header image
 

DNA VE TASARIM

Mustafa Ajlan Abudak

DNA muhteşem bir tasarımdır. Şimdi neden bu şekilde algıladığıma gelelim. Bunun için ilk olarak ”tasarım” kavramının bize neyi ifade ettiğinden başlamalıyız. Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre tasarım;

1 . Zihinde canlandırılan biçim.

2 . Bir sanat eserinin, yapının veya teknik ürünün ilk taslağı, desen, tasar çizim, dizayn.

3 . Bir araştırma sürecinin çeşitli dönemlerinde izlenecek yol ve işlemleri tasarlayan çerçeve, tasar çizim, dizayn.

4 . felsefe Daha önce algılanmış olan bir nesne veya olayın bilinçte sonradan ortaya çıkan kopyası.

Demek ki bir şeye tasarım dememiz için onun önceden var olan bir ”planı” yada o planın gerçekleşmesini sağlayan bir işlevi olması gerekli.Yani kısaca bir ”amacı” olmalı. Bu amaçsal yaklaşım kendini ”teleolojik” düşüncede gösterir. Doğal olarak bu düşüncenin tersi diyebileceğimiz materyalizmde tasarıma kendince bir açıklama getirebilir.Birlikte olası açıklamalardan hangisinin insan aklına daha iyi hitap etmektedir, inceleyelim.

DNA hem hatalara karşı kırılgan, dayanıksız hem mümkün olan en küçük hacimde mümkün olan en büyük bilgi saklama kapasitesine sahip, birde ek olarak bilgiyi derleyen ve organize eden bir yapıdır. Wikideki tanımıyla kısaca ;

Deoksiribonükleik asit ya da kısaca DNA, tüm hücreli canlıların ve bazı virüslerin biyolojik gelişimleri için gerekli genetik bilgiyi taşıyan nükleik asittir. DNA, canlının özelliklerinin soydan soya geçmesini sağladığı için bazen kalıtım molekülü olarak da adlandırılır.Bakterilerde ve diğer basit hücreli canlılarda DNA hücrenin içinde dağınık biçimde bulunur. Hayvanları ve bitkileri oluşturan daha karmaşık hücrelerde ise DNA’nın çoğu hücre çekirdeğindeki kromozomlarda bulunur. Enerji üreten kloroplast ve mitokondri organellerinde ve pek çok virüste de bir miktar DNA bulunur.Bazen “kalıtım molekülü” olarak adlandırılsa da, DNA aslında tek bir molekül değil, bir çift moleküldür. Bu çift molekül, bir sarmaşığın dalları gibi birbiri çevresinde dönerek bir sarmal oluştururlar.

Görüldüğü gibi içinde birçok harikulade makinenin olduğu hücrenin yapı taşı DNA’nın rasgele, bütünüyle yönlendirilmemiş, inorganik maddeden (silikon) kör süreçler yordamıyla oluştuğunu ileri sürmek, ya da bu yapının bir tasarım gayesiyle meydana gelmiş olduğunu iddia etmek arasında rasyonel bir seçim yapabiliriz.

Raslantısal süreçlerden doğa içersinde bu şekilde bir organisazyonun beklenmesi fikrimce bir maymundan (Her ne kadar akrabalık olsada) insanlık tarihini yazmasını beklemekten çok daha saçmadır. Doğadaki en temel parçalardan en üst parçaya kadar gözlemlenen, hayran olunan bir tasarım ya da tasarım yanılsaması vardır.

Gelin bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı ile ilgili düşüncelerimizi yanımıza alarak şöyle düşünelim;

Bir gökdelene girdiniz ve mimarideki muhteşemlik ve zerafet sebebiyle hayran hayran gözlemlediniz. Doğal olarak bu gökdelenin birilerince tasarlandığını düşündünüz. Gökdelenin içine daha da içine girdiğinizde orada duran bir de taslak gördünüz, ve incelediğinizde anladınız ki , bu taslak gökdelenin inşa planı. Şimdi elimizde sizin için kabul edilebilecek iki rasyonel seçenek vardır;

1) Bu gökdelen, doğal süreçler olan rüzgâr, şimşek, yağmur, meteor yağmuru, volkanik patlamalar ve depremlerin kutlu koordinasyonu ile kademe kademe milyarlarca yılda deneye yanıla deneye yanıla kendiliğinden oluşmuştur. Zorunlu olarak madde böyle bir yapıyı oluşturacaktı.Gökdelen sahipleri olarak ne kadarda şanslıyız ! Tamamen amaçsız bir şekilde ortaya çıkmış, ilk bakışta bizi hayran bırakan yapısı ise daha da amaçsız bir şekilde oluşmuş bir bilinçle kendisini gözlemleyenlerin (bizlerin) tasarım bilgisinin sınırlarını bile zorlamaktadır. Fakat bu gökdelen bir tasarım yanılsamasıdır. Tasarlanmış gibi görünen ama aslında tasarımla alakası olmayan bir yapıttır. Biz onu öyle değerlendirmeye meğilli olduğumuz için tasarım gibi görünür. Bir tür illüzyondur. Doğadaki dağlar, göller,ırmaklar ve vadilerde gözümüze zerafet ve incelikle görünür.Bunlarda mı tasarlanmıştır?

