HIGGS BOZONU NEYİ BOZDU?

Mustafa Ajlan ABUDAK

‘‘Higgs Boson’’ diye adlandırılan paçacıklarla ilgili teori, 1960′lı yıllarda Edinburgh Üniversitesi teorik fizikçilerinden Peter Higgs tarafından ortaya atıldı. Atomların nasıl kütle kazandığına kafa yoran Peter Higgs, sonunda ‘‘bozon’’larla ilgili teoriyi geliştirdi. Peter Higgs’e göre evren bir çeşit enerji tarafından yaratıldı. Bu enerjiye fizikte ‘‘Higgs Field’’ (Higgs Alanı) dendi. Bu enerji, Büyük Patlama (Big Bang) sonrası ortaya çıkan parçacıklarla etkileşime girdi. Bu etkileşim sonucu ‘‘Higgs bozon’’ diye anılan parçacıklar açığa çıktı. Söz konusu parçacıklar ise maddeye kütle kazandırdı. ‘‘Bozonlar’’ olmasa ya da farklı bir şekilde ortaya çıksalardı, belki de yıldızlar, gezegenler ve yaşam oluşmayacaktı. Higgs’in varoluşla ilgili bu teorisi, o günlerde ‘‘Physics Letters’’ isimli fizik dergisi tarafından reddedildi. Ancak bir yandan da teorinin doğruluğunu test etmek için çalışmalar yapıldı. Bazı bilim adamlarının ‘‘Tanrı’nın partikülleri’’ diye adlandırdığı bozonlar, hemen büyük patlama sonrasında ortaya çıkmışlardı ve artık mevcut değillerdi. Bu nedenle bilim adamları 6 milyar Sterlin harcayarak laboratuvarda ‘‘Big Bang’’ ortamı yarattılar.

2 TRİLYON DERECE ISI

Araştırma, İsviçre’nin Cenevre kentinde Türk üniversitelerinin de gözlemci olduğu Avrupa Partiküler Fizik Merkezi’nde (Cern) yapıldı. Deneyler sırasında elektron ve pozitron gibi atom içi parçacıklar, ışık hızına yaklaştırdılar. Sonra parçacıklar birbirine çarptırılarak imha edildi. Bu sırada ısı iyice arttı, güneşin 100 bin katına yani 2 trilyon dereceye çıktı ve devasa bir enerji oluştu. Ve yeni parçacıklarla birlikte bozonlar açığa çıktı. Bilim adamları bu deneyler sırasında ilk kez maddeye kütle giydiren bosonları görüntülemeyi de başardılar. Bilim adamları, bu partiküllerin yüzde 99 oranında bozon olduğuna inanıyor. Ancak yine de bir yanılgı var, testlerin tekrarlanması gerekiyor. Eğer gerçekten ‘‘varoluş teorisi’’ doğrulanırsa emekliye ayrılmış olan 71 yaşındaki fizikçi Peter Higgs’in Nobel alacağına kesin gözüyle bakılıyor. Araştırmaya liderlik eden Londra’daki Imperial Koleji öğretim üyelerinden Fizikçi Prof. Peter Dornan, ‘‘Bu keşif, 21′inci yüzyılın en önemli buluşlarından biri olacak’’ dedi. 30 yıllık araştırmalar ve milyonlarca dolarlık deneyler sonrasında varoluşla ilgili teori doğrulandı. Bilim adamları, maddeye kütle kazandıran parçacıkları keşfettiler. Uzmanlara göre, bu parçacıklar sayesinde, madde kütle kazanıp yıldızlar, gezegenler ve yaşam var oldu. 1

