıdır. Ortak bir ara süreç paylaşıldığında bağlantı sağlanır. Küçük molekül yaklaşımının bir önermesi de, bu bağlantılı tepkimelerin ve ilkel katalizörlerin doğada bulunan hayatı oluşturmaya yetecek kapasitede olduğudur.
4.Kimyasal bir ağ, evrime ve adaptasyona izin verecek şekilde oluşturulmalıdır.
İşte şimdi sadede geldik. Düşünün ki, mesela bir mineralin enerji olarak uygun bir redoks tepkimesi olan A’dan B’ye belirli bir sınır içinde organik kimyasal bir güç sağlamaktadır. Ben buna tepkime sağlayan anahtar dönüşüm adını veriyorum. Çünkü bu yapı tıpkı hareketlilik sürecini sağlayan bir motor işlevini görmektedir. Eğer B kolaylıkla tekrar A’ya dönüşüyorsa ya da bu tepkimenin gerçekleştiği sınırdan kaçabiliyorsa, organizasyonu arttıran bir patika üzerinde olduğumuzu söyleyemeyiz. Buna karşılık, B’den C’ye ondan da D’ye ve sonra yine A’ya (B’nin dönüştürdüğü gibi) dönüştürüyorsa, bu devinim ya da süreç A’nın sağlanmasını ikmal edebildiğinden ötürü mineral tepkime ile oluşan yararlı enerji salınımının devamına izin vererek, işlemeye devam edebilecektir. Bu arada mesela D ve diğer bir kimyasal olan E gibi moleküllerin hareketi ile dönüşen ve ABCD devinimi dışında kalan farklı dallanma tepkimeleri oluşacaktır. Çünkü döngü yürütülmüş, E’den D’ye tepkimede, yönlendiren tepkimeye eşlik eden ve enerji salınımı döngü içine malzeme taşıyarak maksimize ettiğinden kayrılmıştır.
Döngü değişen çevre şartlarına uyum sağlayabilmiştir. Çocukken, bir yangın musluğundan damlayan suyun yokuş aşağı bir patikadan nasıl olup ta en yakın lağıma aktığını görünce hayretler içersinde kalmıştım. Eğer damlayan suyun, yapraklar ya da herhangi bir engel yolunu kaparsa, engelin çevresinden başka bir yol buluncaya kadar birikir. Buna benzer şekilde B’den A’ya giden patikadaki bir basamak çevresel koşullar ya da asit oranındaki bir değişiklikle engellenirse, malzeme diğer bir yol buluncaya kadar korunur. Bu çeşit dâhili değişiklikler orijinal döngüyü bir ağa çevirir. Kimyasal peyzajın bu deneme ve yanılma keşfi, bizlerin dikkatini döngünün önemli basamakları olan, ağın enerji kaynağı kullanımının yetkinliğini artırarak yönlendiren, bileşkelere yöneltir.
5. Ağ büyümeli ve çoğalabilmelidir.
Hayatta kalmak ve büyümek için, ağ kaybettiğinden daha hızlı olarak madde kazanmalıdır. Belirli sınır içersinden dış dünyaya çıkan ağ maddelerinin difüzyonu entropi tarafından bir yere kadar kayrılır ve oluşur. Bazı yan tepkimeler, artık madde ya da uçucu gaz üretebilir. Bunlar çözeltinin dışına atılır. Eğer tüm bu süreçler birlikte ağın madde kazanım oranını geçerlerse ağ işlevini yitirir. Dış yakıtın bitmesi de aynı sonucu doğuracaktır. Bizler ancak ilkel dünyada buna benzer birçok farklı yönlendiren tepkimeler ve dış enerji kaynaklarını dahil ederek, sözünü ettiğimiz başlangıç süreçlerini hayal edebiliriz. Sonunda gerçekten sıkı bir tanesi, yukarıdaki süreçler sonucu kök salıp hayatta kalmayı becermiş olmalı.
En sonunda da bir üreme sistemi gelişmiş olmalıdır. Eğer bizim ağımızı lipit zar ev sahipliği yapıyorsa fiziksel güçler yeterince el verdiğinde onu dış dünyadan ayırmış olabilir. Mekanizma her ne olursa olsun, ayrılmış sınırlı bölgelere yayılmış bir sistemin parçaları, genel yok edici bir felaket tarafından tamamıyla yok olmaktan kendini korur. Bir kere bağımsız bölümler oluşturulduğunda, bunlar değişik şekillerde evrilir ve ham madde için birbirleri ile kimyasal bir mücadeleye girerler, cansız maddeden çıkan hayat için gerekli olan geçiş, elde edilebilir enerji kaynağının hayat için işleyişi ve bu hayatın Darwinci evrim tarafından çevreye uyum sağlamasıyla elde edilir.
PARADİGMAYI DEĞİŞTİRMEK
Tip 1 sistemler genelde önce metabolizma başlığı altında tanımlanırlar. Bu onların kalıtsal bir mekanizmaya sahip olmadığını ima eder. Diğer bir değişle, bunların kalıtımlarının bilgisini saklamalarına izin veren hiçbir açık yapı ya da moleküle sahip olmadıkları, böylece kalıtsal bilgiyi çoğaltıp torunlarına aktaramayacakları anlamına gelir. Yinede bir küçük maddeler topluluğu tıpkı alış veriş maddelerini açıklayan bir liste gibi bilgiyi muhafaza ederler. Örneğin, karım bana ondaki bilgi ve içerikle eve döndüğüm bir süpermarket listesi verir. Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Doran Lancet, küçük moleküllerde bu şekilde depolanan kalıtsallığa DNA ya da RNA yerine ‘‘ düzenlenmiş genom’’ adını vermektedir.
Küçük moleküller yaklaşımı, doğada birçok şeyi gerektirmektedir; sınırlandırılmış bir bölge, dış bir enerji kaynağı, bu edinimin devamını sağlayacak yönlendiren bir tepkime, tepkime içeren bir kimyasal ağ ve basit bir üreme mekanizması. Bu gereklilikler genel olarak doğada bulunur. Bununla birlikte, çoğaltıcı olan bir molekül oluşturmak için gerekli çok adımlı incelikli bir patikadan (İlk RNA önermesi) daha olası bir teorik yapı içermektedir.
Uzun yıllar boyunca birçok teorik çalışma önce metabolizma vardı teorisini ilerletmek için ortaya kondu, fakat oldukça az sayıda deneysel çalışma bunları desteklemek için gerçekleştirildi. Yapılan bu çalışmalarda yayımlanan deney sonuçları, genellikle bireysel basamakların önerilen döngüsünün inandırıcılığını arttırmaya çalışan çabalardı. Belki de bu konuda en büyük miktarda veri Münih Teknik Üniversitesinden Günter Wächterschäuser ve çalışma arkadaşlarından gelmiştir. Çalışmalarında, metal sülfit katalizörlerinin içinde amino asitlerin birleşme ve ayrışmalarını içeren döngü bölümlerini göstermişlerdir.Bu geçiş için gerekli olan yönlendirici enerji gücü, karbonmonoksidin oksidasyonla karbondioksite dönüşünden sağlanmaktadır.
Araştırmacılar hala, tam bir döngüsel sürecin işleyişini ya da kendi kendine yetebilirliği ile evrimsel ilerlemesini gösterememişlerdir. ‘‘ Dumanlı tabanca deneyi’’ bu üç özelliğin hepsinin de küçük molekül yaklaşımının geçerliliği açısından gerekli olduğunu göstermektedir. Öncelikli başlangıç görevi aday yönlendirici tepkimelerinin tanımlanmasıdır. Kendini dış bir enerji kaynağı sayesinde çoğaltan küçük molekül geçişleri (A’dan B’ye) bir defa ikna edici bir şekilde tanımlanırsa, sistemin geri kalanını açıkça belirtmeye gerek kalmaz. Seçilmiş bileşenler (enerji kaynağı dahil) ve artı küçük moleküllerin bir karışımı normal olarak doğal süreçlerce oluşturulur ve uygun bir ortamda birleştirilebilir.( İlkel dünyada da çok olmaları muhtemeldir.)
Eğer evirilen bir ağ oluşturulsa, bizde ağ içinde katılımcıların yoğunluğunun artmasını ve zaman içersinde değişmesini umut edebiliriz. Anahtar tepkimelerin oranını yükselten yeni katalizörler görülebilirken yarasız maddelerin miktarı da azalabilir. Tepikleyici, bir girdi cihazına (ham madde ve enerji sağlanmasını yerine getiren) ve de bir çıktı (çöp ürünleri sınır dışına atımını sağlayan) ihtiyaç duyabilir.
Bu tip deneylerde, başarısızlıklar kolaylıkla tanımlanabilecektir. Enerji diğer kimyasalların yoğunluğunda herhangi bir belirli değişiklik oluşturmadan yok edilebilir, ya da kimyasallar atık maddeye dönüşerek cihazın tıkanarak çalışmasına engel olabilir. Tek bir başarı belki de hayat yolundaki başlangıç basamaklarını gösterebilir. Bu basamaklar ilkel dünyada var olan molekülleri çoğaltmak zorunda değildir. Daha önemli olan, burada genel prensibi ortaya koyarak ileriki araştırmalar için kullanılabilir kılmaktır. Hayat için birçok olası yol mevcuttur, bunların arasındaki tercih yerel çevre tarafından dikte edilir.
Hayatı başlatan başlangıç basamaklarını anlamak, bugün organizmaların protein temelli DNA, RNA gibi yapıların belirli olaylarını açığa çıkarmak demek değildir. Biliyoruz ki evrim, geleceği ön görmez, biz nükleotidlerin metabolizmada ilk görülerek başka amaçlara hizmet ettiğini varsayabiliriz. Belki de kimyasal enerjinin depolanması için bir çeşit kap ya da katalizör gibi görevleri olabilir.(ATP nükleotidi bugün bu görevi üstlenmektedir.) Bazı rastlantısal olaylar ya da durumlar nükleotidlerin RNA oluşturacak şekilde birleşmesine yol açmış olabilir. Modern RNA’nın en belirgin görevi amino asitler arasındaki bağları ve protein sentezini oluşturmaya yardım eden yapısal bir öğe olmasıdır. İlk RNA’da belki aynı görevi üstlenmişti, fakat bunun herhangi bir belirli amino asidi seçmek için yapmamıştı. Evrimde birçok ileri basamağın hayat içersinde bugün tanık olduğumuz protein sentezlemesi ve üreme mekanizmalarını açıklamak için icat edilmesi gereklidir.
Eğer genel küçük molekül paradigması doğrulanırsa, evrende hayatın yeri hakkındaki beklentilerimiz değişecektir. RNA senaryosu gibi oluşma olasılığı oldukça düşük olan bir yaklaşım bizim evrende yalnız olduğumuzu ima eder. Biyokimyacı Jacques Monod’un söylediği gibi;
‘‘Evren hiç de hayat dolu, içinde insan olan bir biyosfere gebe olabilecek kadar elverişli bir yer değildir. Sayımız Monte Carlo oyununda belirlenmiştir.’’
Küçük moleküle alternatifi, biyolog Stuart Kauffman’ın görüşleriyle uyum içersindedir; Eğer tüm bu söylenenler doğruysa yani hayat evrende sandığımızdan çok daha olası ise, artık evrende evimizde hissedemeyeceğiz demektir, evreni çok daha muhtemel ortaklarımızla paylaşıyor olacağız.

Yaptığınız en büyük hata:
“Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için öngördüğü…”
İster Neo önekli, ister öneksiz olsun, Darwinizm, veya daha doğrusu çağdaş evrim modeli, hayatın başlangıcı için herhangi bir öngörüde bulunmaz. Kendini kopyalama kabiliyetine ulaşan ilk molekülden sonrası için bu model uygulanabilir.
Sayın Kodaman
Aslında haklısınız kelimeyi yanlış kullanmışım.Ben ön gördüğünü aslında kabul etmek istediği, öyle olmasını arzu ettiği demenin kısa yolu olarak kullanmışım.Dediğiniz gibi Neo-Darwincilerin hayatın başlangıçı sorunu görmezden gelmesi olağan durumdur.Böyle bir sorun sanki (hayat nasıl başladı?) hiç akıllarına gelmemiş gibi davranmak,görmezden gelmek Darwincilerin alışılmış taktiklerindendir.Nasıl Akıllı Tasarıma junk science deyip gözlenemeyen, kanıtlanamayan, ileriye yönelik bir tahminde bulunamayan teorilerini bilimsel olarak kabul edebiliyorlarsa, bu ilk oluşum içinde benzer bir tavır takınmış olmaları ”doğal” sanırım.
Uyarınız için teşekür ederim.Makaledeki öngörüyü çıkardım onun yerine bahsettiğim açıklamayı koydum.Çok çeviri yaptığım için arada Türkçe ifadelerde düşüklük ve yanlış kullanım oluyor.Ne kadar gayret etsemde hatalar oluyor.Beni uyarıp düzeltmeme imkan verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.Sağolun..