2) Gökdelenin var olan planı üzerinden (DNA) anlaşılan bu gökdelenin bir mimarı, yapanı , tasarlayanı vardır.Tüm süreçler onun tarafından yönlendirilmiş ve madde içersine yeni çözümler oluşturabilme potansiyeli, yine bu tasarımcı tarafından eklenmiştir.(Mesela yapı içersinde esnek ve geri dönüşümlü malzeme kullanılmıştır. Gerektiğinde yeni eklemeler yapılabilmesi için binanın temeldeki statik direnci en başında ihtiyaç duyulandan çok daha yüksek tutulmuştur. Modüler bir tasarıma sahip çok işlevsel mobilyalarla dekore edilmiştir.) Böylelikle şans ve raslantısallık belirli sınırlar içersinde üretken olabilir ve yine yapım aşaması için gerekli olan çözümleri ”var olan bilgi yapısından” üretebilir. (Diyelim ki gökdelenin camları öyle bir özellik içersin ki bunların ısı tutma kabiliyeti hem içersini sıcaktan korusun hemde bu tutulan ısı yönlendirilerek elektrik enejisine çevrilsin ve binanın soğutulmasında tutun elektirik gerekli her bölgesinde kullanılsın .Böylelikle hem zaman içersinde gerekli olan değişim ve ihtiyaç giderme gerçekleştirilir , hem de stabilite muhafaza edilir. Var olan tasarım fazla değiştirilmeden yeni çözümler elde edilmiş olur.) Bizim kendiliğinden dediğimiz rastlantısal süreçler, aslında içeriksel olarak var olabilecek potansiyelin maddeden devşirilmesinde kullanılan aletlerden yada imkanlardan başka şeyler değildir. Bir inşa esnasında kullanılan aletlerin varlığı, bu aletleri yüksek bir sanatla kullanan ustanında varlığını gösterir. Alet usta olmadan şekil verme gücüne sahip midir ?

Bu şu soruyuda akla getirmektedir. Hangi seçenek insan aklının bilimsel algısına hitap etmektedir ?

EVRİMİ BÖYLESİNE AKILLI KILAN NEDİR?

27/04/2008-
Beyaz vurgulanmış kelimeleri tıklayarak ilgili metinlere gidilebilinir.

Mike GENE

Haydi hep beraber en iyi bilinen evrimsel değişim mekanizmaları olan genetik sürüklenme, yansız mutasyon, gen duplikasyonu transpozonlar ve plasmidlerce gerçekleştirilen yatay gen transferi ve diğerlerinin hiçbir amacı olmadığı ve tümüyle rastgele olduğu gözlemine bir bakalım; daha önce de açıkladığım gibi bu söylem evrimin herhangi bir amacı olmadığın ilan etmek için yetersiz bir nedendir.

Nitekim, bazılarının belki de evrimsel mekanizmaların rastlantısal olması gerçeği yüzünden (uygun olana göre) kafası karışmış olabilir fakat benim kafam karışık değil!

Eğer bizler organizmaları tasarlamak ve uzak zamanda tasarım amaçlarını gerçekleştirmelerini sağlamak istiyorsak, hayatın kendisini içerisinde bulduğu çevrenin sürekli bir değişim ve düzensizlikler yaşadığını hatırlamak zorundayız. Gerçekten de eğer uzak zamanı hesaba katarsak, olası asteroit çarpışmaları gibi potansiyel yıkıcı değişiklikleri de hesaba katmalıyız. Bunun anlamı, gerçekleştireceğimiz tasarımlarımızın, geniş bir yelpazede var olan yaşamsal meydan okumalara karşı yeterince değişken ve uyumlu olarak yaşam formunun içeriğine yerleştirilmelidir. Ve böylesine bir uyumu sağlayan evrimsel mekanizmaların rastlantısal doğasının gereği, evrim önden yüklemeli durum tarafından yapılandırılan bu tip rastlantısal süreçlerce açıklanan bir süreç olacaktır. Gerçekten de daha önceden de önerdiğim gibi evrim bir öğrenme süreci olarak görülebilir.