Devamını oku

YAN İŞLEV (Co-Option) VE İNDİRGENEMEZ KARMAŞIKLIK

Mustafa Ajlan ABUDAK

Bu makale bir buçuk sene önce yayımlanmıştı.Fakat İnternet de bu konudaki dezenformasyonun Darwinizm taraftarlarınca ne denli büyük boyutlarda yapıldığına şahit olduğum için, gözden geçirilmiş bir şekilde yeniden yayımlamak gereğini duydum. Darwinizm taraftarlarının indirgenemez karmaşıklık ile ilgili çözümlerinin aslında gerçek bir çözüm oluşturamadığına dair  olan bu makalemizde ayrıca Darwinizm propagandasının ilerlemeci söylem ile nasıl yapıldığını (Lamarck’ın ve Wallace’ın evrimi anlayışı olan teleolojik evrim ile harmanlandığını) göstermek istedim. Darwin’in evrim teorisinin temel kaidelerinin onları militanca savunanlar tarafından bile bilinmediğini ya da bilinse de bu teoriyi ideolojik alt zeminde bir sağlama olarak   kullanmak için nasıl çarpıtıldığını göstermek gerekli. Bu konuda yani bilimin siyasal yada diğer tür inanışların geçerliliği için icazet makamı olarak kullanılmasına dair  geçen aylarda 2 makale yayınlamıştım;

TÜM MODELLER YANLIŞTIR VE ONLARSIZ DA YAPABİLDİĞİMİZİ GÖRECEKSİNİZ
TEORİNİN SONU: VERİ MADENCİLİĞİ BİLİMSEL METODU GEÇERSİZ KILDIĞINDA

Şimdi Akıllı Tasarımı yani teleolojik evrimi savunanları kendi iddialarını bilmemekle itham edenlerin (ki bilmemek değil öğrenmemek-öğrenememek kayıp) neyi bilip neyi bilmediğini ve bildiklerini nasıl kullandıklarını kısaca ortaya koyalım.

Devamını oku

KÜRESEL KRİZ VE MATRIX’TE TELOMERAZ

Mustafa Ajlan ABUDAK

Küresel ekonomik krizle alakalı son 3 yıldır sayısız makale okudum ve tartışma izledim. Ekonomistler tüm profesyoneller gibi aldıkları eğitimin yapılandırması altında, yaşanan krizi ağırlıklı olarak  iktisadi kavramlarla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorlar. Her profesyonelin çıkmazı sanırım buna benzer bir at gözlüğü ile yaşamak.Hayat içerisinde çözümler genelde farklı bakabilen kişiler ya da farklılık meydana getiren olaylar tarafından üretilir.

İç ve dış basında küresel krizin kapitalizmin kanseri olduğunu anlaşılamıyor ya da anlaşılmak istenmiyor. Nedenleri başka bir makale konusu olabilir. Kısaca piyasanın oluşturduğu simbiyotik ağ o kadar çetrefilli ki, kimse (o piyasayı delicesine bile eleştirenler dahil) bu piyasanın nimetleri sayesinde hayatta kaldıklarından olsa gerek derinlikli bir  sosyal analiz yapamıyorlar. Burada Star gazetesi yazarı Sayın Cemil Ertem‘i Türk basını içinde ayrı tutmak gerekli. Kendisinin yazılarını takip ederseniz buna en çok çaba gösteren ve elden geldiğince açıklamaya çalışan bir ekonomist olduğunu görebilirsiniz. Benzeri çabaları Paul Krugman metinlerinde de görüyorum.Fakat kendisi ABD iç piyasası ile o kadar meşgul ki Ertem’in yakaladığı evrenselliği yakalayamıyor. ( Bir tür Narkissos etkisi diyebiliriz.)

Şimdi kendi analizimi ile  ne demek istediğimi ve çözüm önerimi oldukça kısa bir şekilde ortaya koymalıyım. Piyasaları insan hücrelerine benzetirsek anlatmak istediğimizi daha net ve kısa anlatabiliriz. Kontrolsüz hücre büyümesi insan hücresinin ölümsüzlük isteğinin insanı öldürmesi ile sonuçlanan ”Laissez faire” dir. Hücrede teleomerin görevini dünyada piyasa yapamaz çünkü hücre belirli bir plana göre işleyen bir koruma programına sahiptir. Kısaca ekonomik terimlerle açıklamak gerekirse;

Dünyada “kamu” eliyle ivmesi artırılan ve desteklenen kontrolsüz bir büyüme var ve aslında sistemin defalarca tıkanmaya müsait olduğunun ve her seferinde kapitalizmin krizleri aşarak kendini yenilediğinin (hücre bölünmesi)  farkındalar. Tabii bu döngülerin de kısalmasını (Kondratief eğrileri) ve dünyanın daha da tahrip olmasını sağlıyor; buraya dair bir “sorumluluk” hissedilmiyor (dışsallaştırma), daha doğrusu bu yük herkesin sorumluluğuymuşcasına davranılıyor, kabul ettiriliyor. Böylece her zaman  % 99 bedeli ödüyordu. (Yener beye teşekkür ederiz.)