…ben ön gördüğünü aslında kabul etmek istediği, öyle olmasını arzu ettiği demenin kısa yolu olarak kullanmışım
Eee, yine olmamış ki.. Anlaşılan sizin kafanızda evrim, bir ideoloji veya din. Böyle olmadığına ve neden olmadığına değineceğim.
“Dediğiniz gibi Neo-Darwincilerin hayatın başlangıçı sorunu görmezden gelmesi olağan durumdur”
Öylesine derme çatma bir yaklaşım sergiliyorsunuz ki… Sırf sizin bu yaklaşımızı yerle bir etmek için, “ilk canlıyı tanrı yaratmıştır” desem(ki diyenler var), ne yapacaksınız? Kurduğunuz derme çatma mantığın altında kalacaksınız!
Efen’im evrim, ideoloji veya din değildir. Bilimdir, canlılardaki çeşitliliği açıklamak dışında hiçbir iddiası yoktur. Değildir iddiasındaysanız, bunu kanıtlamak size düşer; Lakin bugün bilim dünyasının tamamen kabul ettiği bilimsel bir teoriye, hayır değildir demek, her babayiğidin harcı değildir.
Bilimsel teoriler doğa fenomenlerini açıklar veya buna bir temel hazırlar; Evrim canlıların çeşitlenme sürecini açıklar… Her bilimsel teorinin dayandığı bir takım varsayımlar(postulate) vardır(mesela genel görelelik, “fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdır” gibi), evrimin varsayımıda “canlılık bir şekilde başlamıştır”, ondan sonra ise evrilmiştir.
Evrime bilimsel nedenlerle değil, siyasi ve dini nedenlerle karşı çıkanlar ancak evrimden böyle bir talepte bulunmaktadır. Çünkü bu talebin bilimsel hiç bir temeli yoktur. “Bunu açıkladın, hadi bakalım şunuda açıklayabilecek misin?” gibi gayri-ciddi bir yaklaşım kabul edilebilir cinsten değildir.
Kaldı ki, evrim hiç olmassa açıkladığını iddia ettiğini şeyi “açıklıyor”, akıllı tasarım gibi, açıklıyor gibi yapıp, açıklanamaz, bilinmeyen bir aklın, bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen yollarla yapıyor demiyor; İşte Junk Science’ınız. Akıllı tasarım için, http://kodoman.wordpress.com/2007/07/24/akilli-tasarim-yaratilisin-bilime-sizma-tesebbusu/ adresindeki yazımı okuyabilirsiniz.
gözlenemeyen, kanıtlanamayan, ileriye yönelik bir tahminde bulunamayn kendi teorilerini bilimsel olarak kabul edebiliyorlarsa
Nasıl yani?.. Doğal Seçilim mi, yoksa mutasyon mu gözlemlenememiştir? Arasındaki ilişkinin tam olarak çözüldüğü tam olarak söylenemez ama her ikiside gözlemlenmiştir. “ileriye yönelik bir tahminde bulunamayn” derken, sanırım öngörüyü kastediyorsunuz sanırım? Canlılar basitten-komplekse gelmiştir, herhangi bir kalıtım mekanizması gerekir gibi öngörüleri ne yaptınız?
Sayın Da Vinci hoş gelmişsiniz :)
İdeolojik derken herhalde Darwinizm kastetiniz.Sizin yorumunuzdaki hataları nerden alsam nasıl anlatsam diye epey düşündüm.Scoptomaya uğramış birine birşey izah etmek gerçekten çok zor bir durum.
Bir kere sitemi doğru düzgün okuyabilme kabiliyetini göstermiş olsaydınız, Evrime ”asla” karşı çıkılmadığını görürüsünüz.Tam tersine evrimin hayattaki çeşitliliği oluşturduğuna Akıllı Tasarımda katılmaktadır.Evrim yönlendirilmiştir.Siz yönlendirilmemiştir diyorsunuz bunu saf şans tesadüfe atfetmek mi sizin bilimselliğiniz… Biz sizin illaki yansıtma psikolojinizle ideolojik dediğiniz olaya yani Evrimin Darwinci yada Huxleyci yorumuna karşıyız.Evrimsel patikaların olasılıklar dairesinde yönlendirilmemiş olması imkansızdır.Darwinciler bir paradigmaya (Darwinizm-Naturalist materyalist evrim algısı) sarılıp buna bilim dünyası derse ve onu kendi ‘ateist’ inançlarının sağlaması olarak görürse, esas bu ideolojik bir kamplaşmadır.Bakın R.Shapiro(Darwinciliği sizden evladır herhalde) hakemli bir dergide nasıl itiraf ediyor zahmet edip 8 sayfayı dikkatli okuyun.
Evrimin sadece naturalist materyalist bir açıklaması olabileceğine inanmak esasen dogmatik bir yaklaşım.Evrim ne dindarların ne ateistlerin nede herhangibir başka düşüncenin tekelindedir.Eğer atesit bir yaklaşım ortada varsa, daha evrenin ilk başladığı Big Bang teorisi( Gözlemlenmiş,kanıtlanmış ve ön görüde bulunabilmiştir) ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür.Büyük Patlamanın bilimsel gerçekleri, materyalist yaklaşımı daha işin başında saf dışı bırakır. Canlılardaki evrimin materyalist incelenmesine gerek kalmaz, çünkü ilk süreç materyalizmin hep düşlediği şeyi yerle bir etmiştir.(192′9larda olduğu için Darwinizm toplumu ve bilim dünyasını epey zehirleyebildi) Evrenin ilk andan itibaren genişleyerek ‘evrilmesi’ çok kritik miktarların bu evrime rehberlik etmesi sizin için bilimsel bir anlam ifade etmiyordur elbette.Ayrıca sizin birşeyi kabul edip etmemmeniz sizi bağlar.AT’yi illaki Sayın Harun Yahya kampına sokma gayretinizde AT karşısında Sayın Harun Yahya karşısındaki söyleminize bir şey ekleyemiyecek olmanızdan kaynaklanıyor.Oysa genç dünya yaratılışcıları ile AT’nin bilimsel bir bağı yok olsaolsa inanç bağlamında bir ortaklık söz konusu ondaki yorum farklılığıda sizin karşı çıkmanızdakinden az değil.Harun Yahyada bizi bir ara afaroz etmişti.Bu durum aslında çok paradoksal, demek ki her iki cepheyide (dogmatik materyalism ve yaratılışcılık) oldukça rahatsız edebiliyor AT :) Bu sebeple sizin AT’yi Harun Yahya kampına sokma gayretniz bir tür acziyet durumu.
Blogumda bakın ben son çıkan hakemli dergilerde yayınlanan makaleleri (hatta Darwinciler tarafından yazılmış olanları) yada AT’nin ünlü Profesörlerinin açıklamalarını koyuyorum.Genelde spesifik ve moleküler biyolojinin ağırlıkta olduğu detaylı makaleler.Bir sıkıntınız varsa onlarada müraacat edebilirsiniz.Yada blogumdaki yazıları dikkatlice okuyun:)çoğu yazım Profesörler tarafından kaleme alınmış yada çeşitli alanlarda uzman bilim insanlarına ait..:)
”Nasıl yani?.. Doğal Seçilim mi, yoksa mutasyon mu gözlemlenememiştir? ”Evet doğrudan gözlemi olmamıştır.Mutasyonun yaralı bir çeşidi(genelde ölümcül yazım hataları olarak kabul edilmiyorlar mı?) için uzun yıllar meyve sineklerine yapılan işkencelerden bir sonuç alamadınız.Doğal seçilim dediğiniz kelebek yada güve örneğininde popülasyon genetiğinde çevre koşulları (fabrikaların gas emisyonu) sınırlı etkilemesi ile oluşmuş bir nüfus artışından ibaret olduğuda ortaya çıktı.(Jonathan Wells icons of evolution) ama Prof.Berlinski’nin dediği gibi;ciddi biyologlar bunları çok iyi anlarlar. Onlar Darwin’in teorisini aile yemeğine davetli ihtiyar amca muamelesi yaparlar. İhtiyarin saçı yok, dişleri yok, kulağı pek duymaz, ve ağzından tukrüğü akar. Masadaki en yaşlı fertlere dahi “evlat” diye hitap ederek, ayni hikayeyi tekrar tekrar anlatmaya çok iştahlıdır.
Fakat ne yapacaksınız? O ailedendir…
Size Behe nin son kitabını edinin derim benim henüz elime geçmedi sipariş.Görünen o ki sizin istediğiniz türden açıklamalar var.Ben genelde R.Shapiro gibi ciddi biyologların Darwin çıkmazına karşı sürdükleri çabalarıgöstermeye devam ediceğim .Darwinci Evrimin mitlerini dogmalarını alaşağı etmeye, bir çevirmen olarak sözüne ettiğiniz bir belge elime geçerse yayınlarım.Sizi kendi ideolojik materyalist ”büyük olasılıkla” (Darwinciler olarak sizin en çok kullandığını kelime) ateist dünya algınızla başbaşa bırakayım..
Ben Da Vinci değilim, bunu da nereden çıkardınız pek anlamadım… Da Vinci, Harun Yahya ile mücadelesinde tek başına değil…
Geri kalanına ileriki zamanlarda açıklama getireceğim.
Kusura bakmayın kendisi ile ne güzel atışırdık şimdilerde görünmez oldu umarım iyidir.Sayın HY ile mücadele sizin mevzunuz iki dogma arasına girmek bize düşmez.
Geri kalanlara cevaplarınızı bekliyorum.Da Vinci bitirişi olmuş sonu öle olmaz umarım…
Sayın Kodoman
İster Neo önekli, ister öneksiz olsun, Darwinizm, veya daha doğrusu çağdaş evrim modeli, hayatın başlangıcı için herhangi bir öngörüde bulunmaz. Kendini kopyalama kabiliyetine ulaşan ilk molekülden sonrası için bu model uygulanabilir.
Evrim bir köken sorunudur, yani “türlerin kökeni” sorunu (kitapla karıştırmayın). Evrim kuramı, canlılar tarihinde ne olup bittiğini ve başlangıçtan günümüze kadar gelen süreçte neler yaşandığını anlatma girişimidir. Köken olarak orta atayı öngörür. Hal böyleyken “-ben kökenin şuraya kadarını açıklıyorum” demek abuk subuk bir düşüncedir. Bu bahanedir aslında. Bir teorinin “-ben şuradan ve buradan sorumluyum, şuradan ötesi beni alakadar etmez” demesi kaçak güreşmektir.
Neyse, bu düşünceyi doğru kabul ettiğimizi varsayalım; o zaman da “hayatın başlangıcına gerçekte ne sebep oldu?” sorusu gündeme gelir ki onunla alakalı olarak “tasarıma” ve “tasarım dışılığa” gönderme yapan iki teori öne sürebiliriz. Bunu öne sürmeye kalktığımızda sanki biz illa doğaüstüne gönderme yapıyoruz ve evrimcilerin ellerinde kanıtlı bir bilgi varmışçasına “-hayır hayır, bilim doğaüstü ile ilgilenemez, öyle bir şey yok!” derler. Bu bilgisizliğin veya bilinçsiz fanatikliğin alametidir. Tasarlayanın supernatural bir etken olması gerekmiyor. Uzaylılar fizik yasalarına uyarlar ve en az SAİD kadar doğaldırlar.
Tasarımın doğaüstüne gönderme yapmadığını anlayabilmek için yöntembilimden biraz anlamak ve fanatik olmamak gerekiyor.
Öylesine derme çatma bir yaklaşım sergiliyorsunuz ki… Sırf sizin bu yaklaşımızı yerle bir etmek için, “ilk canlıyı tanrı yaratmıştır” desem(ki diyenler var), ne yapacaksınız? Kurduğunuz derme çatma mantığın altında kalacaksınız! (SAİD)
”- İlk canlıyı tanrı yaratmıştır” diyor musunuz demiyor musunuz? Tavrınızdan demediğiniz belli oluyor.
Efen’im evrim, ideoloji veya din değildir. Bilimdir, canlılardaki çeşitliliği açıklamak dışında hiçbir iddiası yoktur. Değildir iddiasındaysanız, bunu kanıtlamak size düşer; Lakin bugün bilim dünyasının tamamen kabul ettiği bilimsel bir teoriye, hayır değildir demek, her babayiğidin harcı değildir (SAİD)
Benzer şeyleri tasarım için de söyleyebilirim.
Efen’im tasarım, ideoloji veya din değildir. Bilimdir, canlılardaki çeşitliliği, canlıların kökenini ve canlıların nasıl bugüne geldiğini açıklamak dışında hiçbir iddiası yoktur. Değildir iddiasındaysanız, bunu kanıtlamak size düşer; Lakin gelecekte bilim dünyasının tamamen kabul edeceği bilimsel bir teoriye, hayır değildir demek, her babayiğidin harcı değildir. Ek olarak hakim paradigmanın yıkılması daima sancılı olur. Big Bang’İn kabulü de böyle olmuştu ama sonunda bilim galip geldi. Hakim paradigma Darwin’i sorgulayacak
Ayrıca isterse Mars bilim konseyi kabul etsin, bu onu gerçek yapmaz. Otoritenin her daim doğru düşündüğünü sananlar için geçerlidir bu söyledikleriniz ve “appeal to authority” denen zırva bir mantık hatasıdır.