Eğer bu evrimsel değişen mekanizmaları rastlantısal değil de bunun yerine yönlendirilmişse, demek ki oluşabilecek tüm potansiyel çözümler ve meydan okumalar, esas hücrenin içerisine kodlanarak daha sonra nihai bir kararlılıkla milyonlarca yıl kendisine ihtiyaç duyuluncaya kadar üretilmiştir. Tasarım Matrisi’nde açıkladığım gibi:

Belki de bir tasarımcı daha iyi bir çözüm geliştirdi. Popülasyon hücrelerini bilgisayar olarak ele alalım. Bu popülasyon en azından “hayatta kal” adlı genetik bir program tarafından birbirine bağlanan bir sinirsel ağ yapısı olarak düşünülebilir. Artık her bir hücreye çevreyi denetleyen ve çevresel meydan okumalara karşı genomda özel değişiklikleri planlayan bir bilgisayar kurmaya gerek yoktur. Bu asli görev rastlantısal şekilde oluşan mutagenetik süreç yoluyla çevresel meydan okumalara karşı çözümleri masaya koyarak, bunlardan işe yarayanların popülasyonu değiştiren ve de popülasyon tarafından değiştirilmesiyle sonuçlanan bir süreçle gerçekleştirilir. Popülasyon içerisindeki değişimleri takip eden doğal seçilim tasarımcının olasılıklar denizindeki yıkımlara karşı uyum sağlama, öğrenme yetenekleri ile donanmış hücreleri çalıştırarak gerçekleştirmiş olabileceği bir strateji türüdür.

Buna ek olarak, yanal gen transferi ve gen duplikasyonu mekanizmalarını ele alın. Bunlar evrim ve uyum sağlamanın varlığından emin olunması adına oldukça akılcı yollardır. Her iki mekanizmada önden yüklemeli bir evrimi yankılamaktadırlar.

Tasarım Matrissi’nde yine yazdığım üzere ;

Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yol da korunup çoğaltılabilir. Bu önden yüklemeli tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur.

Şunu da eklemeyelim ki gen deplikasyonu ve yan transferin her ikisi de moleküler makinelere bağımlıdır. Bunun anlamı evrimim nano-teknolojik cihazlar tarafından gerçekleştirilen bir şey olarak görebiliriz demektir. Ya bu makinelerin yardımında kullanılan maddeler? Bir kez daha , harika proteinlere dönelim.

Akıllı bir öğrenme süreci olarak evrim, sağlam bir bakış açısını bu makinelerden yapılan usta işi tasarım sayesinde oluşturmaktadır. Buradan itibaren, bizlerin asıl amacı tarif etmeye ihtiyacımız vardır.

PROTEİN- ŞAŞIRTICI BİR TASARIM MADDESİ

MIKE GENE

21Nisan 2008

Tüm canlılar proteinlere bağlıdırlar. Bu sebeple, bazen kaç insanın, proteinlerin ne kadar olağanüstü yapılar olduklarını durup düşündüklerini merak ederim. Kendi vücudunuz ele alalım. Eğer yeterince derine inebilirseniz, temel bir organ sisteminin, bir proteinin ya da bir dizi protein çevresinde yer alarak meydana geldiğini görebilirsiniz. Ya kaslarınız? Actin ve myosin adlı gerilip-açılan proteinleri bir düşünün! Beyniniz ya da sinirleriniz? Elektrik sinyallerini üreten ve taşınmasını sağlayan zar reseptörlerini ve kanalları düşünün! Ya kanınız? Kanınıza oksijeni taşıyan hemoglobini düşünün! Peki ya sindirim sisteminiz? Aldığınız tüm besin molekülerini (tabi ki içerlerindeki proteinleri) parçalayan enzimleri düşünün! Ya kemikleriniz ve eklemleriniz? Yapıları birbirine bağlayan collageni düşünün! Saçlarınız ve deriniz? Dayanıklı ve güçlü keratin adında bir proteini düşünün! Salgı bezlerini? Onları ortaya çıkaran hormonları ve reseptörleri düşünün! Ya bağışıklık sisteminiz? Vücudunuzun koruyucuları antibodileri düşünün…!

Proteinleri tasarım maddesi olarak görürken aslında birden onların olağanüstü çok yönlü, tüm amaçlar için işlev oluşturma özelliğini sergileyen bir özdek olarak karşınıza çıkması karşısında dumura uğrarsınız.