Piyasa şu haliyle kendi çocukları olan  kanser hücreleri zenginlerin kontrolündedir ve hatta kontrolden çıkmıştır.  Bu yüzden bir kısım hücrenin büyümesi için tüm organizma yok edilmektedir. Sürdürülebilir büyümeden bahsedecek isek ölümden yani bir nihai sondan da bahsetmemiz gereklidir. Bu insan hücresi için geçerli olduğu gibi o hücrelerin toplamı olan insan ve onun kurduğu sosyal düzen içerisindeki tüm organlar içinde geçerlidir. Kısaca sürdürülebilir büyüme bir kontrol mekanizması ile büyümenin eninde sonunda sonlandırılmasıyla mümkündür.Buna telomeraz enzimi diyoruz.

Telomeraz da neyin nesi?

Telomeraz enzimi, somatik hücrelerde az olarak bulunur. Bu yüzden normal bir hücrenin her bölünüşünde, telomer boyu yaklaşık 100 baz çifti kadar kısalır. Telomer kısalması, hücre bölünmesini zamanla durdurur. Esas görevi hücre bölünmesinin kontrol edilmesi ve kontrolsüz büyüme olan kanserin önlenmesidir diyebiliriz.Bunun bedeli de eninde sonunda bu koruma programının kısalarak bir sona varmasıdır. Biz buna yaşlılık-ölüm diyoruz. Böylece kanserden çabuk ölmemiz yerine yaşlanarak ölüyoruz. Fakat görüldüğü gibi her beşeri yapının sonu var. Bu yapı ölüm anımıza kadar bize sürdürülebilir bir büyüme-gelişme-hayatta kalma olanağı sağlıyor.

Söylediğimiz gibi hücrede kontrolsüz ve sınırsız büyüme  kanserdir. Kapitalizm son 50 senede kendi yarattığı kanser hücreleri olan %1 lik zenginler için organizmanın kararlılığını yok etmiştir. Matrix’in ilk filminde ajan Smith bu olguyu oldukça açık bir şekilde izah eder. Kendisi ilerleyen bölümlerde matrix sisteminin içindeki kanser olacaktır ;

Sizinle, bir süredir kafamı meşgul eden bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşünce aklıma sizin türünüzü sınıflandırmaya çalışırken geldi ve anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dahil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz? Kanser. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler vebasınız. Ve bizler de bunların ilacıyız.

Devamını oku

RARE EARTH: NADİR YERYÜZÜ

BBC’nin muhteşem belgesellerinden Yeryüzü: Gezegenin GücüEarth: The Power of The Planet) adlı serinin  Nadir Yeryüzü (Rare Earth) bölümünün 6 parçalı halinin ilk kısmı. Bu bölüm Yeryüzünde  aşırı karmaşık ve çeşitlilikte yaşamın oluşması için gerekli olağanüstü koşulların neler olduğu ve bunların nasıl olup hem hayatı hemde evrimi düzenlediği ile alakalı. Geri kalan 5 bölümü Medya kısmından diğer videolarla birlikte izleyebilirsiniz.

TÜM MODELLER YANLIŞTIR VE ONLARSIZ DA YAPABİLDİĞİMİZİ GÖRECEKSİNİZ

Mustafa Ajlan ABUDAK

Determinizm Newton sonrası akli dünyayı esir aldığından beri, insanoğlu gök bilimsel, sosyolojik ve biyolojik olarak modeller çerçevesinde kozmosu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmış. Bu pozitivist gelenek tıpkı arabalarda kullanılan Newton/tork ölçümü gibi faydacı pratik alanlarda işe yararlılığını kanıtladıkça, insanların idraklerinde de modellerin hükümdarlığını sağlamlaştırmış. Teknolojinin sağladığı temel kolaylıklar sayesinde de bazı bilim insanları, ister teizmin alanında gayeselci (teleolojik), isterse ateizmin alanında indirgemeci indüksiyon ile yani determinizm farklı biçimleriyle, sosyal siyasal ve bilimsel modelleri insan idrakine dayatmıştır. Bu tahakkümcü idrak anlayışına göre, teorik bir modele dayanmayan düşünce bilimsel olamaz, bilimsel değilse doğru olamaz, doğru değilse sosyolojik olarak uygulanamazdı.