Bilimsel teoriler doğa fenomenlerini açıklar veya buna bir temel hazırlar; Evrim canlıların çeşitlenme sürecini açıklar… Her bilimsel teorinin dayandığı bir takım varsayımlar(postulate) vardır(mesela genel görelelik, “fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdır” gibi), evrimin varsayımıda “canlılık bir şekilde başlamıştır”, ondan sonra ise evrilmiştir. (SAİD)
“hayat bir şekilde başlamıştır” savı önsel -yani başta doğru kabul edilmiş- bir bilgi içerir. Kanıt üstü bir a priori’nin koruması altındadır, yani kabullerin. Bütünden parçaya inme vardır (deduction).
“fizik yasaları evrenin her yerinde aynıdır” savı ise tümevarımsal yani bilimsel bir savdır. Yani parçadan bütüne gidilerek bulunur (induction).
Buradaki hatanız tümdengelimli bir savı tümevarımsal bir savla aynı sanıp bu benzerlikten yola çıkarak evrim kuramının bilimsel olduğunu iddia etmenizdir (false analogy).
Öte yandan tasarım da bilimsel bir teoridir ve doğal fenomenleri açıklar. Doğa dışına gönderme yapmaz ve kanıtları tamamen fizikseldir.
Evrime bilimsel nedenlerle değil, siyasi ve dini nedenlerle karşı çıkanlar ancak evrimden böyle bir talepte bulunmaktadır. Çünkü bu talebin bilimsel hiç bir temeli yoktur. “Bunu açıkladın, hadi bakalım şunuda açıklayabilecek misin?” gibi gayri-ciddi bir yaklaşım kabul edilebilir cinsten değildir. (SAİD)
Evrimi bilimsel nedenlerle değil, felsefi ve idolojik nedenlerden ötürü kabul ediyorsunuz. İnsanların bu teoriye kötü gözle bakmalarının bir diğer nedeni de kuram savunucularında çok açık seçik gözlenen ortaçağ bağnazlığıdır. Teoride öyle gayri ciddi noktalar vardır ki saf bir akıl yürütmeyle bunlar kolayca gösterilebilir. Ama bağnazca tutuma sahip olanlar sudaki balık misali bu hataları göremezler ya da görmek istemezler.
Kaldı ki, evrim hiç olmassa açıkladığını iddia ettiğini şeyi “açıklıyor”, akıllı tasarım gibi, açıklıyor gibi yapıp, açıklanamaz, bilinmeyen bir aklın, bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen yollarla yapıyor demiyor; İşte Junk Science’ınız. Akıllı tasarım için, http://kodoman.wordpress.com/2007/07/24/akilli-tasarim-yaratilisin-bilime-sizma-tesebbusu/ adresindeki yazımı okuyabilirsiniz.
Tasarım neyi açıklıyor? “Canlılığın çeşitliliği” tasarım teorisini de alakadar eder. Tasarım “canlılar evrilmedi” demez, sadece bu evrilmenin söylendiği gibi kendi kendine olamayacağını söyler.
Örneğin bir fizik yasası “yanma olayını” çok güzel açıklar, ama kundaklanan bir ahırın neden yandığını açıklayamaz, orada yasalara gönderme yapmak anlamsızdır.
Çekim yasası da böyledir, bu yasa roketin uzaya çıkmasını da açıklar taşın yere düşmesini de. O halde “roketi uzaya gönderen çekim yasasıdır” diyerek yasaya gönderme yapmanın anlamı var mıdır?
Mitokondrinin evrilişini ele alalım. Mitokondri nasıl evrilmiştir? Hangi fizik ve kimya yasası (zorunluluk ve tesadüflerin birlikteliği) mitokondrinin hücreye enerji üretmesini açıklayabilir? Yasalara gönderme yapmak bunu çözebilir mi? Hayır, çünkü mitokondrinin hücreye enerji üretmesi yasalara gönderme yapmaktan daha fazlasını gerektirir. Yasalar burada susar. Çünkü mitokondri yaptığı işle bir ünitenin parçası durumundadır ve fizik yasalarını ihlal etmeden ama fizik yasasını aşan bir programla hareket eder.
Evrim kuramı ile mitokondrinin evrilişini açıklamaya olanak yoktur. Tıpkı satrançtaki atın L çizmesini bir yasa ile açıklamaya olanak olmadığı gibi. Bu olaylar yasa üstü proseslerdir. Ama evrim kabulleri beyinlerinize o kadar işlemiş ki bu ince ayrıntıları göremiyorsunuz, ya da başta bahsedildiği gibi bu tutumunuz fanatiklik ve ideolojik bağnazlıktan kaynaklanıyor.
Nasıl yani?.. Doğal Seçilim mi, yoksa mutasyon mu gözlemlenememiştir? Arasındaki ilişkinin tam olarak çözüldüğü tam olarak söylenemez ama her ikiside gözlemlenmiştir. “ileriye yönelik bir tahminde bulunamayn” derken, sanırım öngörüyü kastediyorsunuz sanırım? Canlılar basitten-komplekse gelmiştir, herhangi bir kalıtım mekanizması gerekir gibi öngörüleri ne yaptınız? (SAİD)
Doğal seçilim de mutasyon da gözlemlenmektedir. Bunlar doğanın birer yasasıdırlar. Evet, bu ikisi de yasadır. Doğal seleksiyonu benim dedem de biliyordu belgesel izleyen oğlum da. Uygun olanın hayatta kalması aksi durumda olanın elenmesi kaçınılmazdır. Göktaşı düşmesiyle yok olabilecek insan nesline karşın, bize göre güçsüz olan solucanların hayatta kalması doğal seleksiyonun sonucudur. Solucan ortama uyum sağladığından hayatta kalmıştır (farzı misal).
Mutasyon da gözlemlenmektedir ama evrimcilerin sandığı gibi değildir. Mutasyon doğrudan gözlenemez, etkileri gözlenebilir. Mutasyon bir gen havuzuna yeni bilgiler eklemez, bilgi aktarımı yapabilir. Bu yüzden kanasız bir sinekten kanat çıkmaz, ama kafasından (daha önce genlerinde saklı olan bacak bilgisi sayesinde) bacak çıkar. Bu evrim değildir.
kodoman ve davinci’nin sitesine tüm denemelerime rağmen atamadığım yazıyı izninle buraya atıyorum M. Ajlan.
1. Ulusal Bilimsel Akademisi’nin 1999 basımlı “Bilim ve Yaratılışçılık” kitabının 25.sayfasında şöyle deniyor: “zeki tasarım bilim değildir, çünkü bilimsel metotlarla test edilemiyor”. (National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences - 1999)
Akademiye ait olan bu iddia ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Bildiğiniz gibi Kenneth Miller ve Russel Dolittle zeki tasarımı çürütme maksatlı bilimsel savları ortaya koydular ve onları savundular. Siz (davinci ve kodoman) birer evrim yanlısı olarak bu bilim adamlarının ortaya koyduklarını kabul ediyor ve tabi ki onları delil olarak kullanıyorsunuz.
Ancak Ulusal Bilimler Akademisi’nin –ve doğal olarak sizlerin- yanıldığı nokta şu: her iki durum da aynı anda geçerli olamaz! Bir kimse “zeki tasarımın hem yanlışlanamaz (ya da test edilemez) olduğunu” hem de “onun aleyhinde kanıtların bulunduğunu” söyleyemez.
O “ya yanlışlanamazdır ve deneysel suçlamanın ötesindedir” ya da “gözlemlerimiz temelinde eleştirilebilir ve test edilebilir” özelliğe sahiptir. Yani bilimseldir.
Tasarlanmamışsa sizin dediğiniz gibi evrilmiştir. Tasarlanmadığını kanıtlamanın yolu, evrildiklerini kanıtlamaktır. Evrildiğini kanıtlamak evrimin lehinde, tasarımın aleyhinde kanıtların bulunduğu anlamına gelir.
Öte yandan canlıların doğal yollarla evrildiğinin kanıtlanması canlıların tasarlandıkları iddiasını otomatik olarak yanlışlayacaktır. Zaten evrim kuramı, tasarımın yanlış olması durumunda doğru olacağından tasarım bilimseldir.
Buradan da onun ampirik (deneysel ve gözleme dayalı) yani bilimsel olduğunu basit bir akıl yürütmeyle anlayabilirsiniz. Bu çelişkiyi anlamadıysanız detaya inebilirim.
2. Yukarıda alıntıladığınız makalede sizin de muhakkak %100 katıldığınız şekliyle “Bilim yapabilmeniz için, bir şeyi hem doğruluyabiliyor, hem de yanlışlayabiliyor olmanız gerekir. Ancak A.T. bunu yerine getirememektedir” deniyor.
Bu zaten sizin de sıkça dile getirdiğiniz ama yeterince anlayamadığınız bir nazariye. UBA fanatizminden dolayı böyle davranırken siz bilinçsiz olarak bunu dile getiriyorsunuz.
Her iki teoriyi de masaya yatıralım ve ikisini de kendi savları ile test edip UBA’ne göre bilimsel bir kıstas olan “yanlışlanabilirlik ilkesi”ni karşılayıp karşılayamadıklarına bakalım “Doğrulanabilirlik” konusuna girmeye gerek görmüyorum, çünkü bir olay üzerine yaptığınız tüm makul açıklamalar teorik olarak argümanı doğrulayabilir, tasarım da evrim de bu konuda “benim dediğim doğru” deme lüksüne sahiptir, zaten bu salt doğrulama saçmalığının sonu gelmeyeceğinden dolayı “falsification” ortaya atılmıştır, yani UBA bu konuda da ciddi bir hata yapıyor. Koskoca akademi hata yapar mı? Hem de hayret edilecek derecede.)
TASARIM ve EVRİM FALSIFICATION’A İZİN VERİYOR MU?
Her iki teoriyi de inceleyelim ve yanlışlanmaya izin verip vermediklerine bakalım. Bunun için de Darwinistlerce evrilebileceği iddia edilen Bakteri Kamçısı’nı ele alalım.
— Tasarım teorisi, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üreteMEyeceğini” iddia eder.
— Evrim teorisi ise, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üretebileceğini” iddia eder.
İnceleyelim;
Tasarım yanlışlanabilir mi? Evet. Çünkü tasarımı yanlışlamak için zekâ içermeyen bir sürecin kamçıyı (veya benzer herhangi bir sistemi) üretebildiğini yani onun evrildiğini göstermek yeterlidir.
Evrim teorisi yanlışlanabilir mi? Hayır. Çünkü evrim teorisini yanlışlamak için kamçının (veya benzer herhangi bir sistemin) potansiyel olarak sonsuz sayıdaki zekâ içermeyen muhtemel süreçlerden herhangi biriyle oluşamayacağını göstermek gerekir ki, bunu yapmak pratik olarak imkânsızdır. Yapabilmenin yolu var mı yok mu talkorigin uzmanlarına da sorabilirsiniz, iddia sahibi bilim adamlarına da. Kaçamak cevaplar alırsanız şaşırmayın.
Sonuca gelelim; UBA’ne göre yanlışlanamayan ne oluyordu? Bilimdışı! Yani bilimsel değil. Sonuç olarak UBA’ne göre evrim kuramı bilimsel değildir. Bilimsel değil diye Evrim Kuramı yanlış mıdır? Hayır, sadece bilimsel değildir ve doğruluğun ölçüsü kati surette bilimsel olmaktan geçmez.
Doğrudan UBA’ne de yazı ile sorabilirsiniz bu çelişik durumlarını.
kaynaklar :
1. National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences - 1999
2. Michael Behe, Science and Evidence for Design in the Universe (Proceedings of the Wethersfield Institute) - 1999
Ajlan(hangisini tercih ediyorsunuz, emin olamadım) bey,
Bir kere sitemi doğru düzgün okuyabilme kabiliyetini göstermiş olsaydınız, Evrime ”asla” karşı çıkılmadığını görürüsünüz.Tam tersine evrimin hayattaki çeşitliliği oluşturduğuna Akıllı Tasarımda katılmaktadır.Evrim yönlendirilmiştir.Siz yönlendirilmemiştir diyorsunuz bunu saf şans tesadüfe atfetmek mi sizin bilimselliğiniz…
Bu bendeki bilgi noksanlığından ziyade, ülkemizde, Akıllı Tasarım(bundan sonra A.T. diye geçecektir) denerek, yaratılışçılığın savunulmasıdır… Her ne kadar ikiside özünde aynı şeyler olsa da, ve bilimsel değer–sizliği aynı ölçüde olsa da, kullanılan argümanlar farklıdır. Sitenizi değerince okumadığım doğrudur, bu yüzden bir önyargı olarak görülebilir, bu da doğrudur. Ancak bu ülkemiz şartlarının(daha çok cahilliğin) yarattığı bir durumdur. Neyse… pozisyonunuzu gördüğüme göre, konumuza dönelim…
Öncelikle evrimi(sizi kırmayalım, Darwinizm diyelim) ne ölçüde kabul ediyorsunuz? Mikro-evrim ve makro-evrim ayrımında, mikro-evrimi kabul edip, makro-evrimi reddettiğiniz varsaymına gidiyorum(maalesef, sitenizi yeterince okuma fırsatım yok. Bu yazı bile benim açımdan bir “kaçamak”).