Proteinler ışık üretebilir, ışığı ortaya çıkarabilir, ya da ışığı iyon ve kimyasal enerji üretmek için kullanabilir. Proteinler bir sinyal gibi davranabilir ya da sinyalleri yakalayabilir. Proteinler hareketi meydana getirir ve motorlar gibi işlev sergilerler. Onları bir şeyleri birbirine bağlamak ya da birbirinden ayırmak için kullanabilirsiniz. Proteinler binlerce kimyasal reaksiyonda katalizör görevini üstlenirler, minicik ve iri moleküllerin taşınmasını üstlenirler, büyük mesafelerde sinyalleri taşırlar ve oluşan hataları düzeltirler. Proteinler basit fiber yapılardan son derece karmaşık ve gelişmiş moleküler makinelere değin oldukça farklı şeklinde var olabilirler. Tek başlarına bir görevi yerine getirebilir ya da bir işlev bütünün parçası olabilirler. Proteinleri lipitlerle birleştirin; elinizde canlı yapıları bölümlere ayırmak için kontrol edilebilir mükemmel bariyerleriniz olsun. DNA ile birleştirin ve elinizde düzenlenebilir ve paketlenebilir bir kromozon olsun. RNA ile birleştirin bu sefer elinizde proteinleri üreten ve genleri mükemmel olarak bölen makineleriniz olsun. Proteinleri bir şeylerin evriminde de kullanabilirsiniz; evrimde oldukça etkili süreçler olan gen duplikasyonu, tekrar birleştirme ve yatay gen transferi gibi işlemler tahmin edebileceğiniz gibi proteinlere bağlıdırlar. Hatta proteinleri sert bir kaplumbağa kabuğu yapmak, yumuşak bir tavşan kürkü elde etmek ve ördeğin uçuş tüylerini oluşturmak için bile kullanabilirsiniz.

Okumaya devam edin ‘PROTEİN- ŞAŞIRTICI BİR TASARIM MADDESİ’

BİLGİLENDİRME

Daha önce giriş bölümünü verdiğim ve site ziyaretçilerin ilgi gösterdiği ” Akıllı Tasarım Hakkında Sıkça Sorulan Soruların ” tam metnini eklemiş bulunuyorum.Erişmek için aşağıdaki başlığı tıklayın ;

Akıllı Tasarım Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Temel bazı konularda bilgi vermek ve AT hakkında ”genel bir çerçeve” çizmek için faydalı olacağını düşünüyoruz.Bu blogta AT’nin içersinde yönlendirilmiş evrim mekanzimalarını savunan görüşün seslendirildiğini dikkate alarak okunmasını rica ediyoruz. Bu metin yukarıda da belirtildiği gibi genel bir bilgilendirmedir.

Sitemizin asıl amacı için;

http://akillitasarim.wordpress.com/blog-amac/

DOĞANIN TASARIMI YA DA MÜHENDİSLİĞİN GELECEĞİ

Mustafa Ajlan Abudak

Gerçekten de doğadaki tasarımlardan öğreneceğimiz çok şey var. Teknolojimiz ilerledikçe hayat içersindeki tasarımlardan ” daha çok ve etkin ” şekilde faydalanıyoruz. Zaten bunların tasarım olduğunuda ancak bu şekilde kavrayabiliyoruz. Kısaca teknolojimiz geliştikçe doğanın ilkel kabul ettiğimiz canlıları bile bize teknolojimizin ilersinde olan bilgelikleri ile gülümsüyorlar. İnsan kibrini alaşağı eden bu canlı yapıların, bundan daha 20 sene önce amaçsız, bilinçsiz kısaca tamamıyla öngörüsü olmayan kör süreçlerce , sadece deneme-yanılma ve kayrılmış avantaj kısır döngüsü ile ” kendiliğinden ” orta çıkabileceğini düşünüyorduk. (Darwin Dini için hala geçerli olan bir düstur.) oysa adaptasyonların optimisazyon kaynağının genelde eskilerde sanıldığı gibi mutasyon havuzu değil, orta dereceli proteinlerin başka işlevler üstlenerek kombine bir görev ortaya koyması ile oluştuğunu biliyoruz. (adaption from a different function- kuzey kutup (arctic) balıkları ve crystallin örneği)

Peki biz benzetimler yoluyla doğadaki tasarımları taklit ederek ”makineler” oluşturuyorsak, hatta bu doğadaki tasarımları anlamak ve açıklamak için kendi yaptığımız makineleri referans alıp, analojiler kurmak zorunda kalıyorsak , acaba canlıların bir tasarım sonucu oluştuğunu düşünmek bir halüsünasyon mudur ? Yoksa aklın kategorik olarak en basit şekilde yani Ockhamlı’nın usturasını kullanarak elde edeceği bir sonuç çıkarımı mıdır ? Kısaca , herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.