Serdar Kaya’nın Türkiye’nin Laiklik Faciası adlı yazısında Serdar Kaya Yüksek Modernizmadı verilen bu ideolojik yapılandırılmanın derdinin sadece bilim olmadığınıda açıkça ortaya koyuyor.

James C. Scott, 1998 yılında yayınlanan ve şimdiden alanında bir klasik haline gelmiş olan Devlet Gibi Görmek adlı kitabında, “yüksek modernizm” olarak atıfta bulunduğu bir ideolojiden söz eder. Bu ideolojinin temelinde, bilimin insanlığın her sorununu çözeceğine dair bir “iman” vardır. Özellikle 1800 ve 1900′lü yıllarda hakim olan bu düşünce, o dönemde bilim ve endüstride yaşanan (daha önce benzeri görülmemiş çapta) ilerlemelerin neden olduğu aşırı özgüvenin bir sonucudur. Bu yaklaşıma göre, bilim, geçmişin karanlığına bir son verecek ve sadece doğayı değil, insanları ve sosyal alanı dahi olması gereken şekle sokacaktır!

Ancak yüksek modernizm, bilime vurguda bulunmasına rağmen, bilimsellikten uzaktır. Örneğin, eleştiri ya da şüpheye tahammülü yoktur. Bu nedenle, Scott, yüksek modernizmi bir ideoloji ve hatta bir inanç olarak nitelendirir. Dahası, bu ideoloji, doğruyu kendi tekeline aldığı ölçüde totaliterleşir. Bu totaliter algı, yüksek modernist devletleri, geleneksel olan (ve dolayısıyla ilerlemenin önünde bir engel teşkil eden) her türlü kurum ve pratiği ortadan kaldırmaya yöneltir. Geleneksel hayat tarzlarını, ahlaki değerleri ve dünya görüşlerini ortadan kaldırmanın yolu ise, büyük çaplı toplum mühendisliği projeleridir.

Bu ön kabulün getirdiği ağır zihinsel yapılandırmanın şartlandırması altında, aydınlanmadan beri üretilen tüm düşünceler, öncelikli ve zorunlu olarak determinist bir icazet ile kendi meşrutiyetlerini sağlama yoluna gitmiştir. Sosyolojik olarak dinin yerini alması beklenen bir tür değerler dizgesi ve hayat gayesi olarak bilimin, bir araç konumundan bir amaç haline getirilmesine tanık olunuyordu. Bilim bu tarihsel zamandan sonra, sınırlı insan idrakinin tanrılaştırılmasını simgeliyor ve eskinin yasal tahakkümünün yerini alan daha derin başka bir tahakküm şekli oluyordu.  Bilimin artık tek bir amacı vardı; insanı tanrılardan hür kılmak.

Kendine benzeyen tanrıların bir panteonda yaşadığını, ilahi tek bir yaratıcının kendi suretinde şekil verdiğini benimseyen insan, tarih boyunca sürekli antromorphizme hizmet eden bu şuur altıyla bir tür kibir biriktirerek, sonunda hümanizm ile kendine tapmaya başladı.