Zaten A.T.’nin bilimsel olan tek kısmı -indirgenmiş- Darwinizmdir, onun dışındaki iddiaların hiçbir bilimsel değeri yoktur, ne doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir bir modeli yoktur. Mikro-evrim’e kısıtlanmış Darwinizmi bu iddiadan çıkardığınız anda, geriye inanç dışında hiçbir şey kalmamaktadır. İddianın bütünü, Darwinizmin, dini inanca “zararsız” olan kısma indirgenerek bilimsel değeri olduğuna ikna etmeye çabalamakta, ancak canlı türlerini açıklama kısmında ise hiçbir model getirmeksizin, doğrudan bir yaratıcıya atıfta bulunmaktadır; Bu iddia ne doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilirdir, herhangi bir öngörü yoktur.
Ayrıca, doğal seçilim ne kadar tesadüfidir?..
Darwinciler bir paradigmaya (Darwinizm-Naturalist materyalist evrim algısı) sarılıp buna bilim dünyası derse ve onu kendi ‘ateist’ inançlarının sağlaması olarak görürse, esas bu ideolojik bir kamplaşmadır
Bilimsel gerçeklerin ideolojik tarafları önemli değildir. Bir teori sırf hoşunuza gitmeyen bir ideolojiyi(ki burada ateizm kastedilmemiştir, değinilecek) destekliyor diye yanlış diye kestirip atamazsınız. Gerçeklerin ahlaki, ideolojik “doğruları” yoktur. Dini iddiaların ütopik “gerçek” bükmeleri vardır, çünkü varolabilmeleri için, virüsvari insanlar içinde kabul görüp, yayılmaları gerekmektedir(bkz. Doğal Seçilim). Bu yüzden gerçekleri insanların sağduyusu doğrultusunda bükerler, pekii ya gerçekler?..
Doğrudur, evrim ateizmin elini güçlendirmektedir, ancak teizmi dışlamamaktadır(aslına bakarsanız, bu varsayımı dışlayacak bilimsel/felsefi bulgu imkansızdır diyebiliriz). Ancak konu bundan bağımsızdır, konu bilimdir! Bilim, sırf bir takım teist argümalarla örtüştüğü için Bigbang’i dışlamamaktadır. Ateistlerin de böyle bir girişimi yoktur, olmamıştır. Konuyu araştıran bilimcilerin büyük bir kısmı ateisttir.
Demem o ki, bilim ideolojilerden bağımsızdır.
Evrimin sadece naturalist materyalist bir açıklaması olabileceğine inanmak esasen dogmatik bir yaklaşım.
Ancak bilim sadece “naturalist materyalist” açıklamalarla ilgilenmektedir. Ne yapacağız şimdi? Ya bilimi safdışı bırakacaksınız, ya da… bu kısmını bilmiyorum.
Dogma kısmı, felsefi tartışmaların konusudur. Biz burada felsefi olarak tartışırız, ama sonuç felsefi olacaktır, bilimsel değil.
Eğer atesit bir yaklaşım ortada varsa, daha evrenin ilk başladığı Big Bang teorisi( Gözlemlenmiş,kanıtlanmış ve ön görüde bulunabilmiştir) ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür
Bakın, konuyu ateist/teist tartışmasına çeviren sizsiniz… Aslına bakarsanız, resmii olarak bigbang teori terkedilmiş, daha doğrusu “genişletilmiş” bir teoridir(bkz. Genişleme Teorisi). Ancak, konunun ateizmle alakası yoktur; Bigbang tanrı varsayımına yönelik hiçbir kanıt getirmemiştir. Sadece yaratılış inancını anımsatmaktadır, ancak pekçok konuda linguistik olarak çok ters düşmektedir.
Büyük Patlamanın bilimsel gerçekleri, materyalist yaklaşımı daha işin başında saf dışı bırakır.
Bkz. Mekanik Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm arasındaki farklar.
(192′9larda olduğu için Darwinizm toplumu ve bilim dünyasını epey zehirleyebildi)
Yıl 2007, tüm bilim dünyası, üniversiteler, mecmualar halen “zehirli” halde varlığını sürdürmekte?.. Hatta ezici çoğunlukta. Demek ki, dönem ile kurduğunuz bağ, pek gerçekçi değil.
AT’yi illaki Sayın Harun Yahya kampına sokma gayretinizde AT karşısında Sayın Harun Yahya karşısındaki söyleminize bir şey ekleyemiyecek olmanızdan kaynaklanıyor.
1) A.T.’ı Harun Yahya kampına sokmaya çalıştığım iddiası, temelsiz bir ithamdır. Blog’um da, gerek yazılarım, gerekse yorumlarımda bu ithamınıza dayanak olarak sunabileceğiniz tek bir metin dahi’ yoktur.
2)-Cümleyi tam olarak anlamadım, ama…- Harun Yahya’nın tüm çarpıtmalarına, gereken cevaplar sitemde mevcuttur. Evrim karşıtlığına dair çarpıtmaları sunuş tarzımda, A.T. konu edilerek demogoji edilmişliği yoktur; Bulunamaz, gösterilemez. Bu sizin bana karşı yaptığınız ikinci bir ithamdır.
Blogumda bakın ben son çıkan hakemli dergilerde yayınlanan makaleleri (hatta Darwinciler tarafından yazılmış olanları) yada AT’nin ünlü Profesörlerinin açıklamalarını koyuyorum.Genelde spesifik ve moleküler biyolojinin ağırlıkta olduğu detaylı makaleler
Yaptığınız, klasik, evrim karşıtlarının yaptığı çarpıtma türlerinden biridir. Spesifik bir örnek üzerine tartışmada, genel bir yargı sunuyorsunuz. Konu spesifik, tek bir örnek üzerine evrimin işleyiş mekanizması iken, siz burada yapılan itirazları genel yargıya, yani evrime yönlendiriyor, çarpıtıyorsunuz. Biri diyor “Atlar öyle evrilmiş olamaz…”, sizde o halde evrim yanlış diyorsunuz, gibi… Halbuki konu atların nasıl evrildiği.
Evet doğrudan gözlemi olmamıştır.Mutasyonun yaralı bir çeşidi(genelde ölümcül yazım hataları olarak kabul edilmiyorlar mı?) için uzun yıllar meyve sineklerine yapılan işkencelerden bir sonuç alamadınız.
Mutasyonlar vardır, inkar edilemez, gözlemlenmiştir; Ancak hepsi zararlıdır iddiası, sadece bir yorumdur, herhangi modeli bulunmayan bir iddia, o kadar.
“Moleküler Saat” diye bir terim vardır, bilir misiniz? Canlıların geçirdiği mutasyonların freakansından ortalama bir zaman ölçümü yapılır(bkz. http://evolution.berkeley.edu/evolibrary/news/070101_libya). Her canlı türü sürekli olarak mutasyon geçirir, ancak çoğunlukla etkileri ya küçüktür, ya da etkisiz; Sonuçları büyük olanların büyük bir kısmı zararlıdır(ancaaak, istisnalar yok değildir). Küçük olanlar birikip, veya etkisiz olanlar etkili hale gelip “birikimli seçilim” mekanizması sonucu, mutasyonlar daha etkili hale gelir. Bu zaman alan bir süreçtir.
Labaratuvar ortamında “başarısız” mutasyonların çoğunluğu bizlerin acelececiliğinden kaynaklanır. Ancak sistemli ve sabırlı şekilde uygulandığında başarılı olan mutasyon birikimleri vardır.
Doğal seçilim dediğiniz kelebek yada güve örneğininde popülasyon genetiğinde çevre koşulları (fabrikaların gas emisyonu) sınırlı etkilemesi ile oluşmuş bir nüfus artışından ibaret olduğuda ortaya çıktı.
Eee, doğal seçilim bu değil midir?(İddiayı çok iyi bilmediğim için, varsayıma gidiyorum, not edile). Ben sizi anlamakta güçlük çekiyorum; Doğal seçilim zaten kabul etmiyor muydunuz? A.T. vazgeçip, şimdide yaratılışçılık mı yapıyorsunuz?
Sizi kendi ideolojik materyalist ”büyük olasılıkla” (Darwinciler olarak sizin en çok kullandığını kelime) ateist dünya algınızla başbaşa bırakayım..
Bakın, yine yapıyorsunuz. Konunun benim dünya görüşümle ne alakası var? Ben ha teist olmuşum, ha ateist, bu gerçeği değiştirir mi? Bir dogmanın peşinde koştuğumu, benim hakkımda ki, az olan bilginiz, hiç olmayan dayanaklarızla iddia ediyorsunuz.
Konuyu ateist/teist/deist kamplaşmasına taşıyıp, evrim üzerine öcü algısı yaratmaya çalışıyor, psikolojik savaş taktikleri uyguluyorsunuz!
kodoman ve davinci’nin sitesine tüm denemelerime rağmen atamadığım yazıyı izninle buraya atıyorum M. Ajlan.
1. Ulusal Bilimsel Akademisi’nin 1999 basımlı “Bilim ve Yaratılışçılık” kitabının 25.sayfasında şöyle deniyor: “zeki tasarım bilim değildir, çünkü bilimsel metotlarla test edilemiyor”. (National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences - 1999)
Akademiye ait olan ve sizin de otomatik olarak kabul ettiğiniz bu iddia ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Bildiğiniz gibi Kenneth Miller ve Russel Dolittle ID’ı çürütme maksatlı bilimsel savları ortaya koydular ve onları savundular. Siz (davinci ve kodoman) birer evrim yanlısı olarak bu bilim adamlarının ortaya koyduklarını kabul ediyor ve tabi ki onları delil olarak kullanıyorsunuz.
Fakat Ulusal Bilimler Akademisi’nin –ve doğal olarak sizlerin- yanıldığı nokta şu: “her iki durum da aynı anda geçerli olamaz”! Bir kimse “zeki tasarımın hem yanlışlanamaz (ya da test edilemez) olduğunu” hem de “onun aleyhinde kanıtların bulunduğunu” söyleyemez.
O “ya yanlışlanamazdır ve deneysel suçlamanın ötesindedir” ya da “gözlemlerimiz temelinde eleştirilebilir ve test edilebilir” özelliğe sahiptir. Yani bilimseldir.
2. Bir diğer husus da şu; tasarlanmamışsa sizin dediğiniz gibi evrilmiştir. Tasarlanmadığını kanıtlamanın yolu, evrildiklerini kanıtlamaktır. Evrildiğini kanıtlamak evrimin lehinde, tasarımın aleyhinde kanıtların bulunduğu anlamına gelir.
Öte yandan canlıların doğal yollarla evrildiğinin kanıtlanması canlıların tasarlandıkları iddiasını otomatik olarak yanlışlayacaktır. Zaten evrim kuramı, tasarımın yanlış olması durumunda doğru olacağından tasarım bilimseldir.
Buradan da onun ampirik (deneysel ve gözleme dayalı) yani bilimsel olduğunu “basit bir akıl yürütmeyle” anlayabilirsiniz. Bu çelişkiyi anlamadıysanız detaya inebilirim.
3. Yukarıda alıntıladığınız makalede sizin de muhakkak %100 katıldığınız şekliyle “Bilim yapabilmeniz için, bir şeyi hem doğruluyabiliyor, hem de yanlışlayabiliyor olmanız gerekir. Ancak A.T. bunu yerine getirememektedir” deniyor.
Bu zaten sizin de sıkça dile getirdiğiniz ve “nasıl olsa bizim taraftan” deyip fazla irdelemeden kabul ettiğiniz bir nazariyedir. UBA fanatizminden dolayı böyle davranırken siz bilinçsiz olarak bunu dile getiriyorsunuz.
Her iki teoriyi de masaya yatıralım ve ikisini de kendi savları ile test edip UBA’ne göre bilimsel bir kıstas olan “yanlışlanabilirlik ilkesi”ni karşılayıp karşılayamadıklarına bakalım.
“Doğrulanabilirlik” konusuna girmeye gerek görmüyorum, çünkü bir olay üzerine yaptığınız tüm makul açıklamalar teorik olarak argümanı doğrulayabilir, tasarım da evrim de bu konuda “benim dediğim doğru” deme lüksüne sahiptir, zaten bu salt doğrulama saçmalığının sonu gelmeyeceğinden dolayı “falsification” ortaya atılmıştır, yani UBA bu konuda da ciddi bir hata yapmaktadır. Koskoca akademi hata yapar mı? Hem de hayret edilecek derecede.)
TASARIM ve EVRİM FALSIFICATION’A İZİN VERİYOR MU?