Biyolojinin en temel alanlarından moleküler biyolojide durum nedir? En küçük hayat formları onların proteinleri, DNA ,RNA ve hücre içi karmaşık aletlerini bilim dünyası bugüne değin nasıl araştırıyordu ? Şuan önümde Mike Gene‘nin kitabın The Design Matrix‘te yaptığı bir araştırmanın grafiği durmakta. Grafik PubMed veritabanında 1965′lerden 2005 değin yapılan bir araştırmayı gösteriyor. Araştırmada sayın M.Gene veritabanı içersinde ”moleküler makineler” tanımın bu yıllar arasında yapılan tüm akademik çalışmalarda ne kadar kullanıldığını araştırmış. 1965 yılından 85 yılına değin bu konuda nerdeyse bir kullanım, gönderme yada bilimsel araştırma yok. 86-90 yılları arası hafif kıpırdanmalar olmuş 40 küsur makalede bu terim kullanılmış. 1991′den itibaren ise roket fırlatılmış. 91 yılında 100 üzerinde makale bu konuya değinmiş daha sonra 96-2000 arası 200 üzerinde makale konuyla daha da çok ilgilenmiş. 2001-2005 arası ise roket hızını alamamış 613 hit almış moleküler makineler bilimsel literatür içirsinde .Moleküler makineler lafzının bugüne değin kayıtlı bilimsel araştırmalar içersinde aldığı hitin %90′nı 1991-2005 yılları arası ulaşılmış. (1)

Okumaya devam edin ‘DOĞANIN TASARIMI YA DA MÜHENDİSLİĞİN GELECEĞİ’

KUTLU TESADÜFLER EVRENİNDE BİLİNÇ

Bu makale son zamanlarda okuduğum birkaç önemli belgeyi sizle paylaşmaktan ibarettir. İlk önce elbette nedir bu insani ilkeler diye makalemize kısa bir giriş yapmak gerekli görünüyor. Wikipedi’deki kısa tanımıyla insani ilkeler; Fizik ve kozmolojide kısaca hayatı destekleyen bir tek evrenin var olduğunu söyler eğer bu başka türde evrenler var olsaydı biz zaten var olup bunları şu anki gibi gözlüyor olamayacaktık. Diğer bir tanımla insanı evrenin kendi varlığı ile ilintili bir zorunluluk olarak kabul eder. Profesör Roger Penrose Kralın Yeni Usu adlı önemli eserinde (mutlaka okunmasını nacizane tavsiye ederim) çok ilginç bir bilimsel çıkarımda bulunur;

Bilinçlilik, bir bütün olarak evren için ne kadar önemlidir? içinde yaşayan bilinçli yaratıkları olmaksızın evren var olabilir miydi? Fizik yasaları, bilinçli yaşamın var olması için özellikle mi tasarımlanmıştır? Evrende, uzayda ya da zamanda, belirli yerimiz ile ilgili özel bir şey var mı? İnsansıl (antropik) ilke ola­rak bilinen görüşün yanıt aradığı sorulardan bazıları bunlardır. Çeşitli insansıl ilkelerden (bkz. Barrow ve Tipler 1986) en açıkça kabul edilebilir olanı, evrende bilinçli (veya ‘zeki’) yaşa­mın uzaysal-zamansal (spatio-temporal) yerini savunur. Bu za­yıf İnsansıl (antropik) ilkedir. Bugün yeryüzünde (bilinçli) yaşa­mın var olması için koşulların nasıl böylesine uygun olduğunu açıklamak için kullanılır. Çünkü, koşullar böylesine elverişli ol­masaydı, başka bir zamanda başka bir yerde yaşardık. Bran-don Carter ve Robert Dicke, fizikçileri uzun yıllar düşündüren bir konuyu çözümlemek için bu ilkeyi başarıyla uyguladılar. Konu, (çekim sabiti, protonun kütlesi, evrenin yaşı, vb.) fiziksel sabitler arasında bulunduğu gözlenen çeşitli ve ilginç sayısal ilişkilerle ilgiliydi, ilişkilerden bazılarının salt şimdiki çağ için geçerli olması şaşırtıcıydı; öyle ki, rastlantıyla, çok özel bir çağ­da yaşıyor görünüyorduk (aşağı yukarı birkaç milyon yıllık bir çağda!). Daha sonra, Carter ve Dicke, bunu şöyle açıkladılar: Çağımız, Güneş gibi, asal dizi yıldızları denilen yıldızların ya­şam süreleriyle çakışmaktaydı. Bir başka çağda, evrende, söz konusu fiziksel sabitleri ölçmek için etrafta bilinçli yaşam bulu­namazdı. Bu nedenle, rastlantının gerçekleştiği zamanda bilinç­li yaşam var olduğu için, rastlantının bu çağda gerçekleşmesi zorunluydu!