Antik çağ bize demokrasi ve bilimin temel filizlerini verdiği kadar, insan dramının da tanıklığını bahşeder. Zenon’dan beri paradokslar insan dramının bir parçası. Her soruya verilen cevabın bir başka soruyu beraberinde getirdiği araştırma ve sorgulama şekline bilim dediğimizden beri, paradokslar birer açıklama olduğu kadar birer soru olarak ta insan idraki ile hem oyun oynuyor, hem de onun evreni kavrayışına katkıda buluyorlar. Belki de bu paradokslarımızın en büyüğü bizzat bilimin kendisidir. Çünkü bilim aydınlanma sonrasında, insanı evrenin merkezine koyan dinlerden insanlığı kurtaracaktı. Bunu yaparken rakibinin tahakkümü olarak sunduğu söylemi daha ileri götürerek, insanı her şeyi bilmeye, değiştirmeye ve açıklamaya kadir bir seküler tanrı haline sokarak kendi çıkmazını oluşturdu. Bu çıkmaz son 20 yıldır tam anlamıyla bir kanser gibi bugünkü bilimsel paradigmayı kemirmekte.

Son sarsıcı gelişme geçen hafta Rönesans’ın başladığı İtalya’dan geldi. Bilim dünyası yine yeni yeniden bir şok haberle sarsıldı. Aslında bunun gerçekten büyük bir devrim olduğunu çok az kişi kavrayabilmiş görünüyor. Bu haber bir yapı sökümü başlangıcı  için o kadar önemli ki, yukarıda bahsettiğimiz paradigmanın meşrutiyet kaybının bilimsel bir manifestosu olarak şimdiden tarihe geçti. Neydi bu devrim?

Devamını oku

BİR BAŞKA DAWKINS YALANI: GENETİK KODUN EVRENSELLİĞİ

Çeviren: Mustafa Ajlan ABUDAK

En azından en son yayınladığı Kör Saatçi’den   (1986) beri, Richard Dawkins genetik kodun yeryüzündeki tüm canlılarda ortak olduğunu iddia etmektedir. Bu, Dawkins’in yazdığına göre Darwin’in evrensel hayat ağacının temellerini oluşturan gezegendeki her canlının ‘ortak bir atadan geldiğinin ’ ( 1986, sayfa 270) neredeyse kesin bir kanıtıdır.

Daha güncel olarak, Dawkins bu iddiasını 2009’da yayınladığı en iyi satan listelerine girmiş kitabı Yeryüzündeki En Büyük Gösteri’de tekrarlamıştır. ( s. 409) :

… Genetik kod evrenseldir, tüm hayvanlarda, bitkilerde, mantarlarda, bakterilerde, virüsler de benzerdir. 64 harfli sözlükten oluşan,  üç harfli DNA’nın  20 amino aside tercüme edildiği ve ‘burada başla’ ‘burada bitir’ anlamına gelen bir noktalama işaretinin kullanıldığı, yaşam krallığının neresine bakarsanız bakın aynı 64 harfli sözlüğü görebileceğiniz  yegane kod. ( bu genellemeyi bozmayacak birkaç çok küçük istisna dışında)

Bu son vurgulanan istisna kısmına geleceğiz ama daha önce Dawkins’in genetik kodun neden evrensel olduğunu düşündüğüne bir göz atalım.

Sebep ilginçtir. Genetik koddaki herhangi bir mutasyon (içerdiği genlerdeki mutasyonlara kıyasla) sadece bir yerde değil tüm organizmada ani yıkıcı etkilere sahip olabilir. Eğer bu 64 harfli sözlükteki herhangi bir kelimenin anlamı değiştirilecek olursa, bu değişen harf farklı bir amino asit üretecek, buda vücuttaki tüm proteinlerin değişmesi anlamına gelecektir. Sıradan bir mutasyondan farklı olarak bu bir felaketi ifade eder. (2009, s. 409-10)

Şimdi de Dawkins iddiasındaki evrenselliği ve kod niçin evrensel olmalı argümanını akılda tutun ve daha sonra buraya bir göz atın;

The Genetic  Codes

Basit bir sayma sorusu: ‘bir ya da iki’ 17’ye eşit midir? Bu sayı bilinen değişik genetik kodların sayısı olarak Ulusal Biyoteknoloji Veri Merkezince (NCBI) derlenmiştir. Herhangi bir ölçüme göre, Dawkins elde edilen sayının onda birine bile yaklaşamamış durumdadır.