Her iki teoriyi de inceleyelim ve yanlışlanmaya izin verip vermediklerine bakalım. Bunun için de “Evrim Kuram’ına göre evrilebileceği” iddia edilen ve doğal olarak evrilmiş olması gereken Bakteri Kamçısı’nı ele alalım.
— Tasarım teorisi, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üreteMEyeceğini” iddia eder.
— Evrim teorisi ise, zekâ içermeyen bir sürecin bakteri kamçısını “üretebileceğini” iddia eder.
İnceleyelim;
Tasarım yanlışlanabilir mi? Evet. Çünkü tasarımı yanlışlamak için zekâ içermeyen bir sürecin kamçıyı (veya benzer herhangi bir sistemi) üretebildiğini yani onun evrildiğini göstermek yeterlidir.
Evrim teorisi yanlışlanabilir mi? Hayır. Çünkü evrim teorisini yanlışlamak için kamçının (veya benzer herhangi bir sistemin) potansiyel olarak sonsuz sayıdaki zekâ içermeyen muhtemel süreçlerden herhangi biriyle oluşamayacağını göstermek gerekir ki, bunu yapmak pratik olarak imkânsızdır. Bunu tüm evrilmiş canlılar için de uygulayabilirsiniz. Yapabilmenin yolu var mı yok mu diye talkorigin uzmanlarına ve iddia sahibi bilim adamlarına da sorabilirsiniz. Kaçamak cevaplar alırsanız şaşırmayın.
Sonuca gelelim; UBA’ne göre yanlışlanamayan ne oluyordu? Bilimdışı! Yani bilimsel değil. Sonuç olarak UBA’ne göre evrim kuramı bilimsel değildir. Bilimsel değil diye Evrim Kuramı yanlış mıdır? Hayır, sadece bilimsel değildir ve doğruluğun ölçüsü kati surette bilimsel olmaktan geçmez. Biz burada Evrim Kuramı bilimsel koşulları karşılamakradır diyenlerin yanlış düşündüklerini gösteriyoruz.
Doğrudan UBA’ne de yazı ile sorabilirsiniz bu çelişik durumlarını.
kaynaklar :
1. National Academy of Sciences, Sicence and Creationism: A View from the National Academy of Sciences - 1999
2. Michael Behe, Science and Evidence for Design in the Universe (Proceedings of the Wethersfield Institute) - 1999
Sayın Kodoman
AT’nin içersinde hiç değilse Ben,M.Behe,J.Staune,Mike Gene gibi savunucularının savundukları ”front -loading evolution” denen Türkçemize önden yüklemeli evrimsel patikalar diyeceğimiz bir söylem vardır.Sizin haklı olarak karşı çıktığınız birde evangelist bir çoğunluk var.Lütfen benim çabalarımı Bu evangelistlerden yada Sayın HY’dan ayrı tutmanız gereklidir.Kanımca hiç bir ortak yanımız yok.1. Evrimi kabul ediyorum.2.Ortak ata fikrini benimsiyorum. 3.sü Darwin’in keşfettiği doğal seçilimin adaptasyon temelinde kabul ediyorum(tür geçişi için etmiyorum) 4.Son olarak, Evrim (Büyük Patlama’dan beri )üstün bir Akıl tarafından kontrol edilmiş ve yönlendirilmiştir diyorum.
Sanıyorum ki, esas çarpıtma işini ve çelişkiyi sizin satırlarınızda görülmekte. Beni ithamla suçluyorsunuz ardında sadece dogmatik bir şekilde ”Ancak bilim sadece “naturalist materyalist” açıklamalarla ilgilenmektedir. Ne yapacağız şimdi?” diyorsunuz cevabı kendi içinde ama ben yinede kendi imanınıza devam ede durun diyerek kapatayım bu konuyu.(Birde evrim ideolojilerden bağımsızdırı söylüyorsunuz ya çok güldüm sağolun ) Linklerde Mike Gene’nin sitesi Design Matrix var. Ordan detalı bilgiyi ve istediğiniz şemaları bulabilirsiniz.
Kelebek yada güvelerdeki olay sadece doğal seçilim değildir. ,Doğal seçilim, çevre tarafından baskılanan uzun süreli bir genetik varyasyonun türe doğrudan katkısı ve genetik aktarımını içeriri.Kelebeklerde bu tip bir olgu ne gözlemlenmiştir (aktarım) ne kanıtlanmıştır.İkincisi mutasyonların varlığını inkarda yok sadece sizin bel bağladığınız herşeyin çeşitliliğini oluşturmaya kudretli dediğiniz mekanizmanın mutatnlar ve ölü genetik bilgi oluşturma kuvvetinin daha fazla(yüzde 99.9) olduğunu belirtiyoruz.Behe kitabını sizin bu hayal gücünüze itafen yazmış,matematiğin olasılıkla kol kola o bilimsel naturalist materyalist (şans,zarlar ve Darwin) ön kabulle açıklanamayacağını söylemektedir.
Size Paradigmanız(hani çok övündüğünüz herkesin kabul ettiği) hakkında detaylı cevabım şudur;
Özellikle Thomas Kuhn’un, 1962 yılında ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ (The Structure of Scientific Revolutions) kitabını yayımlamasından sonra ‘paradigma’ terimi bilim felsefesinin çok sık kullanılan kavramlarından biri oldu. ‘Paradigma’ bilim insanlarının dünyaya bakış açılarını belirleyen, yapılan bilimsel çalışmaların temel önkabullerini dikte eden, ayrıca bilimsel faaliyetin oluştuğu ve kontrol edildiği sosyolojik ortamı ifade eden genel çerçevedir. Thomas Kuhn’un bahsedilen eseri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ingilizce yazılmış en etkili eserlerden biri olup, bu esere katılmayanlar bile, bu eserle hesaplaşmak için birçok cevap niteliğinde kitap ve makaleler yazmışlardır. Onun yaklaşımına katılmayanlar da ‘paradigma’ terimini benimsemiş ve sıkça kullanmışlardır.
Kuhn’un bilgi teorisindeki görüşü tamamen görelilikçidir, objektif bilimsel bilginin mümkün olmadığı, var olan bilimsel kanaatlerin ancak belli bir ‘paradigma’ içinde geçerli olduğu kanaatindedir. Ona göre bilimsel ilerleme diye bir şey söz konusu değildir; ne tümevarımcı bir şekilde bilgileri artırmak, ne de sürekli yanlışlayarak daha sofistike bilgilere erişmek mümkündür. Bir paradigmaya bağlı yapılan bilimsel faaliyetin bazı dönemlerde bunalıma girdiği görünür, bu dönemlerde devrimci bir şekilde paradigma değişikliği olur. Kuhn’a göre bu değişiklik din değiştirmeye benzer. Bir paradigmanın diğer bir paradigmaya üstünlüğünü belirleyecek hiçbir objektif kriter yoktur, bu yüzden bilimsel ilerlemeden söz edilemez. Kuhn’un görüşünü tamamen benimsersek ‘ısıtma olayı ve suyun kaynaması arasında nedensel bir ilişki olduğunu’ söyleyen bilimsel bir önermenin, sadece ve sadece ‘tek bir paradigma’nın içinde önemi olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Günümüzün haritacılığı ile ilkçağ haritalarını kıyasladığımızda bir ilerleme olduğunu da söyleyemeyiz; çünkü Kuhn’un sisteminde ilerlemenin objektif bir kriteri yoktur. Bu tip örnekler, Kuhn’un bilime yaklaşımında önemli hatalar olduğunu gösterir. Diğer yandan, bir filozofu veya felsefeyi ‘kabul etmek’ yerine ‘ondan bir şeyler öğrenmeyi’ hedeflersek; Kuhn’dan öğrenilecek çok şey olduğu kanaatindeyim.
Kuhn’un görüşlerinin önemli bir öğesi olan, bilimsel bilginin sosyolojik bir ortam içinde üretildiği fikrine benzer görüşler, bilgi sosyolojisi ve bilim sosyolojisi ile ilgili çalışmalarda da dile getirilmiştir. Marx, Mannheim ve Durkheim bilginin toplum içinde üretildiğine dikkat çeken ünlü sosyologlardır. Durkheim ahlak, değerler, dini fikirler, hatta insan düşüncesinin temel kategorileri olan uzay ve zamanın; sosyolojik ortamdan bağımsız bir şekilde var olamayacağını göstermeye çalıştı. Fakat her üç sosyolog da bilimi, bilginin özel bir türü olarak düşünüp bilgi sosyolojisinin dışında tuttular. Fakat daha sonra David Bloor gibi bazı sosyologlar, ‘bilimsel bilgi’nin nasıl üretildiğinin sorgulama dışı tutulmasına meydan okuyup, ‘bilimsel bilgi’yi de sosyolojik bir analizin hedefi yapmaya uğraştılar.61 Kuhn’un çalışmaları, bilim felsefesine olduğu kadar, bilgi ve bilim sosyolojilerine de katkıda bulundu ve bu alanlardaki tartışmalara ivme kazandırdı.
Bahsedilen tüm bu çalışmalar, Evrim Teorisi üzerine yapılan incelemelerde ufuk açıcı nitelikte olabilir. Bu yüzden kitabın 2. bölümünde Evrim Teorisi’nin ortaya konduğu dönem ve yerdeki ‘paradigma’yı göstermeye çalıştım. Thomas Kuhn, hayatının bir döneminde hemen hemen herkesin, bilim insanının önyargılardan arınmış, hür bir ‘gerçek arayıcısı’ olduğu kanaatine sahip olduğunu söyler; bilimsel olmayı hür fikirlilik ve objektiflik olarak, en azından hayatımızın belli bir döneminde nitelemişizdir. Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalışmalarda, bilim insanlarının genelde objektif olamadığını söyler. Bilim insanlarının çalışmalarına başladıkları zamanki öngörülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtir. Duane T. Gish’in, Evrim Teorisi’ne karşı türlerin birbirlerinden bağımsız yaratılışını kabul edenlere makale yayınlatmada, doktora ve profesörlük derecelerini kazanmakta zorluk çıkarıldığına; televizyon, radyo gibi medya kuruluşlarında ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarının hâkimiyetinin alternatif görüşlere geçit vermediğine dair tespitlerini64 göz ardı edemeyiz. Çünkü bilim sosyologlarının ve Kuhn’un gösterdiği gibi bilimsel faaliyet; sosyolojik ortamdan bağımsız, mutlak olarak objektif bir uğraş olmadığı için, bilim cemaatinin önkabul, tavır ve organize olma şekillerini göz önünde bulundurmalıyız.
SAHTEKÂRLIKLARI PARADİGMAYLA ANLAMAK
Toplumsal kabulün, akademik atamaların veya maddî ödül gibi karşılıkların, çoğu zaman bilimsel sonuçların ‘mevcut paradigma’ya uygun olmasına bağlı olduğunu hatırlamalıyız. Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Evrim Teorisi adına niçin bazı sahtekârlıkların yapıldığını anlayabiliriz. Birçok kişi ideoloji veya dinsel inanç uğruna niye insanların sahtekârlık yaptığını anlayabilmekte, fakat ‘bilimsel bir çalışma’da sahtekârlığın sebebini anlayamamaktadır. Bu noktada, Kuhn’un ‘paradigma’ anlayışı ve bilim sosyolojisinin yaklaşımları yardımcı olacaktır.
Evrim Teorisi adına yapılan çok önemli sahtekârlıklardan biri ‘Piltdown adamı’ (Eoanthropus Dawsoni) ile ilgilidir. 1912 yılında Londra Tabiat Tarihi Müzesi müdürü Arthur Smith Woodward ile Charles Dawson, bir çene ile kafatası fosili ve kabaca yontulmuş taş aletler bulduklarını açıkladılar. Ingiltere’de Piltdown yakınında bulunan bu fosilin çene kemiğinin maymununkine, dişlerinin ve kafatasının ise insanınkine çok benzediği söylendi. Bu fosilin, insan evriminde büyük bir boşluğu doldurduğu ve 500.000 yıl önceki bir canlıya ait olduğu savunuldu. Fosil kemiklerin yaşını tespit etmek için 1950 yılında bulunan bir metot ile çene kemiğinin toprakta ancak birkaç yıl kaldığı, kafatasının ise birkaç bin yıllık olduğu öğrenildi. Bu bilgiler elde edildikten sonra yapılan detaylı araştırmalarda, kemiklerin, eski görüntüsü verilebilmesi için boyayıcı maddeler ile işleme tabi tutuldukları saptandı. Ayrıca dişler çene kemiğine yerleştirilmek için zımparalanmıştı. Maymun çenesi ile insan kafatası bir araya getirilerek sahtekârlık yapıldığı detaylı araştırmalar ile doğrulandı.65 Bu örnek 40 yıl boyunca, bir sahtekârlık ürününün bilim insanlarını ne kadar kolay yanılttığının bir delilidir. Sahtekârlık yapılmasından daha önemli olan, mevcut paradigmaya uyum sağladığı, hatta destek verdiği için, sahte bir delilin, 40 yıl boyunca birçok bilim insanını ciddi şekilde yanıltıyor olabilmesidir. Paradigmaya uygun olan delil ciddi analizlere tabi tutulmamış, elde ciddi veri olmadan Piltdown adamının yaşı 500.000 yıl olarak belirlenmiştir. Oysa Evrim Teorisi’nin görüşlerine çok aykırı sahte bir fosil imal edilseydi, ‘hâkim paradigma’ olan görüşe aykırı bu fosildeki sahtekârlığın hemen tespit edileceğini, Kuhn’un yaklaşımından esinlenerek tahmin etmek mümkündür.