Okumaya devam edin ‘KUTLU TESADÜFLER EVRENİNDE BİLİNÇ’

İmtiyazlı Gezegen Modern Dogmaya Karşı

Mustafa Ajlan Abudak

Geçtiğimiz yıl militarist materyalistleri son derece rahatsız eden bir çalışmanın sahibi bilim adamı G.Gonzalez IOWA State Üniversitesindeki ” işinden kovuldu”. Tenure verilmedide diyebilirsiniz ama yapılan bilimsel bir hakaret, bir akademik linç girişimiydi. Gonzalez’in yegane suçu ” İmtiyazlı Gezegen Dünya” (The Privileged Planet: How Our Place in the Cosmos is Designed for Discovery) adlı kitap ve belgesel ile evrenin ve içersindeki hayatın tasarlanmış olduğu iddiasına bilimsel bir perspektif getirmesi idi.Gelin bu büyük kabahatinin detaylarını öğrenelim. Kitabın içeriğine aynı adlı internet sitesinden erişebilirsiniz. ( Makale içersindeki önemli isim ve maddeleri tıklayarak ilgili wiki açıklaması yada ilgili sitelere gidebilirsiniz.)

www.privilegedplanet.com

Kitabın iki yazarından biri, (yazıldığı tarih itibariyle) Iowa State Üniversitesinden astronomi profesörü Guillermo Gonzalez , diğeri ise felsefe ve teoloji alanlarında doktorası bulunan Jay W. Richards . Kitap Dünya’nın, evrende gerçektende Kopernik öncesinde de inanıldığı gibi evrenin merkezi olmasada , Samanyolundaki (dolayısıyla evrendeki) yerinin gerçekten de sanki “özel tasarlanmış” bir konumda olduğunu bilimsel olarak ortaya koyuyor. Oysa Kopernik prensibi (kendisi değil) Dünyanın son derece alelade bir konumda ve özel olmayan bir durumda olduğunu dikte etmiştir. (Modern dogma yada Principle of Mediocrity) Bu sayede SETI araştırmalarında görev alan birçok bilimadamı kendilerini Dünya dışı yaşamın ”çok olası” olduğu ve George Lucas’ın Star Wars fantazilerinde olduğu gibi zeki birçok farklı yaşam formunun evrende heryerde olabileceğine kendilerini inandırmıştır. (Hatta Gonzalez’in kendisi bile daha önce bu gruptan olduğunu itiraf etmektedir.GHZ çalışmalarıda giderek SETI programının galaksilerin belirlenmiş alanlarına odaklanmasını sağlamış ve araştırmaları çok daha işler hale getirmiştir.) Bu uğurda milyarlarca doları bilimsel araştırmalar için harcamış ve harcamaktadır. Fakat 1999′dan beridir Astro-Fizik kendi içinde sessiz devrimini yaşamaktadır. Süreç İmtiyazlı Gezegen Dünyadan çok önce Paul Davies ve Roger Penrose‘ un kitapları ve makaleleri ile başlamıştı, ama hiçbiri doğrudan bilimsel bir gözlemden elde edilen sonuçun oluşturduğu etkiyi ve şaşkınlığı materyalist bilim için yaşatmamıştı.

Okumaya devam edin ‘İmtiyazlı Gezegen Modern Dogmaya Karşı’

ENTROPİ ve AKLIN VARLIĞI

Mustafa Ajlan Abudak
Günümüzde evrim vardır ya da yoktur gibi gereksiz tartışmalara girilmemelidir. Eğer entropi evrenin en büyük kanunuysa buna karşı bu evrende ”hayat” var olmuşsa evrimde vardır. Hatta evrenin ilk anından başlayarak bir evrilmeden söz etmemiz çokda yanlış olmaz. Asıl mühim olan bu ortaya çıkışın kontrollü ve organize olmayı destekleyecek şekilde yönlendirildiğimi yoksa tamamiyle bir ilk nedene gerek duymadan neden-sonuç ilişkisiyle rastlantısal olarak mı hayatı var kılabileceğini düşünmektir. Çünkü yaşam sınırlı alanda entropi arttırarak var olabilmektedir.Yani hayat dışında entropi artırarak var olan tüm süreçler aynı zamanda bozunmayı artırır ve sistemi düzensizliğe iter sadece hayat entropiyi mucizevi bir şeklide organisazyonu artırmada kullanabilmektedir.Kısaca hem entropinin, hem de organizasyonun artması en önemli tasarım delillerindendir.

Eğer sadece Darwinizmive evrimi belirli bir dünya görünüşe tutsak olarak içselleştirmişsek ,hayatı da kabaca tıpkı bir koli dinamit lokumuyla ve birazda şansın yardımıyla, bir kaya parçasından bir saray inşa etmeye benzetebiliriz. Sorun, bu büyük olasılıkları salt doğa içersinde kalıp açıklayıp açıklayamayacağımız ve bizde var olduğu bilimsel bir gerçek olan aklımızla bunu nasıl algıladığımız, anlamlandırdığımızda yatmaktadır. Doğa içersinde açıklasak bile, sürecin böyle olmasını sağlayan kurallarda mı maddenin içeriğindedir yada kendiliğinden rastlantı sonucu kurallar haline gelmişlerdir? Yoksa kurallar belirli bir düzen için organizasyonu artıracak ve nedenselliğe dayalı bir biçimde, üstün bir akıl tarafından düzenlenmiş midir?