‘Bir ya da iki’ bu yüzden bir yalan, sadece doğru değil demek ‘

‘Bir, İki, ya da On yedi, Kimin umurunda- Bunlar sadece küçük farklar! ‘

Devamını oku

MİLİTAN ATEİZMİN DERİN SORUNLARI

Mustafa Ajlan ABUDAK

Bu güncede yazılarımın büyük çoğunluğu evrim ve onun hayatımıza yansımaları üzerine oluyor. Savunduğum gayesel (teleolojik ) evrim kısaca evrimin ilk canlı hücreden insana değin belirli bir amaç doğrultusunda yönlendirildiğidir. Bu amacı da maddeden akıl edebilen bir canlı var etmek şeklinde kısaca özetleyebilirim.

Biliyorsunuz ki, evrim konusu popüler medyada daha çok bazı uzmanların ezbere ve ideolojik tartışmalarına sahne olur. Bu tartışmalarda genelde güzide basınımızda evrimin bir başka kanıtı vs vs. şeklinde yapılagelen haberlerin ardından patlak verir. Sonra bu tartışmalar durulur, herkes dezenformasyonuna devam eder. Bu tür tartışmalar ülkemizde genelde utangaç ateistler ve din soslu yaratılışçılar arasında cereyan eder. Birbirlerinin amansız düşmanı olan bu iki ideolojik kamp, evrimi ideolojilerinin doğrudan ispatı için kullanmaktan asla çekinmez. Pozitivist bir determinizm naaşını kaldıralı çok olsa, ideolojiler hala bilim tarafından takdis edilmedikçe modern paradigmalar haline gelemezler. Bu sebeple bilim bir araç konumundan amaç konumuna indirgenerek temelde sınıfsal çatışmanın çekirdeğini oluşturan bir akide halini alır. Elbette bir kitlesel hipnoz enstrümanı olan medya, gücü o an elinde bulunduran hizibin ( 1900 öncesi ruhbanlar sonrası pozitivistler)  amacına hizmet ederek, kabul edilmesinin ilahi ya da doğa yasalarınca tahakküm edilmiş akideleri toplumun bilinçaltı ve üstüne enjekte etmekle yükümlüdür. Geri kalan biçimsel yapılandırmayı eğitim şemsiyesi altında laik ya da teokratik tahakkümlü devlet layıkıyla yapmaktadır.

Bu oldukça sadeleştirilmiş giriş kısmından sonra, evrim ile ilgilenenlere bu yukardakilerden başka bir algılayışında eldeki verilere göre mümkün olabileceğini göstermek adına bu günceyi oluşturdum. Bu konudaki detaylandırılmış düşüncelerimi Blog Amaç kısmından okuyabilirsiniz.

Gelelim militan ateizm sorunsalına. Güncemde militan ateizmin günümüzdeki en ateşli savunucuları olan Richard Dawkins ve Daniel Dennett düşünceleri ve önemli kabul edilen eserleri hakkında bir makale yayınlamıştım. Ayrıca ateist retoriğinin nasıl bir felsefi patinaj (totoloji)  içerisinde bulunduğunu ileri sürdüğüm diğer bir kısa makale ile ateizm konusuna değinmiştim.

Bu makalelerde yüzeysel kalan bazı imalarımın geçen hafta Radikal gazetesinde Ezgi Başaran Hanımın gerçekleştirdiği bir söyleşi içerisinde İngiliz ateist düşünür Alain de Botton tarafından dürüstçe açıklandığına şahit oldum. Daha önce İngiliz Guardian gazetesinde (haberin çıktığı gazetenin adı ile Dawkins’in görevinin uyumu da oldukça ilginç geldi.) Dawkins ve diğer militan ateizm şövalyelerinin yeniden silahlarını kuşandığı haberi ile bu röportajın bağlamı bu yazıyı yazmamı sağladı. Şimdi ilk olarak şövalye Dawkins ve arkadaşlarının haykırışlarına kulak kabartalım…

Devamını oku

SAYILARLA DOĞA

TEORİNİN SONU: VERİ MADENCİLİĞİ BİLİMSEL METODU GEÇERSİZ KILDIĞINDA

Chris ANDERSON- Wired baş editörü

Çeviren: Mustafa Ajlan ABUDAK

” Tüm modeller yanlıştır, fakat bazıları yararlıdır. “

İstatistikçi George Box tarafından 30 yıl önce ilan edilmişti ve haklıydı. Fakat ne gibi bir seçeneğimiz vardı? Sadece modeller, kozmolojik denklemlerden insan davranışı teorilerine varıncaya değin çevremizi saran dünyayı, her ne kadar mükemmel olmasa da sürekli açıklayabilir görünüyordu. Şimdiden sonra, devasa bollukta veri çağında büyüyen Google gibi şirketler, yanlış modellere yetinmek zorunda değildir. Gerçekten de, bu şirketler modellerle asla yetinmek zorunda değiller.