Piltdown adamı 40 yıl boyunca Evrim Teorisi’nin en önemli delillerinden biri sayılmasına karşın, bu sahtekârlık ortaya çıkınca, sonradan yazılan ders kitaplarından çıkartılmıştır. Fakat Haeckel’in embriyo çizimleriyle ilgili sahtekârlık hala Evrim Teorisi ile ilgili kitaplarda yer almaktadır. Ünlü evrimci biyolog Stephen Jay Gould, modern ders kitaplarında hâlâ Haeckel’in çizimlerinin olmasını hayret edilecek ve utanılacak bir durum olarak değerlen-dirmektedir.66 1995 yılında embriyolog Michael Richardson, Haeckel’in embriyonun geçirdiği aşamalar ile ilgili yanıltıcı bilgiler verdiğini detaylı bir şekilde göstermiş ve bunun biyolojideki en ünlü sahtekârlıklardan biri olduğunu söylemiştir.67 Thomas Kuhn, günümüzdeki şekliyle ders kitaplarıyla eğitimin 19. yüzyılda ortaya çıktığını, daha önce temel matematik kitapları dışında, bu tarz hazırlanmış kitaplarla eğitimin olmadığına dikkat çeker ve bu ders kitaplarının mevcut paradigmanın temel kabullerini ve problem çözme kurallarını aktardığını, öğrencilerin ise paradigmayı sorgulama şansına hiç sahip olamadıklarını belirtir.68 Kuhn’un dediği gibi günümüzün paradigmasının muhafazasında ders kitaplarının yeri çok önemlidir, diğer yandan en ünlü evrimci biyologların bile yanlışlığını kabul ettikleri çizimler hâlâ bu ders kitaplarında yer alabilmektedir. Paradigmanın muhafazası için çabalar, paradigmaya uygun çalışmaların ödüllendirilmesi, paradigmaya karşı olanların dışlanması, paradigmanın bilim insanlarının ‘nereye’ ve ‘nasıl’ bakmaları gerektiğini buyurması, göz önüne alınmaz ise; ‘bilim’in ideoloji, sosyolojik baskı, ödüllendirme mekanizmalarından bağımsız, her zaman için objektifliğini muhafaza edebilen bir faaliyet olduğunu zannetme hatasına düşebiliriz. Bu ise ders kitaplarında aktarılan bilgilerin temel önkabuller olarak alınmasına ve sonraki tüm gözlem ve deneylerin bu dogmatik önkabullerle şekillenmesine yol açmaktadır.
‘Evrimci paradigma’nın peşinen doğru kabul edilmesinin yol açtığı yanlış yorumlara Nebraska adamı (Hesperopithecus Haroldcookii) da örnek olarak verilebilir. 1922 yılında ünlü fosilbilimci Henry Fairfield Osborn Nebraska’da bir diş fosili buldu. Konunun uzmanları, bu dişin insan ve şempanze arasında ara bir türün dişi olduğunu söylediler. Ardından Nebraska adamının özellikleriyle ilgili detaylı anlatımlar yayımladı. Daha sonra bu dişin bir domuz dişi olduğu anlaşıldı. Bundan önce ise birçok antropolog, Nebraska adamının nasıl yaşadığı ile ilgili hikâyeler türetmişlerdi.
Piltdown adamı, Nebraska adamı ve Haeckel’in çizimleriyle ilgili yapılan sahtekârlık ve hatalar, Evrim Teorisi’nin yanlış bir teori olduğunu göstermez. Evrim Teorisi’nin doğruluğu veya yanlışlığı, bu teorinin bilimsel kriterleri ne kadar karşılayabildiği temelinde sorgulanmalıdır. Fakat din adına veya ideoloji adına, nasıl dogmatik önyargılı yaklaşımlar veya sahtekârlıklar yapılabiliyorsa, aynı şeyin ‘bilim’ adına da yapıldığını, ‘bilim’in bazılarının zannettiği gibi her zaman objektif olan, önyargılardan uzak bir faaliyet olamadığını, söz konusu örnekler göstermektedir. Dinde, Tanrı’nın ödülü olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin maaş veya takdir gibi ödülleri vardır; dinde, dini cemaatin dışlaması veya kabulü önemli olduğu gibi, bilimde, bilim cemaatinin dışlaması veya kabulü önemlidir; dinin tartışmasız önkabulleri olduğu gibi, bilimin de tartışmasız önkabulleri vardır. Belki de bu yüzden Kuhn, ‘bilim’in mutlaka bir paradigma içinde yapıldığını belirttikten sonra, ‘paradigma değişimleri’ni din değişimine benzetmiştir. Kuhn’un, bütün bilimsel çalışmaları, paradigmaya bağlılıklarından dolayı objektif olmayan ve olamayacak uğraşlar olarak tarif etmesi bence abartılı bir yaklaşımdır; fakat bilimsel çalışmaların bütünü olmasa bile, bir bölümünün böyle olduğu görülmektedir. Özellikle Evrim Teorisi gibi, bireylerin varoluşsal yaklaşımlarıyla önemli ölçüde bağlantısı olan bir konuda, bu sorun iyice kendini göstermektedir.
Çoğu zaman sorun bahsedilen örneklerdeki gibi sahtekârlık değildir. Evrim Teorisi açısından en önemli sorun, paradigmanın empoze ettiği önkabullerle canlıların değerlendirilmesidir. Bu değerlendirmeler genelde ‘yanlışlanamaz’ niteliktedir ve aksi görüşler yokmuş gibi bir tavır takınılmaktadır. Örneğin Buffon’un biyolojideki yaklaşımı ‘kökensel türlerden yeni türlerin oluşumu’nu öngörmüştür. Darwinci ve Buffoncu yaklaşımdan hangisinin daha doğru olduğunu söyleyecek bilimsel verilere sahip değiliz. Fakat Kuhn’un özellikle dikkat çektiği ders kitaplarıyla ‘evrimci paradigma’nın önkabullerinin dayatılması; canlılar âleminin tümüne bakarken, her tür, birbirinden türemiş gibi ‘apriori bir inancın’ çalışmaları yönlendirmesine sebep olmuştur. Örneğin canlıların ‘soy ağacı’ gibi gözlemsel ve deneysel verilere dayanmayan hayali şemalar, alternatif görüşler göz önüne alınmadan yapılmıştır. Bu da gözlenen tüm türlerin, gözlenemeyen bir sürece ‘apriori bir inanç’la değerlendirildiklerinin; bu türlerin kökenine dair ‘inançlar’ın, objektif bilgilerden çok ‘öğretilen bir paradigma’yla şekillendirildiklerinin bir göstergesidir. Mevcut paradigmaya uymayan gözlemler olduğunda, Kuhn’un dikkat çektiği gibi bu gözlemler göz ardı edilir ve durumu kurtarıcı (ad hoc) düzenlemelere gidilir. Böylece bilimsel faaliyet, mevcut paradigmanın dayattığı kurallarla, Kuhn’un benzetmesine göre ‘bilmece çözme faaliyeti’ gibi sürer.
PARADİGMA HATIRINA PARADİGMAYA RAĞMEN (Shapironun makalesi en güncel Örnek)
Evrim Teorisi’nin ortaya konmasında ve kabulünde; belli bir dönemin bilimsel, felsefî, teolojik, politik, sosyolojik ve iktisadi durumunun büyük etkisi olmuştur. Böylece, Evrim Teorisi kendisinin de içinde yer aldığı daha geniş bir paradigmanın parçası olduğu gibi, canlıların kökenine dair doğal tarih çalışmalarında ise kendisi bir paradigma olmuştur. Her ne kadar Teilhard de Chardin ve Whitehead gibi birçok teolog ve filozof, Evrim Teorisi’ni Tanrısal müdahale ile beraber ele almışlarsa da, Kuhn’un özellikle önemine dikkat çektiği ders kitaplarını incelememiz, mevcut paradigmada, Evrim Teorisi’nin, Tanrısal müdahalenin dışlanmasıyla sunulduğunu gösterir. Evrimci filozof ve bilim insanlarının teist ve ateist yaklaşımlarındaki çeşitliliğin ders kitaplarına yansıdığı söylenemez. Mevcut ders kitaplarındaki bu durumun anlaşılması için, bilimsel analiz kadar sosyolojik ve tarihsel analize de ihtiyaç olduğu, bilim sosyologlarının ve Kuhn’un yaklaşımlarına dayanılarak söylenebilir. Örneğin Kilise’nin tarih boyunca eğitimdeki tekelinin ve bunun yol açtığı zararların, laikleşme ve sekülerleşme ile ilgili süreçlerin de bu konuyla alakalı olduğu tespit edilebilir.
Bilimin devlet politikasına bağlı olarak çalışmalarını gerçekleştirdiğini vurgulayan Paul Feyerabend, “Bilim pek çok ideolojiden yalnızca biridir ve din devletten artık nasıl ayrıysa, bilim de devletten öyle ayrılmalıdır” der.72 ‘Tanrı’nın müdahalesinden’ bahsetmek bazılarına göre laikliğe aykırı gözüküyor olabilir. Oysa Evrim Teorisi’ne alternatif bir teori olan ‘türlerin bağımsız yaratıldığı’ veya ‘sadece kökensel türlerin bağımsız yaratıldığı’ görüşleri; ancak ‘Tanrı’nın müdahalesi’ savunulursa mümkündür. O zaman bilime ait ders kitaplarında Tanrı’dan bahsetmeyi peşinen inkâr eden bir yaklaşım, Evrim Teorisi’nin alternatifsiz olmasına da yer açmaktadır. Elektriğin incelenmesi, radyoaktif elementler üzerinde çalışma veya karaciğerin fonksiyonlarının belirlenmesi ‘Tanrısal yaratış’tan bahsetmeden de ele alınabilmektedir. Tanrı’ya inanan, bu verileri Tanrısal tasarımın delili olarak görürken; ateist, bu oluşumları salt doğa yasalarının oluşturduğu tesadüfler olarak açıklamayı tercih edecektir. Fakat her halükarda elektrik, radyoaktif elementler veya karaciğer ile ilgili aynı veriler kabul edilebilir. Oysa canlıların kökenine dair bir incelemede, Tanrı’nın yer aldığı bir varlık anlayışı (ontoloji) alternatif bir imkân sunmaktadır. Bu ontoloji, ‘türlerin bağımsız yaratılışı’nın da ‘evrim’in de mümkün olabileceğini; tercihin Tanrı’nın seçimine bağlı olduğunu kabul edecektir. Oysa ‘Tanrı’dan bahsetmemek’ veya ‘Tanrı’yı inkâr’ peşinen (apriori) bir ilke olarak kabul edilince; Evrim Teorisi’ni kabul etmek dışında bir alternatif kalmamaktadır.
Canlıların kökenine dair bilimsel bilginin yetersizliği itiraf edilirse, mevcut paradigmanın kabul etmeye yanaşmadığı teolojik açıklamaların hâkimiyetinden çekinilmektedir. Gelişmiş mikroskoplar kendiliğinden türemenin mümkün olmadığının anlaşılmasına sebep olmuş ve ‘sadece’ doğanın içinde kalarak bir açıklama arayanlara Evrim Teorisi/Teorileri dışında bir alternatif kalmamıştır. Doğanın tüm müdahalelere kapalı olarak ‘sadece’ materyalist sebeplilik ilkesi ile işlediğine dair ‘natüralist önkabul’ olmasa, Evrim Teorisi’nin günümüzdeki gibi geniş ölçüde kabul görmeyeceğini savunan Philip Johnson haklı gözükmektedir.Bu da bilim, felsefe ve din üçgenindeki en hararetli tartışmanın neden Evrim Teorisi ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Daha önce görüldüğü gibi, aslında Evrim Teorisi, bir teorinin matematiksel verilere dayanması, gözlemsel ve deneysel verilerinin olması, yanlışlanmaya açık olması ve -bence en önemlisi- alternatif görüşlere objektif verilerle üstünlük sağlaması gibi, mevcut paradigmaca da kabul edilen bilimsel kriterlere uyamamaktadır. Fakat ‘sadece doğanın içinde kalarak açıklama yapmak’ (Tanrı’dan hiç bahsetmemek) gibi bilimsel çalışma alanındaki ‘mevcut paradigma’nın çok önemli bir koşulunu Evrim Teorisi karşılamakta alternatifsiz olduğu için, ‘paradigma hatırına’ paradigmaya da rağmen kabul edilmektedir.(1)R.Shapironun makalesinden daha güncel ve daha güzel bir örnek olamaz sanırım.