Her soru, ya öncesi ile ya da sonrasıyla mutlaka zamanla başlar. Zaman kavramı bizim için bir zorunluluktur. Hatta belki nedensellik ilkesinin vazgeçilemez zorunluluğu. Bu açıdan bakıldığında, zamanın bizim algımızın da ötesinde bir göreceliğe sahip olduğunu düşünürsek, tasarımcı için zaman var olmayabilir, hatta var olmamalıdır. Çünkü tasarımcı bu sistemin dışında kalmalıdır ve aynı özdeği paylaşmamalıdır. (Entropi sorunu) Maddi dünyadaki gözlemlerimiz onun varlığına dair akli ipuçları sunabilir ama kesin bir formülasyon sağlayamaz. Çünkü maddenin kendine has sınırları vardır. Bu sınırların ötesi, maddenin içeriği dışında olduğu için, maddesel nedenlerle de rasyonelleştirilemez. Fakat maddenin varlığının belirli bir sınırı olması diğerini varlıksal olarak zorunlu kılar. Biz kendi referans noktamız olan maddeyle, hiyerarşik süreçleri ancak doğrusal bir zaman çizelgesi ile nedenselleştirebiliriz. Bilim bu sebepten ötürü tarihe bağımlıdır ve genelde yöntem olarak tümevarımı kullanmak zorundadır.

Yaşamın başlangıcından anne karnındaki fetüsün evrelerinden, rahimdeki doğuma hazırlığa değin geçen süreçler bizim için kademelendirilmiş bir düzenin göstergesidir. Yada biz onları ancak bu şekilde algılayıp nedenselleştirebiliriz. Evrenin ilk anından şu satırları okuduğunuz ana değin doğal süreçlerin kaotik yıkıcılığı içinden gene o süreçleri kullanarak yaşamın çıkması, akıl için organizasyonun apaçık kanıtıdır. Bunu maddenin içsel özelliği kabul edip, bizim göreceli zaman kavramımızla harmanlarsak aklın rastlantısal olarak maddenin kendinden türediğini düşünmemek için herhangi bir doğal kanun yoktur, fakat bunun bu şekilde olmasının doğa yasaları içindeki olasılığı, bilinen tüm hesap kabiliyetinin ötesinde ise, bu hesabı ya muğlâk bir ileri zamana atarak görmezden gelmeliyiz ya da aklın kendisi için nedenselleştirmeye çalıştığımızda, illaki tasarımdan ya da indirgemecilikten bahsetmek zorundayız.

Okumaya devam edin ‘ENTROPİ ve AKLIN VARLIĞI’

ARN 2007 raporu

 

Bir bilgilendirme metni olarak sizlere aşağıdaki haberi sunuyorum. Bloğumu sürekli takip edenler aşağıdaki metinde geçen iki bilim adamının ve yayınlarının benim makale ve yorumlarımda ne kadar çok yer aldığını bilirler. Kendimi AT içersinde tanımlarken referans aldığım bilim insanlarının en önde gelenleri olan sayın M.Behe ve M.Gene’ dir. Her ikisinin de çeviri makalelerini ve alıntılarını bu blogta sürekli yayınlıyorum.

 Beni asıl sevindiren gelişmelerden başlıcası AT’nin merkezinin Darwinci naturalist yorumcuların haklı olarak eleştirdiği evangelist-creationist taraftan, en başından beri olması gerektiği taraf olan, önden yüklemeli evrim ya da tasarlanmış evrimsel patikalara doğru kaymasıdır. Darwinizmin mekanizmalarının gerçekliğinin belirli bir naturalist inançsal gaye doğrultusunda (ateizm) zorlanması sebebiyle tıkanan evrimi anlama sürecimiz, artık verilerin bizi götürmesi gereken yere doğru gitmemizi sağlıyor. Daima söylendiği gibi hayat içersinde  herkes ve herşey değişiyor, her fikir kendini yeni veriler ışığında geliştiriyor. Bu değişimden ne evrimin nede Yaratılışcı ve Darwincilerin kaçması mümkün değil…