60 yıl önce, dijital bilgisayarlar bilgiyi okunabilir kıldı. 20 yıl önce, internet bu bilgiyi erişilebilir hale getirdi. 10 yıl önce, ilk arama motoru zincirleri bu bilgiyi tek bir veri tabanı yaptı. Şimdi Google ve benzer şirketler tarihte en çok ölçümün yapıldığı bir çağda, bu devasa gövdeye insan âleminin bir laboratuvarı şeklinde davranıyorlar. Onlar Petabayt Çağının çocukları.

Petabayt Çağı farklı çünkü daha fazlası farklı. Kilobaytlar disketlerde saklanırdı. Megabaytlar ise sabit disklerde. Terabaytlar disk dizilerinde saklandı. Petabaytlar ise bulutta saklanıyor. İlerleme boyunca hareket ettiğimizde, klasör analojisinden dosya dolapları analojisine oradan da kütüphaneye gittik. Petabaytlara geldiğimizde ise örgütsel analojilerimiz tükendi.

Petabayt boyutunda, bilgi üç ya da dört boyutlu bir sınıflandırılmış hiyerarşinin konusu değildir.  Boyutsal olarak bilinemez bir istatistik yapı sergiler. Bu tamamen farklı bir yaklaşımı gerekli kılar, bilginin bütünlüğünü tahayyül edebilen bir bilgi sınırının kaybını bizden talep eder. Bizleri veriyi matematiksel olarak öncelemek ve bağlamını daha sonra oluşturmaya zorlar. Örneğin, Google reklam dünyasını uygulamalı matematikten başka bir şey yapmayarak fethetti. Google bunu yaparken reklamcılığın gelenekleri ve kültürüyle alakalı bir şey biliyormuş gibi davranmadı. Sadece daha iyi verinin, daha iyi analiz araçlarıyla günün galibi olacağını varsaydı. Ve Google haklıydı.

Devamını oku

TEORİNİN ÇEKİRDEĞİNDEKİ ÇELİŞKİ

Videoda bahsi geçen açıklamaların tam metni;

Mustafa Ajlan ABUDAK

Dijital ve Nükleotit Kodların Evrimsel Dinamikleri : Mutasyondan Korunma Perspektifleri

1. Dijital ve nükleotit kodların eşitliği: her ikisi de bir alfabeye dayanır ve semantik yapıdadır.

2. Her iki kod türü de mutasyona karşı içsel koruma mekanizmalarına sahiptir.

Her 8 bit verinin 1 biti mutasyon belirlenmesi için ayrılmıştır. Bunun biyotik karşılığı, geniş bir repertuvarda DNA içerisinde bulunan tamir enzimleridir.

3. Dijital kodların adaptasyonu rastgele süreçlercedir. Dijital kodlar evrimsel programlama adı verilen teknik vasıtasıyla , daha önceden belirlenmiş parametrelerin belirlenmiş sınırlar çerçevesinde, belirlenmiş program modülleri tarafından derlenip seçilerek,  ’ rastgele ‘ süreçlerce adapte edilebilir.

Bir dijital rakamın tam anlamıyla rastgele değişikliğe uğraması, bir veri siciminden rastgele  kopyalanması veya  kodda başka bir yere dahil edilmesi imkansızdır. Çünkü mutasyon tanımlamakla görevli bit bu şekilde oluşacak hataları semantik hata yada telaffuz hatası olarak belirleyecektir. Buda yedek kodun devreye girip hatalı kısmın düzeltilmesine sebep olan içkin mutasyon korumasını devreye sokacaktır.

Devamını oku

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 178 other followers