AT bu alternatifi Darwinci evrimin mekanizmalarındaki acziyeti göstererek doldurmaktadır.Bundan dolayıdır ki pseudo science olarak paradigmaca kenara itilmek peer-review gücünü kullanarak kendi varlığını sürdürme gayretindedir.Değirmen yaklaşık 100 yıldır böyle dönmektedir.Değirmen başındaki uncularında başka unculara thammülü yoksa öyle dönmesini istemesinden daha pragmatik bir yaklaşım olamaz.Daha iyi bir uncunun var olabileceği kabul edilemez,edilmemelidir.Edilirse ne değirmen kalır,ne buğday…
1.http://evrim.gen.tr/dosyalar/evrim-teorisi.pdf
Bakın Sevgili Caner Taslamanın yazdığı kitabı okuyun bu satırların çoğu onundur.Okuduktan sonra sizle sanırım daha akli ve mantıki tartışmalarda bulunabiliriz.Ön yargılarınızdan kurtulun ve anti-tez geliştirmek için bile olsa okuyun.Faydalı olacağına eminim.
Saygılarımla…
Sayın Inverse-Kinematic,
Lütfen yalan söylemeyelim, insanları zan altında bırakmayalım. Benim Blog’um da moderasyon kapalıdır; Yani attığınız yazı, eğer 3 taneden fazla link içermiyorsa(spamların önüne geçmek adına), moderasyon beklemeksizin anında yayınlanır. Bugüne kadar iki tane mesaj sildim, biri 1-2 hafta önce, terör örgütü yanlısı off-topic mesajdı, diğeri dün, içeriği sadece “deneme” olan bir mesajdı. Bunun dışında ki tüm moderasyon hareketlerimi, yorumun altına not düşerek, gerekçesini belirterek yaptım. Ya yazı birleştirme, ya da C/P’nin yapıldığı adrestir. Tekrar baktım, sizden bir tane dahi mesaj gelmemiş. Eminim, Da Vinci’nin sitesinde de durum budur.
Buradaki yorumunuzada, mevzu benim blog’umda ki yazı olduğu için, ilgili başlık altına asmadığınız sürece cevap vermeyeceğim.
Sayın Inverse-Kinematic,
Tekrar kontrol ettim, haklıymışsınız, iletileriniz aksimete takılmış… Maalesef, aksimete takılan yazılar uyarılmaksızın spam olarak tanımlandığı için böyle şeyler olabiliyor. Son attığınız yayınlanmıştır.
Sayın kodoman, bir yanlış anlama var heralde. ben davinci’nin sitesine atmıştım yazıyı, sizi davinci ile aynı kişi sandığımdan kodoman-davinci olarak belirttim. Karışıklık oradan kaynaklanıyor.
pardon, sizin siteye atmışım. akismet’e takılmış. bir dizi yanlış anlama..
Sayın tasarimianlamak (Inverse-Kinematic),
Benim üç tane blogum var, 2’sini kullanıyorum biri öyle duruyor.
http://cevaplar.blogspot.com (aktif olarak kullanılmıyor)
http://kisiselgoruslerim.blogspot.com (genel blogum)
http://yaratiliscilaracevaplar.wordpress.com (yaratılışçı iddialarla ilgili blogum)
Benim bloglara mesaj yazmamışsınız kontrol ettim. Zaten moderasyon kullanmıyorum direk çıkıyor yazılar. Ama yine de spam filtresine takıldımı diye kontrol ettim ama birşey yok. Sanırım siz kodoman’ın blogu benim sandınız veya kodoman’la beni aynı kişi sandınız.
Merhabalar Sayın Abudak,
kodoman’ı ben sanmanızı tebessümle karşıladım. Beni özlemiş olduğunuzu farkettim ve bir merhaba diyeyim dedim. kodoman’la aranızdaki tartışmaya girmek istemiyorum. Siz devam edin…
Bu arada sizden bir ricam var. Eğer front-loading olayına biraz ağırlık verirseniz iyi olur. Tabi bu arada Dembski, Behe ve diğer popüler kişilerin bundan neden hiç bahsetmediğiyle ilgili de birkaç şey yazarsanız, yorumlarsanız sevinirim.
Hiç yorum yapmadan yukarda bahsi geçen iki konu için iki link vereceğim:
Ernst Haeckel’in embriyo çizimleri üzerine Yaratılışçı çarpıtmalar
Piltdown İnsanı: Bir sahtekarlık öyküsü
Hoş Geldiniz Sayın Da Vinci
Elbette özledik sizi.Nette sizle fikir alış verişinden çok şey öğrendim, müteşekkirim.Beni az çok tanıdığınız için benim ön yargılı, dogmatik bir şekilde AT savunmadığımı biliyorsunuz.Bu sebeple sizle iletişim kurmak çok daha kolay olmakta.Tartışma ve fikir çatışmalarımız daha rasyonel bir zeminde olabiliyor.
M.Behe tam olarak bahsetmesede kanımca( M.Behe’nin hemen hemen tüm makalelerini okumuş biri olarak söylüyorum bunu) front-loading evolution tarafında çalışmalarını sürdürüyor.Son kitabında da bu görüşümü destekleyen verilerle dolu-mutasyonların rasgele değilde belli kurallar içersinde yönlendirerek oluştuğu fikri- (okumadım ama eleştiri ve övgüler bu eksende).Jean Staune ve Mike Gene müstear isimli Profeörün çalışmaları gibi çalışmalar zaten front-loading’in giderek yatsınamaz bir ortak zemin olduğunu göstermekte.Tıpkı kuantum dalgalanmalarında olduğu gibi (kanunların ne siyah ne beyaz gri bir dünyada gerçekleştiği) ışığın hem dalga hem partikül şeklinde davranabilmesine benzer şekilde front-loadingde bilim için böyle bir açıklama alanı oluşturuyor.Agnostik bilinmezcilikten, yapıların tanımlanabilirliğine doğru yolculuğumuzda, sanırım mekanik evren algısı ile gayeselcilik evrenin açıklamasında el ele verdiğinde şu anki paradigmadan çok daha geniş bir spekturumda bizlere varlığın nasıl meydana geldiği hakkında ipuçları veriyor.Eğer ön yargısız bir şekilde R.Shapiro’nun satırlarına bakarsanız onunda bu gerçeği farkettiğini görmeniz mümkün.
Evrimi daha iyi anlamak için, kanımca bugüne kadar süre gelen tümevarımcı geleneğin ve Bacon’cı dayatmanın bırakılması gereklidir,(elbette tamamen değil sadece epikür ve lucretius’un atom okulu söyleminin) artık evrimsel patikaların genel olarak kavranmasında tümevarımcılığın tümdengelimci çıkarımla birleşerek süreçleri daha geniş bir perspektifte okuması gereklidir.Gerçeğin tek ve biricik bir açıklaması olabileceği iddiası zaten göreceik ve kuantumla birlikte felsefenin tarihine gömülmüştür. Bilim dünyası tersine mühendislik (tümdengelim) ve hiyerarşik gelişim ( tümevarım) aletlerini birlikte kullandığında biz buna teknoloji diyoruz.Çevremizde gördüğümüz herşey bu şekilde tasarlanmıştır.Durum buysa canlılık içinde benzer bir süreçin gerçekleşmesi kaçınılmazdır.İlk önce tasarımı olmayan bir makine olmayacağı gibi bir gerçek ortadadır.Canlılar dünyasında bunun karşılığı önceden DNA’larındaki planla petek yapan arılar, kendileri için mükemmel evler diken kör termitler ve okyanusları aşarak yavrulayan somon balıklarıdır.
Evrim bir sanattır ve bu sanatı icra eden bir sanatkar olması kanımca kaçınılmazdır vardır.Hiç bir mermer blok yönlendirilmemiş doğal süreçlerle Musa heykelini oluşturamaz.Yada oluşan şeye Musa’nın heykeli adını verecek akıllı bir varlık ortaya çıkaramaz.Bu sanatkarın ismi,kimliği , dini yada ilahi gerçekliği tamamen kişisel bir sorun,çıkarım ve uygulamadır.Bilim gerçeğe ad koymakla değil süreçleri açıklamakla ve onları anlamlandırmakla ilgilenir.Bundan sonrası kişisel tercihimizdir.
Bundan sonra giderek artan sayıda önden yüklemeli evrim (front-loading evolution) makalelerimiz yayınlanacaktır.İyi akşamalar dileklerimle tekrar hoş geldiniz….
Mustafa bey,
İlgili makaleyi ve buradaki yorumunuzu okudum. Açıkca söylemek gerekirse bilerek yada bilmeyerek baştan sona kadar yanlış yorumladığınızı gördüm.
“Neo-Darwinci kuramın hayatın başlangıcı için kabul etmek istediği, cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.”
Makalenin hiçbir yerinde bu anlama gelebilecek tekbir satır bulunmuyor. Başlangıç için birden fazla model var, ve bunlardan hiçbirisi herhangi bir Darwinizm için şart olan bir model yok. Yazar RNA yı onplana çıkartan “gene first” yaklaşımını eleştiriyor. Sizin yorumladığınız gibi “cansız maddeden canlı yapılara geçiş için gerekli olan koşulların bilimsel olarak ne kadar imkânsız olduğunu ortaya koymakta.” gibi bir anlam çıkmıyor, o makaleyi istediğiniz kadar evirin çevirin bu şekilde yorumlamak aşırıya kaçan açık bir zorlama.
Hoşbulduk Mustafa bey,
Herşey güzel de en sonunda “hiç bir mermer blok yönlendirilmemiş doğal süreçlerle Musa heykelini oluşturamaz” diyerek beni hayal kırıklığına uğrattınız. Samimi olarak soruyorum. Sizce insanlar ile şepanzelerin yaklaşık 6 milyon yıl önce yaşamış başka bir canlıdan evrimleşmiş olması ile doğal süreçlerle kendiliğinden Musa heykeli oluşması bir midir? Aynı kategoride midir? İnsanlar ile şempanzelerin ortak bir kökenden geldiğini gösteren çok fazla bilimsel veri yok mu? Bu konuda yorumunuz nedir? Yani ortak bir kökenin izleri yok mu?
Bu arada front-loading’in şöyle bir sorunu yok mu? Eğer yeni yanlılar için gerekli bilgiler daha önce diğer canlıların DNA’larında varsa normalde o canlıda henüz kullanılmıyordur. Yani junk DNA denilen bölümlerde aslında başka canlıların, evrimleşmesi için gerekli bilgiler olduğunu düşünelim. Peki bu bölümlerin mutasyonlara açıklığını ne yapacağız? O canlı için önemli değil ama evrimleşmesi gereken canlının bilgleri devamlı olarak mutasyonlarla bozulmaz mı? Yani tasarımcının tasarladığı DNA dizisi mutaasyonlarla bozulmaz mı? Yoksa front-loading farklı bir mekanizması mı var? Heralde bu verileri gaipten gelmiyor diye düşünüyorum. Yani önden yüklemeli derken gerekli verilerin önceden DNA’ya yüklenmiş olduğunu düşünüyorum. Yanlış mı düşünüyorum?
sayın davinci
Evet kodoman ile sizi karıştırmışım. Yazdığım site kodoman’ın sitesiymiş.
Sanıyorum ki, esas çarpıtma işini ve çelişkiyi sizin satırlarınızda görülmekte. Beni ithamla suçluyorsunuz ardında sadece dogmatik bir şekilde ”Ancak bilim sadece “naturalist materyalist” açıklamalarla ilgilenmektedir. Ne yapacağız şimdi?” diyorsunuz cevabı kendi içinde ama ben yinede kendi imanınıza devam ede durun diyerek kapatayım bu konuyu.(Birde evrim ideolojilerden bağımsızdırı söylüyorsunuz ya çok güldüm sağolun ) Linklerde Mike Gene’nin sitesi Design Matrix var. Ordan detalı bilgiyi ve istediğiniz şemaları bulabilirsiniz.
Bu sözlerinizi pek çözemedim; Ne diyorsunuz? Naturalist materyalist söylemim bir itham mıdır? Yoksa, değildir de, sizin ithamlarınızın sebebi midir? O söylemin sizin itham ve çarpıtmalarınızla ne alakası var? Hadi o söylem gerçeği yansıtmıyor, bu bir çarpıtma mıdır, yoksa itham mıdır? Hadi işin bu kısmını gözardı edelim…
Sizden, bir tane olsun, “naturalist materyalist” olmayan bilimsel bir veri talep edebilir miyim? Bunun nesi dogmadır? Bu dogma değil, bilimin işleyiş mekanizmasıdır; Bir doğa fenomeni bilimin karşısına geldiği zaman, bilimin ilk varsayımı “Doğal nedenler sonucu” olduğudur. Sizi aksini kanıtlamaya davet ediyorum.
Kelebek yada güvelerdeki olay sadece doğal seçilim değildir. ,Doğal seçilim, çevre tarafından baskılanan uzun süreli bir genetik varyasyonun türe doğrudan katkısı ve genetik aktarımını içeriri.Kelebeklerde bu tip bir olgu ne gözlemlenmiştir (aktarım) ne kanıtlanmıştır.