 Alıntıyı çevirmeden sizlere sunuyorum. Çünkü açıklama benim düşüncülerimi olduğu gibi yansıtıyor ve bunlara çeviriden kaynaklanabilecek ilave bir yan anlam katmak istemedim. Özetle artık bilimsel dünyada tartışmanın Darwin vs Tasarım değil Darwin ve Tasarım şekline döndüğüdür. Bu durum bu blogu açtığımdan beri savunduğum düşüncenin yani gerçeğin ne siyah nede beyaz alanda olduğu gerçeğin bizler için her iki açıklamanın da var olabildiği gri skalada saklı olduğu önermemi doğrulayan gelişmeler olduğu yönündedir. Bahsi geçen her iki kitabı da evrim konusuyla ilgilenen herkese tavsiye ediyorum.  Önümüzdeki yıl  kitapların en önemli bölümlerinden bazı çevirileri yazarlarının izniyle yayınlayacağım. Böylece kamplaşmadan uzak bir şekilde farklı  bakış acısıyla ister Yaratılışçı.., ister Darwinci olun… bildiklerinizi sorgulamak imkanı elde edebilirsiniz.

 ARN 2007  Top 10 Darwin and Design Resource list such as Michael Behe’s The Edge of Evolution and Mike Gene’s The Design Matrix are causing a healthy shift in the debate from ‘Darwin versus Design’ to ‘Darwin and Design.’: “The debate has been highly polarized for generations because you have one group claiming everything can be explained by Darwin and another group claiming everything can be explained by design. These new books are revealing that scientific evidence is now indicating life bears the hallmarks of both.

The information content present in living systems can only be explained by design, while biological systems also appear to have been designed to adapt to their environment through variation and natural selection. Trying to decipher from the evidence exactly what evolution can and cannot do, rather than resorting to imaginative Darwinian stories to explain all of life by naturalistic processes is a great step forward in the debate.”

Daha fazlası; ARN 2007 Raporu

Kitapları edinebileceğiniz Amazon linkleri ;

Edge Of Evolution 

Design Matrix 

Ockhamlı’nın Usturasında Paradigma ve Tümevarım

Mustafa Ajlan ABUDAK

Bilimsel Teorilerin Yapısı Üzerine 

Dünyanın ve canlıların fiziksel yapısı üzerinde yapılan deneyler, bize yalnızca neyi bilmediğimizi gösterir. Mantıksal olarak, kesinlik olanaksızdır. Bilim olarak adlandırdığımız olgunun temelinde ise deney yatar. Deney bize gerçekliğin nesnel yapısının açıklar. Belirli bir konuya ilişkin yeterli miktardaki deneyle doğruyu bulabilir ve doğa yasalarının mantıksal temelini oluşturan kanıtlanabilir ve nesnel kuramlar ortaya koyabiliriz. Koyabilir miyiz?

Kesinlikle hayır. Ancak bu, bilimsel ilerleme kuramını ilk kez ortaya atan Francis Bacon’dan sonra üç yüz yıl kadar egemen olan ‘‘deneysel yöntem” inancıydı. Bacon’un önerisinin ana yapısı şuydu; bir bilim adamı bilinebilir ve bilinemez arasındaki sınırda bulunan bir konuyu ele alır. Denetim altında konumları çok iyi gözlenmiş ve denetlenmiş ölçümlerini yapar, bir başka deyişle ‘‘ laboratuar”ında ”deney” yapar.

 Yeterli sayıda deneyin ardından bazı noktaları ortaya çıkarmaya başlayacaktır. Daha sonra bilim adamı, bu noktaları, mantıksal olarak gözlemlerini açıklayan hipotezin doğruluğunu güçlendirmek için kullanacaktır. Bu yeni ve güçlenen hipotez insan bilgisine yeni ufuklar ekleyecek ve bilim adamı daha ileri düzeylerdeki deneylerle bunu sağlamlaştıracaktır. 1

Ockhamlı’nın Usturasını Kullanmak

Ockhamlı William 1285-1347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Ockhamlı’nın usturası, gereksiz spekülasyonları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan, O’nun geliştirdiği bir tutumluluk ilkesidir. Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.

Ockhamlı’nın bu ilkesi, hem modern bilimin, hem de felsefenin önemli ilkelerinden biri olarak geniş kabul görmüştür. Bu ilke sayesinde “zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanları” ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız izahlarla uğraşmaktan korunuruz. Bu ilkenin usturadan söz etmesinin nedeni, bilimsel olarak gereksiz ve varsayıma dayalı olanı kopartıp atmaya yaramasıdır.  

Bunların tümü açık ve mantıksal görünmektedir. Öyleyse yanlış nerededir? Önce Bacon’ın ortaya koyduğu ilkeye bakalım. Getirdiği öneri bilimin hayali kavramlara ve duygulara yer vermeden deney ve gözlemle doğruyu bulabileceğin yönündedir. Bunu ‘‘ampirik yöntem” olarak adlandırabiliriz.  2

Okumaya devam edin ‘Ockhamlı’nın Usturasında Paradigma ve Tümevarım’