Anlamakta güçlük çekiyorum, lütfen yardımcı olunuz; Koyu renkli varyasyonlar, nasıl oluyorda genetik aktarım olmaksızın dominant hale geliyorlar? Bambaşka bir kalıtım mekanizması mı kullanıyorlar?
İkincisi mutasyonların varlığını inkarda yok sadece sizin bel bağladığınız herşeyin çeşitliliğini oluşturmaya kudretli dediğiniz mekanizmanın mutatnlar ve ölü genetik bilgi oluşturma kuvvetinin daha fazla(yüzde 99.9) olduğunu belirtiyoruz.
Ama daha az olasılıkla “ölü olmayan genetik” bilgi üretebilir, bu da uzun vadede türleşmeye neden olur(yaklaşım kesinlikle yanlıştır, ancak burada ileri sürülen yaklaşımın bile evrimi yanlışlamadığını sunmak adına varsayıma gidiyorum). Zaten verdiğiniz oranda atmasyondur, bilimin genel işleyiş tarzı ve ilkeleri böylesine bir oran hesabını dışlar; Zaten bu konuda sizler tarafından geliştirilmiş herhangi bir model veya teori bulunmamaktadır.
Size Paradigmanız(hani çok övündüğünüz herkesin kabul ettiği) hakkında detaylı cevabım şudur;
Maalesef çok detaya girip, laf salatasına çevirmişsiniz. Neyse, dikkat çekici yerlere değinelim.
Oysa Kuhn, gerek teorik, gerek deneysel çalışmalarda, bilim insanlarının genelde objektif olamadığını söyler. Bilim insanlarının çalışmalarına başladıkları zamanki öngörülerini haklı çıkarmak için gerek aletleriyle, gerekse teorilerindeki denklemlerle oynamaktan kaçınmadıklarını belirtir.
Bu mümkündür, ancak bilimin kümülatif yapısı bunun önüne geçmektedir. Mesela bu sözlerin ardından gelen örnekleriniz, bilimin bu kümülatif yapısı içerisinde ortaya çıkartılmıştır. Ayrıca böyle bir ilke arayışını, dayanak belirtmeksizin evrime antitez oluşturmak için kullanmak… Yaptığınızın, “İnsanlar sahtekardır”, “o halde insanların tüm bilgi birikimi sahtedir” yaklaşımından pek bir farkı yok. Elbette her konuda olduğu gibi evrim konusunda da bir takım kendini kandırmalarla karşılılabilir; Ancak bu evrimin değil, o örnek üzerine değerlendirilmelidir; Ancak sizin önyargınız, bunun topyekün evrime yorumlanmasına neden olmakta.
televizyon, radyo gibi medya kuruluşlarında ve National Geographic, Reader’s Digest, Life gibi etkin popüler dergilerde evrimci bilim insanlarının hâkimiyetinin alternatif görüşlere geçit vermediğine dair tespitlerini64 göz ardı edemeyiz.
Peki bu, evrim alternatiflerine geçit vermemek nedeniyle mi, yoksa bilimsel yöntemler hiçe sayıldığı için mi? Evrim karşıtı tezlerin büyük bir bölümü, çarpıtılmış analojilerdir. “Bu sandalye kendi kendine oluşamaz, o halde canlıda” gibi. Analojiler, sözlerinizi anlaşılı kılmak için kullanılabilir, ancak sözlerinizin tamamı, dayanağı olamaz!!!
Devamı gelecek…
Merhaba,
Mustafa bey, bir önceki yorumumu yayınlamamışsınız. Bir sorun mu var?
Şimdi buradaki mantık şu, bir makine varsa bir tasarım vardır. O zaman bir canlı organizma da bir tasarımın ürünüdür. Tasarım olmadan olsa olsa bir kum tepeciği ya da onun gibi dağınık, gelişigüzel bir şeyler oluşur, bir musa heykeli oluşmaz. Ancak tum tepeciğini oluşturan kum tanelerinin de atomlardan oluştuğunu söylersek, iman sahibi dostumuz bize atom mucizesinden bahsetmeye başlar. Yani;
- Tasarım olmadan Michelangelo’nun Musa heykeli olamaz
- Tasarım olmadan -olsa olsa- kum tepeceği olabilir
- Tasarım olmadan bütün maddelerin oluştuğu atomlar var olamaz.
Şimdi burada pek de mükemmel bir yaratıcı kavramıyla uyuşmayan bir çifte standart var. AT’cıların tanrısı, karmaşık atom ve atom altı yapıların tasarımına karışıyor, aradaki bu karmaşık temel yapılardan oluşan atom üstü yapıların daha basit görünen madde örgütlenmelerine karışmıyor ve orada raslantıya izin veriyor, ancak sonra daha karmaşık organik yapılar için tekrar devreye giriyor. Buradaki mantık fakirliği ve çifte standartlılığı çok açıktır. Tasarlayamıyorum, aklım almıyor. nasıl olduğunu anlamıyorum, henüz tam olarak açıklanamıyor, o halde kendi kendini örgütlüyor olamaz madde, mutlaka bir yaratıcı olmalı. Bunun mantıktaki adı “argumentum ad ignoratiam”dır (bilgisizliğe başvurma) ve safsatalar başlığı altında incelenir. Gerçekte AT’nin tanrısı belli şeyleri kavrayan ama diğerlerini elindeki bilgilerle kavrayamayan tipik bir insan, yani kendi kendilerinin ideal bir yansımasından başka bir şey değildir.
Örneğin bugün bildiğimiz bütün elementlerin tek bir elementten yani hidrojenden gelişmiş olmaları (kozmik ya da kimyasal evrim de denir) kimya hakkında pek bilgisi olmayan bir insan için tamamen anlaşılmaz, akıl almaz gibi görünebilir. Oysa bu hem de henüz süreci bütün ayrıntılarıyla açıklanmamış olduğu halde, konuyla ilgili bilgisi olanlar için reddi mümkün olmayan bir gerçektir.
Bunun gibi bir kum tepeciği de ancak yüzeysel bir bakış açısından basit, gelişigüzel bir yapıdır. Daha yakından bakıldığında en az bir atom veya canlı organizma kadar karmaşıktır. Öylesine küçük bir su birikintisi ise daha da karmaşıktır. Yine de bütün maddi yapıların doğası giderek artan bilimsel bilgi sayesinde giderek daha mükemmel biçimde açıklanabilir. Burada amaç son ve sabit bir görüş elde etmek değil dış dünya hakkında giderek daha sağlam ve çok yönlü bilgi elde etmektir. Bilim bunu başarır, safsatıcılık ise asla tatmin olmaz…
“Bilgisizliğin verdiği güveni bilim hiçbir zaman verememiştir” Charles Darwin
Bir de şu “tarasım” hakkında birkaç söz söylemeli;
Tasarım, örneğin Musa heykelinin tasarımı da bugün beynin yapısını inceleyenler tarafından büyük ölçüde açıklanabilen bir süreçtir. Tabii ki ben Musa’nın bir resmini kolayca tasarımlayabilirim, bu “tasarım” -özünde- beynin gördüğü bir şeyi (bu örneğimizde düzgün biçimli bir insan figürünü) hatırlamasıdır. Ama yine de çamurun başına geçtiğimde benim yapacağım musa pek bir şeye benzemeyecektir, pek de “mükemmel” görünmeyecktir. Ama Michelangelo ellerini (aslında elleri ve gözleri aracılığıyla beynini) yıllarca bu resmi çamura uygulayacak biçimde eğitmiştir, zaten yeteneklidir vs., vs. Yani burada da marifet maddenindir, burada da maddi bir uyum sağlama, gelişme, kendi içinde bir evrimleşme vardır. Kaldı ki beynin kendisi de dışdünyayı yansıtacak biçimde milyonlarca yıl içinde evrimleşmiş maddeden ibarettir. Görüldüğü gibi “tasarım”, “akıl” gibi kavramlar da görecilidir ve özünde illa doğa ötesi, madde ötesi birşeyleri anlatmaz.
İlk önce gelen yorumların geç yayınlanmasının sebebinin malum nedenler olduğunu bildiğinizi umarak, herkese göstermiş olduğu ilgiden ötürü teşekkür ederim.Şimdi şahsıma gönderilen yorumları kısaca en baştan en sona doğru cevaplamaya başlıyorum;
İlk önce Barış Bey’in çevirdiğim makalede benim çıkarımıma benzeyen bir ifade olmadığını söylemesine gelelim.Kendisi ”Başlangıç için birden fazla model var, ve bunlardan hiçbirisi herhangi bir Darwinizm için şart olan bir model yok.”demiş şimdi bu modellemeleri yapan bilim adamalarının (R.Shapiro, Dawkins vs) hayatın başlangıcı sorununu dışında hayatın evriminde paradigmayı savunup savunmadığına yada sözcülüğünü yapıp yapmadığına bir bakarsak, modellemeleri öne süren kişilerin Darwinci paradigmanın şövalyeleri olduğunu görürüz.Sizin makalede yok dediğiniz şey ancak şu aşağıdaki satırları görmek istememekten kaynaklanıyor.Okuyoruz da okumak işimize gelmiyor yada ezberimiz izin vermiyor demekten başka bir çıkarımın maalesef olamaz; 4. maddenin sonunda bakın Shapiro ne diyor;
”Bir kere bağımsız bölümler oluşturulduğunda, bunlar değişik şekillerde evrilir ve ham madde için birbirleri ile kimyasal bir mücadeleye girerler, cansız maddeden çıkan hayat için gerekli olan geçiş, elde edilebilir enerji kaynağının hayat için işleyişi ve bu hayatın Darwinci evrim tarafından çevreye uyum sağlamasıyla elde edilir.” Burdan da eğer benim yorumum çıkarılamıyor yada sağlanamıyorsa sizin için üzgünüm.
Sayın Da Vinci gene yanlış anlamışsınız ama sanırım kasti değil.Ortak ata kesinlikle ayan beyan bir olgudur.Ama bakın son bulunan 10 milyon yıllık fosil nasıl oldu da Lucy şablonunu yerle bir etti gördünüz. Moleküler çıkarımlarla fosil kayıtları arasında çok büyük bir Darwinci uyuşmazlık var. Ortak ataya giden primat dallanmasında şempanze son bulgularda ortaya çıktığı gibi insandan fazla mutasyon yaşamış ve evrim acısından daha çok varyasyon denemiş ama ne olduysa biz insan olmuşuz onlar ise hala maymun olarak kalmakta. İşte burda benim kastetiğim (Behe’ninde son kitabında değindiği) mutasyonların yönlendirilmeden tür içinde ileri basamak oluşturmasının olanaksızlığı görülmekte.Daha fazla mutasyon sayısı, daha çok deneme-yanılma, Darwinci deyimle doğanın bir tasarım yanılsaması oluşturması içn maalesef yeterli değil.Yönlendirilmemiş her doğal süreç entropinin altında ezilmeye mahkumdur.Hayat ise yazıda da belirtildiği gibi çevrede entropiyi artırarak var olabiliyor. (ATP-ısı salınımı) Bu çok kısıtlı alanda, tek protein zincirinde bile olağanüstü olasılıkları aşmak zorunda olan naturalist-mekanikçi görüş ileri düzey kompleks canlılarda ise tamamen bir açmazla karşı karşıya kalmakatadır.
Daha geniş perspektiften bakabilirseniz ve şablonu ön kabulünüzden ayrı tutmayı başarabileceğinizi umuyorum.Böylece, insana giden evrim süreçinde yönlendirilmişliği görebilirseniz. Front-loading olayını makalelerimle çok daha geniş bir yazıda açıklayacağım.Gerçekten anlaşılması başta güç gelebilir.Çünkü temelinde kuantum teorsindeki gibi bir gri scala var.Ben, önden yüklemeli evrimi (Front loading Evolution) moleküler biyolojinin kuantumu olarak görüyorum. Hayat,DNA gibi yapılar silikon benzeri kendi kendini kopyalayabilen cansız maddelerin rasgele enerji ağları (networks) kurmasıyla dar bir alanda entropi artırarak hayatı oluşturması anlamına gelmez.Çünkü DNA kendini kopyalarken bir yandan çevreden gelen etkilerle veri inşa etmek zorundadır.Bu bilgiler onun yapısal ilerleyişinin anahtarıdır.Peki, bu bilgilerin tamamen mekanik süreçlerle oluşması mümkün müdür?
Aklıma Lucretius’un şu sözü geliyor.” Ex Nihilo nihil fit” Hiçlikten hiçlik çıkar:) Gerçekte bu önermeyi, atomcu okulun temelini atarken sözlemiş ama Zenon paradoksu gibi kendi öğretisininde yumuşak karnını oluşturacağını herhalde düşünmemiştir.Bilginin hiçlikten çıkması gerçekten olanaksız.DNA gibi bilgi dolu bir iplikçiğin hayat benzeri bir oluşum içine organize edilmeden ,maddenin olasılıkları ile gerçekleştirebilmesi ütopik bir ”istekdir”.İşte bu sebeple ben büyük patlama il